Nâzım Hikmet?in Bitmemiş Romanı ‘Orası’

Nâzım Hikmet’in 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ndeyken kullandığı defterler, Memet Fuat arşivi düzenlenirken, Piraye’ye yazılmış mektupların bulunduğu sandıktan çıktı. Yarım kalmış, bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış roman ve hikâye parçalarıyla dolu defterlerden 160 sayfalık yeni bir Nâzım Hikmet kitabı yapıldı. Piraye’nin 5 Mart 1938 tarihli mektubunun görseliyle başlayan ‘Öteki Defterler’ adlı kitapta ?…Bir defter al hatıralarını, her gün duyduklarını yaz. Eminim ki mektupların kadar güzel olacaktır? der. Ve Nazım Hikmet, Piraye’nin bu önerisinden yola çıkarak anılarını yazmaya başlar. Yüz sayfalık bir bölümden oluşan “Orası” adlı yarım kalmış bir romanda böylece ortaya çıkar.
Dört defter tutan “Orası”, hapishane ortamını ustalıkla betimleyen, birbirinden ilginç çok farklı tiplerin birarada anlatıldığı bir roman. Buradaki kişilerin ve olayların ne kadar gerçek olduğunu Nâzım’ın hayatını yakından bilenler görebilir. Yani hem kendisinin hem Piraye’nin izini sürmek, sözü edilen bazı siyasi olayları tarihi gerçeklerle karşılaştırmak mümkün. Özellikle “Ressam Halim” ile “Hatice”nin anlatıldığı bölümde, Nâzım’la Piraye’nin ilişkisinin ortaya konması dikkat çekici.

“Nâzım Hikmet’in dört deftere doldurduğu, bitmemiş romanı “Orası’ Öteki Defterler, Orası, Zeytin ve Üzüm Adası, (Bayram), (Piraye’ye) bölümlerinden oluşuyor. Her defterin başında Nâzım’ın el yazısıyla bir bölüm yer alıyor. Orası, roman olarak tasarlanmış, kitaba dört defterlik bölümü alınmış. (Araya alınan Hatice ile Ressam Halim’in evlerindeki yataklarıyla ilgili bölüm ve bölümün başındaki not, bu romanın yer aldığı defterlerin 4 sayısıyla sınırlanamayacağı duygusunu veriyor: (Ressam Halim ile Hatice’nin ilişkisi hakkındaki bir başka deftere yazılmış şu sayfayı da buraya almaya uygun gördük.) Romanın daha fazla defterde sürdüğü, yayım için bütünlük taşıyan bölümlerin ve ilk dört defterin seçildiği düşünülebilir. Orası, İstanbul Tevkifhanesindeki “komunistleri” ve öteki tutukluları anlatıyor. Tevkifhanedeki kirli ilişkiler küçük ipuçlarıyla verilmiş. 28 yıldan 10 yıla kadar hüküm giymiş komunistler öyle iyi çizilmişler ki, 1938’deki olayları bilenler, kadronun büyük bölümünü hemen tanıyor: 22 yaşındaki saatçi çırağı Kerim: Kerim Korcan, gazeteci-yazar Cemal Mahir: Kemal Tahir (Kemal Tahir’in yazdığı Kelleci Mehmet romanı büyük olasılıkla bu romandaki Şileli Ahmet tipinden doğmuş), Ressam Halim: Nâzım Hikmet, karısı Hatice: Piraye (Hatice Pirayende)…” Sennur Sezer 17/09/2008 tarihli evrensel.net

?Ressam Halim?: Nâzım Hikmet – Emin Karaca
(17/10/2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap eki)

‘Ressam Halim’, Nâzım Hikmet’in kendisi, karısı ‘Hatice’ de Piraye… ‘Ressam Halim’, romanın ilerleyen sayfalarında da sık sık çıkıyor okuyucunun karşısına… Okuyucunun her karşısına çıkışında da, ‘Ressam Halim’ o kadar Nâzım Hikmet’in kendisi ki…

Bir ziyaret gününde, ziyaret yerinde karşımıza çıkan “Ressam Halim” Nâzım Hikmet’in kendisi, karısı “Hatice” de Piraye (“Hatice, Piraye, Pirayende…”) Hanım’dan başkası değil…
Betimlenmesi de şöyle:
“Hatice, bakır saçlı, beyaz ve etleri sıkı ve dolgun bir kadındı.Parmakları ince uzundu.”
“Hatice”nin hayatından kesitler sıralanıyor:
“Daha on beş yaşındayken, ilk kocasından, saçlarının kızıllığı ve etinin beyazlığı kendine benzeyen bir kız (“Suzan”-E.K.), üç sene sonra da aynı renkte ve ölçüde bir oğlan (“Memet Fuat” Bengü) doğurmuştu. (…) Kocası -sinema artistliğine meraklı bir paşazade- (Vedat Örfi Bengü) Hatice’yi gebe bırakıp sekiz ay önce Mısır’a gitmişti.”
İlişkilerinin başlangıcı:
“Halim, kız kardeşinin (Nâzım’ın kardeşi Samiye. E.K.) arkadaşı olan Hatice’yle renklerinin bolluğu ve çocuklarının güzelliği yüzünden alakadar oldu. Ve Hatice ömründe ilk defa, konuşması ve hareketleri şimdiye kadar tanıdığı insanlara benzemeyen acayip bir mahlukla karşılaştığı için Halim’i (Nâzım’ı -E.K.) merak etti.”
“Hatice”nin hem hareketi benimseyişi, destek oluşu, “Ressam Halim”le (yani Nâzım Hikmet’in kendisiyle) evlilikleri anlatılıyor bundan sonra…
“Ressam Halim” romanın ilerleyen sayfalarında da sık sık çıkıyor okuyucunun karşısına… Okuyucunun her karşısına çıkışında da, “Ressam Halim” o kadar Nâzım Hikmet’in kendisi ki, başkaca kanıtlar sıralamamıza gerek kalmıyor…

‘Tornacı Aziz’ kim ola ki?
Şimdi de “Tornacı Aziz” çıkıyor karşımıza:
“Görüşme yerinin en öbür ucunda, ihtiyar babasıyla konuşan Tornacı Aziz, onu her vakitki gibi paydostan önce gönderip Ressam Halim’in yanına geldi. Telin üstünde parmaklarını dolaştırarak:
– Merhaba Hatice Yoldaş, dedi. Elini sıkamıyorum. Bu kör olası kafes! İnsanda el ele dokunmayınca dostluk yarım kalıyor. İyi ki evli değilim. Kocanla ettiğin tatlı lafları kestim. Kusura bakma demeyeceğim. On senede birbirinizden nasıl olsa bıkmışsınızdır.”
Şimdi de “Tornacı Aziz”in yaşamından bir kesit:
“Hatice, telin arkasında, Tornacı Aziz’in vaktinden evvel ağarmış saçlarını ve Diyarbekir hapishanesinde dört buçuk sene yatıp çıkmaktan gelen şişmanlığını iyice görmeye çalışarak…”
İşte burada; torna tesfiye ustası, TKP MK üyelerinden Hüsamettin Özdoğu “Tornacı Aziz” olarak çıkıyor karşımıza… Hüsamettin Özdoğu’nun TKP’nin yeraltı mücadelesindeki takma adı “Aziz”di. 1927 Komünist Tevkifatı’nın davasında Müddeimumi (Savcı) Kenan Bey’in İddianamesi’nde; “Moskova’dan avdet eden…..Hüsamettin namı diğeri Aziz…”, “…şimdi isimlerini arz eylediğim… Aziz namı diğeri Hüsamettin…” ifadelerini kullanıyordu.
“Tornacı Aziz”, yani Hüsamettin Özdoğu, 1929 TKP İzmir Davası’nda dört buçuk sene hapse mahkum olmuş ve 1933 affına kadar Diyarbakır hapishanesinde yatmıştı.

Komünistlerin ‘Komün’ü
Ziyaretçiler ayrılmaktadır…
Cemal Mahir, görüşme yerinin açık kalan kapısından karısını kucaklar.
Ressam Halim, karısı Hatice’nin gidişini seyreder.
Tornacı Aziz, ziyaretçilerin getirdiği erzak ve çamaşırları didikleyen gardiyan Yusuf Baba’ya çıkışır.
“Ve sekiz komünist”; Selami, Mehmet oğlu Mehmet, Cemal Mahir, Tornacı Aziz, Saatçi Kerim, Ressam Halim, Mimar Ali ve Nuri, “bayram yerinden dönen çocukların sevinçli mahzunluğuyla, ellerinde paketler ve kese kaatları avluyu geçerek Localar’a” girerler..
Günümüzde de sosyalistlerin, devrimcilerin, komünistlerin hapishanelerde “komün” (Nâzım Hikmet eski yılların deyimiyle “Komuna” diye yazıyor) olarak, yani yiyecek, içecek ve giyeceklerini ortaklaşa kullanarak yaşadıkları bilinir. 1938 yılının sonbaharında da, Sultanahmet Cezaevi’ndeki 8 komünist “komün” hayatı yaşıyorlar.
“Komuna’nın o ay reisliğine seçilen Mimar Ali gelen erzağı, paraları ve cıgaraları teslim aldı. Komuna’nın aşçılığını yapan Tornacı Aziz erzakları, fasulya, patates, pirinç ve şekeri mutfağa, 3 numaralı locaya yerleştirdi. Cıgaralar derhal taksim olundu. Adam başına birer buçuk paket düştü.”
Komün’de düzenli toplantılar olur, eğitim çalışması yapılır.
Burada da sekiz komünist haftalık toplantıya geçerler.
Altı numaralı locada toplanmışlardır. Bir kısmı kerevete bir kısmı gaz tenekelerinin üzerine oturmuştur.

‘Mimar Ali’ Doktor Hikmet Kıvılcımlı değil mi?
Burada çok belirgin olarak “Mimar Ali” çıkar karşımıza:
“Reis Mimar Ali elindeki kalemi kerevetin tahtasına vurdu. Sonra uzun, kumral, dalgalı saçlarını kemikli alnında arkaya doğru sıvazlayarak:
– İçtimaı açıyorum yoldaşlar, dedi.”
“Mimar Ali” Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan başkası değildir. Donanma Davası’nın 29 Ağustos 1938 günkü karar duruşmasında 15 yıl ağır hapse mahkum edilmiştir. Burada Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı’nın mesleğini “mimar” olarak gösterirken, aynı zamanda “doktor” kelimesiyle bir sesdeşlik de yaratmıştır. “Ali” ise Kıvılcımlı’nın göbek adıdır. Kendi kaleminden biyografisinden öğreniyoruz bu gerçeği:
“Osmanlı İmparatorluğu Makedonyası’nın Priştine kasabasında Hüseyin Bey, Posta-Telgraf Müdürü iken, eşi Münire Hanım’dan Hikmet doğuyor. Kosova vilayetinin İştip kazasında hastalanıyor. Bir gece, Bektaşi tekkesi türbesinde yatan Ali Baba, sandukasından fırlayarak Seher teyzesinin rüyasına giriyor. Çocuğun iyileşmesi isteniyorsa Ali adıyla adlandırılması, o zaman Hazreti Ali gibi ‘kılıcı kuvvetli’ olacağını, yoksa öleceğini bildiriyor. Hikmet ‘Ali’ oluyor.”
İlerleyen satırlarda Nâzım Hikmet, “Mimar Ali”nin fiziğini de betimliyor: “Ayaklarını altına topladı, çok uzun gövdesini öne eğerek…” Başlarda işaret ettiğimiz gibi, Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet’in kendisi gibi çok uzun boylu, uzun gövdeli bir insandı.
“Komün” toplantısının bir gündemi (ruzname) var.
“Mimar Ali” okuyor:
“1-Geçen haftanın masrafı, bakayası, bu haftanın geliri ve yemek listesi
2- Ders programlarında tadilat yapılması teklifi.
3- Haftalık dahili ve harici vukuat ve politikanın tahlili.
4- Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi.
5- Cari meseleler.”

‘Komün’ toplantısında tartışma…
“Mimar Ali” yani Doktor Hikmet Kıvılcımlı, toplantıyı şu sözlerle açıyor:
“Bir bakıma göre hapishane genç yoldaşlar için nazari (teorik) bilgilerini inkişaf ettirdikleri (geliştirdikleri) bir mektep ve bilgili yoldaşlar için de eser vermek fırsatıdır.”
Nâzım Hikmet, Mimar Ali’nin böylesi topluluk önünde konuşmaya “mukaddemesiz” giremediğine işaret ediyor, Selami’nin Ressam Halim’in kulağına, Ali Yoldaş’ın kendisine çatacağını fısıldadığını söylüyor. Gercekten de Selami’nin öngörüsü çıkıyor. “Mukaddeme”sinden sonra sadede gelen Mimar Ali, şunları söylüyor:
“Yoldaşlara ders verilirken bol ve geniş malzeme kullanmak lazım. Halbuki bir aydır dikkat ediyorum Halim Yoldaş, Siyasi İktisat dersinde arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor. Bu hususta benim neşrettiğim kitaplardan pekala istifade edilmesi kabilken ve bu benim kitapları içeri sokmak gayet kolayken Halim Yoldaş bunu teklif dahi etmemiştir. Halim Yoldaş’ın bu çeşit hareketi hatalıdır. Tashih edilmelidir.”
“Mimar Ali”nin ; “benim neşrettiğim kitaplardan”, “benim kitapları” derken, 1935-1938 yılları arasında “Marksizm Bibliyoteği” adı altında telif-tercüme kitaplar yayımlayan Hikmet Kıvılcımlı olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
“Mimar Ali” tarafından eleştirilmesi üzerine söz isteyen “Ressam Halim”, yani Nâzım Hikmet şu yanıtı veriyor:
“Arkadaşlara kitap tavsiye etmiyor değilim. Dışardan lazım olan kitapları getirtiyorum. Kendileri size bunu söylerler. Ali Yoldaş’ın yazdığı ve tercüme ettiği broşürlere gelince, lisanlarının ve muhtevalarının ağırlığı yüzünden şimdilik bunlardan istifade edeceğimizi sanmıyorum.”
“Ressam Halim”in yani Nâzım Hikmet’in, hacimleri yüzünden “broşür” olarak adlandırdığı, Ali Yoldaş’ın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın “Marksizm Bibliyoteği”nden yayınladığı telif ve tercüme kitaplar şunlar:
* Karl Marx, Gündelikçi İş ile Sermaye (Dilçevirgeni: Hikmet Kıvılcım)
* Edebiyat-ı Cedide’nin Otopsisi No:1, Sentetik Otopsi (Yazan: Hikmet Kıvılcım)
* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
* Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı (Hikmet Kıvılcım)
* İnkılapçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs (Hikmet Kıvılcım)
* Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No 1: Kerim Sadi (Hikmet Kıvılcım)
* V.İ.Lenin, Karl Marx’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği (Çeviren:
Hikmet Kıvılcım)
* Emperyalizm Geberen Kapitalizm, (Hikmet Kıvılcım)
* Demokrasi, Türkiye Ekonomi Politikası (Hikmet Kıvılcım)
* Karl Marx, Kapital, 8 fasikül, (Çeviren: Hikmet Kıvılcım)
* Marx-Engels Hayatları (Hikmet Kıvılcım)
(Not: Soyadı “Kıvılcım”da bir yanlışlık yok. Soyadı kanununa göre kendisine, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yayın organı Iskra’nın motamo karşılığı olan “Kıvılcım”ı almış, 1940’lardan itibaren “lı” ekleyerek “Kıvılcımlı” olarak kullanmıştır.)
Bundan sonra, “Orası” romanında Nâzım Hikmet’in kaleminden, uzun yıllar “Ressam Halim”le yani kendisiyle, “Mimar Ali” yani Hikmet Kıvılcımlı arasında; romanın yazıldığı tarihe kadar süregelen daha sonra da süregidecek olan bitmez tükenmez anlaşmazlığın çözümlenmesini okuyoruz:
“Ressam Halim’le Mimar Ali arasında nazari (teorik) görüş, taktik meselelerini telakki ediş ayrılığı yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Fakat ikisi de vakit vakit böyle bir ayrılığın vehmine düşmek ihtiyacındaydılar. Birbirlerinin değerini, içlerinden, kendi kendilerine takdir ediyorlardı. Fakat hemen hemen her toplantıda, ilk hücum Mimar Ali’den gelmek şartıyla en ufak bahanelerle çekişiyorlardı. Mimar Ali Rus Bolşevik Fırkası’nın tarihindeki kavgaları gayet iyi biliyor ve bunları, ille, Türkiye şeraitinde (koşullarında) de görmek, bu kavgalardan sapıklığı olmayan biricik insan gibi çıkmak istiyordu. Kavgada faal ve kavgaya bağlı, ona yardım edici bir unsur olarak mimarlığını kullanamadığı için (doktorluğunu yapamadığını demek istiyor. E.K.) mesleğinden vazgeçmişti. Fakat mesleği (yani doktorluk. E.K.) ona şemacılık itiyadını (alışkanlığını) bırakmıştı. Bunda samimiydi. Ve samimi olduğu içindir ki, herhangi bir sahada sivrilen bir arkadaşın bir gün, Bolşevik Fırkası tarihinde, filanca zaman, falancanın yaptığı inhirafa (sapmaya) düşebileceğinden titizleniyor, sinirleniyordu. Ve kendisinin yani Mimar Ali’nin sonuna kadar sapmayacak ve Bolşeviklerden falanca gibi keskin işler görecek bir komünist olduğuna yüzde yüz iman ettiği için kendisinin en akla gelmez, en kurnaz yollarla ikinci plana atılmak, kendisiyle alttan alta mücadele edilmek istendiğini vehmederek bunu ilerideki inhirafların (sapmaların) ilk alametleri sayıyordu.
Bundan dolayı günün birinde Menşevizme, Ekonomizme, Troçkizme, Buharinizme sapabilir diye, şimdiye kadar her fırsatta, hele en uzaktan kendini alakadar edebilecek meseleler olursa, insafsızca, Ressam Halim’e hücum etmiş, onun hiçbir resmini (Burada “şiirini” demek istiyor.E.K.) -bunların çoğundan hoşlandığı, hatta bir tanesinin fotoğrafını (yani Nâzım Hikmet’in yayımlanmış bir şiirini. E.K.) evine astığı halde- resmen beğenmemişti.”
Bundan sonra “Komün” toplantısı, gündemin dördüncü maddesini, yani “Enternasyonal Marşı’nın tercümesinde bir satırın tashihi”ni ele alıyor. Epeyce tartıştıktan sonra, önceki;”Bu kavga son kavgamız, vur, atıl, sıçra, yık!” yerine “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık!” denilmesi kararına varıyorlar.

‘Nuri’: Hamdi Alev Şamilof
“Komün”ün gündemi devam ediyor.
“Cari meselelerde ilk sözü Nuri istedi.” cümlesiyle, karşımıza, sekiz komünistin en sonuncusu çıkıyor.
Hemen şöyle tanıtılıyor okuyucuya:
“Nuri kırk beş yaşlarındaydı. Sivri uzun burnunun tepesi, çiçek hastalığının bariz işaretlerini taşıyordu. Karadenizliydi. Bal rengi gözleri, bembeyaz şakaklarının arasında inanılmayacak kadar gençtiler. 1917’den 1922’ye kadar Rusya’da bulunmuş, vatandaş harbine girmiş, Vrangel’e, Denikin’e karşı harp etmişti. Arkadaşları ona, “Vayenni” Komiser” (Sovyet Kızılordusu’nda “Savaş Komiseri” demeye geliyor. E.K.) derlerdi.”
Nâzım Hikmet’in sıraladığı bütün bu özellikleriyle karşımıza çıkan “Nuri”, Donanma Davası’nda 18 yıl ağır hapse mahkum edilen Hamdi Alev Şamilof’tan başkası değildi.
Peşinden “Nuri”nin özellikleri sıralanırken; ” Nuri Rusça biliyordu. Lenin’i gözleriyle, şöyle bir el tutumu yakınlıkta görmüştü.” deniliyordu. Sovyetlerin ilk yıllarındaki “Savaş Komünizmi” aşamasından kimi huylar edindiği, Mimar Ali’nin yani Hikmet Kıvılcımlı’nın, onun, “tahteşşurunda (bilinçaltında) objektif mahiyetleri bakımından Troçkist temayüllerin kımıldandığını” iddia ettiği, Nuri’nin ise buna karşı isyan edip bağırıp çağırdığı söyleniyor.
Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’in Orası romanına çalışmayı sürdürdüğü sıralarda, karısı Fatma İrfan Hanım’a yazdığı 21 Ekim 1938 tarihli mektubunun bir yerinde, “Nuri”den yani Hamdi Alev Şamilof’tan şöyle söz ediyor:
“Bizim Hamdi Uyandırılmış Toprak’ı okuyor. Gençlik günlerini hatırlıyor.” (Yani Rusya’da geçen gençlik yıllarını. E.K.)
17 Aralık 1938 tarihli mektubunda ise; “Biz burada Hamdi ağabeyine (Vayenni Komiser) yani (Harp Komiseri) adını taktık.” diyor.
“Nuri”nin Hamdi Alev Şamilof oluşunun bunlardan daha başka kanıtları olabilir mi?
“Komün”ün toplantısı sona eriyor:
“Reis içtimaı kapadı. Her seferki gibi Enternasyonal söylemek için ayağa kalktılar. Mehmet oğlu Mehmet’e (yani Bastoncu Fevzi’ye. E.K.) koltuk değneklerini verdiler. Kerevetin üstünde değneklerine dayanarak dikildi. Sesi kalındı. Enternasyonal Marşı’nı Anadolu yayla havaları gibi uzata uzata, sıcak ve kederli söylüyordu.”
Bundan sonra 85’nci sayfada başlayan “Orası” romanının 5. bölümü; Sultanahmet Cezaevi’nin normal tutuklu ve hükümlülerinden belli başlı tipler; Yankesici Abdullah’ın, Manolyan Efendi’nin, Kürt Musa’nın, Hacı İbrahim’in ve Cemal Mahir’in bunlarla konuşmalarını ve edimlerini anlatıyor.
Localarının penceresinden avluyu seyreden Selami ile Tornacı Aziz, Adem Babaların güvercin avlamalarına bakmakta ve kendi aralarında konuşmaktadırlar:
“Selami:
– Yoğurtlu, pideli kebabı çok severim. Her gün sabah akşam yesem bıkmam. Fakat anasının gözü gibi pahalı, dedi.
Tornacı Aziz:
– Evet, diye cevap verdi, yerli şarabı bile doya doya içmek kabil değil.”
Nâzım Hikmet’in dört deftere doldurduğu, bitmemiş romanı “Orası”, işte böyle bitiyor.
Keşke bitirebilseymiş..”

Nâzım?ın ?Öteki Defterler?i – Sennur Sezer
(17/09/2008 tarihli evrensel.net)

Orası’ndaki Hatice’nin anlatımı (“bakır saçlı, beyaz ve etleri sıkı ve dolgun bir kadın”) ile Ressam Halim arasındaki sevdanın ayrıntılarını okuyunca, Piraye’nin bu defterleri yayınlatmak istememesi olasılığına hak veriyorsunuz. Birçok kadın sevdasının kimi ayrıntılarını sakınabilir. Böyle bir sakınma Piraye’ye (yaşam çizgisi düşünülünce) yakışıyor, romanın kahramanı Hatice’nin karakteri, Piraye ile örtüşüyor da:
“Karyolanın bulunduğu köşe zifiri karanlıktı. O kadar ki Hatice yanı başında sırtüstü yatan kocasının yüzüne sezdirmeden baktığı halde gözlerinin açık olup olmadığını anlayamıyordu. Halbuki balkon kapısının ve pencerelerin yarı yarıya buzlanmış camları dışında adeta beyaz bir gece vardı. Hatice yattığı yerden karlı çam ağaçlarının harikulade dallarını görebiliyordu.
Karyola eskiden öbür köşede kar ışığının hududu içindeydi. Fakat bu sene çam dalları karların altında kalır kalmaz Hatice kocasına:
– Halim, demişti, gece odamızda ateş yakmıyoruz. Hiç olmazsa en karanlık köşede yatalım. Kışın lamba söndükten sonra bir odanın en sıcak yeri en karanlık köşesidir gibi geliyor bana. Zaten kar aydınlığının içinde uyumak, tıpkı yazın ay ışığını yüzümde gözümde hissederek uyumak gibi sinirime dokunuyor.
Ve bir ay önce bir pazar sabahı karı koca karyolayı odanın bu en karanlık köşesine taşımışlardı.”

Nâzım Hikmet?in Bitmemiş Romanı ‘Orası’” üzerine bir yorum

  1. sözlerin yazıların bir hayat felsefesi satır satır ezberliyoruz..

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşçesine

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Hayat Yeşil Umut Mavi – Evgin Atalay

Evgin Atalay "Hayat Yeşil Umut Mavi"de bizi bir yolculuğa çıkarıyor. Dikkat edin. Yolcu yaralı, kırgın, örselenmiş. Ama bir o kadar...

Kapat