Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın yazmış olduğu ilk romandır. Kitap ilk kez 1995 yılında İletişim Yayınları tarafından basıldı. Yayınlandığı andan itibaren hem içerik hem biçim olarak ilgi gördü. Birçok yeni baskısı yapıldı ve eleştirmenler tarafından olumlu değerlendirmelere tabi tutuldu. Bu kitap dolayısıyla Anar için “edebiyatın yeni soluğu” tanımlaması yapıldı. Kitap, İhsan Oktay Anar’ın bir felsefeci olduğunu göstermiş ve okuyucuya bu derinliği iletebilmiştir. Ayrıca kitaptaki düzgün ve akıcı anlatımın okuyucu üzerindeki tesiri sayesinde tarihe olan ilgi artmıştır. Kitapta kullanılan dil anlaşılır olmasına karşın çeşitli dillerden eski sözcükler de içermektedir ve bizi aşina olduğumuz bu dile karşı adeta.

ÖNSÖZ
YENİ ROMAN ÜLKELERİNDE…
Mutlu yazar, azdır. Belki de yoktur. Ama mutlu okur vardır. O mutlu okurlardan birisi olduğumu duyumsanm zaman zaman. “Don Quijote”yi okumak, yeniden okumak, kimi mutlu kılmaz? “Bugün neye inandığı” sorulunca, Milan Kundera “Cervantes’e” mi demişti, “Don Quijote’ye” mi demişti? Kemal Tahir’in çalışma masasında bir Faulkner görünce heyecanlanmıştım. Şimdi bir gıdım Almancam varsa, “Şato”nun, “Amerika”nın, “Günlükler”in Türkçeye bir hayli geç çevrilmesinden ötürüdür, iki gıdım ingilizcem ise, Faulkner gölgesiyle, VVoolf gölgesiyle, Joyce korkusuyla da. Günün birinde ihsan Oktay Anar’ı tanıdım. Önce “Tamu”yu, sonra “Puslu Kıtalar Atlası” ile “Kitabül Hiyel”i okudum. Dosya olarak. “Puslu Kıtalar Atlası” üzerine yazmadan önce, romanın bilgisayar çıktısını yeniden okudum. Kimbilir kaçıncı kez aynı duyguyu yaşıyordum: Metnin elyazısıyla başka, daktiloyla başka, düzelti aşamasında başka, kitaplaştığında yine başka, hatta bambaşka duruşlarını, Anar’ın kitabını benim bir kitabımmış gibi izledim, algıladım. Roman gittikçe haberleşiyordu. Anar, önceleri bir “içerikçi yazar” gibi göründü bana. Yeni bir dil getirmek istemez gibiydi. Sonraları, tarihlerden yeni tarihler, ülkelerden yeni ülkeler, kentlerden yeni kentler, kişilerden de yeni kişiler üreten bir Yâviyi ahbâr”ın özdili niçin böyle olmasın diye düşündüm. “Ve sonsuz sayıda kitaptan da bir tek kitap üretmek” diye ekledim. Bir “falnâme”de, erkek çocuğun eline mürekkep damlatılarak bakılan bir fal türüyle karşılaşmıştım. Kafamda yazılmayı bekleyen bir hikâyeye cuk oturmuştu. Yazdım. “Hikâye Sehpanın Üzerinde.” Sonra, çok benzeri bir hikâyeyi Borges’te gördüm. Benim hikâyeyi yırtıp attım. Onu bir daha anımsamamalı, anmamalıydım. Edebiyat tarihince, kimbilir kaç yazar, bilerek ya da bilmeden Borges yordamıyla yazmıştır. Yazmıştır da, “öyle” yazma yordamını imzalayan, Borges oldu. Anar’ın romanlarını okuyunca, onun kaç bin tarih yapıtı okuduğunu pek merak ettim. Bu merak, tarihsel bilgi ve sezgiler’i bitiştiren, bağdaştıran, yeniden üreten romancı Anar harcı’nı merakla noktalandı. Artık öncesini hiç sormuyordum. Anar, özel yordamına imzayı basmıştı. Bir okur olarak mutluydum. Önümde yeni kişilerin yaşadığı yeni ülkeler açılıyordu. Ve bir gıdımlık tarih okuyorsam, o alandaki okumalarımı yeni bir keyifle, hatta yeni bir bakışla sürdüreceksem, bu da Anar’ın bana verdiğidir. Eklemeli: Tarihsel romanlar mıdır Anar’ın yapıtları? Hayır, romanlardır. Tarihsel olan’dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama. Romana böyle genç bir yaşta üç baba yapıtla buyurup gelen ihsan Oktay Anar’a selam olsun.
Hulki AKTUNÇ

Tanıtım Yazısı
Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hâlâ malûm konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu… “Rendekâr doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makûl. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

‘Puslu Kıtalar Atlası’ Fransızcada (Radikal Gazetesi, 25/05/2001)
İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası adlı romanını ilk kez 1995’te yayımladığında, binbir tarihin içinden yeni bir “tarih”, tarihte var olmuş bir ülkenin içinden yeni bir “ülke”, eski zaman insanlarının arasından yeni insanlar çıkarıyordu. Puslu Kıtalar Atlas’ını 1996’da “eski zaman mucitlerinin inanılmaz hayat öyküleri”nden oluşan Kitabül Hiyel, 1998’de de Efrasiyab’ın Hikâyeleri izledi. Üç kitabı da (üçü de İletişim Yayınları’ndan çıktı) daha yayımlanmadan okuyan Hulki Aktunç, “Tarihsel romanlar mıdır Anar’ın yapıtları?” diye soruyor, sonra da yanıtlıyordu: “Hayır, romanlardır. Tarihsel olan’dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama…”
Meraklıları, Anar’ın yeni yapıtını merakla bekleyedursun, Puslu Kıtalar Atlası Fransızcaya çevrildi ve Actes Sud yayınevince yayımlandı. Actes Sud, Paris kentinde değil, Fransa’nın güneydoğusundaki Arles kentinde. Nitelikli kitaplar yayımlayan, cesur bir yayıncılık çizgisi izleyen bir yayınevi. Anar’ın, Ferda Fidan tarafından Atlas des continents brumeux adıyla Fransızcaya çevrilen romanı, Actes Sud’ün, editörlüğünü Levent Yılmaz’ın üstlendiği Türk Edebiyatı dizisinde yer alıyor.
Actes Sud’ün bulunduğu Arles kenti, 1888-1889 yıllarında ressam Vincent van Gogh’un da yaşadığı bir ırmak limanı. Ama belki daha da önemlisi, eski kesimi, Romalılardan kalma surlarla çevrili bir tarih kenti. Actes Sud yayınevinin, Puslu Kıtalar Atlası’na bu yönden de denk düştüğü düşünülebilir.
Puslu Kıtalar Atlas’ının Fransızca basımının arka kapağındaki açıklamalar, Anar’ın anlatısının özünü yakalamış: “17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düşgücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir…”
Demek, Puslu Kıtalar Atlası’nın konusu, tarih değil, Puslu Kıtalar Atlası’nın kendisidir. Başka bir deyişle, Anar’ın kitabının konusu, kitabın ta kendisidir. Hulki Aktunç’un da dediği gibi, Anar’ın romanı, tarihte geçmesine karşın, bildik tarihsel romanlardan ayrılmakta, kendi izini süren anlatının izini sürmektedir.

Kitabın Künyesi
Puslu Kıtalar Atlası
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
Baskı Tarihi: 37.Baskı Ocak 2010, İstanbul
(1.Baskı Ocak 1995, İstanbul)
238 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Tol (İntikam) / Bir İntikam Romanı – Murat Uyurkulak

"Tol, bize her şeyin parçalanabilirliğini hissettirdiği için, çok güçlü bir roman. Yazmanın, yaratmanın, varolmanın şehvetini hissettirdiği için. Siyasi çalkantı dönemlerini...

Kapat