Paris Düşerken – İlya Ehrenburg

Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga’dan oluşan nehir roman, 20. yüzyılın en hareketli dönemini tüm tarafları ve çeşitli yönleriyle tasvir eden dev bir eserdir. Savaşın ayak seslerinin duyulduğu 1930’ların ikinci yarısından soğuk savaş rüzgarlarının Avrupa’yı içine aldığı 1950’li yıllara kadar uzanan dönemi kapsayan bu eserin ilk kitabını oluşturan Paris Düşerken’de, yayılmacı Hitler faşizminin işgali altındaki Paris’te toplumun farklı kesimleri üzerine projektör tutulur. Bir yanda işgalcilere çıkar hesaplarıyla bağlı olan yönetici elit ile burjuvazi, diğer yanda faşizme karşı yurt savunması için örgütlenen direnişçiler bu saflaşmanın iki ana kesimini oluşturmaktadır. İşgal günlerinde, her şeylerini geride bırakarak, kafileler halinde kentlerini terk eden Parislilerin trajedisi, uluslar arası diplomasinin satranç tahtasında yapılan hamleler, cepheden gelen bozgun haberleri, direniş hareketini örgütleme çabaları… Avrupa’nın çehresini kutuplarında yer alan kahramanlar… Yüzyılın en büyük romanlarından sayılan ve sayısız dilde basılarak milyonlarca insan tarafından beğeniyle okunan bir klasik.

Sovyet döneminin en büyük yazarlarından biri olan İlya Ehrenburg (1891- 1967), Paris Düşerken adlı bu romanını bitirdiğinde (1941) elli yaşındaydı. Bu roman, yazdıkları arasında en beğenilen, en başarılı yapıtı oldu. İlya Ehrenburg, bu romanında, Fransa’nın çürüyüp kokuşmuş yüksek sosyetesini ve vatan satıcılarıyla dolu Parlamento ortamını parlak bir anlatımla gözler önüne sererken, bir yandan da Fransız Ulusal Direniş Hareketi’nin, o adı sanı bilinmez kahramanları tarafından nasıl oluşturulup nasıl örgütlendiğini çarpıcı sahnelerle dile getirir. 1947’de yazdığı Fırtına ve daha sonra yazıp ancak 1952’de yayınladığı Dokuzuncu Dalga adlı romanlarında insanlık tarihinin korkunç savaşlarla boğuştuğu o acılı günleri büyük bir ustalıkla anlatır. Çev: Attila Tokatlı

Faşizm karşısında şapka çıkaran Avrupa ve ?Paris düşerken? – Tevfik ÇAVDAR
Avrupa Parlamentosu?nda 1930?lu yılların faşizm ruhu kol geziyor. Hitler, Mussolini ve daha nice insanlık ve halk düşmanlarının ideolojileri sanki hortlamış gibi. AB?nin kendi anayasasının sayfaları arasında gizlenmiş olan neo-liberal, neo-faşist yaklaşımlar adım adım su yüzüne çıkıyor. Anti-komünist karar sureti bu eylemin en somut göstergesi. Bu nedenle 1930?lu yılların Avrupası?nı bir kez daha anımsamanın doğru olacağı düşüncesiyle İlya Ehrenburg?un Paris Düşerken adlı romanına değinmeyi yeğledik.

O günlerin politik dalgalanmalar ve hıyanetler içerisinde dalgalanan Fransası?nı yansıtan bu eseri okuduğunda Stalin, Ehrenburg?u telefonla arayarak kutlamış, ?Sevgili İlya hep böyle yaz? diyerek yüreklendirmiştir. Paris Düşerken, Avrupa?daki faşizmin yarattığı depremi ve yıkımı yansıtırken ayakta kalan, direnen tek gücün komünistler olduğunu vurgular. Aynı dönemi, Hürriyetin Yolları adlı üçlemesinde de alan Sartre, Ehrenburg?un vurgulamasını pekiştirir. İspanya halk savaşından bu yana faşizme yiğitçe direnen komünist partilerin üyeleri olmuştur. Bu doğrultuda nice örneği sayabiliriz. Hemingway?in İspanya halk savaşını yansıtan Çanlar Kimin İçin Çalı-yor romanının filmi bile komünist propagandası yapıyor diye Türkiye?nin anti-sovyet iktidarlarınca yıllarca yasaklanmıştı.

Öykü, 1936 yılında, seçimler öncesi ?Halk Cephesi? çalışmalarının heyacanlı günlerinde başlar. Leon Blum?un liderliğindeki bu oluşumu komünistler, faşizmle savaşım açısından bir direnç noktası kabul ederek desteklemektedirler. Sosyalistler ve radikallerin desteği ise ikirciklidir. Radikal Tessat ve sosyalit Viard?ın en küçük fırsatta direnmeye meyilli yapıları dikkati çekmektedir. İkisi de sağ ve faşist politikacılarla dirsek temasını sürdürmektedir. ?Halk Cephesi? seçimleri kazanır ama faşistlere ?mütemayil? sermaye, cepheyi içerden yarmayı sağlamıştır. Halk Cephesine karşı olan iki sermaye sınıfı temsilcisini bu sırada tanırız. ?Seine? uçak fabrikası sahibi Dessere ve faşist politikacı, koyu katolik Breuteuil. Breuteuil ?Halk Cephesi?ne ilişkin şunları söyleyebilmektedir: ?Açık konuşalım. Bugün Fransa devrimin eşiğinde? Tessat komünist değildir. O da benim gibi düşünüyor. Yarın öbür gün Halk Cephesi iktidarı olacak? Hiç olmazsa içerden dinamitlemeliyiz. Tessat gibi on kişi olsa bu işi başarırız? Yarın desinler ki artık devrimi durdurmak imkansızdır! Hemen çağırın Hitler?i işi halletsin derim.?

L. Blum?un önderliğinde ?Halk Cephesi?, böyle içinde kangren yapabilecek yaralarla iktidara geçti. Sonra grevler başladı. İlk grev ve işgal, Dessere fabrikasında başlar. Grevcilerin lideri Michaud?dur. Fabrikada mühendis olan Pierre de grevcilerle birliktedir. İşgal ve grevler tüm Fransa?ya yayılır. Bu heyacanlı günlerde Halk Cephesi hükümeti ilk hatasını yapar, grevcilerin üzerine polisi saldırtır. Seine fabrikasında genç işçi Jeannot öldürülür. Grev tam kırılma noktasına geldiğinde, Michaud Jeannot?un annesi Clemence?ı kamyonun üzerine çıkardı: ?? kır saçları ve ağlamaktan kızarmış gözleriyle kamyonun tepesinde belirdi. Hiçbir şey söylemedi, yumruğunu sıkarak havaya kaldırdı. Jeannot böyle yapardı nümayişlerde. Clemence konuşmak istedi; dudaklarını belli belirsiz oynattı. Ses çıkmadı ama sıkılmış yumruğu kalabalığın önünde bir simge gibiydi. Bütün kollar havaya kalktı? ve grev devam etti.

Halk Cephesi hükümetlerinden, Alman kölesi Vichy hükümetine uzanan hıyanet yolunun her aşamasında hazır ve ?nazır? olan Tessat?nın iki çocuğu vardır: Lucien ve Denise. Lucien amaçsız, ideolojisi olmayan bir rüzgar gülüdür. Solda şöyle bir görünür, faşistlere katılır ve sonuçta büyük bozgunda ölür. Denise ise olması gereken çizgiyi izler. Önce babasının, o ünlü politikacı Tessat?ın nasıl bir sürüngen olduğunu görür. Ondan tiksinir, ayrı eve çıkar, karın tokluğuna bir iş bulur. Michaud?yu tanır, ona tutulur, sonra onun ideolojisini benimser. İspanya?da, Madrid kapısında Franko?nun faşist ordusuna karşı savaşırken, Alman taarruzunda Belçika sınırını koruyan, yurdu için gözünü kırpmadan yaşamını tehlikeye atan Michaud?yu hep bekler? ve de komünist olma yolunda adım adım ilerler. Sonunda işgal altındaki Paris?te kalır, Clemence ananın evinde tarihe geçecek direnişin tohumlanmasına, filizlenmesine katkıda bulunur.

?Halk Cephesi? içine aldığı Viard vb. gibi, eskilerin deyimiyle kaçacak delik arayan ?tatlısu sosyalistleri? ve de Tessat gibi riyakarlığı meslek edinmiş politikacıların ortak gayreti ile büyük bir hayal kırklığına neden olur, sonunda çözülür. Yerine Daladier?in kabinesi kurulur. Artık sağcılar ve Almanya?ya uşaklık eden Gratel, Breuteuil vb. gibileri iktidardadır. Barış için adeta Hitler?e dilenilmeye başlanır. İspanya?da Franko?nun faşist güçlerine sürekli destek veren Almanya ve İtalya?ya özenilir. İspanya?daki cumhuriyetçilerin satın almak istedikleri uçaklar engellenir. Başta Thorez olmak üzere yeni kabine komünist partiyi karşısına alır. Bir anlamda 1938 yılına girerken Halk Cephesinin sağladığı tüm kazanımlar yitirilmiştir.

1938 yılı batı Avrupa sermayesinin Hitler?e barış adına yalvarma yılıdır. Bu yakarışın doruk noktası ise ünlü Münih Andlaşması?dır. Çekoslovakya?nın idam fermanını imzalayan (Bugün de, Avrupa?nın yeniden tasarımı sürecinde kurban edilen ülkelerden biri yine Çekoslovakya olmuştur.) Daladier ve Chamberlain, Fransa ve İngiltere?de ?ebedi barış getiren? kahramanlar gibi karşılanmışlardır. Ne var ki bu barış belgesi temelde faşizm karşısında teslimiyet belgesidir. Nitekim anlaşmanın mürekkebi kurumadan Nazi çizmeleri Kafka?nın, Dvorjak?ın, Simetance?ın Altın Şehri Prag?ı kirletmekten kaçınmayacaklardır.

Kapitalizmin egemen olduğu toplumlarda, sermaye kendi borazanını, yani medyasını da yaratır. Bu medyanın görevi sermaye ve onun uzantısı politikacıların sesi olmaktır; gerçekleri saptırmak, yanlış bilgi birikimini sağlamaktır. Tessat?ın ve nicelerinin de böyle bir basın organı vardır: ?La Vie Nouvelle?. Gazetenin sahibi Jollot benzeri nice gazeteciye, medya patronuna günümüzde de rastlanmaktadır. 1950?lilerde böyle gazeteler ?besleme basın? diye nitelenirdi. Bugün bu sözcüğün içerdiği aşağılamanın çok hafif kaldığı ortadadır.

Paris Düşerken?de bu gazetenin ve onun patronu Jollot?un iktidarın, faşizmin, nihayet Hitler?in sesi olma yolunda ne hızlı dalgalanmalar geçirdiği çok güzel yansıtılmıştır.

Münih?ten çıkartılan sözde ?ebedi barış? bir yıl geçmeden tarihin çöplüğüne atılmıştır. Faşizmin acımasız ayak sesleri Avrupa?nın köşe bucağında duyulmaktadır. İspanya?da Franko kazanmak üzeredir. Daladier yerini Reyneaud kabinesine bırakmıştır. Sağ artık egemendir. Breuteuil, Graudel vb. gibi Nazi hayranı ve de uzantısı politikacılar seslerini iyice yükseltmişlerdir. Breuteuil?ün ?haçlılar? örgütü, işçiler ve sol aydınlar üzerinde inanılmaz baskılar gerçekleştirmektedir. 1939 yazında Hitler, Doğu Prusya?nın Almanya ile ilişkisini engelleyen Dantzig?i Polonya?dan talep eder. Bu arada batı sınırlarını bir süre (hiç olmazsa) güvence altına alarak zaman kazanmak isteyen Sovyetler, Almanya ile bir anlaşma imzalar. Bu yeni durum Fransız sağını daha bir azdırır. Temel düşman SSCB olur. Komünistler, işçiler takibe başlanır. Komünist milletvekillerinin idamları istenir. Nihayet 1 Eylül?de, Alman ordularının Polonya?ya girmesiyle korkulan savaş başlar. Fransa önce panikler, daha sonra ünlü deyimiyle ?Batı cephesinde bir şey olmadığını? görünce gene eski yaşamına döner. 1940 Noel ve yılbaşısı coşkuyla kutlanır. Savaş yalnız Maginot ve Siegfried hatlarında topların tek tük atışları ile sürer. Garip bir savaştır bu.

Garip savaş sürerken Fin-SSCB savaşı başlar. Fransa Finli mareşal Mannenheim?ı göklere çıkarır. Sanki SSCB?ye savaş açmak istercesine Fin cephesine asker göndermek bile gündeme gelir. Ne var ki Mannenheim dayanamaz ve SSCB ile anlaşır. Yola çıkmaya hazırlanan birlikler yeniden cephe hattına sürülür ve kıyamet kopar. Alman orduları bir günde Danimarka?yı geçerek Norveç?e saldırır. Bu saldırı Fransız hükümetini ve onun değişmez üyesi Tessat?ı rahatlatır. Ne var ki bu rahatlık kısa sürer ve Alman orduları Hollanda ve Belçika?ya girer. Artık batı cephesi çok şeye gebedir.

Fransız orduları yenilmeye başlar. Belçika?ya çıkmış olan İngilizler Dunguerge?de sıkışır, her vasıtayı kullanarak Ada?ya döner. Naziler adım adım Paris?e yaklaşmaktadır. Yığınlar Alman ordularının önünden kaçmaktadır. Yollar askerler ve mültecilerle adeta tıkanmıştır. Alman uçakları bunları acımasızca taramaktadırlar. Hükümet önce Tours?a sonra Bordeaux?a sığınmıştır. Tessat, İspanyol elçisinden barış için arabuluculuk yapmasını ister. Reyneaud ?Cezayir?e gitsek çarpışmaya devam ederiz? çizgisindedir. Ne var ki faşist eğilimli politikacılar ve askerler devrilir. Vichy?de, Mareşal Pétain ve Laval ikilisinin önderliğinde yeni hükümet Almanlara adeta ?kayıtsız-şartsız? teslim olarak barış anlaşmasını imzalar.

Hainler Vichy?de, içmeler ve termal oteller diyarında sözde politika oynarken, komünistler Paris?te direnişin ilk adımlarını atmaktadır. Huma (FKP?nin yayın organı Humanité gazetesi) gizlice basılıp dağıtılmaktadır. Clemence Ana?nın evi Hichaud ve Denise?in gizli üssü olmuştur. Bir teksir makinesi ve kağıtlar bulunmuştur. Artık dünya tarihine geçecek, komünistlerin önderliğindeki direniş hareketi başlamak üzeredir. Günümüz açısından da Ehrenburg?un romanı sözde demokrat oyunlara hayır diyen, faşizme karşı Clemence ananınki gibi (sessiz ama anlamlı) sıkılmış bir yumruktur.

İlya Ehrenburg?da Sosyalist Gerçekçilik: ?Paris Düşerken? – Kaan Kangal
(Sanat Cephesi 3)

Sosyalist gerçekçilik olarak tabir edilen sanat akımı, birçok batılı antikomünist tarihçi ve sanat meraklısının aklında genelde olumsuz kavramlar ve süreçler uyandırmaktadır. Sosyalist gerçekçilik bir devlet yaptırımı, Sovyet halkının bireysel iradesini manipüle etmek, hükmetmek için uydurulmuş, şematik bir sanatsal ve felsefî anlayış olarak anımsanmaktadır. Rusya´da Ekim devrimi arifesinde çok revaçta olan sembolist, avantgard, kübist ve suprematist birçok şair, ressam, heykeltraş ve yazar, Çarlık dönemi klasik sanat anlayışına karşı çıkarak kendilerine ait, kendilerini gerçekleştirebilecekleri ve buldukları yeni, özgür bir sanat anlayışını oluşturma çabası içindeydiler.

Nitekim sosyalist gerçekçilik bir sanat akım olarak Sovyetler dönemi uydurulmuş bir sanat akımı değil, kökleri devrim öncesi edebiyata ve felsefî akımlara dayanan bir teori-pratiktir. İlk tohumlarının eleştirel gerçekçilikle atıldığı sosyalist gerçekçilik Çernisevski, Gogol, Lev Tolstoy, Dostoyevski, Çehov ve Gorki üzerinden doğrudan veya dolaylı olarak genel hatlarını kazanmaya başlamıştı bile. Başlıca Tolstoy ve Dostoyevski olmak üzere eleştirel gerçekçi edebiyatçılar gerçeği uzun, yalın ve nesnel tasvirler kullanarak betimlemek ve toplumsal çelişkilere işaret etmek gibi bir yöntem kullanmaktaydı. Gogol ve Çehov´da bu çelişkiler daha çok mizahi bir dilden gerçekleştirilirken toplumun içten içe yaşadığı ahlakî çöküş karamsar bir gülmece olarak sunuluyordu okuyucuya/izleyiciye.

Gorki diğer yazarlardan farklı olarak toplumsal koşullar içinde bireyin değişimini sınıfsal bir zemine oturtuyor, dönüşüm kavramını birey-toplum ilişkisi üzerinden anlatıyordu. Örneğin ?Ana? romanında devrimci faaliyetlere katılan genç bir adamın annesi, romanın başında oğlu için kaygılanırken romanın sonlarında onu kaybetmenin verdiği acıyla devrimci mücadeleye katılıyor. Koşullar içinde değişen bireyler ve bu bireylerin şekillendirdiği yeni ve devrimci bir dünya gözler önüne seriliyordu Gorki?nin romanlarında.

Paris Düşerken İlya Ehrenburg?un, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga üçlemesinin ilk kitabı. ?Paris Düşerken? Gorki?den sonra belki de en büyük Sovyet sosyalist gerçekçi yazarın, İlya Ehrenburg?un görkemli eserlerindendir. Hitler faşizminin iktidara gelmeden henüz birkaç sene evvelinden başlayıp işgale kadar olan süreç boyunca Almanya-Fransa arasındaki ilişkileri, Fransa?daki işçi mücadelelerini, sınıf çatışmalarını, bireysel hadiseleri ve hatta aşk hikâyelerini de özgün bir harmanlama yoluyla okuyucuya iletiyor Ehrenburg. ?Paris Düşerken?de değişen koşulların bireylerin yaşamı üzerindeki etkisi, değişen bireylerin siyasi sürece olan müdahaleleri, kısacası yaşamın diyalektiği sürükleyici bir şekilde okuyucuya sunuluyor.

Hikâye André adlı küçükburjuva bir ressamın atölyesinde başlıyor. André yaşamını resimle anlamlandıran ve bu dünya dışına çıkmayan birisi olarak anlatılıyor. Yakın arkadaşı ve kendisini sosyalist olarak tanıtan mühendis arkadaşı Pierre, André?nin atölyesine arada bir uğruyor ve onunla siyasi sohbetler yapıyor. Hitler faşizminin henüz ilk yükselişlerini yaşadığı 1935 yılında, faşizme karşı kurulan Halk Cephesi konusunda sosyalist Viard?ın konuşmalarından dem vuruyor Pierre. Pierre?in bu söylediklerini şaşkınlıkla karşılayan André siyasi kavgalardan kendisini uzak tutmaya çalışıyor ve bu konuda fikrini söylemekten kaçınıyor. Solcu çevrelerin sıkça toplantı yaptığı Kültür Sarayı?na Pierre sürüklüyor André?yi. Başlangıçta gitmek istemeyen André, Kültür Sarayı?nın büyük salonuna girdikten sonra kendisini kargaşa dolu bir siyasi tartışmanın ortasında buluyor. Çok geçmeden içeriye bir kadın giriyor: Jeannette. André Jeannette?e ilk bakışta âşık oluyor. Zamanla kızın bir sosyalist olduğunu öğreniyor ve siyasi görüşüyle kızın çekiciliği arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyor. Ehrenburg, André tasvirlerinde Jeannette ile André arasındaki platonik aşk üzerinden André gibi kendi halinde yaşayan bir ressamın içten içe devrimci hareketin çekiciliğine kendisini kaptırmasını anlatıyor bir yandan. Okuyucu ilerleyen bölümlerde André?nin siyasi hareket içine girmesini beklerken, André ne Jeannette?e olan aşkını açabiliyor ne de devrimci harekete katılıyor. Çalkantılı bir dönemde kendi içinde bir gidiş-geliş yaşıyor sadece.

Kültür Sarayı?na uğrayan ve André ve Pierre´le aynı gece orada bulunan bir de Lucien diye bir karakter var. Lucien Tessat adlı bir sermayedarın şımarık ve serseri oğlu olarak anlatılıyor. Kumar, içki ve partileri kaçırmayan Lucien entelektüel gevezelik yapmak için sosyalistlerin mekânlarına takılıyor, buradaki tartışmalara katılıyor. Daha sonradan babasıyla tartışıp evi terk edecek olan Lucien, ileride kariyerist ve çıkarcı bir diplomat ve daha sonra da meteliksiz bir serseri oluyor.

Lucien?in kardeşi, Tessat?nın ikinci çocuğu Denise ise Lucien?den farklı olarak sakin ve dünyadan bi haber bir ev kızı. Sanatsal seminerlere katılarak ve arkadaşlarıyla buluşarak vakit geçiriyor, ama daha sonra tesadüfen bir sanat seminerinde karşılaştığı makinist bir devrimci sayesinde Fransa?daki işçi hareketlerinden haberdar oluyor ve olaylar geliştikçe militan bir bilinç kazanıyor. Kurulan antifaşist Halk Cephesi?nin en militan ve devrimci kanadında yer alıyor.

Hitler?in Almanya´da güçlenmesinden endişelenen Fransız ulusalcı işadamları ve sermayedarlar sosyalist Halk Cephesi karşısında nasıl bir strateji izlenmesi konusunda tartışırken sahneye Dessére adında, Fransa?nın içişlerini tek başına belirleyebilen, hem devlet içinde nüfuz sahibi hem de fabrika ve işletmeleri olan bir sermayedar çıkıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Ehrenburg Dessére?in soğuk ve acımasız kapitalist kimliği altındaki kişiliğe inerek Dessére?in aslında ne kadar da yalnız, yaşamdan keyif almaktan uzak ve mutsuz bir yaşantı sürdüğünü işliyor.

Yıllar ilerlerken başta Paris olmak üzere tüm Fransa´da yaşanan sınıf çatışması yapılacak olan genel seçimlerde kendisini herkesin gözünde belli ediyor. Halk Cephesi?nin seçimlere aday olması karşısında panik olan Dessére ve diğer sermayedarlar Tessat?nın Halk Cephesi?nden aday olarak Halk Cephesi?nin Fransa?yı sosyalist bir devrim çizgisine kaymasının önüne geçmeye çalışıyor. Şatafatlı yemek toplantıları vesilesiyle sık sık bir araya gelen Dessére ve Tessat Fransa?nın sosyalist cepheleşmeye gitmemesi için bir yandan sinsi planlarını yaparken bir yandan da içinde bulundukları gösterişli ve lüks yaşam içinde anlatılıyorlar.

Halk Cephesi?nin seçimler sonucu zafer elde etmesi için Tessat, Dessére?in komutası altında istemeyerek halkçı bir kılığa bürünüyor ve hiç sevmediği ve desteğini beklemediği sosyalist ve komünistlerin kendisini seçtiklerini görerek şaşırıyor ve diğer yandan da kendi içinde bir zafer sarhoşluğu yaşıyor. Halk Cephesi?nin Fransa´da yarattığı yankı sonucu Dessére?in fabrikasında çalışanlar başta olmak üzere işçiler büyük bir mücadele özgüveni kazanıyorlar ve genel grev ilan ediyorlar. Grev sonucu Fransa´da gündelik yaşam kilitleniyor ve Tessat gibi burjuvalar ailelerini alarak ya fabrikalardan uzak taşra kesimlere ya da ülke dışına kaçıyorlar. Tüm siyasî hadiseler esnasında olayları çok iyi gözlemleyen ve serinkanlılığını korumayı başaran Dessére fabrikasını işgal eden işçilere yenik düşüyor. Siyasî hareketlerden uzaklaşmak için arada bir şehir dışındaki müstakil evine gidip gelen Dessére, burada tesadüfen Jeannette?le karşılaşıyor. Tüm kitap boyunca Ehrenburg André ve Dessére üzerinden Jeannette?e geri dönüşler yapıyor. İlk başta André için devrimin çekiciliği ve sürükleyiciliği gibi duygusal bir figür olan Jeannette Kültür Sarayı´na gidip gelirken radyodan devrimci şiirler okuyordu. Ancak ilerleyen yıllarda gerek hayal kırıklığına uğradığı aşk ilişkileri gerekse de yaşanan iktidar kavgalarının verdiği burukluk sonucu karamsarlığa ve bir boşluğa düşüyor. Dessére?le karşılaştığında Jeannette artık André´nin arada bir anımsadığı ve özlemini duyduğu aynı Jeannette değildir. Radyoda reklâm metinleri okuyan ve yarından sonrasını bilememenin getirdiği bir karamsarlığa gömülmüş bir Jeannette vardır artık. Dessére burada Jeannette?ten hoşlanmış, ona yaklaşmaya çalışmış, ancak tıpkı toy bir delikanlı gibi ne yapacağını bilememiştir bu kadına karşı. Ehrenburg bu bireysel ilişki üzerinden Dessére?in toplumsal kimliği ve bireysel iç dünyası arasındaki tezatlığa işaret etmektedir.

Atölyesinden dışarı çıkmayan André ise Hitler ordusunun Fransa´ya girmesiyle cepheye yollanan askerler arasındadır artık. Okuyucu André?de halen bir sınıf bilincinin gelişmesini beklemekte, ancak André gittikçe karamsar ve bir o kadar da gerçekçi ve geçmişe kıyasla ayakları daha yere basan bir adam olup çıkıyor. Savaş ve cephe onu yaşamın sert gerçeğiyle tanıştırmıştır, ancak bu durum, onun herhangi bir siyasi cepheye yanaşmasına tam anlamıyla yeterli olamamıştır.

Bu arada Francocular İspanya´da devrimcilere karşı savaşırken Lucien de çoktan evden kaçmış ve İspanya´da diplomatlık yapmaktadır. Savaş koşullarıyla Fransa?dan İspanya´ya savrulmuş Lucien, zengin serseriden ziyade sefilleri oynayan bir zavallıya döner. Arkadaşlarından borç para ister, bununla kendisine bir veya iki günlüğüne ziyafetler çeker, ancak ertesi gün meteliksiz dolanmaya başlar yine.

Ehrenburg, Lucien?in kardeşi Denise?e ve Tessat?ya da kitabın sonlarına doğru arada bir dönüyor. Tessat?yı ilk terkeden, Tessat´nın şımarık oğlu Lucien?dir. Kendisine para vermek istememesinden dolayı terk etmiştir Lucien Tessat?yı. Ardından Denise, siyasî bilinci gelişmekte, ilgiyle komünistlerin yayın organlarını okumakta ve devrimci hareketi desteklemeye başlar ilk zamanlarda. Tessat?yla yapmaya başladığı ufak tartışmalar, siyasî kavgalara döner ve Denise de bunun üzerine evi terk eder. Tessat artık hasta ve yaşlı karısıyla tek başına kalmıştır. Koşullar Tessat?nın ailesini paramparça etmiştir. Yoz kapitalist sistemin Fransa halkına indirdiği darbe adeta Tessat?nın ailesinde birebir yaşanır. Denise?in evi terk etmesinden sonra Tessat kızını iki kez görür. İlk seferinde Denise?in devrimci harekete karıştığı için hapse atıldığını öğrendiğinde onu hapisten kurtarmak için gelir. Ancak Denise babasıyla karşılaşmak istemez, çünkü arkadaşlarının, kendisinin zengin bir aile kızı olduğunu öğrenmesini ve kendilerini dışlamalarını istemez. Babasına karşı çıkar ve tüm diğer arkadaşlarını da hapisten çıkarmasını ister. Tessat buna direnir ve hapishaneyi terk eder. İkinci görüşmelerinde artık Tessat Denise?i kendi kızı olara görmez ve Fransa?yı kasıp kavuran grev dalgasında sosyalist bir muhatap olarak konuşur Denise?le. Denise artık kendisi için düşman sınıftan birisidir.

Kitabın başlarında André?yi Kültür Sarayı?na götüren mühendis Pierre, Halk Cephesi´ne sempati duymuş, ancak sınıfsal kimliği net olmayan bir figürü oynamıştır hep. Sermayedarlarla sıkı fıkı ilişkiler içindedir. Ancak Hitler Fransa?yı işgal etmiş, grev dalgası çoktan bastırılmış, binlerce komünist hapishanelere atılmıştır. Pierre bu arada bir kadınla birlikte fakirlik içinde yaşamaktadır işgalden sonra. Sevdiği kızın babası kendilerini ziyarete gelir, ancak Pierre, işgal öncesinde olduğu gibi rahatı yerinde bir mühendis değil, işsiz ve aç bir adamdır artık. İş bulamamakta, eve ekmek dahi getirememektedir. Kayınpederi kendisiyle konuşurken hali vakti yerinde yüksek bir mühendisle konuşmanın keyfini çıkartır. Lakin Pierre ve sevgilisi fakirliklerini yaşlı adamdan saklamaya çalışmakta, refahları yerinde orta halli bir aile gibi davranmaktadırlar.

Kitabın sonlarına doğru Tessat ve sermaye yalakaları işgal öncesi Fransası´nda ulusalcı konuşmalar yaparak oy toplamaya çalışırken Hitler´le burun buruna geldiklerinde Almanlar´ı göklere çıkarmaya başlarlar. Başından beri Dessére ve diğer sermayedarlar için çalışan La Voie Nouvelle gazetesi editörü Joliot zamanında Halk Cephesi için saf değiştiren Tessat´yı övücü yazılar yayımlamış ve seçimleri kazanmasına yardımcı olmuştur. Alman işgalinden sonra da Alman siyasetçilerin talepleri doğrultusunda makaleler yayımlamaktadır gazetesinde. Fransa adeta el değiştirmiştir, milliyetçi Fransız kapitalistleri Almanlar?ın komutası altına girmiş, devrimci cepheyse yeraltına çekilmiştir. Denise devrimci bir yeraltı örgütünün yayım organında çalışmaktadır ve mücadelesinde kararlıdır. Kitap, ilk başta atölyesinin tasviriyle başlayan André ile bitirilir. André cepheden dönmüştür ve kendisini toparlamaya çalışmaktadır. Önceden hep dağınık olan atölyesini toplamıştır ve hayatına bir çekidüzen vermek istemektedir. Savaştan önce karşılaştığı bir Alman subayıyla karşılaşır yeniden ve subaya, Fransa´ya yapılanlardan dolayı söver. Savaştan önceki André ile savaştan sonraki André artık iki farklı kişiliktir.

Ehrenburg tüm kitap boyunca adı geçen karakterleri Fransa?daki sınıf savaşı ve Alman işgali doğrultusunda farklı yönlere savrulmuş şekilde betimler. Fransa?nın üzerinde kara bulutlar hâkimken okuyucuyu bu karamsar tablo içinde yalnız bırakır, adeta terk eder. Kitabın belki de tek olumlu karakteri, şatafatlı ve yozlaşmış burjuva kültürünü terk ederek devrimci mücadeleye katılan Denise olmuştur. Kararlılığını, özverisini ve özgüvenini koruyan, siyasî inancından ve samimiyetinden taviz vermeyen tek ana karakterdir Denise. Ehrenburg Denise figürü üzerinden devrimci mücadelenin önkoşullarını da karakterize eder böylece. Fransa halkına indirilen darbelerden tek sağ kalan ve yolunda ilerlemekte dirayetli olan sosyalist mücadele gözler önüne serilir. Devrimcilerin mücadelelerindeki ısrarı ile kapitalistler ve yandaşlarının dönekliği arasındaki uçurum vurgulanır. ?Paris Düşerken? koşulları, toplumsal hadiseleri ve bireyler arasındaki karşılıklı ilişkileri, değişimin dinamiklerini, neden ve sonuçlarını adeta bir bütün olarak okuyucuya sunmaktadır. Faşizmin getirdiği vahşeti ve gözlerden ırak tutulmak istenen gerçeği Ehrenburg tüm yalınlığıyla ortaya koymaktadır.

İlya Grigoryeviç Ehrenburg Yaşam Öyküsü
(27 Ocak, 1891, Kiev, Ukrayna- 31 Ağustos, 1967, Moskova, Sovyetler Birliği)
Sovyet yazar ve gazeteci.

Kiev’de dünyaya gelen İlya Grigoreviç Ehrenburg’un geleceğinin nasıl bir yöne doğru evrileceği, daha doğrusu nasıl bir kişiliğe sahip olacağı çok küçük yaşlarda belli oldu. Rusya’nın tarihinde bir dönemin kapanıp bambaşka bir dönemin başlamasının ilk kıvılcımı sayılan 1905 öğrenci eylemlerine katıldı. O dönemler yakın arkadaşlarından biri olan Buharin’le birlikte ileride Bolşevik’leri oluşturacak bir gruba üye oldu. Devrimci eylemlere katılmak ve okulu boykot etmek suçlarıyla daha 17 yaşındayken tutuklandı ve sürgüne gönderildi. 1908’de, Paris’te başlayan sürgün hayatı tam dokuz yıl sürdü.

1917 yılında vatanına dönen Ehrenburg, Ekim Devrimi sırasında aktif mücadelenin içinde yer aldı. 29 yaşındayken gazetecilik yaşamındaki gelişim dönemini tamamlayarak olgunluk yıllarını yaşamaya başlamıştı. Sovyet basını için uzun süre dış basın muhabirliği yapan İlya Grigoreviç, ilk şiirlerinin büyük bölümünü yurdun uzakta olduğu yıllarda kaleme aldı. Ünlü şair Balmont’un etkilerini taşıyan şiirlerinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş muhabiri olarak görev yaptığı cephelerde edindiği izlenimler ile Rusya’nın kaderini değiştiren Ekim devrimi sırasında yaşadıklarını anlattı. İlk eserlerinden itibaren toplumsal ve siyasal öğeleri önplanda tuttu.

1920’li yıllara gelindiğinde İlya Grigoreviç, kapitalist düzenin insanlık dışı uygulamalarını yansıtan bir dizi roman yazmıştır. Kapitalist uygarlığın ikiyüzlülüğünü çarpıcı bir şekilde betimleyen yazar, egemen kesimlerin her türlü vicdani kaygıdan uzak, kazanç hırsını gözler önüne sermiştir. Dinamik anlatım tarzı, grotesk ve abartılı araçlar kullanarak yarattığı kendine özgü ‘telgraf üslubu’yla siyasal tutumunu birleştirmiş bir yazar olarak karşımıza çıkan Ehrenburg, 1930’lu yıllarda Sovyet Birliği’ndeki yaşamla daha da yakından ilgilenmiştir. Kutsnetsk yöresine yani Batı Sibirya’ya yaptığı yolculuklar sonucunda toplumcu düzene ilişkin tek yanlı tutumundan ve tasarımlarından kurtulmuştur. Nefes Nefese ve İkinci Gün adlı romanları devrim sonrası ilk beş yıllık plan çerçevesindeki havayı yansıtır. Söz konusu romanlar genç insanların bilinçlerinin gelişmesinde ortaya çıkan sorun ve çatışmaları olduğu kadar toplumcu etkinliklerin oluşturulması ile insanlararası yeni ilişkilerin kurulmasını da betimleyen yapıtlardır.

Ehrenburg İspanyol Özgürlük Savaşı’na gazeteci olarak katılmış, Büyük Anayurt Savaşı’nda ise gazeteci ve muhabir olarak çeşitli etkinliklerde bulunmuş; faşizme ve emperyalizme karşı tutkulu bir mücadele vermiştir. Düşmanın iç yüzünü çarpıcı çizgilerle ortaya çıkaran, sarsıcı etki yaratan makaleleriyle halkının moralinin yükselmesinde büyük rol oynamıştır. Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü yıllarda da gözlemlerinden yola çıkarak bir dizi roman yazmıştır.

Gerek zorunlu gerekse isteyerek yurtdışında yaşaması ona çeşitli kazanımları da sağlamıştır. 1935’te Paris’te kültürün korunması amacıyla ilk kez düzenlenen Uluslararası Yazarlar Kongresi’nin oluşturulmasında yer alan Ehrenburg, aynı kongre tarafından oluşturulan kurulun üyeleri arasına katılmıştır.

Olgulara ilişkin bilgisi sayesinde, yapıtlarında tarihsel olayların geniş bir görünümünü sunan yazar, savaştan sonra Barış Konseyi üyeliğine seçilmiş ve bu kez barış için mücadele etmeye başlamıştır. Özellikle savaşın arka planında yatan ve çoğu kez kitlelerden saklanan nedenlerle yakından ilgilenir. Ehrenburg, savaş sonrası yıllarda ise emperyalist güç politikalarına merak sarmıştır. Yalnız savaş değil kültür, sanat ve edebiyat politikalarına da meraklı olan yazar Fransa Defteri ve Çehov’u Okurken adlı denemelerinde bu sorunları gündeme getirmiştir. Anılar adlı kitabında ise yabancı ülkelere ve savaş sırasında Sovyetlere ilişkin zengin gözlemlerini aktarır.

Eserleri
Romanları: Julio Jurenito (Noebyknovennye Pochozendiya, 1922), Jann Ney’in Aşkı (Lyubov Zanny Ney 1923), Nikolay Kurbova’nın Yaşamı ve Çöküşü (Zizu i gibel Nikolaya Munbova, 1923), Trös D. E (Trest D.E, 1923), V. Protocnom Pereulke (1927), Lasik Rayşvanec’in Fırtınalı Yaşamı (Burnaya zizu Lasika Raycvaneca, 1928),10 Loşadinych Sil (1929), Ediny Front (1930), Zamanın Vizesi (Viza Vremeni, 1930), Düş Fabrikası (Fabrika anov, 1930), Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor (Moskva alezam ne verit, 1932) İkinci Gün (Den Vtoroy, 1933), Nefes Nefese (Ne pehevodya Dihaniya, 1935), Yetişkinler İçin Bir Kitap (Kniga dlya vzrslch 1936), Paris Düşerken (Padenia Pariza, 1941), Fırtına (Burya, 1947), Dipten Gelen Dalga (1952), Rvac (1952), Eşlerin Andı (Zagovor Ravnodusnych), Buzların Çözülüşü (Otepel, 1954)
Hikayeleri: Onüç Pipo (Trinadcat trubok, 1922),
Şiirleri: Rusya İçin Dua (Molitva o Rossiy, 1918),
Röportaj/Denemeler/Notlar: Savaşın Çehresi (Lik oyny, 1920), İnsanın İhtiyacı (Cto Çeloveku nado, 1937), Pazaryerindeki Aslan (Lev na ploscadi, 1947), Amerika’da (V Amerika, 1947), Barışa (Za mir, 1950), Yazarın İşine Dair (O Rabote Pisatelya, 1953), Fransa Defteri (Francuzskie Tetradi, 1959), Çehov’u Okurken (Perecitoyvaya Çeçhova, 1959),

Yaşam Öyküsü Bölümünün Kaynağı: http://www.litera.ru:8083

NAGAZAKİ’DE YAĞMUR

Yağmur volta vuruyor Nagazaki’de, sinirli, öfkeli
Küçük kız korku içinde tutuyor elinde kör bir oyuncak bebeği
İstenmeyen bir yağmur bu, ağaçlar hoşlanmıyor ondan
Vişneler çiçekte, başlamış bile çiçek dökümü.
Külle karışık bir yağmur bu, sessiz ölümle dolu bir yağmur
Kör olmuş oyuncak bebek, küçük kız da kör olacak yarın
Zehir yapılacak bir çocuk tabutunun tahtasından
Tasa ve uzun süren kötülükten baharat yapılacak
Kötülük yağmur gibidir, kaçıp gizlenmek olanaksız ondan
Balıklar çıldırıyor, gökten yere düşüyor kuşlar
Güvercinler karga sesi çıkarmaya başlayacak birazdan
Suskun sazan balıkları birbirlerini ısırmaya ve ulumaya başlayacaklar
Kır çiçekleri dişlerini geçirecek etine insanların
Hava inleyecek göğüste, yüreği emecek, kemirecek
Bu yağmur gibi kötülüğe de dayanmaya gücü yok artık Nagazaki’nin
Senin ölmene göz yummayacağız Nagazaki!
Ey uzak, yeşil ve sakin kentlerin parklarındaki çocuklar
Bir şeye inanmak ya da inanmamak değil artık burada söz konusu olan
En yalın anlamıyla insan yaşamıdır söz konusu olan burada
Dinsin bu yağmur, vişnelere yağmasın bir daha…

1957

HAYIR UNUTULMAZSIN SEN, MADRİD

Hayır, unutulmazsın sen, Madrid,
Kanın, çektiklerin unutulamaz.
Soğuk bir rüzgâr savuruyor toz bulutlarını.
Şu kız neden koltuk değneğiyle yürüyor?
Gün ortasında neden yanıyor fenerler?
Kim görebilecek güneşin doğduğunu?
Karabançel niçin yaşıyor?
Şu beşik niye boş?
Şu anne daha ne kadar zaman anlamıyacak, kucaklamıyacak?

Göğe de var açılan bir kapı,
İstersen ona inan,
Ama yerdeki yırtık çamaşır parçasını görüyor musun?

Ya kana bulanmış toprağı?
Ve toplar bütün gece anlatıyorlar:
Uzağa kaçılamıyacağını, ona bir yardım da edilemiyeceğini?

Güneşin boşuna doğduğunu,
Buraya ne denizlerin,
Ne gemilerin, ne trenlerin,
Ne de şu avare yıldızların erişebileceğini.

Çeviren : Ergin ALTAY

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Rameau’nun Yeğeni – Denis Diderot. ‘Diyalektik bir başyapıt’

Denis Diderot'un 1761 yılında yazdığı Rameau'nun Yeğeni - diyalog (Le neveu de Rameau), adlı yapıtını sağlığında yayınlanmamıştı, böyle bir yapıt...

Kapat