“Kozmik ahenkte küçük bir ezgi”: Cehenneme İniş Talimatnamesi

Bir an için Dünyadaki mevcut düzenin kendi kendine verdiği zararın ve kozmik dengeye olan etkilerinin tartışıldığı, Venüs’te gerçekleşen gezegenler arası bir konferansta bulunduğunuzu hayal edin. Yerkürenin bitmez tükenmez meseleleri masaya yatırılıyor: Nüfus artışı, savaşlar, ayrımcılık, organik yaşamın tahrip edilişi, ani salgınlar, insanların benmerkezci düşünme tarzları ve “bireysel benliklerinin yalnızca bir bütünün, öncelikle insanlığın” daha sonra da “Doğa’nın, bitkilerin, hayvanların, kuşların, böceklerin, sürüngenlerin bir parçası olduğu, onlarla birlikte Kozmik Ahenk’te küçük bir ezgi oluşturduklarının bilincine varamamaları”…[1]Başka bir deyişle, onlara anlatılan her şeyi, en basit gerçekleri bile, “kendi kişisel veya grup çıkarlarına uyacak şekilde çarpıttıktan” sonra “üzerine titredikleri yarım-gerçekler yığınına”[2] eklemeleri. Tanıdık geldi mi?

Düşünün ki siz de kozmik güçler tarafından Dünya’ya inip, gezegendekileri içinde bulundukları bu yıkıcı döngü konusunda uyarmakla ve Dünya’daki “evrimleşerek rasyonel varlıklara dönüşme potansiyeli”ni[3] koruyan insanlara yardım etmekle görevlendirilmiş grubun içindesiniz. Ve “İniş” öncesinde verilen talimatnameyi dinliyorsunuz. Başlıca göreviniz, “insanlığın diğer yaratıklarla, hayvanlar ve bitkilerle birlikte bir bütün olduğu, birlik oluşturduğu, bir organ veya organizma olarak sistemin tamamında bir işlevi bulunduğu bilgisini nasıl olursa olsun canlı tutmak.”[4] Aslında sizden önce Dünya’ya inen başkaları da var, ancak her inişte hafızalar silindiği için önceki aydınlanmış varoluşa dair anılar kaybediliyor. Dünya’daki yaşamınız süresince bu anıları ve esas görevinizi hatırlamaya, bir başka deyişle uyanmaya çalışacaksınız. Dünyadakiler ise sizi sürekli ya gündelik dertler, zevkler ya da açgözlülük ve hoşgörüsüzlüğün beslediği şiddet ve mücadele içinde meşgul etmeye, uyutmaya uğraşacak:

“Milyonların kafayı kırdığı, kırıklardan sonunda ışığın parladığı akıl hastanelerinde, fabrika tavuklarının yemliklerine atılan granüller gibi haplar bırakılıyor, UYU, uzanan kollara iğneler saplanıyor, UYU, kollara bağlanmış kauçuk borulardan damlalar damlıyor, UYU.”[5]

Bunun için okulları, politikayı, medyayı, yeri gelince “aklınızı yerine getirmek” ve kapitalist düzendeki üretim-tüketim sorumluluğunuzu tekrar hatırlatmak için tıbbı, psikiyatriyi kullanacak, size birbirinden farklı teşhisler koyacaklar. “Uslu”, düzgün çocuklar olmanız dört koldan garanti altına alınacak. Bu yüzden uyanırken kendinizi kaybolmuş, hasta, kafası karışık ve kuşkularla dolu hissedeceksiniz. Hatta, “Dünya’nın durumunu bilmek o kadar ıstıraplı olacak ki”[6] hiç uyanmamayı, unutuşun konforu içinde yaşamayı tercih edeceksiniz belki de. Çünkü, “Onlara kusursuzca uyum sağlamadığınız takdirde”[7] ya görmezden gelineceksiniz ya yaftalanacaksınız ya da zulme uğrayacaksınız. Eğer her şeye rağmen yavaş yavaş uyanmayı başarırsanız, sizin gibi İniş takımında olan ya da belki sizden daha önce bu cehenneme inmiş ve asıl görevlerini anlamaya başlamış başka insanlarla nereden hatırladığınızı çözemediğiniz özel bir bağ kurabilirsiniz.

Kısacası işiniz hiç kolay olmayacak. Yine de cehenneme inmeye hazır mısınız?

Nobel ödüllü yazar Doris Lessing’in ilk kez 1971 yılında yayımlanan ve Booker Ödülü’nde finale kalan Cehenneme İniş Talimatnamesi adlı romanı aklıma ister istemez Aldous Huxley’nin “Bu dünya belki de bir başka gezegenin cehennemidir” sözünü getiriyor. Bunun tersten okunuşu: başka bir yaşam biçiminin, dünya düzeninin varlık olasılığı. Lessing de kitabında bu olasılığın tartışılmasına zemin hazırlıyor.

Bir kere kitap, tasavvuf edebiyatının önemli eserlerinden Gülşen-i Râz ile bir deniz biyoloğuna ait satırların yer aldığı, tasavvuf ile bilimi buluşturan çarpıcı bir epigraf sayfasıyla açılıyor. “Koskoca âlem sığmış bir buğday tanesine! / Bir can var sivrisineğin kanadında bile… / Koca bir gökyüzü gizli gözbebeğinde” diyen Mahmûd-ı Şebüsterî (14. yüzyıl) ile “bir kum tanesini diğerinden ayıran incecik su tabakasının [nasıl] engin, karanlık bir dünya olduğu”ndan[8] söz eden Rachel Carson’ın (20. yüzyıl) keşfi arasındaki ortaklığı, “özel bağ”ı görmemizi istiyor Lessing. Böylece kitabın temel meselesi hakkında ipucu vermiş oluyor: İnsan duyularının kimi zaman kavramakta yetersiz kaldığı makrokozmos ile mikrokozmos arasındaki bağlantının, benzerliğin farkına varma gerekliliği. Yazara göre, “Kendi deneyimlerinin sınırları dâhilinde kapalı kalmış ya da kaldığına inanan”[9] birey çoğu kere bu noktayı gözden kaçırıyor ya da göz ucuyla yakaladığı, sezdiği bağlantıları çabucak unutuyor. Aslında romanın bir yerinde söylendiği gibi etik ve dinî sistemlerin çoğunluğu “Yaşamın Birliğini savunuyor”[10]; ancak bu birliğin bir parçası olduğumuz gerçeği “tamamen çarpıtıl[ıyor] ve birbirleriyle savaşan, her biri kendi versiyonlarının, kendi uydurdukları versiyonun doğru olduğunu öne süren yüz ayrı mezhebin malı”[11] olarak etkisini yitiriyor. Bu noktada Lessing’in neden kurumsallaşmış dinlerin kitaplarından biri yerine daha geniş bir tefekkür alanı açan bir tasavvuf metnini sözcü seçtiği ya da kolektif yaratımın ürünü mitolojik öğelere ağırlıkla yer verdiği rahatlıkla anlaşılabilir. Üstelik yazara göre en yeni ve en güçlü din olan bilim de “yaşamın Bir olduğu gerçeğine dair hayli bölük pörçük ve yetersiz fikir parıltıları” sunuyor; yetersiz kalmasının nedeni ise “bölme, ayırma ve yalıtma ısrarı”.[12] Nitekim roman boyunca psikiyatrinin yaklaşımı bu açıdan sorgulanıyor.

Romanın girişinde bir akıl hastanesi hasta kabul formuyla karşılaşıyoruz. Gece yarısı Waterloo Köprüsü yakınlarında elli yaşlarında, kimliksiz, hafızasını yitirmiş, iyi giyimli bir adam sayıklar hâlde bulunmuş ve polis tarafından hastaneye getirilmiştir. Geçmişine ve kimliğine dair hiçbir şey hatırlamayan adam, kaldığı akıl hastanesinde ilaçlarla düzeltilmeye çalışılır. Hastanın takip etmesi ve anlamlandırılması güç dili, kendisiyle kurulmaya çalışılan iletişimin sonuçsuz kalmasına yol açar. Burada Foucault’nun Akıl Hastalığı ve Psikoloji adlı kitabında belirttiği zihinsel patoloji durumunda geçerli olan “parçalı monoloğa”, “sentaks (sözdizimi) bozulmasına”, “ikircikli, çok şekilli (polimorfik) ve değişken” bir anlamın ortaya çıkışına ve nihayetinde “uzam-zaman tutarlılığı”nın çöküşüne rastlıyoruz.[13]

Bir süre sonra, sanrılar görerek şarkı söyleyen, yüksek sesle konuşan ve durmadan sallanıp duran hastanın adının Charles Watkins[14] olduğu ve Cambridge Üniversitesi’nde Klasik Dönem Çalışmaları profesörü olarak çalıştığı anlaşılır. Ancak Watkins, ısrarla çağrıldığı dış gerçeklik yerine, zihninde Odysseus ya da Sinbad misali bambaşka bir yolculuğa çıkmıştır. Mitolojik anlatılara, Eski Ahit’e, başka yazarların (Ibsen, Coleridge, Eliot) eserlerine kimi zaman örtük göndermelerin bulunduğu kitapta, eski Yunan kültürü üzerine çalışan karakterin kişisel bilinçdışıyla harmanlanan pek çok arketip de (deniz/okyanus, yolculuk, ay, kristal, büyük beyaz kuş, ada) önemli yer tutmaktadır. Charles Watkins aklın, başka deyişle uygarlığın kıyılarından uzaklaştığı[15]zihinsel yolculuğu sırasında, Atlantik’teki bir sal içinde dolanıp durduktan sonra, acayip geleneklere sahip garip yaratıkların yaşadığı ve sürekli birbirleriyle çatıştıkları tropik bir adaya ayak basar. Gulliver’in Seyahatleri’ni akla getiren bu kısım ve ardından da uzayda, kozmik güçlerle gerçekleşen konferans, insanlık tarihinin kısa ve eleştirel bir özeti olarak okunabilecek, kitabın en ilgi çekici yerleri arasındadır.

“Delirmiş Dil” başlıklı yazısında Foucault; delilerin, bu romanda da örneği görülen “aşırı yüklü” dilinden söz ederken onların anlaşılmama nedenlerinin “dünyanın bütün yollarının birbirine karıştığı göstergelerin –bir bakıma- tropik bolluğu içinde”[16] konuşmaları olduğunu öne sürer. Kitabın özellikle ilk yarısında ana karakterin yolculuğuna ve sözü edilen “yüklü” diline tanıklık eden okur, bir anlamda onunla birlikte kıyının emniyetinden; üzerinde uzlaşılmış, ayağı yere basan göstergeler diyarından okyanusa doğru açılır.

Roman boyunca zengin ve çok boyutlu içsel deneyimini sözcüklere sığdırmakta zorlanan Watkins’in akışkan ve bazen şiire yaklaşan diline karşılık, onunla dönüşümlü olarak ilgilenen Doktor X ve Doktor Y’nin tedavi konusundaki görüş ayrılığını yansıtan notları kısa, soğukkanlı ve katıdır. Söz konusu görüş ayrılığını hastayla ve hasta yakınlarıyla kurdukları ilişkide de görmek mümkündür. Doktor X hastayı ağır ilaçlarla uyutmayı ve elektroşok tedavisini önerirken, Doktor Y hastayla daha yakın ilişki kurma, sabırla gözlemleme, geçmişini öğrenme taraftarıdır. Watkins’in de “yıldız-ışığı”ndan[17] yoksun bulduğu Doktor X yerine Doktor Y’yle diyaloğa girdiği görülür.

Doktor Y, Watkins’in bu duruma gelmesinin nedenini öğrenebilmek amacıyla adamın karısıyla, eski metresiyle ve tanıdıklarıyla mektuplaşır. Kitapta yer verilen bu mektuplar aracılığıyla karakterin geçmişteki kişiliğine, esas görevini hatırlamaya ve kendisi gibi “uyanma” belirtileri gösteren kişilerle ilişki kurduğu durumlara, geçirdiği değişime dair bilgi ediniriz. Ancak Watkins, her şeye rağmen Doktor Y’nin de aslında kendisini, sözlerini ciddiye almadığını, asıl derdinin onu, bir anlamda cenderesinden kurtulduğu, ardında bıraktığı kimliğe geri döndürmek olduğunu düşünmektedir. Karakterin zihninde onunla birlikte “döne dolana” yol alan okurların aksine, bu iki bilim insanı, hastanın iç dünyasında olup bitenleri anlayabilmekten çok uzaktadır. Doris Lessing kitabın sonunda yer alan ve hikâyeye dair bazı notlar düştüğü “Sonsöz”de insanın genel anlamdaki bu kifayetsizliği üzerinde durur:

“Bir hissi, bir zihinsel durumu, bir şeyi yaftalamanın, bir sözcük dizisi veya tabir bulmanın, kısacası onu tarif etmenin o durumu anlamakla, deneyimlemekle aynı şey olduğunu düşünmek için insanın özel bir şekilde eğitilmiş olması gerekir.”[18]

Yazara göre okullar ve genel anlamda mevcut uygarlık tam da bunu yapmaktadır. Sadece çözemediği vakalara elektroşokla yaklaşan doktorlar değil, kayıp medeniyetler olasılığını bütünüyle dışlayan arkeologlar da romanda eleştiriden nasibini alır:

“Uygarlığın doğuşu, arkeolojinin önyargılarına ve uygarlığın tanımına göre, hâlâ İsa’dan Önce iki ila dört bin sene öncesine dayanıyor. Artık uygarlık biziz, insanlığın tacıyız, bugüne kadarki evrimin hedeflediği doruğuz; hesaplayan adam bir zirve ve o, eski barbarların yoksun olduğu bilgeliğe sahip.”[19]

Oysa hafızasını ve akıl sağlığını kaybettiği düşünülen karakter, tam tersine, insanlığın hafızasında var olabilecek bu boşluklara dikkat çeker, gerçeğin aslında ne kadar azını bilebildiğimizin altını çizer: “Dünyanın en büyük çöllerindeki kumların altında neler yattığını kimse bilmiyor. Zavallı Dünya’nın kuyrukluyıldızların darbeleri altında kaç kez sarsıldığını, Ay’larını kaç kez kaybettiğini veya yakaladığını, kaç kez havasını, doğasını değiştirdiğini kimse bilmiyor. Nelerin var olduğunu, nelerin geri dönüşsüzce yeryüzünden silindiğini kimse bilmiyor; insan ırkının, zihninin ve bedeninin ve hayatının ve hareketlerinin yıldız maddesinden, güneş maddesinden, gezegen maddesinden oluşmuş olduğunu kaç kez anladığını ve yine unuttuğunu”[20] kimse bilmiyor. (Lessing’in uygarlık tarihine yönelik bu kuşkucu yaklaşımını yakın zamanda yeniden yayımlanan Beşinci Çocuk adlı romanında da görmek mümkün.)

Hatırlaması gereken asıl şeyin doktorların söylediklerinden farklı olduğu sezgisiyle telaşlı yolculuğunu sürdüren Profesör Watkins, akıl hastanesinde Violet adında bir başka hastayla arkadaşlık eder. Onunla, hatırlamak zorunda olduğunu hissettiği şeyin doğurduğu kaygıyı, o şeyi bulma konusunda hastaneye düşmeden önce de yakasını bırakmayan aciliyet duygusunu paylaşırken aslında varoluşuna üst düzey bir anlam arayan insanın tükenmez çabasını dillendirir:

“Çünkü hatırlamam gereken şey zamanın akışıyla ilgili. Ve pek çok kişideki kaygı da budur. Bir şey yapmaları gerektiğini bilirler; yalnızca kıt kanaat geçinmek, yüzlerini boyamak, mağaralarını süslemek, rakiplerine pis numaralar yapmak değil, bir başka şey yapıyor olmaları gerektiğini. Hayır. Ölmeden önce başka bir şey yapmaları gerekmektedir; işte akıl hastaneleri bu yüzden dolu ve eczaneler bu yüzden gittikçe çoğalıyor.”[21]

Bu sözlere suçluluk duygusu içinde kıvranan bir delinin saçmalamaları mı demeli? Watkins’e göre “Onlar ‘kaygı durumu’, paranoya” diyerek bu uyanışı hastalığa dönüştürüp “sihirli ilaçlarıyla kovalıyorlar”.[22]

“Deli dedikleri, etrafında neler döndüğünü çözmeye başlamış bir insandır; hepsi bu” diyen William Burroughs gibi deliliği bir muhalefet imkânı olarak gören pek çok ünlü düşünür, yazar ve şairi hatırlatırcasına Lessing de bu köklü mecazdan yararlanıyor. Deliliğe övgüler düzen Erasmus’la, tasavvufi düşüncedeki “akıllı delilerin” (ukalâu’l-mecânîn) entelektüel aşkınlığa, bilinç sıçrayışına bağlı deliliğiyle ve elbette antipsikiyatri hareketiyle ilişki kuruyor.

Bireylere akıl hastalığı teşhisi konmasında esas alınan normallik ölçütlerinin ve “akıl hastalığı”, “delilik” kavramlarının, modern kapitalist sistemin bireyler üzerindeki etkisinin sorgulandığı, özellikle 1960’lı ve 70’li yıllarda etkili olan antipsikiyatri hareketi, deliliğin sosyal kontrolü sağlamak adına nasıl ahlâkın medikalizasyonuna dönüştüğünü ve psikiyatrik tedavi süreçlerinin bireyleri iyileştirmekten çok, onlara nasıl daha da fazla zarar verdiklerini tartışmaya açar.[23] Örneğin, hareketin başını çeken isimlerden biri olan İngiliz psikiyatrist Roland David Laing, 1967 yılında yayımlanan The Politics of Experience (Yaşantının Politikası) adlı kitabında şizofreniyi “kişinin katlanılmaz bir durum içinde yaşayabilmek için icat ettiği özel bir strateji”[24] olarak görür ve deliliği, bireyin kendini gerçekleştirmesine engel olan toplumsal yapıya karşı başkaldırısı olarak değerlendirir. Yine Louis A. Sass, yaftalama ve dışlama sisteminin bir örneği olarak Sovyetler Birliği’nde entelektüeller ile siyasi muhaliflere konulan “âtıl şizofreni” tanısından bahseder.[25] Romanda söz konusu edilen delilik de, ilerleme ve uygarlaşma adına içsel derinliğin kaybedildiği, bastırıldığı bir toplumda aslında bir akıllılık, aydınlanma, daha büyük bir başka gerçekliğin keşfedilmesi hâlidir. Bu anlamda roman, Foucault’nun Deliliğin Tarihi adlı çalışmasında sözünü ettiği, deliliğe “insanı dünyanın gizli güçleriyle karşı karşıya getiren dramatik bir tartışma”[26] gözüyle bakılan Rönesans dönemi anlayışını da çağrıştırır.

Bu “dramatik tartışma” içinde ilaçlardan doktorların beklediği faydayı göremeyen, öte yandan kendi hatırlamak istediklerine de erişemeyen Watkins, arkadaşı Violet’in karşı çıkışına rağmen uyanış yolunda kat ettiği ilerlemeyi unutmayı da göze alarak elektroşok tedavisini denemeye karar verir. Acaba İniş takımındaki bir kişi daha cehennemin hızla işleyen çarkları içinde yitip gidecek midir yoksa bütün yaşamı boyunca gördüğü düşten, zombi misali yaşadığı hayattan sıyrılacak mıdır?

Lessing, Kozmik Ahenk’e kendi “küçük” ezgisiyle katkıda bulunduğu kitabını “iç-uzay kurgusu” kategorisinde değerlendiriyor ve ekliyor: “Çünkü içerisi dışında gidecek hiçbir yer yok.” Salgın günlerine denk düşen dikkate değer bir hatırlatma doğrusu. İnsan düşünmeden edemiyor: Belki de bilindik kıyılardan uzaklaşıp varoluşun imkânlarını sınamak için bazen tek ihtiyacımız olan güçlü bir rüzgârdır.

[1] Doris Lessing, Cehenneme İniş Talimatnamesi, çev. Niran Elçi, İzmir: Delidolu Yayınları, 2020, s. 127.

[2] a.g.y., 128.

[3] a.g.y., 130.

[4] a.g.y., 126.

[5] a.g.y., 137.

[6] a.g.y., 131.

[7] a.g.y., 129.

[8] a.g.y., 5.

[9] a.g.y., 127.

[10] a.g.y., 127.

[11] a.g.y., 128.

[12] a.g.y., 127.

[13] Michel Foucault, Akıl Hastalığı ve Psikoloji, çev. Emre Bayoğlu, Ayrıntı Yayınları, 2014, s. 29.

[14] Roland David Laing’in The Politics of Experience kitabındaki “A Ten Day Voyage” başlıklı bölümde psikotik bir yolculuğa çıktığı anlatılan Jesse Watkins ile Lessing’in karakterinin adı arasındaki benzerlik dikkat çekici olsa da, yazar bir mektubunda hikâye için çıkış noktasının Laing olmadığını, Watkins soyadını da çoğu kez yaptığı gibi telefon rehberinden rastgele seçtiğini belirtir. (bkz. Roberta Rubenstein. Literary Half-Lives. New York: Palgrave Macmillan, 2014. 137) Lessing “Sonsöz”de ayrıca “duyuları normal bir insanınkinden farklı bir adamla olan yakın dostluğu[n]un sonucu” (273) olarak bu hikâyeyi kaleme aldığından söz eder.

[15] Foucault, Büyük Kapatılma adlı kitabında yer alan “Su ve Delilik” başlıklı yazısında Batı imgeleminde aklın uzun bir süre karaya, akıl dışının ise sulara ait görüldüğünü söyler: “Akıl-dışı ise, en eski zamanlardan beri ve oldukça yakın bir tarihe kadar sulara aitti. Daha doğrusu okyanusa: sonsuz, belirsiz uzam; hareketli, anında silinen, artlarında ince bir iz ve bir köpük bırakan figürler; fırtınalar ya da tekdüze hava, gidecek yeri olmayan yollar. (çev. Işık Ergüden, Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 85)

[16] Michel Foucault, “Delirmiş Dil”, Büyük Yabancı: Dil, Delilik ve Edebiyat Üstüne Konuşmalar, çev. Savaş Kılıç, Metis Yayınları, 2015, s. 45.

[17] Doris Lessing. a.g.y., 146.

[18] a.g.y., 273-4.

[19] a.g.y., 115.

[20] a.g.y., 117.

[21] a.g.y., 268.

[22] a.g.y., 267.

[23] Hareketin 1968 kuşağının özgürleşme talepleriyle bağlantılı okunması gereken eleştirileri, psikiyatri kurumunun politik, toplumsal, kültürel değişimlerle koşut yapılanmalardan geçtiğini daha iyi anlamamızı sağlamakla birlikte biyolojik kökenli hastalıkların varlığını ikinci plana atmakla eleştirilmiştir.

[24] Roland David Laing, The Politics of Experience, New York: Random House, 1967, s. 79.

[25] Louis A. Sass, Delilik ve Modernizm, çev. Ender Gürol, Alfa Basım Yayım, 2011., s. 619.

[26] Michel Foucault, Deliliğin Tarihi, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 1993, s. 27.

Hilâl Aydın
29 Nisan 2020 t24com.tr/k24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here