Mısır’a Napolyon Bonapart komutasında Fransız Seferi (1798-1801)

BÖLÜM II
Mısır’a Fransız Seferi (1798-1801)

Seferin Amaçları

18. yüzyıl sonunda Fransız Devrimi Fransa’daki feodal sistemi yıktığında, Arap ülkeleri, devrimin özgürlükçü fikirlerini kabul etmeye bütünüyle hazırlıksız gibi görünüyordu. Buna karşın, devrimin etkileri kısa sürede Arap dünyasında hissedildi, özellikle de en gelişmiş Arap ülkesi olan Mısır’da. Bu ülkede feodal çözülme muazzam bir yol almıştı ve ülke toplumsal ve ekonomik anlamda feodalizme karşı bir savaş için yeterince olgunlaşmıştı. Bu etki Mısır’a Napolyon Bonapart komutasındaki Fransız cumhuriyet ordusu tarafından taşındı.

1797’de İtalya’yı ele geçiren ve Balkan Yarımadası’na doğru ilerleyen Bonapart, ağır bir kriz durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarına ulaşmıştı. Osmanlı, yakın dönemde Avusturya ve Rusya karşısında bir dizi ağır yenilgi almıştı. Güçsüz ve bir direnç gösterme kapasitesinden yoksun olan İmparatorluk, Fransız burjuvazisinden gelecek bir ilhak girişimi için bereketli bir zemin sunuyordu. “Osmanlı İmparatorluğu ölüme mahkûm ve bizim onu desteklememizi gerektirecek bir sebep yok” diye yazıyordu Bonapart, kendisinin üyelerinden biri olduğu, Cumhuriyet’in başındaki Beşler Heyet’ine.

Osmanlı İmparatorluğu’nun stratejik konumu Napolyon’un yayılmacı planlarını cesaretlendiriyordu. Akdeniz’in doğu ucu ve güney sahilleri imparatorlukta bileşik ve tüzel karakterdeydi. Hâlihazırda İtalya Yarımadası’nı zapt etmiş olan Fransa, imparatorluğun hâkimiyetini kazanarak Akdeniz’i kendi iç denizi haline getirebilecek ve böylelikle en sert düşmanı ve aynı zamanda Fransa Cumhuriyet’ine karşı kurulan bütün karşı-devrimci ittifakların öncüsü olan Büyük Britanya’ya karşı ezici bir hamleye imza atabilecekti. Buna ek olarak, Napolyon, Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinin ve Anadolu’nun fethinin, Fransa’nın, kaybedilen Amerikan sömürgelerinin yerine kudretli bir sömürge imparatorluğu kurmasının önünü açacağını umuyordu.

Fransa’nın artan gücü İngiliz burjuvazisinde ciddi bir alarma yol açtı. Fransa’nın ekonomik gelişimi, İngiltere’nin dünya pazarlarındaki ve sömürgelerdeki üstünlüğünü tehdit etmekteydi. Ekonomik açıdan üstün bir Fransa, İngiliz sermayesinin yerleşik tekeline zarar verebilirdi. Bu yüzden İngiliz burjuvazisi, sabırsızlıkla rakibini alt etmeye, pazarlarını ve sömürgelerini ele geçirerek kendi kontrolü altına almaya hevesleniyordu. Fransa ve Britanya arasındaki dünya egemenliği mücadelesi, İngiltere’nin yükselişi ve Napolyon’un imparatorluğunun düşüşüyle sonuçlanan uzun bir savaş serisinin altında yatan temel sebepti.

Bu dünya egemenliği kavgasında Osmanlı İmparatorluğu en avantajlı karttı. Napolyon onu İngiltere’den almaya karar verdi. Padişahın en zengin arazisi olan Mısır’ın ele geçirilmesine yönelik planları büyük bir kurnazlıkla hazırladı. İngiltere’yi Hindistan’a bağlayan en kestirme yol Mısır üzerinden geçiyordu. Süveyş Kanalı henüz açılmamıştı. İskenderiye ile Süveyş arasında bir deniz güzergâhı mevcut değildi. Ancak gemi aktarma istasyonları kurulmuştu ve yolcular, mallar ve postalar İskenderiye’de boşaltılarak kervanlarla Süveyş’e taşınıyordu, böylelikle Hindistan’a yolculuk kısalıyordu. Mısır’ı ele geçirmekle, Napolyon derhal bir takım avantajlar elde edebilecekti. İlk olarak, zengin bir sömürgeye sahip olacaktı. İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu’na saldıracağı Akdeniz’in doğu ucundaki konumunu sağlamlaştıracaktı. Üçüncü olarak Hindistan’la bağlantısını sekteye uğratarak İngiltere’ye darbe vuracaktı ve son olarak da Hindistan’a uzun zamandır arzuladığı harekât için bir üs sağlayacaktı.

Seferin Başlangıcı

1798’de Bonapart Beşler Heyeti’ni Mısır’ı fethetmeye yönelik bir harekâtı üstlenmeye ikna etti. 30.000 kişilik güçlü seferberlik birliklerinin komutasını bizzat üstlenerek, Mayıs 1798’de Fransız süvarileriyle seferi Toulon’dan başlattı. Mısır’a bir diğer birlik İtalya’dan sevk edildi. Nelson’un keşif gemileri Akdeniz’i dikkatle tarasa da, Fransızlar kayıp vermeksizin İskenderiye’ye ulaşmayı ve yol üstünde Malta’yı ele geçirmeyi başardı. Birçok Maltalı Arap da harekâta tercüman ve izci olarak dâhil edildi.

1 Temmuz 1798’de Fransız ordusu İskenderiye’ye çıktı. Şehrin sakinleri bir ölçüde direniş gösterdi, ama bu kısa sürede bastırıldı ve Fransız ordusu güneye, Kahire yönüne doğru ilerledi. Aynı gün Napolyon Mısırlılara, Fransız Devrimi’nin ideallerinin tuhaf bir biçimde sömürgeci tehditler ve nüfusun geri unsurlarının dinî duygularına yönelik sinik, demagojik bir piyesle iç içe geçtiği bir bildiriyle seslendi. Napolyon kendisini neredeyse dini bütün bir Müslüman ve İslam’ın dostu ve hamisi olarak sundu. Osmanlı İmparatorluğu’nun en zengin bölgesi olan Mısır’ı zapt edip kendisini “Türk padişahının dostu” ilan etti. Mısır’a geliş amacını padişahın, Mısırlıların ve Fransa’nın düşmanı olan “Memlukleri cezalandırmak” olarak açıkladı. Bunun yanında Mısır’da yerleşik olan Fransızları savunmanın gerekliliğinden dem vurdu, ki bu argüman sonraları bütün sömürgeciler tarafından diğer ülkelerin iç işlerine müdahalenin bahanesi olarak kullanılacaktı.

Bildiri Müslümanların olağan hitabıyla başlıyordu: “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla. Allah’tan başka tanrı yoktur ve Muhammed onun elçisidir.” Ve şöyle devam ediyordu:

‘Eşitlik ve özgürlük üzerine kurulan Fransız ulusunun adına, Fransız ordusunun büyük generali ve lideri Mısır vatandaşlarının dikkatine sunar. Ezelden beridir ülkenize hâkim olan Memluk beyleri Fransız ulusunun onurunu kırmış ve tüccarlarına işkence etmiştir. İntikam saati geldi!’

‘Yüzyıllar boyunca bu köle takımı dünyanın en güzel ülkesine eziyet etti. Ama Allah, göklerin hâkimi, onların saltanatının sona ermesini istedi. Mısır halkı! Size buraya dininizi yok etmeye geldiğimi söyleyecekler; onlara inanmayınız: Haklarınızı geri vermeye, zorbaları cezalandırmaya geldiğimi ve Tanrıya, onun peygamberine ve Kuran’a Memluklerin gösterdiğinden daha fazla saygı gösterdiğimi söyleyiniz. Onlara ayrıca, akıl, yetenek ve erdem hazretleri dışında bütün insanların Tanrı önünde eşit olduğunu söyleyiniz. Peki, hangi akıl, yetenek ve erdem Memlukleri diğerlerinden ayırır onlar hayatın bütün zevk ve nimetlerini haksızca ele geçirmişken. Güzel bir arazi varsa, Memluklere aittir. Güzel bir köle kız, yakışıklı bir küheylan ya da iyi bir ev varsa, hepsi Memluklere aittir. Ama Allah insanlara karşı esirgeyen ve bağışlayandır ve onun inayetiyle Mısırlılar onların yerlerini almaya çağrılmaktadır.

En zeki, eğitimli ve erdemli olan yönetecek ve halk mutlu olacak. Mısır’da bir zamanlar muhteşem şehirler, uzun kanallar ve canlı bir ticaret mevcuttu. Bütün bunlar Memluklerin tiranlığı ve açgözlülüğünün yıkımına uğradı.

Şeyhler, kadılar ve imamlar, bizim gerçek Müslümanlar olduğumuzu halka garanti ediniz. Roma’ya yürüyüp Hristiyanları Müslümanlara karşı savaşmaya kışkırtan papayı ezen biz değil miydik? Tanrının Müslümanlara karşı savaşmayı emrettiğini iddia eden kara cahil Malta şövalyelerini yok eden biz değil miydik? Daima Osmanlı padişahının (Allah onun dileklerini nasip etsin) dostu ve onun düşmanlarının düşmanı değil miydik? Buna karşılık, Memlukler padişaha itaat etmiyorlar. Kendilerininkinden başka kural tanımıyorlar. Bizimle olan her daim mutlu olacaktır. Zenginleşecektir! Tarafsız kalanlara, bize katılmak için hâlâ vakti olanlara ne mutlu. Ama eyvahlar olsun, üç kere eyvahlar olsun Memlukler için eline silah alana. Onlar mahvolacaklar!’

Bu duygusal girizgâhı somut emirler izliyordu:

“1. Fransız ordusuna azami 3 saatlik bir yürüyüş mesafesinden yakın olan her köy generale nüfusun silah bıraktığını bildirmek üzere bir heyet göndermeli ve üç renkli Fransız bayrağını göndere çekmelidir.

2. Tüm asi köyler yakılacaktır.

3. Silahsızlanan her köy aynı zamanda dostumuz Osmanlı padişahının (Allah ona uzun ömür bahşetsin) bayrağını dalgalandıracaktır.

4. Köy şeyhleri Memluklerin mülklerini korumalıdır.

5. Şeyhler, ulema, kadılar ve imamlar görevlerini sürdürsünler. Camilerde, her zaman olduğu gibi dualar Allah’a sunulmaya devam edilecek. Mısırlılar Memluklerden kurtuluşları için şükranlarını sunacak ve şöyle haykıracak: Şan olsun Osmanlı padişahına! Şan olsun Fransız Ordusu’na! Memluklere lanet olsun; saadet Mısır halkıyla olsun!”

Fransız işgali Memlukleri paniğe soktu. Askerî konsey aynı gün Kahire’de toplanarak padişahtan acil yardım talebinde bulunmaya karar verdi. Memluk valisi Murat Bey Mısır’ın savunmasıyla görevlendirildi. 5 gün sonra Bonapart’ı karşılamak üzere ordusuyla yola çıktı. Süvariler Nil boyunca, piyadelerse teknelerle ilerledi. Murat bey Fransız gemilerinin Nil boyunca ilerleyişlerini kontrol etmek için geleneksel Orta Çağ savunma yöntemine başvurdu. Mugaza’da nehri metal bir zincirle böldü, toplarla donanmış gemileri bu zincir boyunca sıraladı. Memluk süvari ve piyadeleri kıyıda savunma pozisyonu aldı.

Fransız ve Mısır güçleri arasındaki ilk çarpışma 13 Temmuz’da, burada vuku buldu. Muharebenin ilk saatinde bir Mısır gemisi tahrip edildi. “Allah yelkenlilerin ateş almasını ve cephanelere kıvılcım düşmesini istedi” diye yazmıştı Mısırlı vakanüvis Jabarti. “Korkunç bir patlama yaşandı ve kaptan ve denizciler göğün yükseklerine doğru havalandı. Gemi küle döndü. Dehşet ve kaçma isteğiyle dolan Murat silahlarını ve diğer ağır cisimleri orada bıraktı. Onu süvarileri izledi. Ahşap mavnalarına binen piyadelerse Kahire’ye yöneldiler. Bu haber başkentte kederli bir etki bıraktı.” Kahire yolu açıktı ve işgalciler tarihi şehre doğru yol aldılar.

Kahire Savunması

Memluk beyleri ordularını “yenilmez” addediyorlardı ama ordunun kusurları daha ilk muharebede açığa çıkmıştı. Zayıf bir biçimde örgütlenmiş feodal bir toplama ordu pek tabii ki zamanının en modern ordusuna, eğitimini Fransız Devrimi’nin savaşlarında almış bir orduya karşı mukavemet etmeye elverişsizdi. Napolyon Memluklerin birer aslan gibi savaşan bireysel savaşçılarının kabiliyetlerini önemsiyordu. Ama organize ve kalabalık operasyonlardaki zaaflarını da vurguluyor ve aradaki bu farkı “İki Memluklu şüphesiz Üç Fransız’ı alt edebilirdi; 100 Memluklu 100 Fransız’la eşit güçteydi; 300 Fransız genellikle 300 Memlukluyu yenebilirdi ve 1000 Fransız 1500 Memlukluyu daima bozguna uğratabilirdi” şeklinde açıklıyordu.

Bu hususta Engels şöyle yazacaktı: “Napolyon’da bir süvari müfrezesi, bitişik nizama ve planlı kullanıma dayalı disiplinin gücünü gösterebilmek ve daha yüksek sayıda, düzensiz, daha iyi biniciliğe ve savaşçılığa sahip ve en azından kendisi kadar yürekli süvarilere karşı koyabilmek için belirli bir azami sayıdan oluşmak zorundaydı.” (Frederich Engels, Anti-Duhring, Moskova, 1962, s. 177.)

İlk yenilgi Memluklulara dişli bir rakiple karşı karşıya olduklarını gösterdi. Hararetli bir telaşla Kahire’yi takviye etmeye koyuldular. Yeni gemiler inşa ettiler ve tahkimatlar kurdular. Yabancı baskısına boyun eğmeye niyeti olmayan şehir sakinleri, gönüllü olarak savunmada yer aldılar. Esnaf loncaları silah sağlamak için para topladı. İşçi ve zanaatkârlar gönüllü müfrezeler oluşturdular. Herkese yetecek kadar silah yoktu. Şehirde vatansever gösteriler vuku buldu. Camilerde ulema tanrıya zafer için yakardı.

Fakat savunma zayıf bir biçimde organize edilmişti. 21 Temmuz’da Bonapart’ın ordusu Giza’ya yaklaşarak Nil’in Kahire’nin karşısına düşen batı kıyısında konumlandı. Burada, kadim piramitlerin ayaklarının dibinde, acımasız bir muharebe cereyan etti. Memlukler ve şehir sakinleri Fransızlar karşısında ezici bir hezimete uğradı. 6.000 Memlukten ancak 3.000 tanesi hayatta kaldı. Bir kısmı Murat Bey’le güney Mısır’a doğru kaçtı, bazıları da İbrahim Bey’le peşlerine Fransızları takarak Suriye’ye. Kahire’ye girilirken savaşmakta olan binlerce şehir sakini, gerileme esnasında nehre düşerek boğuldu. Muzafferler şehri yağmaladı ve savunmada yer alanlara karşı gaddarca misillemelerde bulundu.

İşgalcilere Karşı Ayaklanma.

Ne var ki Fransızlar kısa süre içinde kendilerini zorluklar içinde buldular. 1 Ağustos 1798’de Amiral Nelson’un filosu Abukir Körfezi’ne girdi ve orada demirlemiş olan Fransız donanmasını imha etti. 15 Fransız gemisinden yalnızca 4 tanesi Malta’ya kaçmayı başarabildi. Geri kalanlar yakıldı, batırıldı ya da ele geçirildi. Bu büsbütün bir yenilgiydi. Fransız harekâtının Fransa’yla bağlantısı kesilmişti ve durumu şüpheliydi. Artık Hindistan’a karşı bir operasyon söz konusu olamazdı. Abukir muharebesi Babıali’nin kuşkularına son verdi. Eylül 1798’de, III. Selim Mısır’ı geri kazanmak amacıyla Fransa’ya savaş ilan etti. Babıali’nin savaşa girmesi Fransız işgalcilerine karşı mücadeleyi sürdüren Mısırlılara yeni bir güç kazandırdı. Halkın dinî önyargılarına oynayan Napolyon, “Müslüman” hükümdar Ali Bonabarda Paşa rolüne soyundu. Doğulu giysileri, sarık ve kaftanla dolaştı. Cumaları düzenli olarak camiyi ziyaret etti, geleneksel törenlerde yer aldı, hatta generallerinden Jacques Menou’yu Abdullah adıyla Müslüman yaptı. Danışma kurulu olarak yerel şeyh ve ulemadan müteşekkil bir divan oluşturdu. Halkın Memluklere olan nefretini istismar etti. Fakat bu önlemlerin hiçbiri Fransız yönetiminin kasaba ve köylere yüklediği, Memluk yönetiminde bile rastlanmayan ağır vergileri (nakit ve ayni) gizleyemedi. Bu vergi soygunu, aşırı haraç ve tazminatlarla, gıda ve yem stoklarına el koymalarla birleşerek bütün limitleri aştı. Ülkenin yabancı bir askerî kliğin hükmü altında olduğu son derece açıktı.

Bu yüzden, Türkiye’nin savaşa girmesini müteakip, milis savaşı devinim kazandı. (Başta Delta bölgesi olmak üzere). Milisler askerî habercilere, küçük devriye ve müfrezelere saldırılar düzenlediler ve iletişim hatlarını baltaladılar. Fransız subaylarını, iaşe subaylarını ve vergi toplayıcılarını öldürdüler. Napolyon Delta’ya cezalandırıcı harekâtlar düzenledi. Generalleri isyancı köyleri yaktı, ama bu sadece hoşnutsuzluğu artırmaya yaradı. İsyan kısa süre sonra Kahire’ye sıçradı.

Bir ekim günü, Kahireliler bir işaretle teyakkuza geçti. Fransızlara, ağırlıklı olarak da subay ve generallere karşı bir saldırı başladı. Sokaklarda ya da evlerinde teker teker öldürüldüler. Gafil avlanan Fransız birlikleri alelacele Kahire’den çekildi. Bonapart ise Nil üzerinde yer alan ve şehre çok uzak olmayan bir adaya kaçmıştı. Cezalandırıcı operasyonları buradan yönetti. El-Ezher Camii’nde toplanan 15.000 isyancı camiye çıkan yolları barikatlarla kapatarak Fransız ilerlemesini geri püskürtmek için hazırlıklar yaptı. Civar köylerden 5.000 fellah ve Libya Çölü’nden birkaç bin bedevi yardımlarına koştu. Bonapart bir cezalandırıcı birliği fellahlara, bir diğerini de bedevilere karşı yollayarak ana güçlerini isyancı başkentin yakınlarında topladı. Camideki isyancılar ağır topçu ateşiyle karşı karşıya kaldılar. Binlercesi öldü. Ağır ateşe rağmen hayatta kalanlar Fransız öncü askerlerinin süngüleriyle öldürüldü. Kimse hapse atılmadı. İsyancılar af için yalvardılar, fakat Napolyon onların bu isteğini duymazdan geldi. Soğukkanlı katliam, isyanın 6 liderinin barbarca infaz edilmesiyle sona erdi. İsyancıların kesilen ve sancak direklerine asılan başları Fransız askerleri tarafından Kahire sokaklarında gezdirildi.

Bu sırada, Güney Mısır’da, Murat Bey’in gerilla saldırıları Fransız garnizonlarını ara vermeksizin taciz ediyordu.

Suriye Harekâtı

Fransa ile bağlantısı kesilen Napolyon, ordusuyla kuzeye, Anadolu’ya doğru yürümeye karar verdi. Kafasında böylesi bir sonla, Suriye yöneticileriyle ilişki geliştirmeye çalıştı, ancak dirençle karşılaştı.

Suriye seferi Şubat 1799’da başladı. Çok fazla sorunla karşılaşmadan, 13.000 kişilik güçlü kolordusuyla El Ariş, Gazze, Yafa, Hayfa’yı işgal ettikten sonra mart ortasında Akka duvarlarına yaklaştı. Türk paşası Cezzar Ahmet Paşa’dan nefret eden halk direniş göstermedi. Çevre aşiretler ilgiyle izlemeye devam etti, hatta sempatiden olmasa da Cezzar’a olan nefretinden dolayı Fransızları destekledi. 16 Nisan’da Bonapart, Galilee’deki Tabor Dağı’nın eteklerinde Şam valisinin yolladığı 20.000 kişilik Memluk ordusunu yendi. Harekât iyiye doğru gidiyor gibi görünüyordu, fakat Akka duvarları Napolyon’un kuzeye ilerleyişine engel oluyordu. Fransızlar kuşatma toplarından yoksundu. Bunları deniz yoluyla getirmeyi denediler, ama deniz, seyir halindeki İngiliz amiral Sydney Smith tarafından zapt edilmişti. Çok geçmeden Smith’in donanması Akka Körfezi’ne girerek kaleyi top ateşiyle savunmaya başladı. Cezzar Ahmet Paşa’nın hizmetindeki Fransız göçmenler ile III. Selim’in savaştan önce Fransız eğitmenler tarafından yetiştirilen ilk düzenli ordusu da Akka savunmasında aktif rol oynadı.

Bonapart’ın kuşatma altındaki kaleyi zapt etmeye yönelik çok sayıda girişimi geri püskürtüldü. Fransız tarafında işleri daha da kötüleştiren bir salgının patlak vermesiydi. 7 günlük bir kuşatmanın ardından Bonapart Mısır’a geri çekildi. Suriye harekâtı Fransızların mutlak bozgunuyla sonuçlanmıştı.

Mısır seferi de başarısızlığa mahkûmdu. Bonapart’ın Mısır’a döndükten kısa süre sonra, 25 Temmuz 1799’da, İngiliz-Türk çıkarma birliklerine karşı Abukir’de kazandığı zafer de faydasızdı. Çok geçmeden, 22 Ağustos 1799’da, Bonapart Mısır’dan Fransa’ya giderek Beşli Konsey’i feshetmek ve kendisini birinci konsüllüğe getirmek üzere ayrıldı. Gidişini birliklerinin, hatta onun yokluğunda kumandayı devralan General Kléber’in dahi haberi olmadan, büyük bir gizlilikle gerçekleştirdi.

Seferin Bozguna Uğraması

Napolyon ayrıldıktan sonra, Fransız Ordusu’nun Mısır’daki durumu daha da kritik bir hal aldı. Azalan Fransız müfrezelerinin etrafı, hasmane bir halk, Türk Ordusu ve Britanya Donanması tarafından sarılmıştı. Tek çarenin ülkeden çekilmek olduğunun farkına varan Kléber, 28 Ocak 1800’de El Ariş’te birliklerini Fransa’ya taşımasına yardım sözü veren İngilizler ve Türklerle bir ateşkes imzaladı. Buna karşın, İngilizlerin Fransız Ordusu’nu silahsızlandırma emri kendisine iletildiğinde savaşmaya karar verdi. 20 Mart 1800’de, Heliopolis’te (Kahire yakınları) cereyan eden muharebede Suriye’den sevk edilen Türk kuvvetlerini hezimete uğrattı. Muhaberenin kızıştığı sırada, Kahireliler bir kez daha isyana kalkıştı. Şehirde kalan küçük Fransız garnizonunu yerle bir ettiler ve bir ay süren kuşatma boyunca Fransız birliklerinin durmayan akınlarını püskürttüler. Direnişçilere İbrahim Bey’in Suriye’den henüz dönen birliği yardım sağlıyordu. Ancak 15 Nisan’da, Kahire’nin kenar mahallelerinden Bulak’ı bir kül yığınına dönüştüren ve yaklaşık 400 evi harabeye çevirip binlerce direnişçiyi yok eden Fransızlar akıntıyı tersine çevirmeyi başardı. Kahire’de tutunamayan İbrahim Bey ise Suriye’ye geri döndü. Kléber aceleyle şehri ağır bir tazminata zorladı.

14 Haziran 1800’de, Kléber Halepli Süleyman adında, Türklerin azmettirdiği söylenen bir fanatik tarafından evinde defalarca hançerlenerek öldürüldü. Fransız askerî mahkemesi Halepli Süleyman’ın elinin yakılmasına ve kazığa oturtulmasına hükmetti. Suç ortaklığıyla itham edilen 4 Müslüman şeyhinin başı vuruldu. Süleyman ölümü cesaretle karşıladı. Bir elini ateşin içine soktu ve ne eli yanarken ne de kazığa oturtularak öldürüldüğü 4,5 saat boyunca hiç ses çıkarmadı. Fransızlar Kléber’in intikamını almak için şehirde pogromlar düzenlediler. Kahire sokakları evleri yakan ve insanları öldüren asker kalabalıklarıyla doldu taştı.

Mart 1801’de İngilizler Mısır’a 20.000 kişilik bir kuvvet çıkardılar. Abukir’i işgal ederek El Rahmaniye yakınlarındaki ana Fransız güçlerini hezimete uğrattılar ve İskenderiye ile Kahire’de kalan Fransız güçlerini kuşattılar. Bu sırada El Kasr’a 6.000 kişilik Hintli asker (sepoy)[3] çıkardılar ve Kahire’ye ilerlemeye başladılar. Fransız kumandan Menou ise bütün güçlerini bir yerde toplamak yerine bunun tam tersini yaptı. Korkunç bir salgın, kuşatılmış garnizonları kırıp geçirmeye başladı. Haziranda Kahire İngilizlere terk edildi ve Ağustosta ise 4 aylık bir kuşatmanın sonucunda İskenderiye teslim oldu. Bu sırada Menou oradaydı. Eylül sonunda Fransız harekâtından kalanlar gemilere doldurularak Fransa’ya doğru yola çıktı ve Napolyon’un fetih girişimi yüz kızartıcı bir biçimde sona erdi. Birkaç gün sonra (9 Ekim 1801) Fransa Türkiye ile bir ateşkes imzaladı. Savaşın sonucunda Fransa Mısır’ı, Malta’yı ve 1797’de ele geçirdiği, stratejik öneme sahip İyon Adaları’nı kaybetti.

Harekâtın Sonuçları

Fransa açısından harekâtın tek sonucu Fransız Ordusu’na Mısır seferinde eşlik eden bilginlerce kaleme alınan parlak monografilerdi. Bu bilginlerin arasında teknisyenler, matematikçiler, astronomlar, hidrologlar, kimyacılar, matbaacılar, tarihçiler, arkeologlar, coğrafya, hukuk ve sanat gibi alanlardan uzmanlar, ekonomistler ve dilbilimciler vardı. Bunlar sadece askerî problemleri çözmekle kalmadılar (Mısır’ın doğal kaynaklarını kullanarak orduya cephane sağlama, orduda salgın hastalıklarla mücadele ve vergi toplama gibi); bunun yanında askerî haritalar derlediler ve büyük ölçüde keşfedilmemiş bir ülke üzerine eksiksiz bir incelemeye imza attılar.

Sonuç Description de l’Egypte adında, 20 ciltlik bir hacme sahip ve içerisinde Nil’in rejimi, sulama, tarım, zanaat, yaşam tarzı, adetler, kültürel eserler, toplumsal ilişkiler, halk müziği, devlet finansmanı gibi konulara dair bilgiler barındıran bir Mısır tasviriydi. Bu değerli monograflar hiçbir öğrencinin göz ardı edemeyeceği kıymetli bir bilgi kaynağı olarak günümüzde de varlıklarını sürdürmekteler. Öte yandan harekâtın politik sonuçları ise bir hiçti. 3 yıl süren Fransız işgali boyunca Mısırlılar ulusal özgürlük hareketinin acımasız ama faydalı okulunda tecrübelendiler. Ülkelerini bağımsızlığa kavuşturma yolunda silahlarıyla ayağa kalktılar. Mücadeleleri elle tutulur meyveler verdi. Askerî tecrübeleri, gerek Fransızların yerini alan İngiliz sömürgecilere, gerekse de Memluklu feodal beylere karşı verdikleri mücadelelerinde epey işlerine yaradı.


Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi
16. Yüzyıldan 20. Yüzyıla
V. B. Lutskiy
İngilizceden Çeviren: Turan Keskin
Yordam Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here