PUNİN İLE BABURİN Pyötr Petroviç’in hikâyesi – Turgenyev

PUNİN İLE BABURİN
Pyötr Petroviç’in hikâyesi

. . . şimdi hem ihtiyar, hem de hastayım, ve her şeyden fazla, günden güne yaklaşmakta olan ölümü düşünüyorum. Geçmişi arada bir düşünüyorum, ruh gözümle gerilere baktığım pek seyrek oluyor. Ancak bazen kışın, alev alev yanan ocağın karşısında, kımıldanmaksızın otururken, sonra, yazın, iki yanı ağaçlı, gölgeli yolda, sakin adımlarla gezinirken geçmiş yılları, olayları, kişileri hatırlarım. Fakat o zaman da düşüncelerim, hayatımın ne olgunluk zamanları üzerinde durur, ne de gençlik yılları üzerinde. Onlar beni ya ta ilk çocukluğuma yahut da ilk gençliğime dek götürür. İşte şimdi de öyle: kendimi köyde, sert ve titiz büyükannemin yanında görüyorum; henüz on iki yaşındayım, hayalimde iki mahlûk canlanıyor…

Fakat sırasıyla, derli toplu anlatacağım.

I

Yıl 1830

İhtiyar uşağımız Filippiç, boyunbağı rozet şeklinde bağlı, dudakları sımsıkı kapalı nefesiyle etrafı rahatsız etmemesi için alnının ortasında kır bir kâkül, her zamanki gibi parmaklarının ucuna basarak odaya girdi, eğildi ve bir demir tepsi üzerindeki, asalet armasıyla mühürlü bir mektubu büyükanneme verdi. O da gözlüğünü takarak onu okudu…

— Kendisi burada mı? diye sordu. Filippiç korkak korkak:

— Ne buyurdunuz, efendim?

— Sersem! Mektubu getireni sordum; daha burada mı?

— Burada efendim, burada… yazıhanede oturuyor. Büyükannem kehribar tespihini şıkırdattı…

— Söyle de gelsin… Sonra bana dönerek:

— Efendi, sen de orada uslu otur! diye çıkıştı. Ben zaten köşemde, bana ayrılan arkalıksız iskemlede hiç kımıldamıyordum.

Büyükannem beni çok sıkı tutardı.

***

Beş dakika sonra, otuz beş yaşlarında, siyah saçlı, esmer, çiçekbozuğu, elmacık kemikleri çıkık, kanca burunlu, gür kaşlarının altından külrengi, ufak gözleri sakin sakin, mahzun mahzun bakan bir adam odaya girdi. Bu gözlerin rengi ve ifadesi, yüzünün öbür kısımlarının, şarkılara mahsus şekillerine uymuyordu. Sırtında uzun etekli bir redingot vardı. Kapının hemen yanında durdu ve — yalnız başını eğerek — selâm verdi.

Büyükannem:

— Senin adın Baburin mi? diye sordu ve derhal kendi kendine söylenerek ilâve etti: “Il a l’air d’un armenien.”

Öteki, boğuk ve sakin bir sesle:

— Evet efendim, diye cevap verdi.

Büyükannemin ilk sözü olan “senin” kelimesi üzerine kaşları hafifçe titremişti. Acaba kendisine “Siz” diye hitap edilmesini mi beklemişti?

— Rus musun? Ortodoks musun?

— Evet efendim.

Büyükannem gözlüğünü çıkardı, onu ağır ağır, baştan ayağa kadar süzdü. O ise başını önüne eğmedi, yalnız ellerini arkasına götürdü. Bende en çok ilgi uyandıran şey bu adamın çenesi oldu: çok perdahlı tıraş edilmişti… Böyle mavimsi yanaklar ve böyle bir çene hiç görmemiştim!

Büyükannem tekrar söze başlayarak!

— Yakov Petroviç mektubunda seni “sarhoşluğu olmayan” ve çalışkan bir adam olarak tavsiye ediyor. Fakat ondan niçin ayrıldın?

— Sayın bayan, çiftliğinde ona başka türlü adamlar lâzım.

— Başka… türlü mü? Bundan bir şey anlamıyorum. Büyükannem tespihini tekrar şıkırdattı:

— Yakov Petroviç bana, sende iki garabet olduğunu yazıyor. Nasıl garabet bunlar? Baburin hafifçe omuzlarını silkti.

— Garabet kelimesiyle neyi kastettiklerini bilemem. Belki de şey… bedenî cezaya müsaade etmediğimi…

Büyükannem bu sözlere şaştı:

Nasıl? Yakov Petroviç seni böyle bir ceza ile cezalandırmak mı istemişti yoksa? Baburin’in müphem, kasvetli yüzü kulaklarına kadar kızardı:

— Sözümü doğru anlamadınız, sayın bayan. Bedenî ceza tatbik etmemeyi kendime prensip ittihaz etmişimdir… Köylüler üzerinde.

Büyükannem bu defa öncekinden daha fazla şaştı, hatta hayretten kollarını kaldırdı. Nihayet:

— A! diye bağırdı ve başını yana eğerek, Baburin’e tekrar, dikkatle baktı.

— Bu senin prensibin mi? Fakat bana göre hep bir; çünkü bana çiftlik idarecisi değil, büro memuru, kâtip lâzım. El yazın nasıl?

— Yazım güzeldir efendim, imlâ yanlışlığı da yapmam.

— Bunun da önemi yok. Benim için asıl önemli olan taraf, yazının okunaklı olması, sonra şu hiç sevdiğim kuyruklu kuyruklu, yeni moda bir büyük harflersiz olmasıdır. Fakat öteki garabetin neymiş bakalım?

Baburin burada tereddütle durakladı, öksürmeye başladı…

— Belki de şey… çiftlik sahibi beyefendi yalnız olmadığımı ima etmek istemişlerdir.

— Evlisin demek, öyle mi?

— Hayır efendim, katiyen… fakat… Büyükannem kaşlarını çattı. Öteki devam etti:

Benimle beraber yaşayan bir kişi… Bir erkek… Arkadaşım, fakir bir adam vardır; ondan ayrılmam… Hemen hemen on yıldır beraberiz.

— Senin bir akraban mı?

— Hayır efendim, akrabam değil, arkadaşım.

Ve muhtemel bir itirazı karşılamak ister gibi acele ile ilâve etti:

— Onun yüzünden çiftlikte hiçbir rahatsızlık olmayacak. Geçim masrafı bana aittir ve benimle hep bir odada oturur; okur-yazarlığı, doğrusunu söyleyeyim, mükemmeliyet derecesinde olduğundan, zararı değil faydası dokunabilir; hem de örnek olmaya lâyık bir ahlâkı vardır.

Büyükannem dudaklarını çiğneyerek, gözlerini kısarak Baburin’i dinledi.

— Onu sen geçindiriyorsun öyle mi?

— Evet efendim.

— Ona acıdığından mı bakıyorsun?

Vazifem olduğu için… bir fakirin başka bir fakire yardım etmesi vazifesidir de onun için…

— Öyle mi! Bunu ilk defa işitiyorum. Şimdiye kadar bunun, daha ziyade zengin kimselerin vazifesi olduğunu sanmaktaydım.

— Müsaadenizle arz edeyim ki, zengin kimseler için bu bir meşgale, bir eğlencedir… Hâlbuki bizim gibiler için…

Büyükannem onun sözünü keserek:

— Peki, peki, yeter! dedi ve bir an düşündükten sonra:

— Senin bu dalkavuğun kaç yaşında? diye burnundan mırıldandı ki bu daima fena bir alâmetti.

— Benim yaşımda efendim.

— Sen yaşta mı?.. Hâlbuki ben onu senin evlâtlığın sanmıştım.

— Hayır, efendim; arkadaşım… hem de… Büyükannem ikinci defa olarak sözünü kesti:

— Yeter! Demek sen bir flântrop’sun [Yunanca. İnsansever, iyilikçi.]. Yakov Petroviç haklı: senin durumunda bir insan için büyük bir garabettir bu. Fakat şimdi işi konuşalım. Vazifelerinin nelerden ibaret olacağını sana izah edeyim. Ücret meselesine gelince…

Tam bu esnada, büyükannem birdenbire kuru ve sarı yüzünü bana doğru çevirerek ilâve etti:

— Que faites vous ici? Allez etudier votre devoir de mythologie!

Hemen yerimden fırlayıp kalktım, büyükannemin elini öptüm, fakat mitoloji dersine çalışmaya değil, doğruca bahçeye gitmek üzere kendimi dışarıya attım.

Büyükannemin malikânesindeki bahçe, çok eski ve büyük bir bahçeydi. Bir tarafı akarsulu suni bir gölle nihayetleniyordu. Bu gölde sazanlar, kaya balıkları bulunduğu gibi, şimdi hemen her yerde cinsi tükenmiş olan meşhur çipralara da rastlanırdı. Kenarında sık bir söğütlük vardır daha yukarda, aşağı tarafları ardıçlıklar, sarı şebboylarla kaplı yamacın iki yanında, baştanbaşa fındık, mürver korulukları, hanımeli, leylâk çalılıkları uzayıp gidiyordu. Koruların arasında yalnız şurada burada, zümrüt gibi yeşil, ipek gibi ince otlu, minimini meydancıklar göze çarpıyor, otların arasından bodur bodur mantarlar, pembe, mor, açık sarı, şapkacıklarıyla tuhaf tuhaf alacalanarak bakışıyor, “tavuk karası”nın altın yuvarlacıklarını andıran ışıklı birtakım lekecikler halinde parıl parıl parıldıyor. Burada, ilkbahar aylarında bülbüller şakır, karatavuklar ıslık çalar, guguk kuşları öterdi; burası yaz günlerinin boğucu sıcağında bile serin olurdu. Bu gür ağaçlı tenhalığa sokulup unutulmayı ne severdim! Burada hiç kimsenin bilmediği — hiç değilse ben öyle sanırdım! —yalnız benim bildiğim, sevgili gizli yerceğizlerim vardı. Büyükannemin odasından çıkınca, doğruca, bu yerceğizlerden biri olan ve “İsviçre” adını verdiğim yere koştum. Fakat “İsviçre”me henüz daha varmadan, onu benden başka birinin de keşfetmiş olduğunu, yarı kurumuş çubukların, yeşil dalların sık örgüsü arasından görünce şaştım kaldım! Sarı gömlekli yüksek keçe kasketli, upuzun bir adam, tam benim sevgili yerceğizimde duruyordu. Sessizce daha yakına sokularak yüzünü dikkatle gözden geçirdim. Hiç tanımadığım bir yüz upuzun, yumuşak, ufak kızılımsı gözlüydü ve pek tuhaf bir burnu vardı. Keçiboynuzu gibi uzanan burnu, dolgun dudaklarının üzerinde asılı gibi duruyordu. Dudakları ara sıra titreyerek, büzülerek ince bir ıslık sesi çıkarıyor, göğsü hizasında duran kemikli ellerinin uzun parmakları, çabuk hareketlerle, havada daireler çiziyordu. Zaman zaman ellerinin hareketleri duruyor, dudaklarındaki ıslık kesiliyor, başı, kulak kabartır gibi ileriye uzanıyordu. Ona biraz daha yaklaşarak daha dikkatle baktım… Yabancı adam bir elinde kanaryaları kızıştırarak ötmeye zorlamak için kullanılan cinsten, birer tane ufak, sığ kadeh tutuyordu. Ayaklarımın altında ufak bir dal çıtırdadı; yabancı adam irkildi, geri çekilecek oldu… fakat bir ağaca çarptı inledi ve olduğu yerde durdu.

Meydancığa doğru ilerledim. Yabancı gülümsedi.

— Merhaba, dedim.

— Merhaba, efendi çocuğu!

Bana efendi çocuğu demesi hoşuma gitmedi. Bu ne biçim teklifsizlikti!

— Ne yapıyorsunuz burada? diye sert sert sordum. O ise hep gülümsemeye devamla cevap verdi:

— İşte görüyorsunuz ya, kuşları ötmeye çağırıyorum. Ve kadehlerini gösterdi. Devamla:

— İspinozlar mükemmel cevap veriyorlar! Sizin için genç yaşınıza göre kanatlı mahlûkların ötüşleri muhakkak büyük bir zevk olmalı! Lütfen dinleyin: cıvıldamaya başlayacağım — arkamdan hemen onlar da başlar — ne hoş!

Kadehlerini sürtmeye başladı. Gerçekten, yakındaki üvez ağacından bir ispinoz hemen karşılık verdi. Yabancı sessizce güldü ve bana göz kırptı.

Bu gülüş bu göz kırpış, bu yabancının her hareketi, fısıltılı hafif sesi bükük dizleri, zayıf kolları, keçe kasketi, uzun gömleği, her şeyinden, iyi yüreklilik, bir nevi masumluk, neşe akıyordu,

— Buraya çoktan mı geldiniz? diye sordum.

— Hayır, bugün.

— Siz şu adam değil misiniz… hani…

— Bay Baurin’in hanımefendiye bahsettiği adam mı?

— — Ta kendisi, ta kendisi.

— Arkadaşınızın adı Baburin, ya sizin?

— Benimki Punin. Soyadım Punin’dir; Punin. O Baburin, ben de Punin. Ve tekrar kadehlerini gıcırdatmaya başladı:

— Dinleyin, dinleyin ispinozu… bakın nasıl ötüyor!

Bu acayip adam birdenbire “müthiş” hoşuma gitti. Bütün çocuklar gibi ben de yabancılara karşı ya ürkek, çekingen davranır yahut da büyüklük taslardım. Hâlbuki bu adama karşı sanki kırk yıllık dostummuş gibi davranıyordum.

— Baksanıza, dedim ona, buradan daha güzel bir yer biliyorum; orada kanepe var, oturabiliriz, hem oradan su bendi de görülebiliyor. Haydi, beraber gidelim.

Yeni dostum, şarkı söyler gibi bir sesle:

— Peki, gidelim, diye cevap verdi.

Onu öne geçirdim, yürürken iki yanına sallanıyor, zikzak hareketler yapıyor, başını arkaya atıyordu.

Gömleğinin arkasında, yakasının altında ufak bir püskülün sallanıp durduğunu fark edince; arkanızda asılı duran nasıl şey? diye sordum.

— Nerede? dedi ve eliyle yakasını yoklayarak:

— Ha, şu püskül mü? Bırakın onu! Anlaşılan süs olsun diye oraya dikmişler. Zararı yok. Onu kanepeye götürdüm, oturdum, o da yanıma oturdu.

— Burası güzel! diye mırıldandı ve derin derin soluk aldı:

— Oh, ne güzel! Fevkalâde bir bahçeniz var! Oh, o-oh! Ona yandan bakıyordum.

— Ne biçim şapkanız var! diye istemeksizin bağırdım. Onu bana gösterir misiniz?

— Buyurun, küçük bay, buyurun, diyerek şapkayı çıkardı. Elimi uzatırken gözlerimi kaldırıp bakınca birden kahkahayı bastım. Punin’in başı cascavlaktı; dümdüz, beyaz bir deriyle örtülü, sivrimsi kafatasının üzerinde tek bir tüyceğiz bile görülmüyordu.

Tepesini eliyle sıvazlayarak kendisi de güldü. Gülerken, neredeyse boğulacak gibi oluyor, ağzını geniş geniş açıyor, gözlerini yumuyor, alnından, aşağıdan yukarıya üç sıra halindeki kırışıklar, dalgalar gibi koşuşuyordu. Nihayet;

— Nasıl? dedi. Tıpkı yumurta gibi, değil mi?

— Tıpkı, tıpkı yumurta! diye heyecanla tekrarladım. Fakat çoktan beri mi böylesiniz?

— Çoktan beri; halbuki ne güzel saçlarım vardı, bilseniz! Argonaut’Iarın, denizler aşarak aradıkları altın yapağı gibi…

Henüz on iki yaşında bir çocuk olduğum halde, mitoloji dersi okuduğum için Argonaut’ların kim olduklarını biliyordum. Bu sözü, neredeyse paçavralar giyen bir adamın ağzından işitmek beni bilhassa hayrete düşürdü.

İçi vatalı, kırık önlüğü mukavvadan kasketini elimde çevirerek sordum:

— Siz mitoloji tahsil etmişsiniz demek, öyle mi?

— Evet, bu ilmi de tahsil ettim, sevgili küçük beyim. Çıplak tepemi koruyan kapağı şimdi artık lütfen iade eder misiniz?

Kasketini başına geçirip gözlerine kadar indirdi, sonra beyazımsı kaşlarını kaldırarak benim kim olduğumu, anamın, babamın kimler olduğunu sordu.

— Bu çiftliğin sahibinin torunuyum. Benden başka torunu yoktur. Annemle babam öldü. Punin istavroz çıkararak:

— Allah rahmet eylesin! dedi. Yetimsin demek: aynı zamanda bu çiftliğin mirasçısı. Asil kan hemen belli oluyor, gözlerinizde parıldıyor, kaynaşıyor… jjj… j.. j.

Bu esnada, kanın nasıl kaynaştığını parmaklarıyla bana gösterdi.

— Pekâlâ… acaba arkadaşım büyükannenizle anlaştı mı, kendisine vaat ettikleri işi alabildi mi? Biliyor musunuz?

— Hayır, bilmiyorum. Punin içini çekti:

— Ah, burada kalabilseydik! İsterse kısa bir zaman olsun! Boyuna dolaşmak, dolaşmak, sığınacak bir yer elde edememek… Dünyanın azabı, gailesi bitmez, tükenmez… insan şaşırır…

Ben, sözünü keserek sordum:

— Söyleyin bana, siz rahiplerden misiniz yoksa? Punin, bana doğru dönerek, gözlerini kırpıştırdı:

— Bu sualinizin sebebi nedir, sevgili evlâdım?

— Kilisede dua eder gibi konuşuyorsunuz da onun için.

— Eski Slavca sözler kullandığım için mi? Elbette ki, alelâde bir sohbette bu gibi sözler, her zaman yerinde kullanılmış sayılamaz; fakat insanın ruhu kanatlanıp yükselince, dili de hemen yükseliverir. Hocanız, yani Rus edebiyatı öğretmeniniz bunu size izah etmedi mi?

— Hayır, izah etmedi, dedim. Köyde olduğumuz zamanlarda öğretmenim de yoktur. Moskova’da birçok öğretmenim vardır.

Köyde uzun müddet mi kalırsınız?

— İki ay kadar; daha fazla kalmayız. Büyükannem diyor ki köyde ben şımarıyormuşum. Fakat burada da bir mürebbiyem var.

— Fransız mı?

— Evet.

Puııin kulağının arkasını kaşıdı:

— Yani bir matmazel mi?

— Evet; adı matmazel Frique’dir.

On iki yaşında bir oğlan olduğum halde, bir mürebbim değil de sanki kızmışım gibi, mürebbiyem olduğundan, bana birdenbire bir utanç gelmişti.

Kayıtsızlıkla ilâve ettim:

— Fakat ona itaat etmiyorum ki, bana ne! Punin başını, salladı.

— Ah, asilzadecikler, asilzadecikler! Sevdikleriniz hep yabancı zadecikler! Rusluktan ayrılmışsınız, yabancılara tapmışsınız, yabancılaşmışsınız…

— Bu ne? Manzum mu konuşuyorsunuz? diye sordum.

— Ne sanıyorsunuz? Canım ne zaman istese bunu yapabilirim; yaradılışımda var çünkü…

Fakat tam bu esnada arkamızdan şiddetli, keskin bir ıslık sesi geldi. Muhatabım hızla kanepeden kalktı:

— Allaha ısmarladık, küçük beyim; arkadaşım çağırıyor, beni arıyor… acaba bana bir söyleyeceği mi var? Affedin, kusura bakmayın…

Korunun içine dalarak gözden kayboldu. Ben biraz daha kanepede kaldım. Şaşkınlık içindeydim; aynı zamanda içimi tatlı bir his kaplamıştı… Şimdiye kadar böyle bir adamla ne karşılaşmış, ne de konuşmuştum. Bir müddet hayale daldım, fakat mitoloji dersimi hatırlayınca hemen eve koştum.

Eve gelince büyükannemin Baburin’le anlaştığını, at ahırlarının yanındaki, hizmetçilere ait binada ona ufak bir oda ayrıldığını öğrendim. Baburin arkadaşıyla beraber derhal bu odaya yerleşmiş.

Ertesi sabah, çayımı içer içmez matmazel Frique’den izin almaksızın, hizmetçilerin oturduğu binaya gittim. Dünkü acayip adamla yine çene çalmak canım istiyordu. Odanın kapısını vurmadan — çünkü emrimiz altındaki insanlara karşı bu bizde âdet değildi — içeriye girdim. Fakat orada aradığımı, yani Punin’i değil de hamisi, filântrop Baburin’i buldum. Ceketsiz, bacaklarını ayırmış, pencerenin önünde ayakta duruyor, uzun bir havlu ile başını, boynunu itina ile kuruluyordu.

Bir taraftan kurulamaya devam ederken, kaşlarını çatarak:

— Ne istiyorsunuz? diye sordu. Ben, son derece lâubali bir tavırla, şapkamı da çıkarmadan:

— Punin evde değil mi? diye sorunca Baburin ağır ağır cevap verdi:

— Bay Punin Nikandr Vaviliç, şu anda evde yoklar; fakat delikanlı, müsaadenizle size bir ihtarda bulunacağım: böyle, hiç müsaade istemeden, bir başkasının odasına girmek yakışık alır mı acaba?

Bana… “Delikanlı” diye hitabetsin! ha… buna nasıl cesaret ediyor!.. Hiddetimden pancar gibi kızarmıştım. Şimdi artık lâubalice değil, kibir ve azametle dedim ki:

— Efendi, benimle kim olduğumu bilmiyorsunuz galiba; ben buranın sahibinin torunuyum. Baburin, yeniden havlu ile meşgul olmaya başlayarak:

— Bana göre hepsi bir, diye karşılık verdi. Sahibinin torunu da olsanız, başkalarının odasına girmeye hakkınız yoktur.

— Nasıl başlarının odası? Neler söylüyorsunuz siz? Ben burada her yerde kendi evimdeyim.

— Hayır, müsaadenizle, burada, kendi evinde olan benim, siz değilsiniz çünkü bu oda, şartlarımıza göre, emeğimin karşılığı olarak bana tahsis edilmiştir…

Ben onun sözünü keserek:

— Rica ederim, bana öğretmeye kalkmayın, sizden daha iyi bilirim ki, Bu defa da o benim sözümü keserek:

— Size öğretmek lâzım, çünkü henüz öyle bir yaşta bulunuyorsunuz ki… Ben vazifelerimi bildiğim gibi haklarımı da çok iyi bilmekteyim ve şayet benimle bu biçim konuşmakta devam edecek olursanız, buradan çıkıp gitmenizi rica etmek zorunda kalacağım…

Eğer, tam bu sırada Punin hoplayarak, sallanarak çıkıp gelmeseydi bizim münakaşamız, kim bilir ne şekilde sona edecekti! Anlaşılan, yüzlerimizin ifadesinden, aramızda hoşa gitmeyecek bir şeyler geçtiğini sezmiş olacak ki, Punin derhal, son derece sevimli, nazik bir sevinç belirtisiyle bana hitap ederek:

— Aa… küçük bey, küçük bey! diye haykırdı.

— Ah, şekerim, beni görmeye gelmiş!

Kendi kendime “Bu ne? Yoksa bana sen diye mi hitap edecek?” diye düşündüm. O, devamla:

— Fakat haydi gidelim, hep beraber bahçeye gidelim! Orada öyle bir şeyler buldum ki… bu boğucu sıcakta burada ne diye durmalı! Haydi gidelim!

Punin’in arkasından yürüdüm; fakat kapının eşiğinde dönüp Baburin’e, kışkırtıcı bir bakış fırlatmayı lüzumlu gördüm “senden korkmuyorum işte!” demekti bu.

O da bana aynı tarzda mukabele etti; hatta belki de benden ne derece nefret ettiğini iyice hissettirmek için, üstelik bir de “tüh, tüh!” dedi.

Arkamızdan kapı kapanınca Punin’e:

— Arkadaşınız ne küstah bir adammış! dedim.

Punin tombul yüzünü korku ile bana çevirerek; gözlerini belerterek sordu:

— Bu tarzda kimin hakkında fikir beyan ediyorsunuz?

— Tabii, onun hakkında… neydi adı? şey… şu herif canım… Baburin hakkında…

— Paramon Semenoviç Baburin mi?

— Evet, elbette ondan… Şu Arap suratlı heriften bahsediyorum. Punin sesinde şefkatli bir azarlayış edasıyla:

— Nas…ı…l! küçük beay, küçük bay! Ondan nasıl böyle bahsediyorsunuz? Paramon Semenoviç Baburin pek değerli, pek muhterem bir zattır. En sert prensiplere bağlı, fevkalâde bir adam! Kendine hakaret ettirmez elbette; çünkü kendi değerini bilir. Müthiş malûmatlıdır; hem böyle bir mevki işgal etmeye de lâyık değildir!.. Ona karşı nezaketli davranmak lâzımdır azizim; çünkü o…

Punin burada eğilerek kulağıma:

— “O bir cumhuriyetçidir” dedi.

Gözlerimi şaşkın şaşkın Punin’e dikerek bakakalmışım. Benim için hiç beklenmedik bir şeydi bu. Kaydanov’un ders kitabından ve daha başka tarih kitaplarından vaktiyle, pek eski zamanlarda, Yunanlı ve Romalı cumhuriyetçiler olduğunu okumuştum ve hatta, bunun için de, onların hepsini, başlarında miğferleri, ellerinde yuvarlak kalkanları olan iri, çıplak ayaklı adamlar olarak tasarlardım. Halbuki hakikatte zamanımızda, bilhassa Rusya’da, …. vilâyetinde cumhuriyetçiler bulunabilmesi… bu bütün fikirlerimi altüst, karmakarışık etmişti!

Punin:

— Evet, şekerim, evet; Paramon Semenoviç Baburin cumhuriyetçidir, diye tekrarladı; işte artık, ileride onun hakkında nasıl bir dil kullanacağınızı biliyorsunuz! Haydi, şimdi bahçeye gidelim. Orada ne buldum, biliyor musunuz! Bir kızıl kuyruk yuvasında guguk kuşu yumurtası! şaşılacak şey!

Punin’le beraber bahçeye gittim. Fakat içimden hep: “Cumhuriyetçi! Cum-hu-ri-yet-çi!” diye tekrarlayıp duruyordum.

Nihayet hükmümü verdim: “Boşuna çenesi mavimsi değil!”

***

Bu iki insanla — Punin ile Baburin — münasebetim o günden itibaren açıkça belli olmuştu. Baburin bende düşmanlık hissi uyandırmış, fakat az sonra buna, saygıya benzer bir his karışmıştı. Hem de ondan korkuyordum! Hatta bana karşı olan hareketlerindeki o eski sertlik kaybolduktan sonra bile ondan korkmaktan, çekinmekten vazgeçmemiştim. Punin’den korkmadığımı söylemeye bile lüzum yok; hatta ona hürmet etmiyor, — açıkça söyleyeyim — onu bir soytarı sayıyordum; fakat bütün ruhumla da seviyordum! Saatlerce onunla baş başa kalmak, hikâyelerini dinlemek artık benim için gerçek bir zevk olmuştu. Bu “bayağı tabakadan” “du commun” adamla bu “intimite [Samimilik]” büyükannemin hiç hoşuna gitmiyordu; ama evden sıyrılmak fırsatı ne zaman elime geçse derhal, tuhaf, sevgili, acayip arkadaşımın yanına koşuyordum. Buluşmalarımız, bilhassa matmazel Frique çiftlikten uzaklaştırıldıktan sonra adamakıllı sıklaştı. Bu matmazel, bizi ziyarete gelen kurmay yüzbaşıya evimize hâkim olan sıkıntıdan şikâyet etmeye kalkışınca büyükannem, ceza olarak onu gerisin geriye Moskova’ya göndermişti. Punin’e gelince: bu adamın on iki yaşında bir çocukla oturup uzun uzun konuşmalardan canı sıkılmıyordu; bilâkis, bunu kendisi istiyordu; onunla, güzel kokulu gölgeliklerde, kuru ve ipek gibi yumuşak otlar üzerinde, gümüşlü kavakların yaprak tentesi altında yahut gölcük kenarındaki sazlıkta, bazı yerlerinden, acayip acayip örülerek, büyük, siyah damarlar, yılanlar, yeraltı âleminden dışarı fırlayan kaçaklar gibi, düğümlü kökler sarkan çökmüş kıyıların iri, nemli kumları üzerinde oturarak onun hikâyelerini ne kadar çok dinlemiştim! Punin bana hayatını, bütün mesut ve bedbaht günlerini, teferruatıyla anlatırdı. Ben de hislerini öyle can ve gönülden paylaşırdım ki! Babası papazmış; — harikulade bir adammış — “ancak sarhoşluğu esnasında müthiş sert olurmuş.”

Punin bir papaz okuluna devam etmiş; fakat imtihandan korktuğu, rahiplik mesleğine karşı bir temayül hissetmediği için okulu terk etmiş, birçok meşakkatli günler yaşamış ve nihayet serseriliğe kadar düşmüş. “Velinimetim Paramon Semeniç Baburin ile karşılaşmamış olsaydım, sefalet, rezalet, seyyiat uçurumuna yuvarlanmam muhakkaktı!” diye ilâve ederdi. Punin tumturaklı ifadeleri pek severdi. Yalancılığa karşı değilse de, masal uydurmaya, mübalâğa etmeye karşı onda şiddetli bir meyil vardı; her şeye şaşar, her şeyden heyecanlanırdı… Ben de onu taklit ederek mübalâğalar yapmaya, heyecanlanmaya koyulurdum. İhtiyar dadım bana: “Sana ne oluyor böyle? Adeta ruhunu cinlere, şeytanlara kaptırmış gibisin. Haç çıkar, tövbe et!” diye öğüt verirdi. Punin’in hikâyeleri beni son derece ilgilendiriyordu; fakat hikâyelerinden daha ziyade okumalarını severdim. Hele onun münasip fırsatlar kollayıp, tıpkı efsanevi bir keşiş veya aziz bir ruh gibi koltuğunun altında kalın bir kitapla karşıma çıkıp, parmağıyla, başıyla, kaşları, omuzları, bütün vücudu ile gizlice, birtakım esrarengiz işaretlerle bahçenin, bizi hiç kimsenin bulup rahatsız edemeyeceği tenha, ücra yerlerini bana gösterdiği sıralarda duyduğum hisleri tasvir etmek mümkün değildir. Hiç kimse farkına varmadan gizli yerlerimizden birine selâmetle varır, yan yana otururduk. Ağır ağır açılan kitaptan, o zaman benim için izahı mümkün olmayan hoş bir küf ve eskilik kokusu yayılırdı. Ben sessizce bekleyerek Punin’in yüzüne, ağzına hemen bir lâhza sonra aralarından tatlı sözler dökülmeye başlayacak olan dudaklarına bakarken, içimde ne tatlı çarpıntılar, ne anlatılamaz heyecanlar duyardım! Nihayet okumanın ilk sesleri duyulur! Etrafımızda her şey kaybolur… Hayır, kaybolmaz, ama arkasında sadece bir çeşit dostluk, koruyuculuk tesirleri bırakarak uzaklaşır, uzaklaşır, sislere bürünür! Bu ağaçlar, bu yeşil yapraklar, bu yüksek otlar bizi perdeler, bütün öteki âlemden gizler; neredeyiz, ne yapıyoruz kimse bilmez. Hâlbuki biz sırsıklam şiir içindeyiz… Şiir ta iliklerimize işler; bizi sarhoş eder, içimizde mühim, muazzam, gizli bir şeyler olmaktadır… Punin daha ziyade şiirlere, hem de tannan, dağdağalı şiirlere tutkundur, bunlar için canını vermeye hazırdır! O bunları okumaz, hayır, tantanalı bir eda ile sarhoş gibi kendinden geçmiş bir halde coşup köpürerek, çıngıraklı bir sesle, Pitia [Eski Yunanlılarda Apollon tapınağının gelecekten haber veren rahibesi. (Çeviren.)] gibi şiddetle haykırır! Bir de şu âdeti vardı: ele aldığı şiiri ilkönce yavaşça, yarım sesle, kendi kendine mırıldanır gibi vızıldar… Onun tabirince bu “okuma müsveddesidir” ve sonra, aynı şiirin “temize çekilmişi” gürler, kendisi birden yerinden fırlar, kollarını havaya kaldırır, fakat bu ne duadaki gibi bir hareket, ne de âmirane vaziyet alıştır…

Böylece onunla yalnız Lomonosofu, Sumarakofu, Kantemir’i değil, (şiirler ne kadar eski olursa, Punin’in zevkine o kadar daha uygun geliyordu) Heraskov’un “Rossiyada’sını bile aktardık! Ve doğrusu şu: “Rossiyada” destanı yok mu, beni büsbütün gaşy etmişti. Hele orada öyle bir dev kahraman, mert bir Tatar kızı var ki… Şimdi adını hatırlayamıyorum, fakat o zaman sadece adının bir anılmasından bile elim ayağım buz kesilirdi! Punin manalı manalı başını sallayarak “Evet” derdi. Heraskov’da öyle beyitler vardır ki âdeta insanı yıldırım gibi çarpar… Ona Heraskov adı verilmesi boşuna değil! Punin Lomonosofun üslûbunu pek basit ve lâubali bularak muaheze eder, Derjavin’e ise düşman gözüyle bakar, onun şairden ziyade bir saray dalkavuğu olduğunu söylerdi.

Evimizde ise edebiyata, şiire hiç kıymet ve ehemmiyet verilmezdi; şiirler, hele Rus şiirleri, yakışıksız, bayağı şeyler sayılırdı ve büyükannem onlara şiir değil de “kanto” derdi. Onun düşüncesine göre her “kanto uydurucusu” ya berbat bir ayyaş yahut da düpedüz ahmaktır. Bu biçim görüş ve anlayışlarla yetiştirilmekte olduğuma göre muhakkak ya Punin’den nefretle yüz çevirmem — zaten üstelik bir de kirli, pasaklı olması benim o, efendilere has alışkanlıklarımı rencide ediyordu — yahut da ona kapılarak, yenilerek, onu taklit etmem, ondaki şiir hastalığının bana da bulaşması lâzımdı… Nitekim böyle de oldu. Bende şiir okumaya, büyükannemin dediği gibi “kantolar söylemeye” başladım… hatta kendim de bir şeyler meydana getirmeyi deneyerek bir lâterna tasviri yazdım. Orada şu iki mısra da vardı:

İşte kalın silindir dönüyor,

Dişceğizleriyle ötüyor…

Punin bu tasvirdeki bir çeşit ses taklidini takdir etti; fakat asıl mevzuu beğenmedi; pek bayağı imiş lirik şakırdamalara lâyık değilmiş!

Ah, ne nazik! Bütün bu özentiler, heyecanlarımız, coşmalarımız, tenhalardaki gizli gizli okumalarımız, şiirimiz… Hepsi, hepsi birden sona eriverdi! Yıldırım çarpması gibi, birdenbire başımıza bir felâket geldi.

***

Büyükannem her şeyde intizamı, temizliği severdi. Bahçemizin de muntazam, temiz tutulması lâzımdı. Bunun için, zaman zaman buraya serbest ırgatlardan birtakım köylüleri, gözden düşmüş uşakları toplarlar, onlara yolları temizlettirirler, otları ayıklatırlar, çiçek tarhlarının toprağını kabartıp, yumuşatmak, kalburlamak ve bunun gibi daha başka işler gördürürlerdi.

İşte böyle bir çalışma gününde büyükannem beni yanına alarak bahçeye gitmişti. Ağaçların arasında, fidanlarda, her tarafta beyaz, kırmızı, mavi, gömlekler göze çarpıyor, kazma, kürek şakırtıları, eğik kalbura çarpan toprak keseklerinin boğuk gürültüleri işitiliyordu. İşçilerin yanından geçerken, büyükannem bunlardan birinin hem ötekilerden daha az gayret gösterdiğini, hem de selâm vermek için şapkasını başından âdeta istemeye istemeye çıkardığını kartal gibi gözleriyle hemen fark ediverdi. Bu, kansız yüzlü, çökük ve donuk gözlü, henüz pek genç bir delikanlıydı. Yamalarla dolu, yırtık pırtık gömleği, neredeyse dar omuzlarından sıyrılıp düşüverecekmiş gibi duruyordu.

Büyükannem parmaklarının ucuna basarak arkasından gelen Filippiç’e:

— Bu kim? diye sordu. Filippiç şaşırıp kekeleyerek: — Lût… lütfen… han., gi…

— Ahmak herif! Şu, bana kurt gibi bakanı soruyorum. İşte duruyor, çalışmıyor.

— Bu mu? Evet efendim… bu, bu, bu, rahmetli Pavel Atanasiefin oğlu Ermil’dir.

Bu Pavel Atanasiv, on yıl önce; büyükannemin fevkalâde teveccühüne mazhar olan konak kâhyasıymış; fakat birdenbire gözden düşerek sığır çobanlığına indirilmiş, bu iştede tutunamamış, daha aşağılara yuvarlanmış, yuvarlana yuvarlana nihayet bir pud’un [16 kg. Rus ölçüsü. (Çeviren.)] aylık ücretle uzak bir köydeki isli — bacasız — kulübeye düşmüş ve ailesini son derece bir sefalet içinde bırakarak felçten ölmüş.

Büyükannem:

— Yaaa! dedi, boşuna dememişler: “Armut, ağacından uzağa düşmez” diye. Fakat bunun da icabına bakmalı. Bana böyle somurtkan bakışlı insanlar lâzım değil.

Sonra eve döndü ve “icabını” yaptı: üç saat kadar sonra da Ermil’i tamamıyla “teçhizatlandırılmış olarak” büyükannemin penceresinin altına getirdiler. Biçare oğlan Sibirya’ya sürgün ediliyordu. Birkaç adım ötede, bahçe parmaklığının arkasında onun fakir eşyasıyla yüklü ufak bir köy arabası göründü. İşte böyle zamanlardı onlar! Ermil, şapkasız başını önüne eğmiş, yalınayak, ayakkabıları bir iple bağlı ve omzuna asılı olduğu halde orada duruyordu. Konağa doğru çevrilmiş olan yüzünde ne yeis, ne keder, ne de hayret ifadesi görünüyordu; manasız, ahmakça bir gülümseyiş, renksiz dudaklarında âdeta donup kalmıştı. Kuru ve yarı kapalı gözleri yere dikmişti. Ermil’in geldiği kendisine haber verilince büyükannem divanından kalktı ipekli elbisesini hafifçe fışırdata fışırdata pencereye yaklaştı, altın saplı gözlüğünü gözlerine yaklaştırarak, yeni sürgüne baktı. Bu esnada, odasında, kendisinden başka dört kişi daha vardı: konağın vekilharcı, Baburin, gündüz nöbetçisi olan kazak oğlan, bir de ben.

Büyükannem sürgün gideni tepeden tırnağa kadar süzdü… Birdenbire boğuk bir ses duyuldu:

— Hanımefendi…

Etrafıma baktım. Baburin’in yüzü kıpkırmızı kesilmiş, çatık kaşlarının altında ufak, parlak, korkunç noktalar belirmişti… Şüphesiz bu sözü söyleyen, “hanımefendi” diyen Baburin’di.

Büyükannem dönüp baktı, saplı gözlüğünü Ermil’den Baburin’in üzerine çevirerek yavaşça, genizden gelen bir sesle:

— Kim… konuşuyor burada? diye sordu. Baburin bir iki adım öne çıkarak:

— Ben hanımefendi! diye başladı: cüretimi af buyurun… sanırım ki… müsaadenizle arz edeyim ki… yaptığınız muamele doğru değildir…

Büyükannem saplı gözlüğünü gözlerinden ayırmaksızın, aynı sesle:

— Yani?

Baburin her kelimeyi tane, tane, fakat güçlükle söyleyerek devam etti. Hiçbir suçu olmadığı halde Sibirya’ya sürgün edilmekte olan şu delikanlı hesabına konuşmak, bu gibi emirlerin, yalnız hoşnutsuzluklara sebep olacağını… — Allah korusun! — hatta daha başka neticeler de doğurabileceğini, bu gibi muamelelerin, çiftlik sahibi asilzadelere verilen salâhiyetlerin tecavüzünden başka bir şey olmadığını arz etmek isterim.

Büyükannem biraz sükûttan sonra:

— Sen… nerede tahsil ettin? diye sordu ve saplı gözlüğünü indirdi. Baburin şaşırarak:

— Ne buyurdunuz, diye mırıldandı.

— Sana soruyorum: nerede tahsil ettin? böyle acayip, anlaşılması güç sözler sarf ediyorsun. Baburin:

— Benim… tahsilim… diye başlamışken, büyükannem, nefretle omuzlarını silkip, sözünü keserek:

Benim verdiğim emirler senin hoşuna gitmeyebilir… Fakat benim için bunun hiçbir değeri, önemi yoktur. Tebaam üzerinde egemenlik yalnız bana aittir ve tebaam için hiç kimseye karşı sorumlu değilim. Sonra karşımda ukalâlık edilmesine, işlerime karışılmasına alışık değilimdir. Ayaktakımından bilgin filântroplara ihtiyacım yok; bana itaatli, uysal uşaklar lâzım. Sen buraya gelinceye kadar böyle yaşadım, sen gittikten sonra da böyle yaşayacağım. Sen benim işime yaramazsın, vazifen sona ermiştir!..

Büyükannem vekilharcına hitap ederek: — Nikolay Antonof, bu adamın hesabını gör! Öğleye kadar buradan gitmeli! Anladın mı? Beni kızdırmamaya dikkat et. Sonra şu öteki… Sersem, tufeyli de onunla birlikte gitmeli. Sonra tekrar pencereden bakarak: — Ermil daha ne bekliyor? diye ilâve etti ve: onu gözden geçirdim, tamam, haydi! diyerek mendiliyle, arsız bir sineği kovar gibi, pencereye doğru bir hareket yaptı. Sonra koltuğuna oturup bize soğuk bir eda ile: “Haydi insanlar hepiniz dışarı” dedi.

Gündüz nöbetçisi kazak oğlan hariç hepimiz çıktık; çünkü o, “adam” yerine sayılmadığından büyükannemin sözleri ona ait değildi.

***

Büyükannemin emirleri noktası noktasına yerine getirildi. Öğleye doğru Baburin ile dostum Punin çiftlikten hareket ettiler. Acımı, içten, tam çocukça üzüntümü tasvire kalkmayacağım. Bu hislerim o kadar derin o kadar şiddetliydi ki, cumhuriyetçi Baburin’in cesaretli hareketinin bana telkin ettiği saygıyla karışık hayret duygusunu bile bastırdı. Büyükannemle olan konuşmasından sonra Baburin derhal odasına giderek eşyasını toplayıp yerleştirmeye başladı. Bütün bu esnada etrafında dolaştığım halde — daha doğrusu Punin’in etrafında — bana ne bir söz, ne de bir bakışla olsun iltifatta bulunmadı. Punin ise büsbütün şaşırmış bir haldeydi o da hiç konuşmuyor, fakat muttasıl bana bakıyordu. Gözlerinde hep aynı yaşlar… Ne dökülmek, ne de kurumak bilen gözyaşları… “velinimetini” muaheze etmeye cesaret edemiyordu. Baburin hiçbir şeyde hata edemezdi; fakat çok sıkıntılı ve kederliydi. Vedalaşırken Punin’le ikimiz “Rossiada”dan bir parça okumaya teşebbüs ettik; hatta bunun için gidip kilere kapandık — bahçeye gitmenin sırası değildi — fakat her ikimiz de daha ilk beyitte duraklaya kaldık; ben, on iki yaşıma ve büyüklük iddiama rağmen, birdenbire bir dana böğürür gibi yüksek sesle ağlamaya başladım…

Baburin “Tarantos” [Tarantos: (Rusça), Eskiden Rusya’da kullanılan alçak ve yaysız araba. (Çeviren.)] a binip

yerleştikten sonra, yüzünün o her zamanki sert ifadesini biraz yumuşatarak nihayet bana dedi ki: “Size bir ders olsun, küçük bay: bugünkü hâdiseyi unutmayın ve büyüdüğünüz vakit bu gibi haksızlıklara bir son vermeye çalışın, iyi bir kalbiniz, henüz bozulmamış bir karakteriniz var… bakın, sakının… bu böyle devanı edemez” dedi. Ben de burnumdan, dudaklarımdan, çenemden aşağı dökülen göz yaşları içinde dilim dolaşarak, hıçkıra hıçkıra cevap verilim: “Unut…unutma…yacağım, söz veriyorum… bunu… muhakkak… yapacağım…”

Fakat bu sırada, biraz önce kendisiyle belki yirmi yirmi defa kucaklaştığımız Punin’e — (tıraşsız çenesine sürtünmekten yanaklarım hâlâ yanıyordu; kokusu ta içime kadar işlemişti) — evet, bu sırada Punin’e birdenbire bir coşkunluk geldi! Arabanın içinde oturduğu yerden fırlayıp kalktı, kollarını havaya kaldırarak gürleyen bir sesle (böyle bir ses onda hiç görülmemiş bir şeydi!) Derjavin’in tercüme ettiği Hazreti Davut mezamirini okumaya başladı; ama bu defa Derjavin bir saray dalkavuğu değil, gerçek bir şairdi:

Kaadir -i mutlak Tanrı kıyam etti

İlahlar kalabalığını, yeryüzünü yargıya çekti…

Ne zamana kadar, dedi, daha ne zamana kadar

Kötülere, günahkârlara göz yummak?

Kanunları korumak borcunuz sizin…

Baburin ona: — Duur! diye seslendi. Punin oturdu, fakat okumasına yine devanı etti:

Kurtarmak masumları felâketten,

Barındırmak bahtsızları

Savunmak zayıfları kuvvetlilere karşı borcunuz sizin…

Punin “kuvvetlilere karşı” derken, parmağıyla efendilerinin konağını gösterdi, sonra, sonra, sürücü yerinde oturan arabacıyı işaret ederek devam etti:

Zavallıları zincirden kurtarmak!

Kulak asmazsınız! görür de bilmek istemezsiniz…

Bu esnada konaktan koşarak gelen Nikolay Antonov boğazını yırtarcasına arabacıya bağırdı: “Daha ne bekliyorsun, serseri! Alık alık bakma, haydi, hemen çek!”

Araba hareket etti. Fakat Punin’in sesi uzaklardan hâlâ işitiliyordu:

İn göklerden, hey Tanrı, hey hak Tanrısı,

Yeryüzüne in de gel, yargıla, cezalandır şeytana uyanları…

Tek hâkimi ol yerlerin

Nikolay Antonov: “Ne soytarı herif!” diye bağırdı.

Tam bu esnada cümle kapısı merdiveninde görünen papaz da: “gençliğinde kâfi derecede dayak yememiş de ondan” diye ilâve etti. Kendisi, hanımefendinin akşam duasının saat kaçta yapılmasını istediğini öğrenmek için gelmişti.

***

Birkaç saat sonra da, Ermil’in daha henüz köyde olduğunu, ancak ertesi sabah erkenden bazı kanuni formalitelerin yerine getirilmesi için şehre götürüleceğini — bu formalitelerden maksat çiftlik sahiplerinin keyfî hareketlerini sınırlamak iken, sadece yüksek makamlara bir ek gelir kaynağı hizmetini görüyordu — öğrenince gidip onu buldum ve param olmadığından kendisine götürdüğüm ve içerisinde iki mendil, bir çift ökçeleri çarpılmış ayakkabı, bir tarak ve bir eski gecelik entari bulunan bohçayı verdim. Ermil, arka avluda, arabanın yanında, bir kucak saman üzerinde yatıyordu. Uyandırarak bohçayı verince hediyemi kayıtsızlıkla, hatta biraz tereddütle aldı, teşekkür etmedi, başını hemen yine samanın içine sokarak tekrar uykuya daldı. Ondan biraz hayal kırıklığı ile ayrıldım. Öyle sanmıştım ki, ziyaretime şaşacak, sevinecek ve bunda, gelecekteki yüksekçe niyetlerimin teminatını görecekti. Hâlbuki bunun yerine…

Eve dönerken yolda:

— Ne denirse densin, duygusuz insanlar bunlar, diye düşünüyordum.

Benim için unutulmaz bir gün olan bu günde, nedense beni rahat bırakan büyükannem, akşam yemeğinden sonra, kendisine Allah’a ısmarladık diyerek ayrılacağım sırada bana şüpheli gözlerle baktı Fransızca hitap ederek dedi ki:

— Gözleriniz kıpkırmızı kesilmiş ve üzerinizden bir köylü kokusu geliyor. Hislerinizi, meşgalenizi tetkike girişmeyeceğim, — sizi cezalandırmak zorunda kalmayı arzu etmem — fakat öyle ümit ederim ki, artık bütün münasebetsizliklerinizi bir tarafa bırakır ve tekrar, asil bir ailenin oğluna yakışır şekilde hareket edersiniz. Zaten yakında Moskova’ya döneceğiz ve sizin için erkek bir mürebbi tutacağım, çünkü görüyorum ki sizi yola getirmek için bir erkek eli lâzım. Haydi, şimdi gidebilirsiniz.

Ve gerçekten de, çok geçmeden Moskova’ya döndük.

II

Yıl 1837

Aradan yedi yıl geçmişti. Eskiden olduğu gibi yazları da kışları da hep Moskova’da oturuyorduk. Artık ikinci kursa devam eden bir üniversite talebesiydim, son yıllarda göze çarpacak derecede kocamış olan büyükannemin üzerimdeki baskısı oldukça hafiflemişti. Bütün arkadaşlarımın içinde, bilhassa, neşeli ve iyi kalpli bir delikanlı olan Tarhov ile sıkı bir dostluk kurmuştum. Âdetlerimiz, zevklerimiz birbirine uygundu. Şiire pek düşkündü; ara sıra kendisi de ufacık şiirler yazardı. Bana gelince, Punin’in ruhuma ektiği tohumlar verimsiz bir toprağa düşmüş değildi. Bütün sıkı dostluk kuran gençlerde olduğu gibi, biz de birbirimizden hiçbir şeyi gizli tutmazdık. Hâlbuki birkaç günden beri Tarhov’ta bir telâş, bir canlılık görüyordum. Saatlerce ortadan kayboluyordu; ben ise nerelerde dolaştığını bilmiyordum. Eskiden onda böyle şeyler hiç olmazdı. Ondan arkadaşlık namına bana açıkça her şeyi itiraf etmesini istemeye karar vermiştim… Fakat sanki arzumu gözlerimden anlamış gibi kendisi daha erken davrandı.

Bir gün, odasında oturuyorduk. Birdenbire kızardı, yüzüme dik dik, neşeyle bakarak:

— Petya, dedi, seni benim Muza’mla[Yunanca ilham perisi. Eski Yunanlılarda dinler ve güzel sanatların hamisi olan dokuz tanrıçadan her biri, (Çeviren.)] tanıştırmalıyım.

— Muzanla mı? Ne acayip konuşuyorsun! Tıpkı bir klâsik gibi! (O zaman, 1837 yılında, romantizm en civcivli devresindeydi.) Sanki senin Muza’nı çoktan beri bilmezmişim gibi!

— Yeni bir şiir mi yazdın, nedir?

Tarhov kızarmaya ve gülmeye devam ederek:

Sözümü yanlış anladın, diye itiraz etti. Seni canlı bir Muza ile tanıştıracağım.

— Yaaa, öyleyse iş başka! fakat neden senin Muza’n oluyor?

— Neden mi? çünkü… Fakat, dur, işte kendisi buraya geliyor galiba.

Dışarıdan çabuk çabuk atılan adımların hafif sesleri duyuldu, ardına kadar açılan kapının eşiğinde, sırtında alaca basma entari, omuzlarında siyah çuhadan bir manto, biraz kabarıkça duran sarı saçlarının üzerinde siyah bir hasır şapka olduğu halde, on sekiz yaşlarında bir kız göründü. Beni görünce kız korktu, utanarak kızardı, geri çekilecek oldu… Fakat Tarhov atılarak karşıladı:

— Rica ederim, buyurun, Muza Pavlovna, buyurun, girin! bu benim samimî dostumdur, dünyanın en iyi, en halimselim insanıdır, ondan hiç korkmayın.

Sonra bana dönerek:

— Petya, dedi, sana benim Muza’mı, güzel dostum Muza Pavlovna Vinogradova’yı takdim edeyim.

Ben eğilerek selâm verdim.

— Nasıl öyle… Muza’mı? diye başladım. Tarhov güldü:

— Kilise takviminde böyle bir ad olduğunu bilmiyor musun? Doğrusunu söyleyeyim birader, bu sevimli matmazele rastlamadan önce ben de bilmiyordum! Muza ne kadar güzel bir ad! Hem kendisine ne de yakışıyor!

Arkadaşımın güzel dostuna tekrar eğildim. Kapıdan ayrılarak bir iki adım ilerledi ve durdu. Pek sevimliydi, ama Tarhov’un düşüncesine katılamıyordum, hatta kendi kendime: “Ne biçim Muza bu böyle!” diye düşünüyordum.

Yuvarlağımsı, pembe yüzünün çizgileri zarif ve narindi. Minimini ahenkli endamından taze, canlı bir gençlik fışkırıyordu. Fakat Muza’yı, Muza’nın timsalini o zamanlar, – yalnız ben değil – bütün biz gençler bambaşka tasavvur ederdik! Her şeyden önce bir Muza, siyah saçlı ve solgun benizli olmalıydı. Hor görücü kibirli bir eda, acı, iğneleyici bir gülümseyiş, ilhamlı bir bakış ve sonra nasıl diyeyim, esrarengiz, iblisane, meşum bir “hal…” İşte bu gibi alâmetler olmadan biz bir Muza’yı, biz genç kafaların o zamanki hâkimi Byron’un Muza’sını tasavvur edemezdik. Odamıza gelen kızda buna benzer bir şeyler hiç görülmüyordu. O zamanlar daha yaşlı, daha tecrübeli bir insan olsaydım, ufak, çukur, şişkince kapaklı, fakat akik gibi siyah, canlı ve parlak gözlerine — böyle gözlere sarışınlarda seyrek rastlanır — belki daha dikkatli bakardım; bu gözlerin seri, âdeta kaygın bakışlarında, şairane temayüller değil, son derece ateşli bir ruhun emarelerini keşfederdim.. Fakat o zaman daha henüz pek gençtim.

Muza Pavlovna’ya elimi uzattım; o, bu hareketimi fark etmedi; elini vermeden Tarhov’un gösterdiği sandalyeye oturdu, fakat şapka ve mantosunu çıkarmadı.

Üzerinde bir tutukluk, bir sıkıntı vardı. Anlaşılan benim orada bulunmamdan rahatsızlık duyuyordu. Sanki içinde hava biriktiriyormuş gibi, kesik, kesik, uzun uzun nefes alıyordu.

— Hemen şöyle, bir lâhza için geldim, Vladimir Nikolayiç, diye başladı. Pek hafif bir göğüs sesiyle konuşuyordu. Bir çocuk dudağı gibi pembe dudaklarından dökülen bu ses insana biraz garip geliyordu. Sonra:

— Bizim madam yarım saatten fazla dışarıda kalmama katiyen müsaade etmedi. Evvelsi günden beri sizi görmemiştim de… dedim ki… Söz bulamayarak durakladı, başını eğdi. Gür ve alçak kaşlarla gölgelenen koyu gözlerinin bakışları yakalanması imkânsız bir şekilde, avarece oradan oraya koşuyordu. Sıcak yaz günlerinde, birtakım koyu renkli, çevik, parlak böcekler de kurumuş otlar arasında işte böyle uçuşurlar.

Tarhov:

— Ne sevimlisiniz Muza’cığım! diye bağırdı, fakat otursanıza, birazcık otursanıza… İşte semaveri hazırlıyoruz.

— Hayır, Vladimir Nikolayeviç ne mümkün! Hemen şu dakikada gitmeliyim.

— Hiç olmazsa bir lâhza dinlenin. Baksanıza, yorgunluktan neredeyse nefesiniz tıkanacak.

— Ben yorgun değilim… ben… ondan değil… Ancak şunun için… Bana başka bir kitap verin, bunu okudum.

Cebinden, Moskova roman neşriyatından, kül renginde, yıpranmış bir ufak kitap çıkardı.

— Hay hay, memnuniyetle… ama nasıl, hoşunuza gitti mi bu eser? Tarhov bana dönerek:

— Bahsettiğimiz eser “Roslavlef”tir, diye ilâve etti.

— Ancak bana göre, “Yuriy Miloslavski” çok daha güzel. Bizim madam kitap bahsinde pek serttir. İnsanın işine mâni olur” diyor. Bunun için onun düşüncesine göre…

Tarhov onun sözünü kesti, gülümseyerek sordu:

— Fakat Puşkin’in “Çingeneler” i [Puşkin’in “Çingeneler” adlı manzum hikâyesi, tercüme dergisinin 19.7.1942 tarih, 14 No. lı sayısında yayımlanmıştır. Cilt: 3. (Çeviren.)] Yuriy Miloslavski’den üstün değil mi acaba? Ha? Ne dersiniz Muza Pavlovna?

— Buna şüphe mi var? Elbette… Ha şunu da söyleyeyim, Vladimiz Nikolayiç: yarın gelmeyin… Nereye olduğunu bilirsiniz.

— Ne için?

— Olmaz.

— Ama niçin?

Kız omuzlarını silkti ve birdenbire, sanki biri itmiş gibi, oturduğu sandalyeden fırlayıp kalktı. Tarhov yalvaran bir sesle:

— Hemen böyle nereye, Muza’cığım? biraz daha oturun, ne olursunuz!

— Hayır, hayır, olmaz, diyerek hızla kapıya yürüdü.

— Öyle ise, yeni bir kitap alın bari!

— Başka defa.

Tarhov Muza’nın arkasından koştu; fakat o anda artık kapıdan dışarı fırlamıştı, az kaldı burnunu kapıya çarpacaktı.

Kızarak:

— Ne şeytan bir kız! Tıpkı bir kertenkele kâfir! diye mırıldandı ve düşünceye daldı.

Ben orada kaldım. Bütün bunların ne demek olduğunu öğrenmeliydim. Tarhov biç gizlemeye kalkmadı, şunları anlattı: Kız orta halli bir ailedenmiş, şapkacıymış. Onu ilk defa olarak, üç hafta önce, taşrada yaşayan kız kardeşi için bir şapka ısmarlamak üzere gittiği bir mağazada görmüş. İlk görüşte kıza tutulmuş ve ertesi gün sokakta onunla konuşmaya muvaffak olmuş. Kız da kendisine karşı kayıtsız değilmiş.

Sonra hararetle ilâve etti: — Yalnız rica ederim, onun hakkında aklına kötü bir şey gelmesin. Hiç olmazsa şimdiye kadar… aramızda… hiçbir şey..:

— Yani kötü bir şey geçmemiştir, demek istiyorsun, öyle mi? dedim. Bundan şüphe etmiyorum; aynı zamanda bundan pişman olduğuna da şüphe etmiyorum aziz dostum! Hele biraz sabret her şey yoluna girer.

Tarhov gülerek dişlerinin arasından;

— Ümit ederim, diye mırıldandı. Fakat aziz kardeşim, bu kız gerçekten… inan bana… yeni, yepyeni bir tiptir. Sen henüz onu iyice tetkik edemedin. Ah, ne vahşidir o, bir bilsen, ne vahşidir!., hem de inat… Ondaki bu vahşilik bilhassa hoşuma gidiyor. Bu bir müstakil tabiatlılık alâmetidir. Kardeşim, ona öyle bir tutuluş tutuldum ki hiç sorma!..

Tarhov sevgilisini anlatmaya koyuldu ve hatta “Benim Muza’m” başlıklı bir manzumenin baş taraflarını okudu. Onun bu iç dökmeleri zevkime uymuyordu. Öbür taraftan içimden onu kıskanıyordum da. Çok geçmeden yanından ayrıldım.

***

Birkaç gün sonra kapalı çarşının bir caddesinden geçiyordum. Günlerden cumartesi idi, müşteriler karınca gibi kaynaşıyordu. İtişip kakışan kalabalığın her yanından satıcıların çağırıcı çığlıkları yükseliyordu. Alışverişimi tamamlayıp onların yapışkanca üzerime düşmelerinden bir an önce yakamı nasıl sıyıracağımı düşünürken birdenbire istemeksizin duraklamak zorunda kaldım… Bir meyveci dükkânında, dostumun ahbabı Muza’yı, Muza Pavlovna’yı gördüm! Bana karşı yarı dönüktü; anlaşılan birini bekliyordu. Biraz tereddütten sonra, gidip kendisiyle konuşmaya karar verdim. Fakat ben henüz dükkânın eşiğinden adımımı atıp kasketimi çıkarmaya kalmadan, Muza korku ile gerileyerek, satıcıya yarım kilo kuru üzüm tarttıran uzun redingotlu, ihtiyar bir adamın yanına koştu, himayesine sığınır gibi elinden tuttu. İhtiyar adam yüzünü kıza çevirince şaşırdım kaldım! Bu Punin’di!

Evet, ta kendisi… O, ufacık, ateşli gözleri, şişkin dudakları, sarkık, yumuşak burnu ile ta kendisi… Bu yedi yıl içinde pek az değişmiş, yalnız yüzü biraz kırışmış.

— Nikandr Vaviloviç, diye haykırdım. Beni tanıyamadınız mı? Punin irkildi, yüzüme şaşkın şaşkın baktı…

— Hayır, bu şerefe nail olamadım, diye başlamışken birden çığlığı bastı: Troitski’nin küçük efendisi! (Büyükannemin malikânesinin adı Troitski idi) Troitski’nin küçük efendisi değil mi?

— Evet, benim, dedim ve elinden düşürdüğü paketi yerden kaldırdım, kucaklaştık, öpüştük.

Sevincinden, heyecanından boğuluyor, ağlayacak gibi oluyordu. Şapkasını başından çıkardı,

— Böylece, son tüy izlerinin de “yumurta”sından uçup gitmiş olduğuna kanaat getirdim! — mendilini çıkardı, burnunu temizledi, şapkasını, üzüm paketiyle beraber koltuğunun altına kıstırdı, tekrar başına geçirdi, paketi yine düşürdü… Bütün bu esnada Muza’nın nasıl bir tavır takındığını bilmiyorum; ona bakmamaya çalışıyordum.

Punin’in bu heyecanının, şahsıma karşı aşırı bağlılıktan ileri geldiğini zannetmem: sadece yaradılışı itibariyle, ani bir sarsıntıya dayanamazdı.

— Biçare insanların sinirliliği! Nihayet dili dolaşa dolaşa:

— Haydi bize gidelim, bize gidelim, diye mırıldandı: mütevazı yuvacığımızı ziyaretten tiksinmezsiniz, değil mi? Gördüğüme göre üniversitelisiniz [O devirdeki Rus üniversitelileri üniformalıydılar, (Çeviren,)] demek!…

— Bilâkis, pek memnun olurum.

— Şimdi serbest misiniz?

— Tamamıyla serbestim.

— Güzel! Paramon Semöniç ne kadar memnun olacak! Bugün o, her zamankinden daha erken eve gelir ve hanım kıza da madam cumartesi günleri izin verir. Hem durun, affedersiniz, ben adamakıllı pusulayı şaşırmışım? Yeğenimle tanışık değilsiniz değil mi?

Aceleyle atılarak, henüz bu zevke nail olmadığımı bildirdim…

— Elbette, elbette! Onu nereden bileceksiniz! Muza’cığım… Efendim bu hanım kızın adı Muza’dır, hem şunu da söyleyeyim ki bu takma bir ad değil, asıl kendi adıdır… Ne mesut bir tesadüf, Tanrının ne güzel bir takdiri! Muza’cığım, sana takdim edeyim… Hay… hay..

Ben bir suflör gibi:

— Belosov, diye fısıldadım. Punin de:

— Belosov diye tekrarladı. Muza’cığım! sözüme dikkat et! Karşında gördüğün delikanlı, çok iyi çok nazik, fevkalâde bir gençtir. Kader beni onunla, kendisi daha pek küçük bir yaşta iken buluşturmuştu. Ona karşı şefkatli, muhabbeti olmanı dilerim!

Derin bir reveransla eğildim. Muza bir gelincik çiçeği gibi kızardı, bana somurtkan bir bakış fırlatarak tekrar gözlerini önüne eğdi.

Kendi kendime: “A… bak sen… demek ki sen müşkül anlarda benzi sararanlardan değil, kızaranlardansın; bu ciheti nazarı itibare almalı” diye düşündüm.

Punin:

— Kusura bakmayın, şık, modacı kızlardan değildir bizimki, dedi ve dükkândan çıktı. Muza ile ikimiz de onun arkasından yürüdük.

***

Punin’in oturduğu ev, kapalı çarşıdan bir hayli uzakta olan Sadova sokağında imiş. Şiir alanındaki bu eski kılavuzum yolda bana hayatından bir yığın teferruat anlattı. Bizden ayrıldıktan sonra Baburin ile ikisi geniş Rus ülkesinde bir hayli dolaşmışlar ve ancak kısa bir müddet, bir buçuk yıl kadar önce burada, yani Moskova’da daimî bir sığınak bulabilmişler. Baburin, zengin bir fabrikacı tüccarın yazıhanesine baş muhabereci olarak girmeye muvaffak olmuş. Punin içini çekerek şu mülâhazada bulundu: ‘”Kazançlı bir iş değil… İş çok, fayda az… Ama ne yapmalı? Buna da şükür! Gerek kopyacılık, muhaberecilik etmek gerekse hususi dersler vermek suretiyle ben de birkaç para kazanmak için, başvurmadığım yer kalmıyor; ancak şimdiye kadar ki bütün uğraşmalarım başarısız kalmaktadır. El yazım, hatırlarsınız herhalde, mübarek eski devrin yazısıdır, günümüzün zevkine uymuyor. Hususi dersler vermeye gelince, münasip bir elbiseden mahrum olmam bu hususta bana çok engel oluyor. Bundan başka, Rus edebiyatını öğretim metodum bakımından da günümüzün modasına uygun bir adam olmadığımdan korkuyorum, işte bunun için de aç kalıyorum. (Punin kısık, boğuk gülüşü ile güldü. O eski tumturaklı konuşma tarzını, eski kafiyecilik merak ve alışkanlığını muhafaza ediyordu.) Herkes yenilik, yenilik diye tutturmuş! Belki siz de artık eski putları saymıyorsunuz, yenilere tapıyorsunuzdur, ha?

— Ya siz? Bay Nikandr Vaviliç, hâlâ Heraskofa mı tapmaktasınız? Punin durakladı, kollarını savurarak cevap verdi:

— Son derece, efendim, son… de… re…ce!

Puşkin’i de mi okumazsınız? Puşkin’i beğenmez misiniz? Punin tekrar kollarını havaya kaldırdı:

— Puşkin mi? Puşkin, yeşil otlar arasında gizlenmiş bülbül sesiyle mücehhez bir yılandır!..

Biz böylece, yarenlik ede ede Moskova’nın gayrimuntazam döşenmiş parke kaldırımlarında ihtiyatlı adımlarla ilerlerken Muza aramızda değil, Pıınin’in öte yanında sessiz sessiz yürüyordu. Ondan bahsederken ben “yeğeniniz” deyince Punin biraz sustu, ensesini kaşıdı ve hafif bir sesle bana, bu adı ona hemen öyle verdiğini, onunla aralarında hiçbir akrabalık olmadığını, onu Baburin’in Voronej’de bulduğunu, öksüz bir kız olup kendisine Baburin’in baktığını anlattıktan sonra onu gerçek evlâdı gibi sevdiğinden “kızını” da diyebileceğini ilâve etti. Punin her ne kadar sesini alçaltmış da olsa bana anlattıklarını Muza’nın pekâlâ işittiğinden şüphe etmiyordum. Kız, hem kızıyor, hem korkuyor, hem de utanıyor, renkten renge giren yüzünde birtakım gölgeler dolaşıyor, kaşları, kirpikleri, dudakları, zarif burun kanatları hafifçe kımıldanıyordu. Bütün bunlar insana pek sevimli, pek tuhaf ve pek garip geliyordu.

Nihayet Punin’in “mütevazı yuvacığı”na gelmiştik. Sahiden de, pek mütevazı idi bu yuvacık; nerdeyse yerle birleşmiş gibi duran, çarpık, padavra damlı, cephesinde dört tane ufak, donuk pencereli, tek katlı bir evceğizden ibaretti. Odalarının mefruşatı pek fakirane idi, hatta pek o kadar temiz de değildi. Pencerelerde, duvarlarda, içlerinde çayır kuşları, kanaryalar, saka kuşları, isketeler bulunan bir düzine kadar ufak, tahta kafesler asılıydı. Punin bunları parmağıyla göstererek, insanı dikkate getiren merasimli bir eda ile: “İşte benim tebaam!” dedi. İçeriye henüz girmiştik. Etrafımıza bakmaya, Punin, Muza’ya semaveri hazırlamasını söylemeye kalmadan Baburin de göründü. Metin adımlarla, yürüyüşü, yüzünün ifadesi henüz pek o kadar değişmemişti, ama yine de bana Punin’den daha fazla ihtiyarlamış göründü. Zayıflamış, kamburlaşmış, yanakları çökmüş, gür siyah saçları kırlaşmış. Beni tanıyamadı ve Punin adımı söylediği zaman da sevinmedi, hatta gözleri bile gülümsemedi, yalnız başını eğerek selâm verdi; oldukça soğuk ve kayıtsız bir eda ile büyükannemin hayatta olup olmadığını sordu. Bu tarzdaki soruş, sanki “bir asilzadenin beni ziyaretinde hiçbir fevkalâdelik görmem, böyle bir ziyaret hiç de koltuklarımı kabartmaz” demek ister gibi bir şeydi. Bu cumhuriyetçi, yine tam bir cumhuriyetçi olarak kalmıştı. Muza dönüp geldi; arkasından da ihtiyar bir hizmetçi kadın iyi temizlenmemiş bir semaver getirdi. Punin, telâşlı telâşlı beni ağırlamaya koyuldu. Baburin gelip masaya oturdu, iki eline başını dayayarak, yorgun bakışlarla etrafına bakındı. Çaylar içildikten sonra konuşmaya başladı. Halinden memnun değildi. Patronundan bahsederken: “Kaba bir köy zengini, adam değil” diyordu. “Emri altında olanlar, onun için süprüntüden başka bir şey değil; hâlbuki kaba şayaktan köylü elbisesini sırtından çıkaralı daha ne kadar oldu? Yalnız gaddarlık, bir de açgözlülük… başka bir şey arama! Benim işim resmî memurluktan daha berbat! Sonra buranın bütün ticareti yalnız yalancılık üzerine kurulmuştur ve yalnız yalancılıkla yaşayabilmektedir.” Böyle neşesiz konuşmaları dinlerken Punin, üzüntülü üzüntülü içini çekiyor, başını kâh yukardan aşağı, kâh iki yanına sallayarak hamisini tasdik ediyordu. Muza susmakta devam ediyordu… Benim alçakgönüllü bir insan mı, yoksa boşboğazın biri mi olduğumu düşünerek üzüldüğü belliydi…. Sonra alçakgönüllülük gösteriyorsam, acaba bunu kötü bir niyetle mi yapıyordum? Siyah, keskin, endişeli gözleri, yarı inik göz kapakları arasından ışıldayıp duruyordu. Bana yalnız bir kerecik baktı, hem de öyle mütecessis, keskin, âdeta garazkâr bir bakışla ki… İçim ürperdi. Baburin onunla pek az konuştu. Fakat ona her hitap edişimde, sesinde bir baba şefkati değil de kaygılı bir eda seziliyordu.

Punin ise, boyuna Muza’ya flört yapmakla meşguldü. Fakat Muza ona isteksiz isteksiz cevap veriyordu. Punin de ona “kar kızı, buz parçası” diye hitap ediyordu.

— Neden Muza Pavlovna’ya böyle garip adlar veriyorsunuz? diye sordum. Punin güldü; dedi ki:

— Bize karşı bu kadar soğuk davranıyor da onun için. Baburin de lâfa karışarak:

— Hareketi çok makul, dedi, genç bir kıza böyle olmak yakışır. Punin:

— Biz ona evimizin kadını da diyebiliriz, değil mi? Paramon Semöniç? diye bağırdı. Baburin somurttu, Muza arkasını döndü… O zaman buna bir mana verememiştim.

Böylece iki saat kadar geçti; ama Punin’in “muhterem meclisi eğlendirmek” uğrunda sarf ettiği bütün gayretlere rağmen bu iki saat pek o kadar canlı ve hareketli geçmemişti. Bu arada, Punin, kanarya kafeslerinden birinin önünde uyuklamış gibi bir vaziyet alarak kafesin kapısını açtı: “Kubbeye sıçra! Haydi, konser!” diye bir kumanda verdi. Kanarya derhal kafesten dışarı atılarak kubbeye, yani Punin’in çıplak tepesine kondu ve bir o tarafa, bir bu tarafa dönerek, kanatlarını çırparak, olanca kuvvetiyle cıvıldamaya başladı. Konserin sonuna kadar Punin hiç kımıldamadı, yalnız parmağını, bir orkestra idare eder gibi hafifçe salladı ve gözlerini kırpıştırdı durdu. Kendimi tutamayarak kahkahayı salıverdim… Fakat ne Baburin, ne de Muza hiç gülmediler.

Tam ayrılıp gideceğim sırada Baburin, beklenmedik bir soru ile beni şaşırttı:

— Üniversiteye devam eden bir genç olduğunuza göre, bana Zenon’un kim olduğunu, onun hakkındaki düşüncenizi söyler misiniz?

Ben biraz hayretle:

— Hangi Zenon? diye sordum.

— Eski bilgin Zenon. Onu bilmiyor musunuz yoksa?

Felsefede istoacılık mezhebinin kurucusu olarak Zenon adını, belli belirsiz bir şekilde hatırlıyordum; fakat onun hakkında başka bir şey bilmiyordum. Nihayet:

— O bir filozoftu, dedim.

Baburin, ders verir gibi, kelimeleri teker teker söyleyerek devanı etti:

— Zenon, ıstırabın bir felâket olmadığını, çünkü sabrın her şeyi yendiğini, dünyada yalnız bir tek iyi şey, bunun da adalet olduğunu, faziletin de adaletten başka bir şey olmadığını açıklayan eski bir Yunan bilginidir.

Punin, taparcasına bir saygı ile kulak kabartıyordu. Baburin, sözüne devamla:

— Bu vecizeyi bana, kendisinde birçok eski kitaplar bulunan bura halkından biri söylemesi; pek hoşuma gitti. Fakat görüyorum ki bu gibi şeylerle meşgul olmuyorsunuz.

Baburin doğru söylüyordu. Üniversiteye gireli beri, ondan hiç de aşağı kalmayan bir cumhuriyetçi olmuştum. Mirabeau ve Robes-pierre mevzuubahis olsaydı, bunlar üzerinde büyük bir zevkle konuşurdum. Hele Robes-pierre üzerinde!.. (Yazı masamın karşısında Kouquier-Tajnville ve Chalier tarafından yapılmış, taş basması portreleri asılı dururdu!) Fakat Zenon?.. Bu Zenon’u da nereden çıkarmıştı?

Punin, kapıda beni geçirirken, ertesi gün, yani pazar günü onları tekrar ziyaret etmemi ısrarla rica etti. Baburin beni hiç davet etmedi ve hatta dişleri arasından mırıldanarak, soysuz, sopsuz, ayaktakımından insanlarla görüşmenin benim için zevkli bir şey olamayacağı ve belki de büyükannemin boşuna gitmeyeceği mütalâasında bulundu… Bu son cümlede onun sözünü keserek, artık büyükannemin emri altında olmadığımı bildirdim.

Baburin:

— Fakat malikânelerin idaresini elinize aldınız mı? diye sordu.

— Hayır, henüz almadım, diye cevap verdim.

— Yani, demek oluyor ki…

Baburin sözünü tamamlamadı fakat onun yerine ben tamamladım: “Demek oluyor ki henüz, daha bir çocuğum.” Ve yüksek sesle “Hoşça kalın!” deyip ayrıldım.

Ben avludan sokağa çıktığım sırada Muza birdenbire koşarak geldi, elime buruşuk bükük bir kâğıt parçası sıkıştırıp hemen tekrar gözden kayboldu. İlk fener direğinin yanına gelince kâğıdı açarak düzelttim. Bir pusulaymış. Kurşun kalemle acele karalanmış soluk satırları güçlükle sökerek okuyabildim.

“Allah aşkına — diye yazıyordu Muza — yarın kilise ayininden sonra Aleksandr parkındaki Kutafia yanına gelin sizi bekleyeceğim yalvarırım size reddetmeyin beni bedbaht etmeyin. Sizi muhakkak görmem lâzım ” Yazıda imlâ yanlışları yoktu, ama noktalama işaretleri de yoktu.

Şaşkın bir halde evime döndüm.

***

Ertesi gün, tayin edilen zamana bir çeyrek saat kala Kutafia kulesine doğru ilerlerken, binaya yakın bir yerde, Muza’nın bir kenarda beklemekte olduğunu görünce şaştım. Nisanın başıydı. Tomurcuklar kabarmış, otlar yeşermiş, serçeler, leylâk çalılarının çıplak dallarında kovalaşıyor, dövüşüyor, cıvıldaşmalarıyla ortalığı çınlatıyordu. Mııza’ya doğru yürüdüm. Fakat o daha önce davranarak beni karşıladı.

— Kremlin surlarına gidelim, burada insanlar var, diye telâşlı telâşlı fısıldadı. Patikadan yukarıya doğru yürüdük.

Ben:

— Muza Pavlovna… diye başlamışken derhal sözümü keserek yine aynı telâşlı, hafif sesiyle konuşarak:

— Rica ederim, aklınıza fena bir şey gelmesin, acele hüküm vermeyin! Size mektup yazdım, randevuya çağırdım, çünkü… Çünkü korkuyordum… Dün bana öyle geldi ki… Sanki hep gülümsüyordunuz gibi…

Sonra birden durup bana dönerek devam etti:

— Dinleyin; eğer birine bir şey söylerseniz… kim ile… Eğer birbirimize kimin evinde rastladığmıızı açığa vurursanız, kendimi nehre atarım, sularda boğarım, canıma kıyarım!

Burada ilk defa olarak gözlerini kaldırıp, o bildiğim, mütecessis, keskin bakışıyla yüzüme baktı.

İçimden: “Ya dediğini yaparsa… gerçekten de… daha neler!” diye düşündüm. Acele ile atılarak:

— Allah, Allah, bu ne demek, Muza Pavlovna? dedim. Nasıl oluyor da benim hakkımda böyle kötü şeyleri aklınıza getirebiliyorsunuz? Bir dostunun sırrını ifşa edecek, sizi de münasebetsiz bir duruma düşürecek kabiliyette bir insan mıyım ben? Sonra, benim bildiğime göre, onunla daha münasebetinizde kınanacak, çirkin görülecek hiçbir şey yok… Allah aşkına müsterih olun!

Muza yerinde kımıldamaksızın ve daha fazla yüzüme bakmaksızın beni dinledi. Sonra, patikada tekrar yürümeye başlayarak dedi ki:

— Bakın size bir şeyi daha söylemem lâzım. Ama siz belki de “deli midir nedir!” diye düşünebilirsiniz. O ihtiyar benimle evlenmek istiyor!

— Hangi ihtiyar? Şu dazlak kafalı mı? Punin mi?

— Hayır o değil, öteki… Paramon Semöniç.

— Baburin mi?

— Evet, o.

— Nasıl? Size teklifte mi bulundu yoksa?

Evet.

— Fakat siz, tabii kabul etmediniz değil mi?

— Hayır kabul ettim… Çünkü o zaman hiçbir şey bilmiyordum. Ama şimdi iş başka.

— Ben ellerimi çarparak: —Baburin ve siz!.. Fakat onun yaşı artık elliye yaklaşmış!

— Kendisi kırk üç diyor. Fakat hepsi bir. Yirmi beşinde de olsa ona varmam. Rica ederim, bu da hayat mı? Bütün bir hafta geçer, yüzü bir defacık olsun gülümsemez! Ne saadet! Paramon Semöniç benim velinimetimdir ona çok borçluyum; benim gibi, cümle âlemin terk ettiği bir öksüzü almış, bakmış, okutmuş, yetiştirmiştir. O olmasaydı ben mahvolurdum: ona bir baba gibi saygı göstermeye mecburum… Fakat onun karısı olmak…. hayır, ölmek bundan daha iyi! Doğruca mezara girmek daha iyi!

— Ne münasebet, Muza Pavlovna! Neden böyle hep ölümü anıyorsunuz?.. Muza yine durdu.

— Sanki hayat o kadar güzel bir şey mi ki… Diyebilirim ki dostunuz Vladimir Nikolayiç’e de can sıkıntısından, üzüntümden, kederimden âşık oldum. Bir de öte yandan Paramon Semöniç’in evlenme teklifleri… Punin, şiirleriyle baş ağrıtıyorsa da, hiç olmazsa işi o kadar ileri götürmüyor, akşamları başım yorgunluktan omuzlarıma yığılırken, bana Karamzin’in eserlerini okutmaya kalmıyor öteki gibi! Böyle ihtiyarlarla ben ne yapayım? Bir de bana soğuk diyorlar. Onlara karşı daha candan nasıl davranır, daha sıcak nasıl olabilirim? Beni bir de buna zorlamaya kalkarlarsa alıp başımı giderim. Paramon Semöniç, kendisi boyuna “hürriyet, hürriyet!” der durur. İyi ama ben de hürriyet isterim. Herkese serbestlik de, bana gelince hapishane… Öyle mi? Bunu ona kendim söyleyeceğim. Fakat şayet siz beni ele verecek yahut velev ki imada bile bulunacak olursanız, bilmiş olun ki bu beni son görüşünüz olacaktır!

Muza yolun ortasında durdu ve dokunaklı bir sesle:

— Evet, beni son görüşünüz olacaktır! diye tekrarladı. Bu defa da gözlerini kaldırıp yüzüme bakmamıştı. Sanki biri doğruca gözlerine bakarsa, muhakkak kendini ele vereceğini, ruhunda ne varsa ortaya döküvereceğini biliyormuş gibi… (Bilhassa bunun içindir ki o kızgınlıktan, can sıkıntısından başka hiçbir sebeple gözlerini başkalarına çevirmezdi; o gibi hallerde ise konuştuğu adamın yüzüne dimdik bakardı.) Fakat ufak, pembe, sevimli yüzünden kesin bir kararlılık fışkırıyordu.

Kendi kendisine “Yaaa… demek Tarhov haksız değil. Bu kız gerçekten yepyeni bir tip” diye düşündüm.

Nihayet:

— Benden hiç korkmayın, hiç çekinmeyin, dedim.

— Sahi mi? Hatta, şayet… Biraz önce münasebetimize dair bir şey söylediniz… O halde, o takdirde de… dedi ve sustu.

— Evet, o takdirde de benden korkmamalısınız, Muza Pavlovna: Yargıcınız olacak değilim. Sırrınız ise (göğsümü göstererek) işte buraya gömülmüştür. İnanın bana takdir etmeyi bilirim…

Muza birdenbire sordu:

— Mektubum yanınızda mı?

— Evet, yanımda.

— Nerede?

— Cebimde.

— Onu bana verin… çabuk, çabuk!

Dünkü mektubu çıkarıp verdim. Alınca, teşekkür edecek gibi bir an durdu, fakat birden irkilerek etrafına bakındı ve veda bile etmeden ayrılıp, yokuştan aşağı hızla uzaklaştı.

Onun gittiği tarafa baktım. Kutafıa kulesinin yakınında bir hayalet gözüme çarptı; dikkatle bakınca bunun Tarhov olduğunu hemen fark ettim. “Ah kardeşim, diye düşündüm, gizli gizli gözetlediğine göre, demek ki sana haber vermişler…”

***

Islıkla bir hava tutturarak evime döndüm.

Ertesi sabah henüz daha çayımı içmeden, Punin geldi. Pek şaşırmış, bozulmuş bir insan haliyle odama girerek yerlere kadar eğildi, etrafına bakındı, “münasebetsizliği”nden dolayı özür dilemeye başladı. Kendisini yatıştırmaya çalıştım. Benden ödünç para istemeye geldiğini sanmıştım. Hâlbuki o “iyi ki semaveri kaldırtmamışsın” diyerek yalnız bir bardak çay bir kadeh de rom istemekle yetindi. Şekerden bir parça ısırarak: “Sizi görmek için buraya gelirken dizlerim titriyor, kalbim çarpıyor” diye konuşmaya başladı. “Sizden çekinmem ama sayın büyükannenizden korkarım! Sonra size başka bir defa da itiraf ettiğim gibi, elbisemden utanıyorum,” Bunu söylerken eski püskü redingotunun eteğini düzeltti. “Evde, bir şey değil, sokakta da bir felâket sayılmaz; fakat altın yaldızlı saraylara ayak basınca insanın fakirliği pek göze batar, insan sıkılır, bozarır yerin dibine batar!” Ara katta iki ufak oda tutuyordum ve bunlara altın yaldızlı saray adı vermek, tabii ki hiç kimsenin aklından geçemezdi. Punin belki de büyükannemin malikânesini kastediyordu, ama onda da göze çarpacak bir ihtişam yoktu. Dün akşam neden ziyaretlerine gitmemişim diye bana sitem etti. “Geleceğinizi pek ümit etmediği halde, Baburin sizi yine de bekledi. Muza da bekliyordu” dedi.

— Nasıl? Muza da mı? diye sordum.

— Evet, o da bekledi. Kızımızı nasıl buluyorsunuz? Pek sevimli değil mi?

— Evet, çok sevimli bir kız, dedim.

Punin eliyle çıplak başını sıvazlayarak:

“Fevkalâde bir kız sayın bayım, bir inci, hatta elmas, gerçekten bir elmas parçası!” dedi ve eğilerek kulağıma: “O da asil kandan; fakat — anlarsınız ya — sol taraftan; yani memnu meyveden tadılarak… Her neyse, anası babası ölmüş, akrabası ona sahip çıkmamış kendi başına bırakıvermişler! Yani ümitsizlik ve açlıktan ölmek tehlikesine!.. Fakat o zaman karşısına şu malûm, meşhur, eski kurtarıcı Paramon Semöniç çıkar! Onu alır, giydirir, ısıtır, yavruyu kurtarır. Ve işte böylece, yuvamızın neşesi prensesimiz yetişip gelişti. Sizi temin ederim, seyrek bulunur değerde bir adamdır o!”

Punin koltuğunun arkalığına yaslandı, kollarını kaldırdı, sonra tekrar öne eğilerek, yeniden, fakat daha esrarengiz bir surette fısıldamaya başladı: “Sonra, Paramon Semöniç’in kendisi de… Bilmiyor musunuz? O da yüksek soydan ve o da öyle, sol taraftan… Babasının Kral David’in sülâlesinden bir Gürcü prensi olduğunu söylerler… Siz buna ne dersiniz? Kral David’in sülâlesinden! Birkaç kelime… Ama ne çok şey anlatıyor! Başka bir rivayete göre ise, en büyük ceddi Fildişi lâkabıyla anılan ve bir Hint hükümdarı olan Babür Şah imiş. Nasıl, bu da güzel değil mi?”

— Nasıl? diye sordum, onu da mı? Baburin’i de mi kendi kaderine terk etmişler yoksa? Punin eliyle tekrar çıplak tepesini sıvazladı.

— Tabii! Hem de, bizim güzel prensese yapılandan daha büyük bir gaddarlıkla! Daha pek küçük yaşından beri yalnız mücadele mücadele! Hatta bu münasebetle, Ruban’dan ilham alarak, Paramon Semöniç’in portresinin altına bir küçük şiir yazdım. Durun bakayım… Nasıldı o? Ha, evet!

Kara talihli Baburin’e daha kundakta yetişti.

Acımadı, peşini bırakmadı!

Uçurumun ta kenarına sürükledi.

Fakat… ateş siste de, altın ışık bulutta parıldıyor.

İşte, bak! Zafer alnını süslüyor!

Punin bu mısraları vezinli, ahenkli bir sesle okudu.

—Ya, demek o bunun için cumhuriyetçi! diye bağırdım.

— Hayır, bunun için değil, dedi Punin. Babasını çoktan affetmiş; fakat haksızlığa asla tahammül edemez; aynı zamanda başkalarının ıstırabı onu da rahatsız eder.

Sözü, bir gün önce Muza’dan öğrendiğim, Baburin’in evlenme isteğine getirmeye hazırlanıyordum, ama nereden, nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Punin beni bu güç durumdan kurtardı. Kurnazca göz kırparak birdenbire:

— Bir şeyin farkında mısınız? diye sordu. Bize geldiğiniz zaman hiçbir şey sezmediniz mi?

— Sezilecek ne vardı ki?

Punin, bizi başkaları dinlemediğinden emin olmak ister gibi, etrafına bakındı:

— Güzel Muza’cığımız yakında evli bir hanım olacak!

— Nasıl? Punin güçlükle:

— Madam Baburin olacak, dedi ve elleriyle dizlerine vurarak başını sallamaya başladı. Ben, yapmacık bir hayretle:

— Mümkün değil! diye bağırdım.

Punin’in el ve baş hareketleri birdenbire durdu.

— Müsaadenizle sorabilir miyim? Neden mümkün olmasın?

— Neden mi? Çünkü Baburin, pekâlâ genç bayanın babası olabilir; çünkü yaşlar arasında bu derece büyük bir fark, bayanda bir aşk duygusu bulunabilmesi hakkındaki her türlü ihtimali tamamıyla imkânsız kılar da onun için.

Punin heyecanla atılarak:

— İmkânsız mı kılar? Ya şükran-ı nimet, minnettarlık? Ya kalp temizliği? Ya hislerin inceliği? İmkânsız kılarmış! Hiç olmazsa şöyle düşünmeli: farz edelim ki Muza harikulâde bir kızdır; fakat Paramon Semöniç’in teveccühünü kazanmak, onun tesellisi, dayanağı, nihayet karısı olmak! Hatta böyle bir kız için bile, dünyadaki en büyük saadet değil midir? Kız da bunu anlıyor! Bakın iyice dikkat edin! Muza’cık Paramon Semöniç’e ne derin bir saygı gösteriyor, onun karşısında korkudan titriyor, ona ne kadar hayran ne kadar meftun!

— İşte asıl fenalık burada ya, Nikandr Vaviliç! Sizin dediğinize göre kız onun karşısında korkusundan titriyormuş! Hâlbuki insan, sevdiği bir kimsenin karşısında korkudan titremez.

— Ben bu fikri de kabul etmem! İşte meselâ ben: diyebilirim ki, Paramon Semöniç’i benim sevdiğimden daha fazla sevmek kabil değildir. Böyle olduğu halde, işte ben de, onun karşısında korkudan titrerim.

— Siz mi? Fakat bu başka… Punin sözümü keserek:

— Neden başka olsun? Neden, neden? diye sordu. Bu benim bildiğim Punin mi diye âdeta kendi kendime sorasım geliyordu. Çünkü büsbütün değişmişti. Kızgın ciddî bir tavırla konuşuyordu; nerdeyse gücenecekti.

— Hayır, öyle değil, diye iddia ediyordum. Görüyorum ki sizde nüfuz-u nazar yok! Hayır! Siz insan kalbini tanımıyorsunuz!

Ben artık fazla itiraz etmedim… Ve konuşmamıza başka bir istikamet vermek için, bir zamanlar yaptığımız gibi, okuma ile meşgul olmamızı teklif ettim.

Punin biraz sustuktan sonra:

— Eskilerden mi, yoksa yenilerden mi? diye sordu.

— Yenilerden.

— Yenilerden mi? diye itimatsızlıkla tekrarladı. Ben:

— Puşkin’den okuyalım, diye cevap verdim. Aklıma birdenbire Tarhov’un geçende bahsini ettiği “Çingeneler” gelmişti. Bu manzum eserde bir “Kart Koca” türküsü vardır. Punin biraz homurdandı, fakat daha rahat dinleyebilmesi için onu divana oturttum ve Puşkin’in bu eserini okumaya başladım… Derken “Kart koca, korkunç koca” ya geldik. Punin türküyü sonuna kadar dinledi ve sonra, birdenbire hızla yerinden kalktı. Beni hayrette bırakan derin bir heyecanla:

— Olmayacak, dedi, affedersiniz, bu yazarı daha fazla dinleyemeyeceğim. Ahlâksız bir soytarı, yalancı… Sinirime dokunuyor. Müsaade edin de artık gideyim.

Biraz daha kalması için kandırmaya çalıştım; fakat o ahmakça bir dik kafalılıkla, dediğinde ayak diredi. Çok sinirlendiğini, çıkıp biraz hava almak istediğini birkaç kere tekrarladı. Bu esnada sanki kendisini gücendirmişim gibi dudakları hafifçe titriyor, benimle göz göze gelmekten çekiniyordu. İşte bu halde çıkıp gitti.

Biraz sonra ben de çıkarak Tarhov’a gittim.

***

Hiç kimseden müsaade almadan, üniversitelilerin alışık olduğu teklifsizlikle, doğruca dairesine girdim. Birinci odada kimse yoktu. “Tarhov” diye seslendim, bir ses çıkmayınca dönüp gidecek oldum. Fakat tam bu sırada bitişik odanın kapısı açılarak dostum göründü. Bana, biraz garip gelen bir bakışla bakarak, hiçbir şey söylemeden elimi sıktı. Punin’den öğrendiklerimi ona anlatmak için gelmiştim. Tarhov’u vakitsiz ziyaret ettiğimi derhal hissettiğim halde, öteden beriden biraz lâf ettikten sonra, Baburin’in Muza hakkındaki niyetini kendisine söyledim. Bu haber görünüşe göre onda pek o kadar hayret uyandırmamıştı. Usulca masaya oturmuş, yine hiçbir şey söylemeden, gözlerini dikkatle bana dikerek, yüzünün çizgilerine sanki “daha ne anlatacaksın? Fikrini açıkla” demek istermiş gibi bir ifade vermişti. Yüzüne dikkatle baktım… Biraz alaylı, hatta biraz arsızca bir ifade almıştı. Fakat bu “fikrimi açıklamama” engel olmadı. Bilâkis, kendi kendime: “Bana kuvvetli tarafınla görünmek istiyorsun. Peki, öyleyse; ben de sana hiç aman vermeyeceğim!” diye düşündüm ve derhal ani heveslerin zararı, her insanın, başkalarının hürriyetine ve şahsına saygı göstermesi vazifesi üzerinde muhakeme yürütmeye, kısaca, faydalı ve makul nasihatlerle bir ders vermeye giriştim. Bu uzun konuşmam esnasında, kolaylık için bir aşağı bir yukarı geziniyordum. Tarhov sözümü kesmiyor, sandalyesinde hiç kımıldamıyor, yalnız parmakları çenesinin ucuyla oynuyordu.

— Biliyorum ki, diyordum… (Beni konuşmaya sevk eden sebebin ne olduğunu, doğrusu açıkça bilmiyordum; her şeyden fazla, belki de, kıskançlıktı… Ahlâka hizmet değil herhalde!). Biliyorum ki, diyordum, bu iş kolay değil, şaka değil. Muza’yı sevdiğinden eminim, Muza’nın da seni sevdiğinden eminim; aynı zamanda bunun sende geçici bir heves olmadığından da eminim… Fakat diyelim ki: (Burada kollarımı göğsüme kavuşturdum…) Diyelim ki ihtirasını tatmin ettin; peki, ya sonra? Bu kızla evlenmeyecek misin yoksa? Halbuki kızın velinimeti olan namuslu bir adamın saadetini yıkıyorsun — ve — kim bilir? (Burada yüzüm, aynı zamanda hem basiretli, hem de hüzünlü bir ifade almıştı) belki de bizzat kızın saadetini… ve saire, ve saire ve saire!

Konuşmam bir çeyrek saat kadar sürmüştü. Tarhov hep susuyordu. Bu susuş canımı sıkmaya başladı. Neden böyle sözlerime, ne itiraz ediyor, ne kabul ediyor, karşımda sanki bir sağır- dilsizmiş gibi oturuyordu acaba? Sözlerimin onun üzerinde hâsıl ettiği tesiri anlamaktan ziyade, işte bunu merak ederek, ara sıra ona bir göz atıyordum. Fakat işte nihayet, yüzünde bir değişme, evet gerçekten bir değişme oluyordu. Orada bir huzursuzluk, bir endişe, hem de hüzünlü bir endişe ifadesi görünmeye başladı… Fakat ne garip şey! Tarhov’a daha ilk göz atışımda beni hayrete düşüren, o alaylı, o küstahça ifade, bu endişeli, hüzünlü yüzü yine de terk etmemişti! Verdiğim vaazın başarısından dolayı kendi kendimi tebrik edip edemeyeceğimi henüz bilmiyordum ki Tarhov birdenbire ayağa kalktı, her iki elimi de sıktı ve acele acele konuşarak:

— Teşekkür ederim, teşekkür ederim, dedi. Sen haklısın elbette… Her ne kadar, öte yandan, şu mütalâada… Fakat kuzum, senin övdüğün şu Baburin de nedir ki sanki? Namuslu bir budala, işte o kadar! Onu, cumhuriyetçi diye büyütüyorsun; hâlbuki kendisi sadece bir bostan korkuluğu! Bütün cumhuriyetçiliği de, hiçbir yerde, hiç kimseyle iyi geçinememekten ibaret.

Ben hiddetle atılarak:

— Aaa! Öyle mi sanıyorsun! Bostan korkuluğu imiş! Geçimsizmiş! Fakat bilmiyor musun ki, azizim Vladmir Nikolayiç, zamanımızda hiçbir yerde iyi geçinilemez? Ve bilmiyor musun ki bu iyi, asil bir yaradılış alâmetidir? Yalnız boş kafalılar, ahmaklardır ki her yerde iyi geçinirler, herkesle uyuşurlar, her şeye katlanırlar! Baburin için namuslu bir budala diyorsun!!! Peki, sence namussuz bir zeki, namussuz bir nükteci olmak daha mı iyi?

— Sözlerime yanlış mana veriyorsun! diye bağırdı Tarhov. Ben sadece bu efendiyi nasıl bir adam olarak anladığımı açıklamak istedim. Onu, eşine seyrek rastlanır bir adam mı sanıyorsun? Hayır, katiyen! Hayatımda, ona benzer kimselere ben de rastlamışımdır. Herif ciddî, önemli bir suratla oturur, susar, inat eder, kabarır… Oho-ho-o-o! Yani, demek ki orada, kafasının içinde de çok şeyler var! Hâlbuki o kafanın içinde hiçbir şey yoktur, azizim tek bir fikir bile yoktur; yalnız bir izzet-i nefis duygusu.

Ben:

— İyi ya işte, bu da saygıya değer bir şey, diye sözünü kestim. Fakat müsaadenle sorayım: sen onu böyle inceleyip araştırıp öğrenmeyi ne zaman başardın? Onu bilmiyorsun yahut da Muza’nın anlattığına göre tarif ve tasvir ediyorsun.

Tarhov omuz silkerek:

— Muza ile biz onu konuşmuyoruz ki, dedi; ve bütün vücudunun sabırsızlık ifade eden bir hareketiyle ilâve etti: Dinle, azizim, madem ki Baburin yaradılışında böyle asil ruhlu, namuslu bir adamdır, nasıl oluyor da Muza’nın kendisinin dengi olmadığını göremiyor? Şu iki şıktan biri: Ya, minnettarlık adına, kızın üzerine bir çeşit zorlamada bulunuyor ki, o zaman onun namusluluğu nerede kalıyor? Yahut da bunu anlamıyor… o zaman da, neden ona aptal demeyelim?

İtiraz edecek oldum, fakat Tarhov tekrar ellerimi sıkarak, telâşlı bir sesle: “Bununla beraber… elbette… İtiraf ediyorum ki sen haklısın, tamamıyla haklısın… Sen benim gerçek dostumsun… Fakat şimdi, bırak beni rica ederim!” dedi.

Ben hayrette kalmıştım:

— Seni bırakmak mı?

— Evet. Senin söylediklerin üzerinde biraz düşünmeliyim… Senin haklı olduğundan şüphem yok… Fakat şimdi bırak beni!

— Öyle heyecanlısın ki…

— Heyecanlı mı? Ben mi?

Tarhov burada güldü, fakat hemen yine ciddileşerek devam etti:

— Evet, tabii. Başka türlü nasıl olur? “Şaka değil bu” diye sen kendin demedin mi? Evet; bu meseleyi düşünmem lâzım… Yalnız kalıp düşünmem lâzım.

Ellerimi sıkmaya devamla: Haydi şimdi güle güle, kardeşim, güle güle! dedi.

Ben de:

— Hoşça kal kardeşim, hoşça kal! diye tekrarladım. Çıkarken Tarhov’a son bir göz attım. Memnun görünüyordu. Neden? Acaba, sadık bir dost sıfatıyla yürüdüğü yolun tehlikesine gösterdiğim için mi, yoksa çıkıp gittiğimden mi? Ta akşama kadar, yani Punin ile Baburin’in oturdukları eve vardığım dakikaya kadar, bütün gün kafamda çeşit çeşit düşünceler dolaştı durdu. İtiraf etmeliyim ki Tarhov’un bazı itirazları içime işlemişti… kulaklarımda uğulduyordu… Gerçekten Baburin şu kızın kendi dengi olmadığını görmüyor muydu?

***

Fakat Baburin, fedakâr Baburin bir namuslu budala olsun! Bu nasıl olabilirdi?

Punin, ziyaretime geldiği zaman, bir gün önce beni evde beklediklerini söylemişti. Olabilir; fakat bugün beni, katiyen hiçbiri beklememişti… Hepsini evde buldum ve hepsi de gelişime şaştılar. Baburin ile Punin, ikisi de hastaydı. Pıınin’in başı ağrıyor, her iki şakağı üzerine birer kesilmiş hıyar parçası gelmek üzere, başını renkli bir bezle bağlamış, bacaklarını bükmüş, yusyuvarlak yatıyordu. Baburin sarılık hastalığından muzdaripti. Tamamıyla sapsarı kesilmiş vücudu, etrafı koyu renkli halkalarla çevrilmiş gözleri, kırışık kırışık olmuş alnı ve tıraşsız yüzü ile, bir nişanlıya pek az benziyordu! Dönüp gitmek istedim… Fakat bırakmadılar, hatta çay ikram ettiler. Akşamı neşesiz geçirdim. Muza’nın gerçi hiçbir yeri ağrımıyordu, hatta adamdan kaçması, vahşiliği de her zamankinden daha az idiyse de canı sıkıldığı, kızdığı apaçık belliydi… Nihayet sabredemedi ve bana çay verirken, fısıltıyla çabuk çabuk konuşarak: “Ne söyleseniz, ne yapsanız boşuna; hiçbir sonuç elde edemeyeceksiniz… Anladınız mı?” dedi. Hayretle yüzüne baktım ve fırsattan faydalanarak ben de hafif sesle: “Bu sözlerinizle ne demek istediğinizi söyler misiniz?” diye sordum. Çatık kaşlarının altında, öfkeli öfkeli parıldayan siyah gözlerini bir an için yüzüme dikti ve hemen tekrar başka tarafa bakarak cevap verdi: “Şunu demek istiyorum ki bugün orada söylediklerinizin hepsini işittim, size teşekkür ederim; fakat dediğiniz gibi olmayacak.” Ben: “Siz de orada mıydınız?” diye istemeksizin ağzımdan kaçırdım… Fakat tam bu sırada Baburin kulak kabartarak bize doğru baktı; Muza yanımdan ayrıldı.

On dakika kadar sonra tekrar yanıma geldi. Benimle tehlikeli şeyler konuşmak, hem de hamisinin gözü önünde konuşmak, bu kızın âdeta hoşuna gidiyordu. Ancak, onda şüphe uyandırmayacak kadar sakınarak konuşuyordu. Malûm şey: uçurumun ta kenarında dolaşmak dişi mahlûkların pek sevdiği bir iştir. Muza: “Evet, oradaydım” diye fısıldadı. Yüzünün ifadesi değişmemişti; yalnız burun kanatları hafifçe titriyor, dudakları bükülüyordu. “Sizinle neler fısıldaştığımızı Paramon Semöniç sorarsa, ona derhal hepsini söyleyeceğim. Bana ne!”

— Biraz daha ihtiyatlı olun, dedim, baksanıza, farkına varıyor galiba…

— İşte söylüyorum ya size, her şeyi anlatmaya hazırım, diye. Hem de farkına varan kim? Biri yattığı yerden tıpkı hasta bir ördek gibi boynunu uzatıyor, fakat hiçbir şey işitmiyor; öteki ise felsefi düşüncelere dalmış. Siz hiç korkmayın!

Muza’nın sesi biraz yükselmiş, yanaklarını hafif, bir çeşit, garezli, donuk bir kırmızılık kaplamıştı; bu ona müthiş yakışıyordu, onu hiçbir vakit bu kadar görmemiştim. Çevik hareketlerle masayı topluyor, bardakları, tabakları yerlerine götürüyordu. Serbest, kayıtsız, hafif yürüyüşünde, meydan okuyucu, kışkırtıcı bir şey vardı. Bununla sanki: “Hakkımda bildiğiniz gibi hüküm verin, umurumda değil. Sizden de korkmuyorum'” demek istiyormuş gibiydi.

Bilhassa bu akşam, Muza’nın bana pek cazip, pek fettan göründüğünü gizleyemeyeceğim. Kendi kendime: “Evet, diyordum, bu kızda insanı büyüleyici bir kuvvet var, gerçekten yeni bir tip… Harikulade bir güzellik!..

Muza birdenbire:

— Paramon Semöniç! diye bağırdı:

— Cumhuriyet herkesin, aklına ne eserse yaptığı bir devlet midir?

Baburin, başını kaldırarak, kaşlarını çatarak cevap verdi:

— Cumhuriyet devlet değildir; cumhuriyet şey… Her şeyin kanuna ve adalete dayandığı bir kuruluştur.

Muza devamla:

— Demek ki, cumhuriyette hiç kimse bir başkasını zorlayamaz, öyle mi?

— Evet, hiç kimse bir başkası üzerinde zor kullanamaz.

— Ve herkes hür müdür?

— Evet, hürdür.

— Ah! ben de yalnız bunu bilmek istiyordum.

— Bu sana… neden?

— İşte öyle lâzım. Bunu bana bilhassa sizin söylemeniz lâzımdı. Punin, yattığı yerden:

— Bayanımız her şeyi öğrenmeye pek meraklıdır, diye bir mütalâada bulundu.

Sofaya çıktığım zaman Muza beni geçirmeye geldi. Fakat bunu nezaket olsun diye değil, şirretliğinden yapıyordu. Ayrılırken:

— Gerçekten onu o kadar çok mu seviyorsunuz? diye sordum.

— Sevip sevmediğim bana ait bir iştir, başkalarını ilgilendirmez, dedi.

— Sakın ateşle oynamayın… yanarsınız.

— Soğuktan donmaktansa yanmak daha iyi. Aman artık bu sizin nasihatlerinizden! Onun, benimle evlenmek istemediğini nereden biliyorsunuz? Benim muhakkak evlenmek istediğimi nereden biliyorsunuz? Ben mahvolacakmışım… Size ne?

Arkamdan kapıyı küt! diye kapadı.

Hatırımdadır: evime dönerken, yolda, kendi kendime, vay, vay, vay! “Yeni tip” dostum Vladimir Tarhov’a ne tuzluya oturacak… O da saadetinin bedelini bir şeyceğizle ödemeli elbette! diye düşünmekten zevk duyuyordum.

Dostumun mesut olacağından ne yazık ki, şüphe edemiyordum.

***

Aradan üç gün geçmişti. Odamda yazı masamın önünde oturmuş, kahvaltı etmek üzereydim… Kulağıma bir hışırtı geldi, başımı kaldırınca donakaldım. Karşımda, hareketsiz, müthiş, tebeşir gibi bembeyaz bir hayalet… Punin! Çukurlaşmış, ufak gözlerini, ağır ağır kırpıştırarak, tavşan gibi korkak, bön bön yüzüme bakıyor, kolları iki yanından sarkıyordu.

— Nikandr Vaviliç! Neniz var? Buraya nasıl geldiniz? Sizi kimse görmedi mi? Ne oldu? Söylesenize, canım!

Punin, hafif, işitilir işitilmez bir fısıltı ile:

— Kaçtı, dedi.

— Ne diyorsunuz?

— Kaçtı, diye tekrarladı.

— Kim?

— Muza. Geceleyin kaçmış, bir de mektup bırakmış.

— Mektup mu?

— Evet, yaptığınız iyiliklere teşekkür ederim, fakat artık dönmeyeceğim, beni aramayın diyor. Oraya koştuk, buraya koştuk, aşçı kadına sorduk: bir şey bilmiyor. Affedersiniz sesim çıkmıyor, kısılmış.

— Muza Pavlovna sizi terk etti, ha! diye bağırdım. Olur, şey değil! Bay Baburin şimdi, kim bilir ne ümitsizlik içindedir! Peki, şimdi ne yapmak niyetinde?

— Hiçbir şey yapmak niyetinde değil,

Valiye koşacaktım: bırakmadı. Zabıtaya haber verecek oldum, mâni oldu, hatta kızdı da. “Canı ne isterse yapsın, hürdür, cebir kullanmak istemem” dedi. Hatta her günkü gibi yazıhaneye vazifesine gitti. Gitti, ama âdeta kendinde değildi. Onu müthiş surette seviyordu… Ah, ah, onu her ikimiz de çok seviyorduk!

Burada, Punin, âdeta, bir heykel olmadığını, canlı bir insan olduğunu göstermek ister gibi, yumruklarını havaya kaldırıp, fildişi gibi parlayan tepesine indirerek:

— Nankör kız! diye inledi: seni kim kurtardı, besledi, giydirdi, büyüttü, okuttu, kim? Senin üzerine kol kanat geren kimdi? Kimdi bütün hayatını, bütün ruhunu… Hâlbuki sen hepsini unuttun! Beni terk etmiş olsaydın, tabii, bir şey değildi, fakat Paramon Semöniç’i, Paramon’u…

Oturup biraz dinlenmesini rica ettim… Punin ret makamında başını salladı ve:

— Hayır, dedi lüzum yok. Ben size geldim… şey… Niçin geldiğimi bilmiyorum. Başım yerinde değil. Evde kalmak feci; ne yapmalı? Evde olunca odanın ortasında duruyor, Muza! Muca’cığım diye haykırmaya başlıyorum. Çıldırmak işten değil! Fakat hayır, ne diye yalan söylüyorum? Size ne için geldiğimi biliyorum. Hani, geçen gün bana iğrenç bir şarkı okumuştunuz… Hatırlıyor musunuz, bir yerinde ihtiyar kocadan bahsediyordu? Bunu neden yaptınız? Daha o zaman biliyor muydunuz yoksa… Yahut sezmiş miydiniz?

Burada Punin yüzüme baktı ve birdenbire, titreyerek haykırdı:

— Pyötr Petroviç, onun nerede olduğunu belki de biliyorsunuzdur, ha? Canım kardeşim, kimin yanına kaçtı bu kız acaba?

Şaşırdım, istemeyerek önüme baktım…

— Mektubunda size yazdı mı yoksa diye başladım…

— Bir başkasını sevmiş de onun için bizden ayrılıyormuş, diyor mektubunda! İki gözüm, canım, siz nerede olduğunu muhakkak biliyorsunuzdur. Kurtarın kızcağızı! Haydi, beraber gidelim; onu kandırırız. Allah aşkına düşünün bir defa, bu hareketiyle kimi öldürüyor bu kız?

Punin birdenbire kızardı; sanki bütün kanı başına sıçramıştı, küt! diye dizleri üzerine çöktü.

— Yalvarırım size, kurtarın, haydi onun bulunduğu yere beraber gidelim!

Hizmetçim kapının eşiğinde göründü, şaşırarak baktı kaldı.

Punin’i tekrar ayağa kaldırmak, her ne kadar bir şeyden şüphe ediyorsam da, öyle uluorta ve bilhassa ikimiz birlikte hareket etmemizin hiç doğru olmadığını, yoksa bu suretle bütün işi berbat etmiş olacağımızı, bir defa deneyeceğimi, fakat hiçbir şeyden sorumluluk yüklenemeyeceğimi ona anlatmak kolay olmadı. Punin bana itiraz etmediği gibi, sözlerimi de dinlemiyor, yalnız, kısık sesiyle ara sıra:

— Ne olursunuz, Muza ile Paramon Semöniç’i kurtarın, yalvarırım size, kurtarın onları! diye tekrarlayıp duruyordu. Nihayet ağlamaya başladı.

— Hiç olmazsa şunu söyleyin, diye sordu, o yakışıklı genç bir adam mı ?

— Evet genç dedim.

— Genç… diye tekrarladı. Kız da genç… İşin kötülüğü de zaten burada ya!

Müspet bir şey öğrenince hemen kendisine uğrayacağımı vaat ettim… Fakat Tarhov’un adını anmadım. Punin’in bütün ümitleri birdenbire kırılıvermişti. Yüzüme bön bön bakarak:

— Peki, peki, teşekkür ederim, dedi; yalnız rica ederim Paramon Semöniç’e hiçbir şey söylemeyin… Yoksa kızar! Mııza’yı arayıp sormayı bana yasak etti! Hoşça kalın, azizim!

Arkasını dönüp giderken, Punin’in perişan hali bana pek acıklı geldi. İki ayağı ile de topallıyor, vücudunu âdeta zorla sürüklüyordu.

***

Her ne kadar Punin’e, Muza hakkında malûmat toplamayı vaat ettimse de, aynı gün, Tarhov’lara giderken bir şeyler öğrenebileceğimi ümit etmiyordum. Çünkü onu ya evinde bulamayacağıma yahut da beni kabul etmeyeceğine muhakkak nazarıyla bakıyordum.

Tahminim yanlış çıktı: Tarhov’u evinde buldum, beni kabul etti ve hatta öğrenmek istediklerimin hepsini öğrendim. Fakat bundan hiçbir fayda çıkmadı. Kapsının eşiğinden içeriye adımımı atar atmaz, kesin, hızlı adımlarla yanıma yaklaştı, neşeden parlayan ateşli gözleri, güzelleşen yüzüyle, kesin, canlı bir sesle:

— Dinle kardeşim, dinle Petya! dedi. Niçin geldiğini, şimdi benimle neyi konuşmak istediğini seziyorum. Fakat önce sana şunu ihtar edeyim: eğer bana velev ki bir tek kelime olsun o kızdan veya onun hareketinden bahsetmeye yahut da, bana, kendine göre akıllıca bir hareket tavsiye etmeye kalkarsan bilmiş ol ki artık aramızda ne arkadaşlık, hatta ne de tanışıklık kalmayacak ve o zaman, bana karşı bir yabancı gibi davranmanı rica etmek zorunda kalacağım.

Tarhov’a baktım: bütün içi âdeta gergin bir tel gibi titriyor, çınlıyor, coşan dinç kanının hızını güç zapt ediyor, şiddetli, sevinçli bir saadet duygusu ruhunu dolduruyor, ama o bu duyguya hâkim olabiliyordu.

Mahzun bir sesle sordum:

— Bu senin kesin kararın mı?

— Evet kardeşim, kesin kararımdır.

— Şu halde bana, sana: hoşça kal! demekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

Tarhov hafifçe gözlerini kırpıştırdı… Pek memnun görünüyordu. İçten bir gülümseyişle bütün beyaz dişlerini göstererek, genzimsi bir sesle:

— Güle güle, Petya! dedi.

Başka ne yapabilirdim? Onu, “saadetiyle” baş başa bırakıp çıktım. Arkamdan kapıyı kapatırken, odadaki öteki kapının da kapatıldığını işittim.

Ertesi gün bedbaht dostlarıma giderken, yüreğimde bir hafiflik duyuyordum, içimden gizlice, onları evde bulamayacağımı ümit ediyorum — beşerî zaaf bu! — Fakat işte yine yanılmıştım. Her ikisi de evdeydi. Onlarda son üç gün içinde olan değişiklik her insanı hayrette bırakabilirdi. Punin bembeyaz kesilmiş, gözleri şişmiş. O gevezelikleri nerede kalmıştı? Durgun, zayıf ve hep o kısık sesiyle konuşuyor, şaşkın, bitkin görünüyordu. Baburin, tersine, buruşmuş, kararmıştı. Zaten eskiden de sözü kıt olan bu adamın ağzından şimdi yalnız, kesik kesik birtakım sesler çıkıyordu. Adeta taşlaşmış bir sertlik ifadesi, yüzünün çizgilerinde donmuş, kalmıştı.

Benim için susmanın mümkün olmadığını hissediyordum; fakat ne söylemeliydim? Punin’e hafifçe: “Ben hiçbir şey öğrenemedim; size tavsiyem: artık her ümidi bir yana bırakın!” diye fısıldamakla yetindim. Punin, şişmiş, kızarmış gözleriyle bana baktı, anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı, topallaya topallaya bir kenara çekildi. Baburin, Punin’le aramızda neden bahsettiğimizi galiba sezmiş olacaktı ki sımsıkı kapalı, âdeta yapışık gibi duran dudakları aralandı, kelimeleri ağır ağır söyleyerek: “Efendim! dedi, son ziyaretinizden sonra can sıkıcı bir hâdise oldu bizde: Manevi evlâdımız Muza Pavlovna Vinogradova, bizimle daha fazla bir arada yaşamayı uygun bulmayarak bizi terk etmeye karar verdi ve bunu giderken bıraktığı bir mektupla bildirdi. Ona mâni olmaya kendimizde bir hak görmediğimizden, şahsi takdirine göre hareket etmekte kendini serbest bıraktık. Ona iyilikler diler, bunu oldukça bir gayret sarfıyla ilâve etti: sizden de bundan bahsetmemenizi rica ederiz. Çünkü bu gibi şeyleri konuşmak, faydasız olduğu gibi üzüntülüdür de.”

“İşte, bu da tıpkı Tarhov gibi, Muza’dan bahsetmeyi bana menediyor” diye düşündüm ve içimden ona şaşmaktan kendimi alamadım. Öyle ya Muza’yı ne yermiş, ne de onun hakkında tek bir acı söz söylemişti. Tevekkeli Zenon’a o kadar büyük bir kıymet vermiyordu. Bu bilgin üzerinde ona bir şeyler söylemek isteyecek oldum, fakat sanki dilim damağıma yapışıp kalmıştı ve iyi de etmişti.

Orada çok kalmadım. Çıkarken, ne Punin, ne de Baburin yine buyurun demedi, her ikisi de hep bir ağızdan: “Güle güle!” diye seslendiler. Ve hatta Punin: “Artık bana lâzım değil” diyerek ona getirdiğim “Telgraf” adlı kitabı da iade etti.

Aradan bir hafta geçtikten sonra garip bir tesadüf oldu İlkbahar erkenden, birdenbire gelmişti; öğle vakti sıcaklık on sekiz dereceye kadar çıkıyordu. Her taraf yeşeriyor, her şey, yumuşak, nemli topraktan sürüp çıkıyordu. Kira ile at tutarak şehir dışına, Serçedağına doğru yollandım. Yolda çift atlı bir arabaya rastladım. Sıçrayan çamurlar, azgın atların kulaklarına kadar çıkmıştı. Kuyrukları örgülü, kâkülleri, yeleleri, al kurdelâlarla süslüydü. Onları mavi yelekli, sarı ipek gömlekli, tavus tüyü kısa kalpaklı, şık bir arabacı sürüyor, yanında da esnaf veya tüccar tabakasından, üzerinde alaca renkli, sırma işli bir elbise, başında büyük, mavi bir başörtüsü bulunan bir kız oturuyor, katıla katıla gülüyordu. Arabacı da gülümsüyordu. Atımı bir kenara saptırdım. Yanımdan hızla geçen neşeli çifte pek o kadar dikkat etmemiştim. Delikanlı birdenbire atlara seslendi… Tarhov’un sesiydi! Baktım… Evet, o, ta kendisi… arabacı kıyafetine girmiş, yanındaki kız da Muza!

Fakat bir anda uzaklaştılar, onları bu kadarcık görebilmiştim. Arkalarından atımı dörtnala sürecek oldum, lâkin yaşlı bir talim midillisi olan atım, dörtnala kalkınca tırıstan daha yavaş gitmeye başlamıştı.

— Gezin, eğlenin, dostlarım! diye dişlerimin arasından mırıldandım.

Şunu da söyleyeyim ki, üç defa gittiysem de Tarhov’u son üç hafta içinde hiç görememiştim. Hiçbir zaman evde bulunmuyordu. Baburin ile Punin’i de görmemiştim… Onlara gitmiyordum.

Gezinti esnasında kendimi üşütmüşüm. Hava oldukça sıcaktı ama rüzgâr insanın içine işliyordu. Tehlikeli surette hastalandım. İyileşince doktorun tavsiyesi üzerine, büyükannemle beraber köye “otlağa” gittim. Bir daha Moskova’ya dönmedim. Güze doğru Petersburg üniversitesine girdim.

III

Yıl 1849

Aradan yedi yıl değil, tam on iki yıl geçti. Büyükannem çoktan ölmüştü. İçişleri Bakanlığı memuru olarak Petersburg’ta oturuyordum. Tarhov’u artık gözden kaybetmiştim: orduya girmiş, hemen hemen daima taşrada dolaşıyormuş. Birbirimize iki defa rastladık, dostça, samimi görüştük, fakat konuşmalarımızda geçmişten hiç söz açmadık, ikinci karşılaşmamızda, hatırımda kaldığına göre artık evlenmiş bulunuyordu.

Bir defa, fevkalâde sıcak bir yaz günü, beni Petersburg’ta kalmaya mahkûm eden memurluğuma da, şehrin boğucu havasına, pis kokusuna, tozuna da lânetler savurarak Bezelye sokağından geçiyordum. Bir cenaze alayı yolumu kesti. Bütün bu alay, doğrusunu söylemek lâzım gelirse, yalnız, içinde, yıpranmış siyah bezle yarısına kadar örtülü ve bozuk yolun sarsıntılarıyla oradan oraya çarpan, adi bir tahta tabutu taşıyan köhne bir arabadan ibaretti. Arkasından da ak saçlı bir ihtiyar adam tek başına yürüyordu.

Ona dikkatle baktım… tanıdık bir yüz… O da bana baktı… Hey Tanrım! Baburin!

Şapkamı çıkarıp yanına yaklaştım, adımı söyledim ve yanı sıra yürümeye başladım.

— Cenaze kim? diye sordum.

— Nikandr Yaviliç Punin, diye cevap verdi.

Zaten daha önceden içime doğmuştu, bu adı söyleyeceğini biliyordum, ama yine de içim ürperdi, yüreğime bir acı çöktü. Bununla beraber anayurt edebiyatındaki bu ilk hocama karşı son vazifemi yapmama imkân veren tesadüfe sevindim…

— Sizinle birlikte gelebilir miyim, Paramon Semyöniç?

— Olur… ona yalnız başıma yoldaşlık ediyordum; şimdi iki kişi olacağız.

Yolumuz bir saatten fazla sürdü. Yoldaşım hiç gözlerini kaldırıp bakmadan, ağzını açıp bir tek söz bile söylemeden ilerliyordu. Onu son defa gördüğüm zamandan beri büsbütün ihtiyarlamış; kırışıklarla kaplı bakır renkli yüzü, ak saçlarından bariz bir şekilde ayrılıyordu. Meşakkatli, acı bir hayatın, daimî bir mücadelenin izleri Baburin’in bütün mevcudiyetinde kendini gösteriyordu. İhtiyaç ve yoksulluk onu kemire kemire bu hale getirmişti. Her şey bittikten, bir zamanlar Punin olan, şimdi Smolensk mezarlığının nemli toprağı altında ebedî olarak gözden kaybolduktan sonra, Baburin, henüz yükselen, balçıklı, kumlu toprak tepeciğin önünde, öne eğilmiş açık başıyla bir; iki dakika durdu, sonra bitkin, âdeta kızgın gibi duran yüzünü, kuru çökük gözlerini bana çevirerek, soğuk bir eda ile teşekkür edip hemen ayrılıp gitmek üzereyken onu durdurdum.

— Nerede oturuyorsunuz, Paramon Semyöniç? Müsaade edin de sizi görmeye geleyim. Sizin Petersburg’ta oturduğunuzu katiyen bilmiyordum. Eskileri hatırlar rahmetli dostumuzdan bahsederiz.

Baburin hemen cevap vermedi.

Nihayet:

— Üç yıldan beri Petersburg’tayım, dedi. Oturduğum ev şehrin tam kenarında. Bununla beraber gerçekten beni görmeyi arzu ediyorsanız, gelin. — Bana adresini verdi. — Akşamları gelin; akşamları daima evdeyiz… Her ikimiz de…

— Siz… her ikiniz de mi?

— Ben evliyim. Karım bugün biraz rahatsız; işte bunun içindir ki cenazeye refakat edemedi. Esasen bu boş merasimi, ayini, yalnız bir kişinin ifa etmesi de yeter ya. Zaten bütün bunlara inanan kim!

Baburin’in bu son sözlerine biraz şaşırsam da hiçbir şey demedim, bir fayton çağırıp, Baburin’e kendisini evine kadar götürmeyi teklif ettim; fakat kabul etmedi.

Hemen aynı günün akşamı onu görmeye gittim. Yolda hep Punin’i düşündüm. İlk defa onunla nasıl karşılaştığım, o zamanlar nasıl heyecanlı, tuhaf bir adam olduğu, sonra, Moskova’da — bilhassa son görüşmemizde — nasıl uslandığı… Hepsi, hepsi birer birer hatırıma geldi. Bir de şimdi.. işte, hayatla bütün hesaplar kesilmiştir. Hayatın şakası yok!

Baburin, Viburg semtinde, bana onun Moskova’daki “yuvacığını” hatırlatan bir evceğizde oturuyordu. Bu, nerede ise Moskova’dakinden de daha fakirane idi. Odasına girdiğim sırada, iki elini dizlerine koymuş, iskemlesinde oturuyordu. Hemen hemen dibine kadar yanan yağ mumunun donuk ışığı, göğsüne sarkan ak saçlı başını hafifçe aydınlatıyordu. Ayak seslerimi duyunca irkilerek doğruldu ve beni, beklediğimden daha samimî bir şekilde karşıladı. Biraz sonra karısı da geldi: Muza’yı derhal tanıdım ve ancak şimdi, Baburin’in beni evine neden davet ettiğini anladım: ne de olsa muradına erdiğini bana göstermek istemişti.

Muza çok değişmişti. Bu değişiklik yüzünde de, sesinde de, hareketlerinde de göze çarpıyordu fakat her şeyden ziyade gözleri değişmişti. Bir zamanlar bu canlı bakışlı, kinci, güzel gözler, yuvalarında fısıl fırıl döner, kıvılcımlar saçar, bakışları iğne gibi batardı… Şimdi onlar açıkça, dosdoğru, sakin, dikkatli dikkatli bakıyordu; siyah gözbebekleri donuklaşmıştı. Rahat, durgun bakışı sanki: “Artık uslandım, uysallaştım, iyi bir insan oldum” demek istiyor gibiydi. Daimî, muti gülümseyişi de hep aynı şeyi söylüyordu. Kıyafeti de pek mütevazı idi: ufak benekli, kahverengi bir elbise.

Muza, ilkönce kendisi bana yaklaşarak onu tanıyıp tanımadığımı sordu. Hiç şaşırıp bozulmadığı görülüyordu. Fakat bu, ne utanmasından, ne hafızasını kaybettiğinden ileri geliyordu: boş manasız şeylerden, havailiklerden kurtulduğunu gösteriyordu.

Muza, rahmetli Punin’den çok bahsetti.

Sakin, rahat bir tonla konuşuyordu. Ondan; zavallının, son yıllarda büsbütün çökmüş, sıskalaşmış, çocuklaşmış olduğunu, hatta oyuncaksız kalınca canı sıkıldığını öğrendim; gerçi onu güya satmak için paçavralardan bebekler dikip hazırladığını söyleyerek kandırırlarmış… Kendisi de bunlarla eğlenir, oyalanırmış. Yalnız şiir düşkünlüğü geçmemiş ve şiirler bakımından hafızası sağlam kalmış: ölümünden birkaç gün önce bile, hâlâ “Rossiada” destanından ezberden manzumeler inşat edermiş. Buna mukabil Puşkin’den, küçük çocukların umacıdan korktukları gibi korkarmış. Baburin’e olan bağlılığı hiç azalmamış, hep eskisi gibi ona saygı göstermiş, hatta son dakikalarında bile, dili dolaşarak “velinimetim! velinimetim!” diye mırıldanmış. Sonra yine Muza’dan, Moskova’daki malûm hâdiseden az sonra Baburin’in, bir hususi vazifeden diğerine geçe geçe, Rusya’yı tekrar, göçebe gibi dolaşmaya başladığını, Petersburg’ta yine bir patron yanında iş bulduğunu öğrendim. Fakat son günlerde patronu ile arasında geçen can sıkacak bir mesele yüzünden bu işi de bırakmak zorunda kalmış. Mesele de, Baburin’in, araya girip işçileri himaye ve müdafaa etmeye kalkması imiş…

Muza’nın bütün konuşması esnasında dudaklarından hiç eksik olmayan gülümsemesi beni acıklı düşüncelere sürükledi. Onun konuşması, kocasının hal ve kıyafetinin üzerimde hâsıl ettiği intibaı tamamladı. Her ikisinin de ekmeğini kazanması kolay olmuyordu, bundan şüphe yoktu. Baburin konuşmamıza az katılıyor, kederli olmaktan ziyade düşünceli, endişeli görünüyordu… İçini bir şey kemiriyormuş gibiydi.

Ansızın kapının eşiğinde beliren aşçı kadın:

— Paramon Semyöniç, biraz gelir misiniz? dedi. Baburin, telâşlı telâşlı:

— Ne var? ne istiyorsun? diye sordu. Aşçı kadın manidar bir surette ısrarla tekrarladı:

Biraz gelin, rica ederim, azıcık dışarı gelin! Baburin, ceketinin düğmelerini ilikleyerek çıktı.

***

Muza ile ikimiz yalnız kalınca bana değişmiş bir bakışla bakarak ve değişik bir sesle, fakat artık gülümsemeksizin dedi ki:

— Pyötr Petroviç, benim hakkımda şimdi ne düşündüğünüzü bilmiyorum, fakat eskiden nasıl olduğumu hatırlarsınız sanırım… Kendine güvenmiş, neşeli… ve fena idim; keyfime göre yaşamak isterdim. Şimdi söyleyeceklerimi dinleyin: terk edildiğim zaman, ne yapacağımı şaşırmış bir halde, ya Allah canımı alır yahut da kendimde canıma kıymak cesaretini bulurum diye beklerken, yine tıpkı Voronej’de olduğu gibi, Paramon Semyöniç’le karşılaştım ve beni tekrar kurtardı… Ondan ne bir acı söz, ne de bir muaheze işitmedim. Benden hiçbir şey istemedi. Buna lâyık değildim; fakat beni seviyordu… Ve karısı oldum. Ne yapacaktım? Ölmeyi başaramadım, istediğim gibi yaşamak da nasip olmamıştı… Nereye sığınırdım! Bu bana bir lütuftur. İşte hepsi.

Muza sustu, bir lâhza yüzünü başka yana çevirdi… Eski, boynu bükük gülümseyişi tekrar dudaklarında belirdi. Şimdi bana öyle geldi ki, sanki bu gülümseyiş “yaşamak benim için kolay mı, diye sorma” demek istiyordu.

Konuşmamız artık basbayağı konulara geçmişti. Muza bana Punin’in pek sevdiği kedisinden bahsetti. Punin öldükten sonra kedisi hemen tavan arasına çıkmış, orada oturur, sanki birisini çağırır gibi, bütün gün miyavlar dururmuş. Komşuları çok korkuyorlar, Punin’in ruhu kedisine geçmiş sanıyorlarmış.

— Paramon Semyöniç bir şeyden kuşkulanıyor galiba, dedim, telâşlı bir hali var.

— Bunu fark ettiniz demek, öyle mi? — Muza içini çekti — Nasıl kuşkulanmasın, nasıl telâşlanmasın! Paramon Semyöniç’in kendi kanaatlerine, görüşlerine sadık kaldığını size söylemeye lüzum yoktur tabii… Şu anki durum onun kanaatlerini ancak takviye etmektedir. (Muza şimdi artık, eskisi gibi, yani Moskova’daki gibi konuşmuyordu. Dili büsbütün değişmiş, edebî, okumuşça bir şekil almıştı). Fakat bilmem ki size güvenebilir miyim, sonra siz acaba nasıl karşılarsınız…

— Neden bana güvenilmeyeceğini sanıyorsunuz?

— Devlet hizmetindesiniz, memursunuz.

— Peki, bundan ne çıkar?

— Bundan şu çıkar ki, hükümete sadıksınızdır. Muza’nın bu saflığına içimden şaştım.

— Mevcudiyetimden haberi bile olmayan hükümete karşı olan münasebetlerim üzerinde uzun uzadıya durmayacağım, dedim; fakat siz müsterih olabilirsiniz. Güveninizi kötüye kullanmam. Kocanızın kanaatlerine ben de iştirak etmekteyim… Hatta sandığınızdan fazla…

Muza başını salladı. Biraz duraklayarak: — Evet, olabilir, diye başladı; fakat asıl mesele orada değil. Paramon Semyöniç’in kanaatleri, belki de, pek yakında açığa vurulmak zorunda kalacak. Onlar artık daha fazla gizli kalamaz. Sonra, birtakım fikir yoldaşları var ki, onları şimdi güç durumda terk edemez…

Muza, birdenbire sanki dilini ısırmış gibi sustu. Son sözleri beni hayrette bıraktı, biraz da ürküttü. Belki de yüzüm, hislerimi açığa vuruyordu da Muza bunu fark etmişti.

Tekrar buluşmamızın 1849 yılında olduğunu yukarda bildirmiştik. O zamanlar ne karışık, ağır günler yaşandığı, Petersburg’ta nasıl hâdiseler cereyan ettiği çoğumuzun hatırındadır

[Burada 1849 yılı ayaklanmaları kastediliyor. Bu hâdiseler neticesinde birçok kimseler Sibirya’ya sürülmüştü. (Çeviren.)].

Baburin’in sözlerindeki, hal ve hareketlerindeki bazı gariplikler beni hayrete düşürmüştü. Hükümetin emirleri, icraatı hakkındaki düşüncelerini açıklarken, birkaç defa öyle sert, acı, nefret ve hınç dolu bir dil kullanmıştı ki, şaşırmış, donakalmıştım…

Birdenbire bana sormuştu:

— Eeee… nasıl, köylülerinizi azat ettiniz mi? [O devirde Rusyada toprak köleliği henüz devam etmekteydi.(Çeviren.)]

Ben onları azat etmediğimi itiraf etmek zorunda kalmıştım.

— Halbuki büyükanneniz ölmüştü galiba, değil mi?

— Evet.

Baburin, dişlerinin arasından:

— İşte böylesiniz siz, asilzade beyler, diye mırıldandı… Ateşten kestaneyi başkasının eliyle çıkarmak… işte bunu seversiniz siz.

Odasının en göze çarpan bir yerinde Belinski’nin [Hür fikirli, meşhur bir tenkitçi yazardır; devrinde, genç nesil kendisini taparcasına severdi] taş basması bir portresi asılıydı; masanın üzerinde de Bestujevski’nin [liberal fikirlerinden ötürü, hükümet tarafından çok takibata uğramıştır; memleket dışında “Marlinski” müstear adıyla tanınmıştır. (Çeviren.)] “Kutup Yıldızı” adlı eserinin eski basım bir cildi duruyordu.

Baburin, hizmetçi kadın kendisini çağırıp çıktıktan sonra, bir hayli zaman geçtiği halde, yanımıza dönmemişti. Muza, birkaç defa, onun çıktığı kapıya doğru merak ve endişe ile baktı. Nihayet sabredemedi, kalktı, özür diledi ve aynı kapıdan çıktı. Bir çeyrek saat sonra, kocasıyla beraber döndüler. Her ikisinin yüzünde de bir huzursuzluk ifadesi vardı; hiç değilse bana öyle geldi. Fakat Baburin’in yüzü, birdenbire bambaşka, sert, kızgın bir ifade aldı…

Birdenbire, boğazı tıkanırmışçasına, kesik kesik, boğuk, kendisine has olmayan bir sesle, vahşileşmiş gözlerini etrafta dolaştırarak:

— Bunun sonu nereye varacak böyle? dedi. Yaşarsın, yaşarsın, belki gittikçe daha iyi olur, daha rahat, daha serbest nefes alırım diye ümit edersin, oysaki tam tersine, işler gittikçe daha fena gider! Artık büsbütün duvara sıkıştırdılar! Gençliğimde çok çektim; beni… Hatta dövdükleri de oldu… Evet! ve birden, ökçeleri üzerinde hızla bana dönerek, âdeta üzerime atılacakmış gibi ilâve etti:

— Olgun çağıma gelince de bedenî işkencelere maruz bırakıldım… Evet! Artık başka haksızlıklardan, adaletsizliklerden bahsetmiyorum… O eski zamanlara mı… dönmek üzereyiz yine? Şimdi gençlere nasıl muamele ediyorlar! Fakat bütün sabırlar tükendi artık… tükendi! Evet!

Baburin’i bu halde hiç görmemiştim. Muza da bembeyaz kesilmişti… Baburin birden öksürmeye başlayarak kanepeye çöktü. Orada daha fazla kalarak ne onu, ne de Muza’yı rahatsız etmek istemediğimden gitmeye karar vermiş, hatta onlarla vedalaşmışken, birden bitişik odanın kapısı açıldı ve bir baş uzandı… Fakat bu aşçı kadının başı değildi… Genç bir adamın, dağınık saçlı, ürkek başıydı.

— Felâket, Baburin, felâket! diye telâşlı telâşlı fısıldadı ve bir yabancı olduğum için, beni görünce, başını hemen geriye çekip gizlendi.

Baburin, yerinden fırlayıp gene adamın peşinden seğirtti. Muza’nın elini kuvvetle sıktım ve içime kötü kötü şeyler doğarak oradan uzaklaştım.

Muza, telâşlı telâşlı:

— Yarın yine gelin! diye fısıldadı,

— Muhakkak gelirim, dedim.

***

Ertesi sabah, henüz yatağımda yatarken hizmetçim Muza’dan gelen bir mektubu uzattı. Şöyle yazıyordu:

” Sayın Bay, Pyötr Petroviç, “Paramon Semyöniç’i bu akşam zaptiyeler tevkif ettiler, kaleye yahut da başka bir yere götürdüler; bilmiyorum, bana söylemediler. Bütün kâğıtlarımızı karıştırdılar, çoğunu alıp götürdüler. Aynı zamanda kitaplarımızı ve mektuplarımızı da aldılar. Söylendiğine göre şehirde bir yığın insan tevkif edilmiş. Ne halde olduğumu tasavvur edersiniz. İyi ki Nikandr Vasiliç sağ kalıp da bunları görmedi! Dünyadan vaktiyle göçüp gitti. Bana öğüt verin ne yapayım? Kendim için korkmuyorum — açlıktan ölmem — fakat Paramon Semyöniç’i çok merak ediyorum. Eğer bizim durumumuzda insanları ziyaretten çekinmezseniz, rica ederim gelin.

Muza Baburin. ”

Yarım saat sonra Muza’lardaydım. Beni görünce elini uzattı ve, her ne kadar tek bir kelime bile söylemediyse de, yüzünde derin bir minnettarlık ifadesi belirmişti. Hep dünkü elbiseyle idi; hiç yatmadığı, bütün gece uyumadığı her şeyden belliydi. Gözleri kızarmıştı, ama gözyaşlarından değil, uykusuzluktan. Ağlamamıştı. Ağlamak sırası değildi onun için. Faaliyete geçmek, başına çöken felâketle savaşmak isliyordu. İçinde, bir zamanlar ki iradeli, azimli, enerjik Muza tekrar dirilmişti. Öfkeden boğulduğu halde, öfkelenmeye de vakti yoktu. Baburin’e nasıl yardım edeceğinden, onun akıbetini hafifletmek için kime başvuracağından başka hiçbir şey düşünmüyordu Hemen gitmek istiyordu… Yalvaracak… isteyecek… Fakat nereye gidecekti? Kime yalvaracaktı? Ne isteyecekti? İşte benden öğrenmek, bana danışmak istediği şey.

Ona ilk tavsiye ettiğim şey… sabırdı. İlk zamanlarda beklemekten ve mümkün olduğu kadar malûmat toplamaktan başka yapacak hiçbir şey yoktu. Mesele henüz başlıyor, kızışıyorken, ciddî bir teşebbüse geçmek düşünülemezdi, yoksa bu sadece akılsızca bir hareket olurdu. Hatta daha büyük bir ehemmiyetim, nüfuz ve tesirim olsaydı bile, başarıya güvenmek düşüncesizlik olurdu… Fakat benim gibi bir küçük memur ne yapabilirdi? Sonra kendisinin de hiçbir himayecisi, hiçbir iltimasçısı yoktu…

Bütün bunları ona anlatmak, açıklamak kolay değildi… Fakat nihayet getirdiğim delilleri anladı; aynı zamanda, bütün gayret ve teşebbüslerden bir şey çıkmayacağını ispat ederken, benim bencil duygularla hareket etmediğimi de anladı.

Muza, nihayet bir iskemleye oturunca (o zamana kadar, sanki hemen Baburin’in imdadına koşmaya hazırlanır gibi, hep ayakta duruyordu) dedim ki;

— Söyleseniz ya bana, Muza Pavlovnâ, Baburin, bu yaşta, nasıl olmuş da böyle vakalara adını karıştırmış? Bu işle ilgili olanların hep, hani dün akşam gelip size tehlikeyi haber veren çeşitten birtakım gençler olduklarını düşünürdüm…

O gençler bizim arkadaşlarımızdır! diye bağırdı Muza ve gözleri yine, bir zamanki gibi parladı. Sanki ruhunun derinliklerinden, şiddetli, zapt edilmez bir şeyler kabarmıştı… aklıma, birdenbire Tarhov’un Muza hakkında kullandığı “yeni tip” tabiri geldi.

— Siyasi kanaatler mevzuubahis olunca yaşın hiçbir ehemmiyeti yoktur! Muza, bilhassa ilk iki kelimeyi, yani “siyasi kanaatler” kelimelerini, üzerlerine pek fazla basarak söyledi. Yüreğine çöken bütün bu acılar içinde bile, bana karşı kendisini bu yepyeni, beklenmedik ışık altında, bir cumhuriyetçinin eşi olmaya lâyık, aydın, olgun kadınlara has ışığın altında göstermenin ona sıkıcı gelmediği düşünülebilirdi!

— Bazı ihtiyarlar, birtakım gençlerden daha gençtir, diye sözüne devam etti ve fedakârlığa onlardan daha kabiliyetlidir… Fakat mesele orada değil.

— Muza Pavlovna, dedim, biraz mübalâğa ediyorsunuz gibi geliyor bana. Paramon Semyöniç’in karakterini bilirim, onun her bir… şerefli hamleye meyil göstereceğine öteden beri kanidim. Fakat öte yandan, onu daima makul, basiretli bir adam sayardım… Bizde, Rusya’da, suikastların bütün imkânsızlığını nasıl oluyor da anlamıyor? Onun durumunda, onun mevkiinde bir…

Muza, sesinde acı bir eda ile sözümü keserek :

— Elbette, dedi: o, halktan bir adam, bir küçük burjuva; halbuki Rusya’da gizli faaliyetlere, suikastlara dahil olmak, yalnız asilzadelere mubahtır; nasıl ki, meselâ, on dört Aralık

Dekabristleri [14 aralık 1825 askerî ayaklanmasına özellikle asilzadeler katılmışlardı. (Çeviren.)]… Bunu söylemek

istiyordunuz herhalde…

Az kaldı: “O halde neden şikâyet ediyorsunuz” diye ağzımdan kaçırıverecektim… fakat kendimi tuttum. Yüksek sesle sordum:

— Siz sanıyor musunuz ki, 14 Aralık ayaklanmalarının neticesi, daha başka ayaklanmaları teşvik edecek mahiyettedir?

Muza somurttu. Önüne eğdiği yüzünden: “Seninle bu gibi şeyler konuşulmaz” demek ister gibi bir ifade okudum.

— Paramon Semyöniç’in bu işle ilgisi pek fazla mı? diye sordum. Muza hiç cevap vermedi… Tavan arasından aç vahşi bir miyavlama işitildi.

Muza ürperdi. Ümitsiz, iniltili bir sesle:

— Ah, iyi ki Nikandr Vasiliç sağ olup da bunları görmedi! dedi. Onun velinimetini, bizim velinimetimizi, belki de bütün dünyadaki insanların en şereflisi, en namuslusu olan bu insanı, gece vakti nasıl zorbaca yakaladıklarını, bu muhterem ihtiyara nasıl muamele ettiklerini, ona nasıl “sen” diye hitap ettiklerini, nasıl ve ne için tehdit ettiklerini, zavallı Punin iyi ki görmedi!.. Evet, Baburin, alelade, halktan bir adamdır da onun için! Bu genç subay da, hep o kalpsiz, vicdansız insanlardan… Hani benim hayatımda da…

Muza’nın sesi kısıldı; bir yaprak gibi titriyordu.

Yarası deşilmiş, uzun zaman zapt ettiği hiddet nihayet taşmıştı. Bu heyecanları, onun bütün bu ruh sarsıntıları bende bazı eski hatıraları uyandırdı… Fakat o anda, bilhassa şuna kanaat getirdim ki bu “yeni tip” hiç değişmemiş, hep aynı ihtiraslı, ateşli, çekici mizacı ile kalmış…

Ancak Muza, şimdi artık gençlik çağındakilerden daha başka şeylere gönül bağlamıştı. İlk ziyaretimde onda tevekkül, feragat, uysallık diye kabul ettiğim şeyler — ki gerçekten de öyleydi — o sakin, kayıtsızca bakışlar, o soğuk ton, o itidal, o sadelik, bütün bunlar, yalnız geçmiş, geri gelmez şeylere karşı idi…

Şimdi artık sözü geçmiş değil, şimdiki zaman almıştı.

Muza’yı teskin etmeye, dertleşmemizi daha amelî bir zemine nakletmeye çalıştım. Birtakım acele tedbirleri almamız lâzımdı: Baburin’in nerede bulunduğunu öğrenmek, ondan sonra da hem ona, hem de Muza’ya geçim vasıtası temin etmek. Bütün bunlar az güçlük çıkarmıyordu. Doğrudan doğruya para değil, iş bulmak lâzımdı ki bu, bilindiği gibi, çok daha çetin bir meseleydi…

Kafamda bir sürü düşüncelerle Muza’nın yanından ayrıldım. Çok geçmeden Baburin’in kalede olduğunu öğrendim…

Dava başladı… Uzadıkça uzadı. Ben her hafta birkaç defa görüşüyordum. O da, birkaç defa kocasıyla görüşmüştü. Fakat tam bu acıklı hikâyede bir karara varılacağı sırada ben artık Petersburg’tan ayrılmış bulunuyordum. Önceden bilinmeyen bazı işler beni güney Rusya’ya gitmeye mecbur etmişti. Ayrılık zamanında, Baburin’in mahkemede beraat ettiğini öğrendim. Onun bütün suçu, şüphe uyandırmayacak bir adam olduğunu düşünerek, birtakım gençlerin ara sıra onun evinde toplantılar yapmalarından ve onun da onların bu hasbıhallerinde hazır bulunmasından ibaretmiş; ancak idari yolla onu, Sibirya’nın batı vilâyetlerinden birinde ikamete mecbur ederek göndermişler. Muza da onunla beraber gitmiş.

Muza, mektubunda bana şöyle yazıyordu:

“… Paramon Semöniç, benim de onunla birlikte gitmemi arzu etmiyordu; çünkü, onun fikrine göre bir dava uğrunda olmayınca hiç kimsenin, bir başkası için kendini feda etmeye hakkı yokmuş. Fakat ben ona, burada hiç bir fedakârlık mevzuubahis olmadığı cevabını verdim. Vaktiyle Moskova’da ona karısı olacağımı söylediğim zaman, içimden: ebedî olarak, bozulmaz, yıkılmaz olarak! diye düşünmüştüm. Hayatın sonuna kadar da böyle gitmeli…”

IV

Yıl 1861

Aradan on iki yıl daha geçti… 1849 ile 1861 yılları arasında neler olduğunu Rusya’da herkes bilir ve herkes ebedî olarak hatırlayacaktır. Benim hayatımda da birçok değişiklikler oldu, ama bunların üzerinde durmaya lüzum yok. Birtakım yeni alâkalar, yeni düşünceler, kaygılar… Baburin’ler çifti önce ikinci plâna geçti, sonra büsbütün gözden kayboldu. Doğrusu oldukça seyrek de olsa, Muza ile mektuplaşmaya devam ediyordum; bazen, kendisinden ve kocasından hiçbir haber almadan bütün bir yıldan fazla geçtiği oluyordu. 1855 yılından sonra, çok geçmeden, Rusya’ya dönmesine müsaade edilmiş olduğunu öğrendim. Fakat kendisi Sibirya’nın o ufak kasabasında kalmayı arzu etmiş. Anlaşılan, tecellisinin onu attığı bu diyarda yuvasını kurmuş, kendine bir melce, bir faaliyet muhiti bulmuş…

1861 yılının mart ayı sonlarında Muza’dan şu aşağıdaki mektubu aldım:

” Sayın P. P. size mektup yazmayalı o kadar çok zaman geçti ki, sağ olup olmadığınızı bile bilmiyorum. Ve sağ iseniz acaba bizi unuttunuz mu? Fakat hepsi bir; bugün size muhakkak yazmak ihtiyacını duyuyorum. Şimdiye kadar burada hayatımız hep eskisi gibi devam etti. Paramon Semyöniç ile ikimiz, gittikçe gelişen okullarımızla meşgul olduk. Bundan başka Paramon Semyöniç, konferanslar vermek, muhabere etmekle, eski fikirli ruhanilerle ve sürgün Polonyalılarla pek sevdiği münakaşalarla da meşgul oldu. Sıhhati yerindedir… Keza benim de. Derken dün 19 Şubat beyannamesi [Rusya’da 19 Şubat 1861 tarihli beyanname ile toprak köleliğinin kaldırıldığı ilân edilmiştir (Çeviren.)] gelmez mi! Onu çoktandır beklerdik, çoktandır Petersburg’ta neler cereyan ettiğine dair birtakım rivayetler dolaşıyordu… Fakat bununla beraber bizdeki tesirini size tarif edemem. Kocamı iyi bilirsiniz. Felâket onu hiç değiştirmedi, tersine, daha metin, daha enerjik bir adam oldu. Demir gibi sağlam iradesi vardır, ama burada dayanamadı! Haberi okurken elleri titriyordu; sonra beni üç defa kucakladı, üç defa öpüştü, bir şeyler söylemek istedi, fakat söyleyemedi! Gözlerinden yaşlar boşandı (asıl tuhafı, onu bu halde görmek insanı hayrette bırakır) ve birdenbire “Hurra! hurra, ey Tanrım, çarımızı koru [Çarlık devrindeki Rus millî marşı bu kelimelerle başlardı. (Çeviren.)]” diye haykırdı. Evet, Pyötr Petroviç, aynı bu kelimeleri! Sonra: “Şimdi artık azat… “Bu ilk adımdır, arkasından başka adımlar gelmeli” diye ilâve etti ve öylece, olduğu gibi şapkasız, bu büyük havadisi dostlarına ulaştırmaya koştu. Şiddetli bir soğuk vardı, hatta kar fırtınası başlamıştı, bırakmamak, alıkoymak istedim, fakat beni dinlemedi. Bütün saçları, yüzü, sakalı — şimdi göğsüne kadar uzanan sakalı var — her tarafı karla kaplı olduğu halde eve döndü ve hatta, yanaklarında ki göz yaşları da donmuştu! Fakat çok canlı, çok sevinçliydi; bana bir şişe şarap açtırdı ve beraberinde getirdiği dostlarımızla birlikte Çar’ın Rusya’nın ve bütün hür Rus insanlarının şerefine içti, kadehini aldı, gözlerini yere eğerek “Nikandr, Nikandr, işitiyor musun?” dedi: “Artık Rusya’da kullar, köleler yok! Mezarında da sevin, memnun ol, ey eski arkadaş!” Ve “Beklediklerim gerçekleşti” ve saire gibi daha birçok şeyler de söyledi. Aynı zamanda, şimdi artık geri dönmenin imkânsız olduğunu, bunun bir çeşit teminat, vaat olduğunu sözlerine ilâve etti… Hepsini hatırlayamayacağım, fakat onu çoktan beri bu kadar mesut görmemiştim. Burada, bu ücra Sibirya çöllerinde nasıl sevinçler, neşeler içinde çalkandığımızı öğrenmeniz ve bizimle beraber sevinmeniz için size yazıyorum… ”

Bu mektubu Mart’ın sonunda almıştım. Mayısın başında yine Muza’dan başka, fakat pek kısa bir mektup geldi. Bunda bana, kocası Paramon Semöniç Baburin’in beyannamenin geldiği gün kendisini üşüterek, Nisanın on ikinci günü, 67 yaşında, akciğer iltihabından öldüğünü haber veriyor, kocasının toprağa verildiği yerde kalarak, onun vasiyet ettiği işi devam ettirmek niyetinde olduğunu, çünkü bunun, kocasının son arzusu olduğunu, kendisi için ise bunu bir kanun saydığını bildiriyordu.

O zamandan beri Muza’ya dair hiçbir şey duymadım.

SON

Paris, yıl 1874

TURGENYEV
HİKÂYELER II

Bu eseri Şahin AKALIN dilimize çevirmiştir.

İSTANBUL 1950 – MİLLÎ EĞÎTÎM BASIMEVİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here