Narsist Entrikalar – Hülya Dündar Şahin

Aşk deyince aklımıza muharebe, zafer, tahakküm gelmeli. İnsan ilişkileri deyince maddiyat, statü, gençlik, güzellik. Ebeveyn-çocuk ilişkileri ise zaten baştan çıkar üzerine kuruludur. Kadınlar manipülatif, azgın ve haindir. Erkekler ise egemen olamadıklarında zavallı. Bazen taktik ittifaklara yönelseler de imkânı olan herkes başkasını ezerek öne çıkma gayretindedir. Her bir kötücül karakter bir diğerinin kurdudur.
Bu tip karakterlerle kurguladığı yapıtlarında Nahit Sırrı Örik okura “gayri romantik” bir evren sunar. Güvensiz bir dünyadır bu. İyiliğe, sevgiye, şefkate yer ol(a)mayan bir dünya.

Nahit Sırrı’nın roman ve öykülerine psikanalitik açıdan yaklaşan Hülya Dündar Şahin, Türkçe edebiyatta “şeytanilik” denince ilk akla gelen metinlerin bu yazarının “entrika” temelinde ördüğü kozmosu “patolojik narsisizm” bağlamında irdeliyor: büyüklenmecilik, hayran olunma arzusu, kıskançlık, haset, acımasızlık, para ve iktidar hırsı, sömürücülük. Narsisist Entrikalar’da Örik’in kurmaca yapıtlarının yetkin bir haritasını serimleyen Şahin, saptadığı örüntülerden yola çıkarak narsisizmin metinlerin edebi özelliklerini ne şekilde belirlediğini de çözümlüyor. 20. yüzyıl Türkiyesi’nde yaratılan eşitlikçi, özgürlükçü edebiyattan farklı bir kulvarda yol alsa da, külliyatıyla toplumdaki “dikey” ilişkilerin ve hiyerarşik mekanizmaların adeta sistematik bir panaromasını sunan Örik’in bütünlüklü bir portresine ulaşmayı hedefliyor.

OKUMA PARÇASI
Giriş, s. 11-14
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yetişen yazarlar arasında kendine özgü dili ve üslubu ile dikkat çeken, hemen her edebi türde eser vererek Türkçe edebiyata pek çok yapıt kazandıran Nahit Sırrı Örik (1894-1960), 20. yüzyıl Türk edebiyatının dikkate değer yazarlarındandır. Buna rağmen Nahit Sırrı’nın adı, “Nahit Sırrı Nerede Unutuldu?” başlıklı yazıda Orhan Koçak’ın da belirttiği gibi, ne Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’inde ne de Berna Moran’da geçer. Yazara sadece Tahir Alangu, antolojisinde yer verir, o da bunun için neredeyse özür diler (52). Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman başlıklı yapıtında Nahit Sırrı’nın hayatı ve yapıtları hakkında kısaca bilgi verip bu yapıtlar hakkında düşüncelerini yine kısaca belirttikten sonra yazısının sonunda yazara yer verişini şöyle gerekçelendirir:

Nahit Sırrı gibi yazarlarda gördüğümüz “İstanbul şivesi”nden artık kesin şekilde “Türkiye Türkçesi”ne doğru gittiğimiz görülüyor. Nahit Sırrı ve eserleri ise, bu güçlü akışa karşı koyamadığı halde, bıraktığımız eski değerlerin güzelliklerini bize yine de duyuruyor. Onun bu antolojiye alınışının sebebi, bu hatırlatmayı bir savunma, bir direnme haline getirmeden yapmağı becermesidir. (245)

Alangu’nun sözleri, Koçak’ın dikkat çektiği gibi, gerçekten de bir “özür” niteliğindedir. Ahmet Oktay’ın, Koçak’ın “Örik’in ölümünden sonra nerdeyse unutulmasını ve bugüne kadar ciddi bir değerlendirmeye konu olmamasını neye bağlarsınız?” sorusuna verdiği şu cevap, Nahit Sırrı’nın neden yeterince ilgi görmediğinin anlaşılması bakımından oldukça önemlidir:

Nahit Sırrı Örik’in unutuluşunun ya da unutturuluşunun ardında […] ideolojik ve psikolojik engeller vardır. Örik’in ürettiği yıllar, ister tek partili ister çok partili dönem göz önünde bulundurulsun, Cumhuriyetçi söylemin egemen olduğu yıllardır. Yani kültürel yaşam Kemalist doğrultuda oluş(turul)maktadır. Zaten Alangu’nun “ihtiyatî” cümleleri bu durumu açıkça yansıtmaktadır. O tarihlerde Örik’in öne çıkardığı tarihsel içerik, eleştirel vurgular taşıyor olması dolayısıyla, yazınsal bağlam çerçevesinin görülmesini engelleyen bir içeriktir. Dahası, Örik’in özgürlükçü Eros’u da kendi dönemi için bir hayli irkiltici ve ürkütücüdür. (52)

Ahmet Oktay’ın gerek ele aldığı konular gerekse cinsel tercihi nedeniyle yadırgandığı anlaşılan Nahit Sırrı hakkındaki şu sözleri de yazarın edebiyat tarihçileri ve eleştirmenler tarafından neden adeta yok sayıldığını açıklayıcı niteliktedir:

Örik’in saray çevrelerini, eski Osmanlı yaşamını betimlemesi gerici sayılmıştır. O betimlemelerdeki ironik ve sinik biçem anlaşılmamıştır. Ayrıca, Yakup Kadri’nin Ankara ve Panorama’da öne çıkardığı Cumhuriyet’in “ilk inkılâpçı kadrolarının” “arsa spekülasyonlarında” heder oluşlarına yönelik eleştirileri belki de Hakimiyet-i Milliye’nin başyazarlığını yapmış olmasının sağladığı psikolojik/politik üstünlük pozisyonu dolayısıyla bağışlanırken, Örik’in, örneğin Tersine Giden Yol’da başkentin gündelik yaşamına ve bürokrasinin işleyişine yönelttiği kinayeler hoş görülmemiş olabilir. (52)

Oktay’a göre Cevdet Kudret’in üç ciltlik Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman adlı kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar’a olduğu gibi Örik’e yer vermemesinin nedeni de “yazınsal ölçütleri bilerek devre dışı bırakan politik/ideolojik tercihtir” (52).

Nahit Sırrı’nın Cumhuriyet Dönemi edebiyatındaki yerinin ve uğradığı ihmalin anlaşılması için Handan İnci’nin “‘Tersine Giden Yol’: Nahit Sırrı Örik” başlıklı yazısındaki şu sözleri de oldukça aydınlatıcıdır:

Cumhuriyet dönemi edebiyatının “tersine giden yol”udur Nahit Sırrı. 1930’ların başında edebiyatın ana yoluna konmuş tabelalara (ulusçuluk, arı Türkçe, Anadoluculuk…) hiç itibar etmeden yürür, ama yürüdüğü yolda “yıldız olmak kolay değil”dir o günlerde. Nahit Sırrı geçmişten hızla ve şiddetle kopmaya çalışılan bir dönemde, Tahir Alangu’nun deyimiyle “…çevresi ve anlatışı ile bir ‘geçmiş zaman’ havası dalgalandırmakta”dır. Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatını inceleyen antolojisine Nahit Sırrı’yı neredeyse çekine çekine alan Alangu, onu farklı bir yolun yolcusu olarak gösterir: Nahit Sırrı, “Cumhuriyet’in ilk yıllarında yetişen yazarlar arasında kendine has bir yolu olmuş, devrimler Türkiyesinin Tanzimât’tan beri sürüp gelen bir yaşayışı ve onu aksettiren bir kültürü ve dili sür’atle tasfiye edişi karşısında, çöken bu devrin kalıntılarını anlatmıştır.”

Yaşar Nabi Nayır da Nahit Sırrı’dan söz ederken “ayrı yol” metaforunu kullanır. Varlık dergisini birlikte çıkaran arkadaşların bir süre sonra araları açılmaya başlar. Yaşar Nabi, yeni kuşağın kalesi haline gelen Varlık’ta ona artık neden yer vermediğini açıklarken şöyle diyor: “O eski dili ve eski düşünme tarzı ile gençler arasında yadırganmaması imkânsızdı. Çalışmalarına verdiği yönle kendisi ayırmıştı yolunu bizden.”

Gerçekten de Nahit Sırrı’nın Türkçesi 1930’lara ters düşecek bir konak Osmanlıcasıdır, ama Nahit Sırrı’nın dille sorunu sadece “onlara” göre eski olmakla kalmaz. Nahit Sırrı, hem zamanına yabancı bir dil kullanmıştır hem de zeminine; İstanbul’da bile Fransızca yazmıştır. (90)

M. Kayahan Özgül’ün San’atkârlar’a yazdığı önsözde dile getirdiği düşünceleri de Örik’in ve ona yönelik tepkinin anlaşılması bakımından dikkate değerdir. Örik’in dedesi mühtedi İbrahim Paşa’ nın din ve medeniyet değişikliğinin “hayatı boyunca sürecek bir adaptasyon dönemini” başlattığını, torunu Nahit Sırrı’nın ise “önce dede evi ile Osmanlı, sonra Osmanlı ile Avrupa ve nihayet Avrupa ile Türkiye Cumhuriyeti arasında benzeri bir kaderi yaşa[dığını]” (12) ifade eden Özgül, sözlerine şöyle devam eder:

Konak, Avrupa ve Türkiye zeminlerinde N. Sırrı hep uyumsuz tarafını öne çıkarır, ortamla hep ters düşer. […] Osmanlı’da Avrupa’yı, Avrupalılaşan Türkiye’de Osmanlı’yı arayan bir yazarlık merakı geliştiriyor gibidir. Cumhuriyet sonrasının eskiyi reddedip her şeye sıfırdan başlamayı hedefleyen resmi ideolojisine mukabil ve muhalif bir çizgide, unutsun istenenle unutulsun isteneni yeniden karşı karşıya getirir. (13)

Örik’le ilgili olarak üzerinde durulan en önemli konulardan biri de Abdülhak Şinasi Hisar’a olan benzerliği ve/veya ondan farklı olan yönüdür. Tahir Alangu, “Eski zaman yaşayışının kenarda köşede kalmış kalıntıları, can çekişen eski töreler ve insanlar, Tanzimât’tan beri sürüp gelen bir kibar tabakanın önce maddî ve onun sonucu manevî düşkünlüklerinin tasviri […] onun en çok başarı göstereceği bir hikâye alanı olacaktır” (243) dediği Nahit Sırrı’yı Hisar’la karşılaştırırken şunları söyler:

Onun, yine aynı vâdide yazan Abdülhak Şinasi Hisar’la bir çok birleşen tarafları olmakla beraber, Nahit Sırrı’nın çağımızın hiçliği ve geçmişin üstünlüğünü belirtmek amacı ile hareket etmediği anlatışından iyice bellidir. Tarihî eserlerindeki objektiflik bir bakıma edebî eserlerine de geçmiş, anlattıklarını ancak bugünkü düşkünlükleri içinde gösterip, idealize etmek cihetine gitmemiştir. Eski ve solgun resimler üzerinde efendice, sâkin ve heyecansız üslûbu ile anlattıkları, belli belirsiz bir ironi ile hüzün arası bir tesir bırakmaktadır. (244)

Aynı konuya Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’nda Nahit Sırrı’ya ayırdığı bölümde şöyle değinir:
Yapıtlarında yakın tarihin siyasal/toplumsal olayları, kişileri, yaşayış biçimi üzerinde duran Nahid Sırrı, belli açıdan Abdülhak Şinasi Hisar’ı çağrıştırır. Ancak Nahid Sırrı, geçmişe bakarken yitip giden bir zamanın insanlarını, uzamlarını, eşyalarını anımsarken, Hisar gibi nostaljik bir tavır yansıtmamaktadır. Cumhuriyet’le eski dönem insanları ve yaşama biçemi arasına giren ayrılığa gerçekçi bir anlatımla dikkatleri çekmektedir daha çok. (1153)

Nahit Sırrı’nın geçmiş yaşantılara dair pek çok “ölü teferruatı acıyla hatırla[dığını]; ama, arkasından da ağlama[dığını]” (“Bir İnter-Mezzo’ya…” 13) söyleyen Kayahan Özgül, benzeri bir yargıyı şöyle dile getirir: “İşte tam bu noktada onun Abdülhak Şinasi Hisar’dan farkı belirir. Hisar, âdeta bir “passéiste’ iken, Örik geçmişi özlemez; sadece, onu hatırla(t)makla mutlu olur gibidir” (13). İki yazar arasındaki benzerliğe Hasan Özçam da şöyle dikkat çeker: “Nahit Sırrı, eserlerinde anlattığı dönem ve üslûbu dolayısıyla en çok Abdülhak Şinasi Hisar’la benzerlikler göstermektedir. Hatta birer yazılarının ismi bile neredeyse aynıdır. (Nahit Sırrı: ‘Kanlıcanın Bir Yalısında’; Abdülhak Şinasi Hisar: ‘Kanlıca’daki Yalı’” (“Unutulan Bir Yazar…” 246-47). Yazar hakkındaki bu yargılara İnci Enginün de Örik’in eserlerinin “eskiyi hatırlayış ve tasvir bakımından Abdülhak Şinasi Hisar’ınkilerle benzer yönleri bulun[duğunu]” söyleyerek katılır (298)

Kitabın Künyesi

Hülya Dündar Şahin
Narsist Entrikalar
Nahit Sırrı Örik’in Yapıtlarına Psikanalitik Bir Bakış
Yayına Hazırlayan: Süha Oğuzertem
Kapak Deseni: Emine Bora
Metis Yayınları
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2017

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Giriş
A) Nahit Sırrı Örik: Yaşamı ve Yapıtları
B) Nahit Sırrı Örik’in Yapıtları Hakkındaki Çalışmaların Değerlendirilmesi

Birinci Bölüm
Karakterler ve İnsan İlişkileri
A) Karakterlerin Temel Kişilik Özellikleri
B) Yapıtlardaki Temel Değerler

İkinci Bölüm
“Aşk” İlişkileri
A) Kadın Karakterler
B) Erkek Karakterler

Üçüncü Bölüm
Ebeveyn-Çocuk İlişkileri
A) Anne-Çocuk İlişkileri
B) Baba-Çocuk İlişkileri

Dördüncü Bölüm
Narsisizm ve Yapıtların Anlam Dünyası
A) Narsisizm Kuramının Gelişimi
B) Narsisizm ve Yapıtlardaki Psikolojik Örüntüler

Beşinci Bölüm
Entrikaların Yapısı
A) Olay Örgüsü
B) Karakterizasyon
C) Mekân
Ç) Dil ve Üslup

Altıncı Bölüm
Nahit Sırrı Örik’in Edebi-Psikolojik Bir Portresine Doğru
A) Nahit Sırrı Örik: “Bir Küçük Çocuk”
B) Kurmacadan Biyografiye Bir Geçiş: Bilinmeyen Yönleriyle Nahit Sırrı

Sonuç
Kaynaklar
Dizin

Hülya Dündar Şahin
1979 yılında İstanbul’da doğan Hülya Dündar Şahin, 2001 yılında Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisans çalışmalarına başlayan Dündar Şahin, 2004 yılında “Leylâ Erbil’in Romanlarında Cinsellik Sorunsalı” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini, 2009 yılında ise “Nahit Sırrı Örik’in Romanlarında Narsisist Entrikalar” başlıklı teziyle yine aynı bölümden doktora derecesini aldı. Dündar Şahin, Eylül 2009’dan bu yana Acıbadem Üniversitesi Türk Dili Bölümü’nde çalışmaktadır. Başlıca ilgi alanları modern Türk edebiyatı, karşılaştırmalı edebiyat, psikanalitik edebiyat eleştirisi olan Dündar Şahin’in Varlık, Edebiyat ve Eleştiri, Milli Folklor, Yasakmeyve gibi edebiyat ve eleştiri dergilerinde çeşitli makale ve yazıları da yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here