Kültürlerin Anahtar Sözcükleri ve Gelecek – Müslüm Kabadayı

İnsanın kültürel evriminde dilin işlevi, önemi üzerinde hep dururuz. Bilimsel çalışmalarda da metin oluştururken ?şu ana kadar? ifadesiyle cümleler kurmaya özen gösteririz. Bu diyalektik materyalist yöntemin kaçınılmaz bir sonucudur; çünkü doğal ve kültürel evrimin sürekliliğine dayanır. O nedenle arkeolojik-antropolojik çalışmaların, son yıllarda genetikte meydana gelen hızlı gelişmelerin ışığında kazandığı önem, bu vurguyu daha çok hak etmektedir. ?Şu andaki verilere ya da bilgilere göre? diye metin oluşturmanın gerekliliği, bu anlamda daha anlaşılır olmaktadır.
İnsanın biyolojik evrimiyle ilgili, nerdeyse her gün yeni bulgular ortaya konmaktadır. Bizim ilgi alanımıza giren kültürel evrimi de besleyen bu bulguları, insanın eşit ve özgür bir toplum kurma, böylece savaşsız ve sömürüsüz bir yerküre olarak daha anlamlı yaşanılır bir dünya yaratma için değerlendirmek zorundayız. Bu çerçevede, insanın bugüne kadar geçirdiği serüveni çok iyi çözümlemek durumundayız. Dolayısıyla burada başvuracağımız en önemli araç dildir ve dilerin tarihsel planında yer alan mitolojik-dinsel metinler başta olmak üzere kültürel dokudur.
Son yıllarda üzerinde yoğunlaştığım kültürel alan olarak Mezopotamya-Anadolu-Mısır uygarlıklarındaki mitolojik-dinsel öğelerin ortaya çıkışındaki benzerlikleri yazılarımda ele almaya çalışıyorum. Ki bu konular üzerinde birçok araştırmacının da çalışma ve yayın yaptığını biliyorum. Ortaklaştığımız noktaların çoğalıyor olmasından da mutluluk duyduğumu vurgulamak isterim. Örneğin; Kuzey Kafkas kültüründeki mitolojik öğelerde geçen dağ adları, tanrı-tanrıça sözcükleriyle, Luvi-Hatti-Hitit uygarlıklarındakilerle benzerliklerine Kas ya da Kassitlerde de rastlanmaktadır. Bunların en başında da bugün Türkiye ile Suriye?nin sınırını oluşturan en güneydeki dağın adı yer almaktadır. Mitolojik-dinsel metinlerde geçen Casius, Kasiyus, Kasiyun, Kassi, Hazzi adlarının verildiği Türklerin ?Keldağ? dedikleri, Arapların ?Cebel-i Akra? olarak söyledikleri dağın adlarının da parantez içinde verdiğim önemli kaynaklara dayanarak ?Akdeniz Dil Grubu?na ait olduğunu, araştırmacı Ümit Yağan ileri sürmektedir. (Ekrem Memiş, Eski Çağ Türkiye Tarihi, 2001; 2. Jean Bottero, Mezopotamya, 2003; 3. Marc Van De Mieroop, Antik Yakındoğu?nun Tarihi, Ankara, 2006; 4. Michael Roaf, Mezopotamya ve Eski Yakındoğu, İstanbul, 1996; 5. Samuel Noah Kramer, Sümerler, İstanbul, 2002; 6. V. Gordon Chılde, Doğu?nun Prehistoryası, 1971) Ümit Yağan, bu dil grubuna giren dilleri konuşanların da Sümerler, Subarlar, Hurriler, Hattiler, Elamlar, Maganlar, Meluhhalar?la bölgeye göçmen gelen Gutiler ve Kassitler olduğunu belirtmektedir.
Bu dillerdeki sözcüklerden, ortak bir kültürü yansıtan sözcüklerden biri de ?güneş?le ilgili olandır. Bilindiği üzere yerleşik kültüre geçen en eski toplulukların yaşadığı Mezopotamya- Anadolu ve Mısır?da güneşin bir tapınma kültü olarak tanrılaştırılması söz konusudur. Mezopotamya?nın eski topluluklarının yaşadığı Asur ve Babil’de tapılan Güneş-tanrının Akadça adı ?Şamaş? ya da ?Sama?dır. Bu toplulukların Sami kökenli halkları oluşturduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Arapçaya da ?Şems? biçiminde geçtiği görülmektedir. Bu kült, Sümer mitolojisindeki Utu’nun karşılığıdır. Mısır kültüründe ?Şamaş? kültüne benzer bir ?Güneş tanrısı? olarak ?Ra? karşımıza çıkar. Mezopotamya?daki ?Şamaş?, Hint-Avrupa dil grubundan olan İngilizcede ?Sun?, Almancada da ?Sonne? olarak biçim almıştır. İngilizce ?Sunday? ve Almanca ?Sontag? sözcüklerinin, günlerden ?pazar? anlamına geldiği biliniyor; aslında ?Şamaş? kültündeki ?güneşe tapınma?nın bir türevi olarak Hıristiyanlıkta sürdüğünü görüyoruz.
Eski uygarlıkların kültür değerlerindeki ortaklıkları yansıtan birçok örnek verilebilir. Bu kapsamlı konuyla ilgili çalışmamızı bir yandan sürdürdüğümüzü belirttikten sonra, güncel bir konuyla bağlantılı ?ortak kültür?ün anahtar sözcüklerine değinmek istiyorum. Basında yer aldığı üzere ?Afşin Belediye Meclisi’nin 2 yıl önce, Eshab-ı Kehf Külliyesi’nin tanıtımı kapsamında aldığı karar doğrultusunda, çocuklarına Eshab-ı Kehf’in adları olan ?Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş? isimlerini koyan ailelere altın, hemşehrilik beratı ve isim madalyası veriliyor.? Doğrusu, böyle bir uygulamanın yasal ve hukuki yönleri ilgi alanımızın dışında olmakla birlikte, ?Neden bu adlar teşvik ediliyor?? diye düşündüğümüzde, işin içinde bir kapitalist rekabetin dayattığı bir ?reklam? boyutu olduğunu görüyoruz. Dünya?da 33 yerde Eshab-ı Kehf denilen yerden 4?ü Türkiye?de bulunuyormuş. Gidip inceleme olanağı bulduğum Tarsus?takinin yanında Efes, Afşin ve Lice?de yer alan ve ?Mağara Arkadaşları? anlamına gelen ?Eshab-ı Kehf?in, Hıristiyanlık ve İslamiyet?teki yeri yanında, halkın efsane kültüründe değişik biçimlerine rastlanmaktadır. Bunların benzeyen ve ayrılan yönleri üzerinde duran çokça yayın yapıldığı için, ?ortak kültür?ün anahtar sözcükleri bakımından bir değerlendirme yapmayı gerekli görmekteyim.
Hıristiyanlık?ta bunlar, ?Malta, Malchus, Martinianus, Dionysius, Joannes, Serapion, ve Constantinus? adındaki azizler olarak görülmektedir. Müslümanlar arasında kullanılan adları ise ?Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş? olarak geçmektedir. http://www.dilforum.com/forum/archive/index.php/t-7826.html sitesinde ?Barakuda? imzasıyla yapılan bir yorum ise şöyle: ?Hıristiyan Mitolojisinde isimleri böyle geçiyor: Constantine, Dionysius, John, Maximian, Malchus, Martinian, and Serapion. Köpeklerinin ismi de;
Kratim, Katmir veya Ketmir gibi adlar almış. Çoğu zaman “Al Rakim” de deniliyor (Kur’an da geçen hali sanırım). İsimlerin baş harflerinin benzerliğine bakarak şöyle bir eşlendirme yaptım, tabi tutarlılığı tartışılır.

Yemliha, (Joannes) (Hani “j” ler “y” diye okunuyor ya)
Mekselina, (Maximian)
Mislina, (Malchus)
Mernuş, (Martianus)
Debernuş, (Dionysius)
Şazenuş, (Serapion)
Kefeştatayuş (Constantinus) ve köpekleri Kıtmir(Ketmir)?.

Bazı kaynaklarda Yemliha?nın, Maximillian şeklinde adının geçtiği vurgulanmaktadır. Doğrusu, böyle bir ilişkilendirmeyi önemsedim ve bunun üzerinden şöyle bir çözümleme yapmaya çalıştım. Bilindiği üzere Hıristiyanlık Batı?ya, Roma İmparatorluğu döneminde ve Latince üzerinden yayıldı. Latincenin de Yunancadan söz varlığı ve dilbilgisi bakımından çok şey aldığı da biliniyor. Hıristiyanlar arasındaki Eshab-ı Kehf olayının geçtiği yer Efes?teki Panayır dağındaki mağaradır. Dolayısıyla Yunanca ve Latincede geçen ?-us? eki erkeklerde ?bir yere ait olma?,?-a? eki de dişilerde aynı anlamı vermektedir. ?Persa: İranlı (dişiler için)? ve ?Persicus: İranlı (erkekler için)?; ?Sicula: Sicilyalı (D)?, ?Siculus: Sicilyalı (E)?, ?Turcicus: Türkiyeli?, ?Syriacus: Suriyeli? sözcüklerinde olduğu gibi. Burada bu ?yedi uyurlar?ın cinsiyetini tartışma konusu yapmadığımı özellikle belirtmek isterim. Çünkü bunu tartışacak bilimsel inceleme olanağı sunan maddi bir belge kimsenin elinde yok. Kuran?ın ?Kehf? suresi dikkatli incelendiğinde de onların kim ve kaç kişi olduklarıyla ilgili olarak tek bilicinin Allah olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla belirsizlik dinsel metinlerde de var. Dolayısıyla bu konuya dilbilimsel veriler açısından sadece dikkat çekiyorum.
Tam da bu noktada üzerinde durmak istediğim bir şey daha var: Yunanca ve Latincede bu biçimde geçen ?Mağara Arkadaşları?nın adlarındaki ?-us? eki, Doğu topraklarında neden ?-uş? biçimine dönüşmüştür? Türkçede de ?sevimlilik? anlamı katmak için özel adların sonuna ?Zeliş, Memiş? örneklerinde olduğu üzere ?-ş? eki getirilmektedir ama buradaki ?-uş? ekinin daha çok Süryanice kaynaklı olduğunu öngörüyorum. Çünkü Süryanicenin bazı lehçelerinde ?sevimlilik? anlamı dışında ?güvenilir, dost? anlamı da kattığı, Süryanilerin temsilcilerinden Tuma Çelik tarafından ifade edilmektedir. ?Mağara arkadaşları olarak onların birbirlerine güven duyan dostlar olduğunu mitolojik anlatıların tümünden anlamak mümkündür.
Farklı kaynaklarda yüzlerce yıl uyudukları anlatılan bu gençlerin, gerçek yaşamda bu denli uzun süre ?uyur? kalabileceklerine dair bilimsel değerlendirmeler de yapılmaktadır. Onların uyudukları varsayılan Türkiye?deki 4 mağaradan hangisinin o zamanlar böyle bir özelliğe sahip olabileceğini bilememekle birlikte, uzmanlar ?hibernasyon? denilen vücut ısısının hücreleri inaktif düzeyde tutacak şekilde düşürülmesi anlamına geldiğini, bunun da bir bakıma ?geçici ölüm? hali olduğunu söylüyorlar. Fareler üzerinde yapılan hidrojen sülfit gazının metabolik esneklik için kullanıldığında uzun süre ?geçici ölüm? hali deneyinin başarılı olduğu görülüyor. Bu gazın derin mağaralarda bulunabildiğine de değinen uzmanlar, efsanede ya da dinsel metinlerde anlatılan bu olayın gerçekleşmiş olabileceğini de öngörüyorlar. Günümüzde bilim insanları bu deneyi, binlerce ışık yılı uzaklığındaki yıldızlara yolculuğa dayanabilecek ?yeni insan? için düşünüyorlar. Birçok alanda bilinemeyenleri bilinir kılan bilimsel çalışmaların dinamikliğini, bakalım bu alanda biz görebilecek miyiz?
Doğrusu, bölgemizi savaş ve sömürüyle büyük tehlike altına sokan emperyalist-kapitalist sistemin yaratmış olduğu ?yaşam hakkı?mızı kullanabilme kaygısıyla mücadele ettiğimiz bir dönemde, hidrojen sülfürle zamanın ve hızın yıpratıcılığını aşarak yıldızlara gidebilecek insanları düşündükçe aklıma Bedri rahmi Eyüboğlu?nun ?Oğlum mernuş / sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun? dizeleri geliyor. Halkımın uzay araçlarını kaçırmaması için de Gülten Akın?ın ?Mernuş Türküsü? şiiri, bilincimde ışıyor, son bölümü şöyle:

?Sonuncu Roma da eskidi
Taşa kesti Mernuş, Tebernuş, Kıtmir
Oysa çıldırmanın çağıdır
Aç sımsıkı çektiğin perdeleri
Ölümlerle zulumlarla
Sarsma bedenimi öyle
Daldığım kan uykudan
Usul usul uyandır?

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Antakya Kahvehaneleri Deyince? – Müslüm Kabadayı

Bedri Rahmi Eyüboğlu, ?Trabzon deyince aklıma bir salkım karayemiş gelir? der ?Trabzon Deyince? şiirinde. Antakya deyince, aklımıza tek bir şey...

Kapat