Mehmet Baransu?dan ?Bu Kadarına da Pes? Dedirten Önsöz

Taraf’tan Mehmet Baransu’nun yazdığı “Mösyö- Hanefi Avcı’nın Yazmadıkları” kitabının önsözü Asım Bezirci’nin “Orhan Kemal” kitabının bir bölümünün birebir aynısı çıktı.

BARANSU?NUN MÖSYÖ KİTABINDAKİ ÖNSÖZÜ
Hanefi Avcı?nın ortaya attığı iddialar, meydana getirdiği tartışmalar ve sonucunda Silivri Cezaevi?nde başlayan günleri Orhan Kemal?in Bekçi Murtaza karakterini hatırlattı bana.

Dışardan bakınca insanı güldüren bir tiptir Bekçi Murtaza. Tutkuları onu bir an bile rahat bırakmazken, sürekli bir kavganın içindedir.

Çevresindeki insanlarla, bazı bazı bütün insanlarla, hatta ailesi ve kendisiyle bile boyuna çekişme halindedir. İnandığı doğruları kabul ettirmek ve hemen uygulatmak içinse hep savaş içindedir. Çevresiyle bu yüzden zıt düşse bile aldırmaz. Dediklerinin yüzde yüz doğru olduğuna öylesine inanmıştır ki oysa.

Bu kişiliğiyle Murtaza alkışlanmaya değer, yüce biri gibi görünür ama kendisini tanımayanlar için! Amirlerinin bir iki tatlı sözüyle dünyaları kazanmış kadar duygulanır, mutlu olur. Fakat Murtaza’nın kişiliğinde öyle bir nokta vardır ki, onun gerçekten bir kahraman, çağdaş bir kavgacı olmasını önler, Murtaza bütün gerçeklere gözünü yummaktadır çünkü. Toplumun, toplumdaki geçerli olan düzenin yanında yer alanların ona empoze ettiği kalıpları kör değneğini beller gibi bellemiştir bir kez. İnsanları en kaba çizgilerle iki ana bölüme ayırmıştır: Zenginler ve yoksullar.. Bütün zenginler; okumuş, kravatlı, aynı zamanda çalışkandır. Allah?ın sevgili kulları, dolayısıyla da onun “âmirleri”dirler. Murtaza kendini onlara adamıştır artık.

Bu arada, içinden çıktığı toplum katını küçümseyip kendi çevresinin kişilerini horlayan yığınla insanın temsilcisi bir bekçidir.

Murtaza, kendisinin de yoksul olmasına aldırmaz görünür birde. O öteki yoksullar gibi değildir hakeza. Onlar gibi olmadığına inanmak zorundadır nedense. Onun için de üniformasının sağladığı kahramanlık, soylu atalar gibi yoksulluğunu unutturacak değer yargılarının arkasına sığınmasına sebeptir.

Hayallerinin art arda yıkıldığını görür, acılar içinde kıvranır, trajik bunalımlar yaşar; suçu gene de kendi dışındakilerde arar; aynan Hanefi Avcı?da olduğu gibi. Görünen o dur ki Avcı bu kez kendisinin avı olmuştur.

Orhan Kemal?in Murtaza?sının hikayesi nasıl mı bitiyor? Sonuna kadar hayata karşı uyayarak.

Mehmet Baransu
Kasım 2010, İstanbul

ASIM BEZİRCİ?NİN ?ORHAN KEMAL?KİTABINDAN ALINTILANAN YAZISININ LİNKİ AŞAĞIDA.

http://www.halksahnesi.org/yazilar/orhan_kemal_oyun_yazarligi/orhan_kemal_oyun_yazarligi.htm

MURTAZA
İlk planda, kaba çizgilerle tanımlamaya çalıştığım Murtaza’yı roman içinden sahneye çıkarırken, yukarıda belirttiğim bu belirgin çizgileri ile Murtaza’yı ön plana almayı, yani oyunumu romandan ayrı, soyutlamaya karar vermiştim. Daha önceki çalışmalarım, oyun olarak bir, beş değil, daha da çoktur. Hepsinde de romandaki çeşitli tipleri Murtaza’yla birlikte, Murtaza’nın çevresinde, bütün detaylarıyla oyuna sokma çabasındaydım. Bu şimdi göreceğiniz soyutlanmış biçime varırken, değerli tiyatro adamı, dostum Ulvi Uraz’la sıkı bir çalışma birliği kurduk. Karşılıklı uzun tartışmalardan sonra “Bekçi Murtaza” oyunu alabildiğine soyutlanmış bir kişilik kazanarak karşınıza çıkıyor.

Murtaza’yı bu biçimde sunmayı en elverişli bulduk.

Romanımın önsözünde de belirttiğim gibi, yavrusu kuzguna şahin görünürmüş. Takdir sizlerin. (Orhan Kemal, 1969).

Dışardan bakınca insanı güldüren bir tiptir Bekçi Murtaza. Tutkuları onu bir an bile rahat bırakmaz. Sürekli bir kavganın içindedir. Çevresindeki insanlarla, bazı bazı bütün insanlarla ailesiyle, yakınlarıyla, hatta kendisiyle bile boyuna çekişir; kavga eder; inandığı doğrulan kabul ettirmeye ve hemen uygulatmaya savaşır. Çevresiyle bu yüzden zıt düştüğünü görmez mi? Görür, ama aldırmaz. Dediklerinin yüzde yüz doğru olduğuna öylesine inanmıştır ki, ölüm gelse onu yolundan alıkoyamaz. Bütün dünyaya savaş ilân etmiş bir Don Kişot’tur o.

Bu kişiliğiyle Murtaza alkışlanmaya değer, yüce biri gibi görünür. Günümüzde az rastlanır türden bir idealisttir. Özveriyle çarpışır; karşılığında hiçbir şey beklemez. Daha doğrusu “âmirleri”nin bir iki tatlı sözüyle dünyaları kazanmış kadar duygulanır; mutlu olur. Ama Murtaza’nın kişiliğinde öyle bir nokta vardır ki, onun gerçekten bir kahraman, çağdaş bir kavgacı olmasını önler, önce Murtaza bütün gerçeklere gözünü yummaktadır. Toplumun, toplumda geçerli olan düzenin yanında yer alanların ona empoze ettiği kalıpları kör değneğini beller gibi bellemiştir bir kez. İnsanları en kaba çizgilerle iki ana bölüme ayırmıştır: Zenginlerle yoksullar.. Bütün zenginler, okumuşlar, kravatlılar iyi, çalışkan, Tanrı’nın sevgili kulları, dolayısıyla da onun “âmirleri”dir. Murtaza kendini onlara adamıştır.

Burada içinden çıktığı toplum katını küçümseyip kendi çevresinin kişilerini horlayan yığınla insanın Murtaza’da somutlaşmasını izleriz. Murtaza kendinin de yoksul olmasına aldırmaz görünür. O öteki yoksullar gibi değildir çünkü. Onlar gibi olmadığına inanmak zorundadır. Onun için de elbise, kahramanlık, soylu atalar gibi yoksulluğunu unutturacak değer yargılarının arkasına sığınır.

Romandaki Murtaza, sonuna kadar uyuyacaktır. Hayallerinin ardarda yıkıldığını görür; acılar içinde kıvranır, trajik bunalımlar yaşar; suçu gene de kendi dışındakilerde arar. Orhan Kemal İle Ulvi Uraz’ın sıkı işbirliği sonunda ortaya çıkan Murtaza ise birdenbire gerçeği görür. Silkinir. Ömrü boyunca uyuduğunun bir anda farkına varır. Oyun da burada sona erer. Bundan sonra Murtaza ne yapar bilinmez. Büsbütün yıkılır mı? Yoksa o inatçı, o dik kişiliğiyle bu kez doğru bir kavgaya mı başlar?… Ama bir umut kapısı açılmıştır hiç olmazsa.

Eser romandan oyun haline geçerken fazlalıklarından arınmış, daha yalın, daha vurucu bir nitelik kazanmış. Sahneye koyuşta da aynı yakınlığı görüyoruz. Ne var ki seyirci böyle yalın, böyle düz bir gösteriyi, alışkanlıklarından kurtulup beğenir mi, sorusu ortaya çıkıyor. Oysa bu olumlu ve başarılı oyunlaştırma, sahnede de gösteri zenginliğiyle tamamlansaydı, geniş bir seyirci kitlesi üzerinde çok daha etkili olurdu. (S. Günay Akarsu / Milliyet, 16.10.1969).

Murtaza’ya gelince, ilk kez bundan on yedi yıl önce yayımlanan bu roman, gerçi yazarın en iyi yapıtlarından biri sayılamaz, ama romanın ekseni olan Bekçi Murtaza, usumuzun kolayca inandığı, sevdiği, aşırı davranışlarını hoşgörüyle karşıladığı, fakat asla gülünçleştirmediği bir tiptir. Sahnedeki Murtaza ise, kâğıttaki Murtaza’nın çok kaba bir karikatürü olup çıkıvermiş. Bunda, sahneye koyucu – yorumcu – başoyuncu Ulvi Uraz’ın da tutumu var ya, asıl Orhan Kemal’in kendisi sapmış bence ilk portreden; Murtaza’sını bir ruh hastası, üstelik bir işveren kölesi haline sokuvermiş. Bunun dışında, iyi romancıların iyi oyun yazarı olamadıkları konusundaki genel kuralın, Orhan Kemal’i de kapsadığını görüyoruz. Çünkü romanda geçmiş şeyleri birisi anlatır bize, ama tiyatroda anlatıcı aradan çekilir, şimdi geçeni biz görürüz, biz duyarız, biz değerlendiririz. Yapıtın en zayıf yanı da burası zaten. Birinci Perde boyunca süren Ulvi Uraz’ın bıktırıcı monologu, romancının ağzından Bekçi Murtaza’yı betimliyor, betimlemekle de kalmıyor, giderek iyiden iyiye öyküleştiriyor. (Tahir Özçelik / Yeditepe, Aralık 1969).
“Orhan Kemal”, Asım Bezirci, Tekin Yayınevi, 2. Basım, Temmuz 1984

Kaynak Haber: 13.12.2010 tarihli www.medyatava.com
http://www.medyatava.com/haber.asp?id=74084&x=1

Mehmet Baransu?dan ?Bu Kadarına da Pes? Dedirten Önsöz” üzerine bir yorum

  1. Kopyaya saygısızlıklar çok arttı. Söyleyecek birşeyleri olmayanlar söyleyecek çooook sözü olanlardan çalarlar.

Yorum yapın