Konstantinopolis Kapılarında (Bir Bahadırlık Romanı) – Hikmet Temel Akarsu

Bizans’ın önlerinde bir ordu… Esir düşmüş bir bahadır… Bizans’ın içinde Türk casuslar… Anadolu’da ilk Türk devletinin kuruluş hikâyesi.

Konstantinopolis Kapılarında, Malazgirt Meydan Muharebesi’nin ardından beş yıl gibi kısa bir sürede tüm Küçük Asya’yı boydan boya fethederek dönemin dünya imparatorluğu Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’in kapılarına dayanmış özgür Türkmen boylarının hikâyesine odaklanmış tarihi bir roman.

Naif, tutkulu ve gözü pek bahadırlar, Nikaa’nın alınması ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulabilmesinin önündeki engelleri ortadan kaldırabilmek için tehlike ve entrika dolu…

Konstantinopolis dehlizlerine korkusuzca atılıyorlar. Konstantinopolis’te bin bir çekişme arasında, ülkeleri ve sevdikleri için fedakâr ve feragatli bir çaba içindeyken tıpkı şövalye romanlarında olduğu gibi bizleri heyecandan heyecana sürüklüyorlar.

Fakat bizim bahadırlarımız, şövalyeler gibi krallar, soylular, ruhbanlar ve varsıllar için değil; özgürlük, kardeşlik ve paylaşma uğruna; kısacası halkları uğruna yaşamlarını tehlikelere atıyorlar.

Usta yazar Hikmet Temel Akarsu’nun kaleminden, Kor-tigin’in, Son-tigin’in, Bilge Eren’in, Afşin Bey’in, Ayça Kız’ın, Maria’nın, özgür Türkmenlerin ve Bizanslıların macera dolu hikâyeleri.. (Tanıtım Bülteninden)

Uygarlık Yolunda Özgürler: ?Konstantinopolis Kapılarında? – Yavuz Angınbaş
(Bu yazı 11.5.2012 Tarihli Taraf Kitap Eki?nde yayımlandı.)
Daha çok ?İstanbul Dörtlüsü? ve ?Dekadans Geceleri? gibi eserlerinde modern insanın varoluşsal bunalımlarını ve topluma ayak uyduramayan kaybedenlerin öykülerini ele alması ile tanıdığımız Hikmet Temel Akarsu bu defa tarihi bir roman ile karşımızda. ?Kontantinopolis Kapılarında?, yazarın 2008 yılında yayımlanan ?Özgürlerin Kaderi? ile başlattığı ve Türklerin Anadolu?yu yurt edinmelerini anlatan seriyi devam ettiriyor. Eserin konusu, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi tarihimizin Küçük Asya?daki serüveninin başlangıcına dayanıyor:
?Romanda, Büyük Selçuklu İmparatorluğundaki veraset meselelerinden dolayı kendine yeni bir yurt arayan Kutalmışoğlu Süleyman Şah önderliğindeki seleflerimizin; yani Anadolu?yu yurt edinmiş ilk Türkmen boylarının çarpıcı ve adanmışlık dolu serüvenleri, bugüne kadar Türk edebiyatında benzerine pek rastlanmamış bir teknikle anlatılıyor.? (Arka Kapaktan)
Peki daha çok şehir hayatının yarattığı içsel bunalımlara getirdiği keskin çözümlemeler ile tanıdığımız Akarsu son zamanlarda gerek edebiyat gerekse sinema ve televizyonda sıklıkla rastladığımız Türk Tarihi konulu eserlere yeni neler getiriyor?
Son dönemde sıkça rastladığımız bu eserlerin büyük çoğunluğunda karşılaştığımız dünya hâkimiyeti, güç ve saltanat kavgaları ve tarihi karakterlerin ego çatışmalarından farklı olarak, Anadolu Selçuklularının Bizans hâkimiyetindeki İznik?i işgali ile bağımsızlıklarını ilan etmelerini ve Büyük Selçuklular ile girdikleri otorite mücadelesinin anlatıldığı ?Konstantinopolis Kapılarında? daha çok özgürlük, adalet ve milletler arası kardeşlik ve barış temalarının öne çıktığı bir eser. Dolayısıyla Hikmet Temel Akarsu?nun son romanı tarihimize bakışta radikal bir yaklaşım farkı getiriyor. İstila, fütûhat, savaş, hamaset, yayılma, hükmetme ve üstün gelme gibi çağımızda mahkûm edilmiş edimlerin ötesinde bir bakış açısını taşıyan bu yaklaşım bir anlamda tarihimizi çağdaş değerlerle barıştıran ve hümanist yaklaşımlar içeren farklı bir tutum. Bugüne kadar şövenist söylemin önemli unsurlarını oluşturan milli tarih kavramımıza getirdiği yeni yaklaşımlar dolayısıyla ?Konstantinopolis Kapılarında? ayrıca ilgi çekici bir okuma serüveni sunmakta.
Eserden alıntılarla örnekleyecek olursak; yazar, Türkmenlerin yürüttüğü yayılmacı politikanın yurt edinmek ve halkların özgürlüğünü sağlayabilmek olduğunun altını şu satırlar ile çiziyor.
?Allah doğru yoldan ayırmaya! Allah bizi garip gurebanın, fakir fukaranın, ezilenlerin, hakkı yenenlerin yanından ayırmaya. Allah cümle özgürleri gördüğünden ayırmaya!?
Romanın ilk yarısı boyunca Türkmenler, Bizanslı yöneticilerin düzenlediği entrikalar ve yürüttükleri psikolojik savaş ile baş edemeyen, savaş konusunda son derece başarılı fakat duyguları ile hareket eden, tüm Bizanslıları düşman olarak gören, bira primitif bir topluluk olarak tasvir edilmiş. Bu bölümler boyunca sürüp giden Konstantinopolis tasvirlerinin, tarihsel plato anlatılarının ve entrikaların tıpkı şövalye romanlarında olduğu gibi son derecede etkili ve heyecan unsurunu ayakta tutacak şekilde başarılı olduğunu ayrıca kaydetmek gerekir. Fakat romanın ilk yarısında sürüp giden bu hasmane, düşmansı söyleme karşın romanın ikinci yarısında bu duygular önyargının yerini milletlerin kardeşliğinin aldığı bir düşünceye bırakıyor. Bu düşünce özellikle Son-Tigin?in Bizans Prensi Maria?ya âşık olduğunu anladığı bölümlerde vurgulanıyor.
?Eğer Bizansta böyle bir yaratık, böyle bir ahu ceylan, böyle bir melaike yaşıyorsa eğer; eğer bu medeniyet böyle bir insan yetiştirebiliyorsa; demek ki orada da sevilesi bir yaşam olabilirdi. Belki de insancıkları birbirine düşman eden, bu cenkler, bu kavgalar, bu alıp veremezliklerdi ve bunları hep yüce hakanlar, imparatorlar, yönetenler, tiranlar; kısacası iktidarlar meydana getiriyordu. Belki de; belki de neden olmasın; Bizanslılar da aynen onlar gibi insanlardı. Diyen, gülen, seven, yiyen, içen, ailesini, ülkesini seven??
Romanın ikinci yarısında yaşanan bu değişim, İznik?in teslim alındığı sahnede doruk noktasına ulaşıyor ve adeta romanın manifestosu olan bir düşünsel algıyı tarif eden Bilge Eren?in sözleri ile Anadolu Selçukluların yönetim felsefesini belirliyor.
??Müsterih ol yiğit kumandan! Ne sana ne de tebaana dokunulacak! İstersen sen ve kahraman erlerin çıkıp Konstantinopol?e gidebilirsiniz. Masum halkın da dinine, inancına, malına, namusuna, ırzına dokunulmayacak. Burası dünyanın en mesut başkenti olacak! Çünkü burada özgürlerlerin uygar olduğu bir devlet kurulacak. Adına Anadolu Selçuklu Sultanlığı denecek. Başkenti Nikaia olacak ve buradan tüm insanlığa özgürlük yayılacak? Ve bundan kelli, özgürlerin ordusu, imparatorlukları yıkıp da toynakları ile çiğnediği hiçbir memlekette kimsenin, dinine, inancına, özgürlüğüne, malına, canına, ırzına, namusuna dokunmayacak! ?
İki millet arasında oluşan bu karşılıklı anlayış ve barış içinde yaşama ilkesi Anadolu Selçuklularının Büyük Selçuklular ile yaşadıkları otorite mücadelesinde İznik?te yaşayan Hıristiyan halktan destek almaları ile daha da pekiştiriliyor. Akarsu, kurduğu bu yapı ile popüler kültürde aşırı milliyetçi, fanatik ve ırkçılığa kadar varabilen Türk tarihi olgusunu tam tersi bir yönde ilerletiyor ve yendiği kavimlerle bir ve kardeş olan, imparatorluk ideallerine karşı tüm insanlık için özgürlük ve paylaşım ideallerini benimseyen özgür Türk kavmi fikrini düşünce hayatımıza sokuyor.
Roman düşünsel bağlamda şövalye romanlarındaki devlet, varsıllık ve soylu sınıf için savaşan kahramanlar fikrinden uzaklaşırken estetik açıdan yine bu geleneğe ait olan stilize ve epik anlatım geleneğinden faydalanıyor. Yazar eserinde gerçeküstü öğelere yer vermemeyi tercih etse de; daha çok fantezi edebiyatta görmeye alışkın olduğumuz görsel zenginlik dolu serüven betimlemeleri, şövalye romanlarına özgü kılıç ve aksiyon sahneleri, adanmış duygusallıklar dünyası ve naif düşünsel algı eserin ana örüntüsü boyunca sürüp gidiyor. Savaş ve çatışma sahnelerinde öne çıkan vurucu betimlemeler, heyecanlı aksiyon sahneleri, girift entrikalar ve Hikmet Temel Akarsu?nun döneme özgü terimlerle bezediği sade anlatımı romanın sürükleyici yapısına büyük katkıda bulunuyor. Fakat Akarsu bu imgeleri ve estetik kaygıyı öne çıkarırken inandırıcılıktan uzaklaşmamaya ve abartılı bir anlatıma kaçmamaya özen gösteriyor.
?Konstantinopolis Kapılarında? gerek evrensel kardeşlik ve özgürlük vurgusu gerekse stilize ve epik yapısı ile edebiyatımızdaki Türk Tarihi temelli eserlere yeni bir soluk getirmeyi başarıyor. Tarihe değişik açılardan bakmaktan çekinmeyen ve Türk kavminin egemenlik amacının kökenindeki idealler ile ilgilenen okuyucuların zevk ile okuyacakları bir eser ?Konstantinopolis Kapılarında?.

Maceradan maceraya… – Edip Koraylı
 (20/04/2012 tarihli Radikal Kitap Eki)
Hiciv, avangard şehirli masalları ve cyberpunk türündeki bilim kurgu romanlarıyla tanıdığımız Hikmet Temel Akarsu, yeni romanı ?Konstantinopolis Kapılarında? ile 2008 yılında yayımlanan ?Özgürlerin Kaderi?nde kendini sınadığı tarihsel roman türüne geri dönüyor. ?Özgürlerin Kaderi?nin bıraktığı yerden beş yıl sonrasını anlatan roman, özgürlüğe, kardeşliğe ve eşitliğe tutkun Türkmen boylarının Malazgirt Meydan Muharabesi?nden sonra, önce Nikaa, sonra da Konstantinopolis surlarına dayanma hikayesini anlatıyor… Bu tarihsel kurguda, yazar, Avrupalı meslektaşlarının yıllar önce kaleme aldığı hamaset romanlarının Türk edebiyatında karşılık gelen boşluğunu dolduruyor. Avrupalı birçok yazar kendi orta çağ tarihlerini, kahramanlıklarını ve şövalyelik sınıfının yüceliğini anlatan eserler kaleme almışken, Türk yazınında, Türk devletlerine ait bu alanda bilinen bir edebi eser çıkmamıştır. Serinin ilk romanı ?Özgürlerin Kaderi? tarihsel olmaktan öte, lirisizme dayanan -Avrupa?nın ?şövalyelik romanları? ekseninde- bir ?bahadırlık romanı?ydı.

Ortalık cehennem alevi
Akarsu bu kitabında, ilk romanındaki üslubundan hiçbir şey kaybetmeden bir adım daha ileri gidip tarihselliği de kurgusuna giydiriyor. Türün klasik özelliklerinden olan güçlü tasvirler ve adeta beş duyuya birden hitap eden savaş sahneleri bu kitabın da en can alıcı sekanslarına denk geliyor: ?Son-tigin?in emri ile mancınık atışları başladı. Keferenin katapult dediği mancınıkların alevli taşları Nikaa kalesinin masif taş duvarlarında patlamaya başladı. Ortalık cehennem alevine büründü. Mancınık atışlarının arasında su dolu hendeklere doğru tekerlekli kuşatma kuleleri itilmeye başlandı. Aynı lahzada kale içinden de katapult atışları başladı. Çoğunluğu hafif süvarilerden oluşan Süleyman Şah?ın ordusu, kalabalık arasına düşen grizu alevine bulanmış taşlarla sarsıldı. Bir iki yerde kalabalığı vurdu atışlar. Birkaç nefer telef oldu… Zayiata aldırmadan yürüttü kuleleri Son-tigin. Yanan, yakılan, vurulan eratın canhıraş çığlıkları arş-ı âlâya yükseldi. Sur üzerine çıkıp ok atışlarını arttıran Rum neferlerinin verdirdiği zayiatı biraz engellemek istedi komutanlar. Binbaşı Toyman Alp yoğun bir ok atışı başlattı sur üzerine. Bu, çok işe yaramadı. Ama Rumların ok atışları bir parça gevşedi. Bunu gören Son-tigin süvarilere de at in emri verdi. Cümle erat kulelere yüklendi. Tekerlekler üzerinde yuvarlanan ahşap kuleler hızla kaleye doğru yuvarlanmaya başladı. Ortalık mahşer yerine döndü. Düşen, vurulan, ölen, başı gözü paralanan nice nice civana dönüp bakılmadı bile.?
Savaş sahnelerindeki betimlemelerin yanında, Akarsu edebiyatıyla tanışık olanların çok rahat kavrayabileceği duygusal tasvirler de romanda dikkat çekiyor. Şövalye romanlarının olmazsa olmazlarından olan uzun övgü pasajları geleneğine sadık kalan yazar, konuya baktığı noktadan farklı bir yöne saparak, ucuz milliyetçilik numaralarına yüz vermeden, Türk milletinin ve Türk ordusunun bir felsefesi olduğunu gözler önüne seriyor. Evet, Türk ordusu güçlüdür ve dünyayı alt etmeye de muktedirdir ama bunu ?idealleri ve duyguları için? yapmaktadır. İşte bu anlarda, Türk milletinin özgürlüğe ve eşitliğe düşkünlüğüne vurgu yapılmaktadır:
Bu noktadan sonra da Akarsu?nun bütün edebiyatına sızmış olan dünya görüşünün romanda yer bulmaması imkânsızdır. Karakterlerin iç sesleriyle gözlerimiz önüne serdiği ahlaki gelgitler, belki de romanın en keyifli kısımlarını oluşturuyor. Bütün dünyada kardeşliği savunan Türklerin zamanla düşmanlarının da insan olduğunu, hatta belki de aslından onlardan çok da farklı olmadıklarını fark ettiği anlar, Akarsu?nun kaleminde edebi bir ziyafete dönüşüyor. Örneğin, bir Bizans prensesine aşık olan Son-tigin?in bu tarz bir iç muhakemesi, bu edebi kısımlara güzel bir örnek teşkil ediyor: ?Eğer Bizansta böyle bir yaratık, böyle bir ahu ceylan, böyle bir melaike yaşıyorsa eğer; eğer bu medeniyet böyle bir insan yetiştirebiliyorsa; demek ki orada da sevilesi bir yaşam olabilirdi. Belki de insancıkları birbirine düşman eden, bu cenkler, bu kavgalar, bu alıp veremezliklerdi ve bunları hep yüce hakanlar, imparatorlar, yönetenler, tiranlar; kısacası iktidarlar meydana getiriyordu. Belki de; belki de neden olmasın; Bizanslılar da aynen onlar gibi insanlardı. Diyen, gülen, seven, yiyen, içen, ailesini, ülkesini seven? Hatta belki onların durumu daha hüzünlüydü. Çünkü başlarında onları tutsak etmiş bir imparator; kıpırdamaları bile yasaktı! Onlar özgür yaylaları, bozkırları, vadileri, koyakları, çayırları, çimenleri de bilemiyor, tadamıyorlardı. Aslında Bizans tebasına düşman olmak yerine; onlara yardım etmek gerektiğini düşündü Son-tigin…?
Bunun gibi bir tarihsel romanda yazarın kendi hissiyatından, felsefesinden ufak örneklere rastlamak da romanın bir diğer ufak heyecanlarından birini teşkil ediyor: ?…Sonra ansızın irkildi. Neler oluyordu ona?! Neler geçiyordu aklından öyle?! Neydi bu dönüşüm böyle? Bir ahu dilber gördü diye andına, ahdına, anasına, atasına, milletine ihanet mi edecekti?! Ahh, Son-tigin ahh! Hayat niye böyledir? En güzel duyguyu niye hep en korkunç açmazla birlikte verir?! Öğrenecekti genç tigin bu yollarda insanlığın ne bedeller ödediğini. Daha o, ten kadın tenine değdiğinde hayata dair fikirlerin ne hale geldiğini bile bilmiyordu. Kadın tenine değen ten yaşamı sever. Ondan bir daha ayrılmak istemez. Ne kadın teninden; ne de hayattan. Ama mecburiyetler hep vardır…?

Bahadırlık, tutku ve özgürlük
Kitabın ilk yarısında bir macera romanı tadında ilerleyen kurgu, ikinci yarısıyla birlikte bir tarihsel roman havasına bürünüyor: Böylelikle yazar da ilk romanda benimsediği yaklaşımı bir adım ileri götürerek romana tarihsel kesinlik katıyor ve sonradan bütün Avrupa tarihini etkileyecek olaylar örgüsüne kendi yorum ve bakış açısını da ekliyor. Okuyucu, ilk kısımdaki ?bahadırlık, tutku ve özgürlük? söylemlerinin ardından kendini, büyük entrikaların döndüğü İstanbul ve Anadolu tarih sahnesinde buluyor: ?…Gerçi hâlâ Horasan?dan Fergana?dan, Maveraünnehir?den, Semerkant?tan, Isfahan?dan, Hemedan?dan akın akın, yeni yurt arayan taze boylar batıya akıyordu ama bunların her biri bir başka beyle bağlaşıktı. Süleyman Şah?ın cihad ordusunun emrine amade değillerdi ki! Hepsinin bağlı olduğu bir boy, bir soy, bir bey vardı. Neticede en yırtıcı, en cabbar, en gözükara Türkmen boyları, akıncılar, serhadde; Nikaa?da sıkışmış kalmış, ne edip eyleyeceğini düşünürken Melikşah?ın desteğini almış Melik Tutuş Güneydoğu Anadolu?yu giderek inhisarına alıyor, sınırlarını genişletiyordu.?
?Konstantinopolis Kapılarında?, zor bir göreve soyunup, bunun altından kalkabilen bir roman. Kişisel, tarihsel, felsefi ve siyasal söylemlerin, macera romanlarını aratmayacak bir kurguyla bu eserde yer alması ve yazarın Türk tarihine yönelik yenilikçi bakış açısı oldukça keyifli bir eser doğurmuş.

Kitabın Künyesi
Konstantinopolis Kapılarında
(Bir Bahadırlık Romanı)
Hikmet Temel Akarsu
Doğan Kitap / Tarihi Roman Dizisi
İstanbul, Nisan 2012, 1. Basım
292 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Kader Kuyusu (Bütün Yapıtları – Roman) – Mehmed Uzun

Kader Kuyusu (Bîra Qederê), Mehmed Uzun'un 1995 yılında Kürtçe olarak yayına hazırladığı Celadet Ali Bedirhan'ın romanıdır. Romanda Uzun, Kürt aydınlarından...

Kapat