Mimarlık Diye Bir Şey – Zafer Köse

Zülfü Livaneli, zaman zaman Hanns Eisler’ın bir sözünü hatırlatır: “Sadece müzikten anlayan, aslında müzikten de anlamaz.”

Sadun Aren, bilindiği gibi, sosyalizm mücadelesinde bedeller ödemiş, yıllarını feda etmiş bir iktisat profesörüydü. Siyasal mücadelesi kadar üniversitedeki hocalığını da önemsiyordu. Derslerin hayatla bağlantı kurularak anlatılmasının ve bilgilerin dünyayı anlamak için kullanılabilecek hale getirilmesinin, hiçbir siyasal yönlendirme yapmadan da öğrencileri doğru tarafa yönelteceğine inanıyordu. İyi bir iktisat eğitiminin, kişiyi iktisatçı olarak yetiştirmekten daha fazla bir şey olduğunu; herhangi bir konuda iyi yetişmenin, insanı başka konularda da geliştireceğini düşünüyordu.

Bunlar, hayatın hiçbir alanının diğer alanlardan bağımsız olamayacağına işaret eden yaklaşımlar.

Roman okumayan mühendisin, psikolojiyle birazcık bile ilgilenmemiş sanatçının, sosyolojiden bihaber pedagogun işini yaparken bir yaratıcılık ortaya çıkarması mümkün mü?

Sadece tek bir alanla ilgilenmek, o yolda ancak belli bir sınıra kadar ilerleme olanağı yaratacaktır: Dar bir çevrede bazı işleri yapmak, üretilmiş olan bilgilerin bir kısmını kullanarak üç beş kuruş kazanmak, mesleğinizin taşrasında “hayatı idame etmek”le yetinmek gibi…

Daha önemlisi; birazcık felsefe okumadan iyi müzik dinleyicisi, içinde yaşadığı hayatı kavrama isteği olmadan iyi roman okuru olunabilir mi?

BİÇİM – ÖZ MESELESİ

İçinde bulunduğumuz dönem, hayatın birbirinden bağımsız bölümlere ayrılarak yaşandığı yanılsamasını yaratıyor. Epeyce süredir böyle. Bu durumun başlıca nedeni, bilindiği gibi, “uzmanlaşma”.

Evet, uzmanlaşma zorunluluğu bir gerçek. Ama her şeyin her şey ile bağlantılı olduğu da bir gerçek. Bir zorunluluğu yerine getirmek, hayatın bir başka gerçeğine gözlerimizi kapamanın mazereti olmamalı.

Cengiz Bektaş’ın Mimarlıkta Eleştiri kitabını okurken bu düşünceler canlanıyor kafanızda. Bambaşka bir mesleğiniz ve farklı ilgi alanlarınız olsa da, mimarlığın hayatınızda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlıyorsunuz.

Giyinmek kadar, konuşurken sesinizi kullanmak, ev eşyası seçmek kadar hayatınıza dair bir konu mimarlık. Çünkü işin içinde, öz’ü yansıtan bir biçim yaratma meselesi var. Ya da biçime bakarak öz’ü algılama… Edebiyattan işyerinizdeki iletişime, yolda yürümekten ressamlığa kadar her şeydeki en temel mesele; düşüncenizi, kişiliğinizi, varlığınızı, bir ‘biçim’de ifade etmek, değil mi?

“Mimarlığın doğruluğu, ancak kullanılışıyla belgelenir.” diyor Bektaş. “Dışından biçim olarak güzel olması yetmez, hiçbir anlam da taşımaz. Kullanışlılığındadır yapının güzelliği.” Ve örneklendiriyor: “Oturduğumuz yerin yüksekliği, başımızın pencere içindeki yerini belirler. Gözümüzün önüne pencerenin bölümleri gelmemeli.”

Başka bir yerde, binaların dış şekilleri, içinde oluşturulan hacimler amaçlanarak yaratılmıştır, diye anlatıyor.

Örneğin romancılıkla ilgiliyseniz, Bektaş’ın mimarlık konusundaki yaklaşımı ne kadar tanıdık gelecektir size. Fotoğrafçılık, bahçecilik, bestecilik için de herhalde öyledir. Hatta sporculuk, aşçılık, makina montajcılığı ile uğraşanlar için de…

YERELDEKİ EVRENSELLİK

Elbette herkese kendi alanıyla ilgili işler daha çok ayrıntı içeriyormuş gibi görünür. Çünkü diğer işlere oranla kendi işinizin ayrıntılarını daha fazla bilirsiniz. Bu nedenle, Cengiz Bektaş’ın “Bir kişinin mimar olarak oluşumu, öteki dallardan çok daha uzun sürmektedir.” sözünü, tartışmaya açık olarak görürsünüz.

Bektaş, bu iddiasının nedenini, “Mimarlık bir ülkenin uygarlığını yansıtır.” diye açıklıyor.

Bunu tartışmanın bir anlamı yoktur herhalde.

Her alanda, bir işi yaparken fark yaratan insanlar vardır. Sadece karın doyurmak veya kâr elde etmek amacıyla aşçılık yapanların yanı sıra, yüzlerce yılda oluşan bir kültürü yansıtan yemekler yapanlar olduğu gibi.

Mimarlığın diğer alanlarla karşılaştırılmasından daha önemli mesele, mimarlıktaki yaklaşım farkları olsa gerek. Salt biçimsel kaygılarla hareket etmek veya sadece kullanım kolaylığını düşünmek gibi farklar…

Her şey kültürel boyutu içinde ele alınınca anlamlanıyor. Öyle güzelleşiyor. Zaten “güzellik” kelimesinin kendisi de kültürel bir kavram. Hindistan’ın “güzel”i ile Hollanda’nın “güzel”i çok zaman birbirinden farklı olabilir.

Evrensel kabul gören bir güzellik yaratmak, ancak geleneğinizin içinde kalarak -geleneğe direnmek ve mücadele etmek de onun içinde kalmak işlevini yerine getirebilir- mümkün olabiliyor.

Mimar Sinan, bir kültürün parçası olduğu için kendini büyük bir mimar olarak oluşturabilmiştir. Ve bir kültürün yaratıcısı olduğu için, tarihte evrensel değerde iz bırakmıştır.

Bektaş’ın Selimiye Camii ile ilgili sözlerini okurken, bu düşünceler netleşiyor.

Mikelanj’ın ünlü eseri Sen Piyer Kilisesi ile Sinan’ın Selimiye’sini kıyasladığı bölümde şöyle diyor Bektaş: “Sinan, en büyük kubbeyi değil, yarattığı oyluma en uygun kubbeyi yapmak çabasındadır.” Selimiye’nin, eşit kişiler için çözümlenmiş bir yapı olduğunu anlatıyor. Sen Piyer’in devasalığının insanı ezen bir duygu yaratmasına karşılık, Selimiye’nin büyük kubbesinin, caminin içindeki her noktadan aynı eşitlikte görülebildiğine dikkat çekiyor. Ayrıca, aydınlatmaların da oldukça alçak bir noktaya kadar uzatılmış olmasının, kubbenin yüksekliğine karşılık insanın kendini küçük hissetmemesinde etkili olduğunu söylüyor.

Bütün bunları, Sinan’da Anadolu tasavvufunun etkileri olarak okuyorsunuz.

Bu kitabı okurken, birazcık da olsa mimarlıkla ilgilenmezseniz, hayatınızda bir eksiklik kalacağını hissediyorsunuz.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

***

Mimarlıkta Eleştiri, Cengiz Bektaş, Literatür Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler, Estetik, farkettiren yazılar, Mimarlık, Sanat, Yazarlarımızın son çalışmaları
Amin Maalouf’un Gözünden Kültür, Kimlik ve Bugün Üzerine

Amin Maalouf metinleri kendini keşif ve Batı coğrafyasından Doğu’ya sorgulayıcı bir bakış çerçevesinde ele alınabilir. Çoğu noktada tarihsel romanın izinden...

Kapat