RÜYA MEKTUP – Nilgün Karababa

Sessiz sakin kapatılan telefonun ardından yatağın içinde dikleştim, sırtıma dayadığım yastığı düzeltip bir sigara yaktım. Gece lambasının aydınlığında bunun bir düş olmadığını bilerek seni, daha doğrusu yüzünü hayal etmeye başladım. Aslında yüzünü iyi bilen biri değildim. Duygularını da. Bana sanki ürkek, sanki mahcup,sanki Yaramaz bir çocukluktan hiç çıkmak istemiyormuşsun gibi gelirdi. Tabii sadece yüzünü hayal ettiğimde bu böyleydi. Oysa sessiz sakin kapatılan telefondaki sesin hiç öyle değildi. Kendiniifade eden sözlerin yüzümü güldürmüş, kalbime su serpmişti. 

Saat en güzel sabahı karşılarken, yüzümde tebessüm ışığı söndürdüm, yastığı kaydırdım, gözlerimi kapatıp bulunduğun yerihayal etmeye başladım. Denize sıfır iki katlı evinin bahçesineserdiğin el dokuması eski bir kilimin üstüne uzanmışım. Önüme deniz manzarasını, dalganın kıyıya vuran sesini, bir de yaz sıcaklığını koydun ve yanıma uzandın. Yaza ait ne kadar varlık varsa dalganın kıyıya vuran sesiyle bizi ziyarete gelip gidiyorlar. Bu ziyarete gökyüzünün bulutsuz mavisinde uçan kuşlar, mevsiminde açmış çiçeklerin kokusu da dâhil. Çekirge sesleri başımı döndürüyor. Tatlı bir sarhoşluk içinde mutluyum, tarifsiz…

“Hadi içeri girelim,” dediğinde ne kadar zamandır öylece uzanıp kalmışlığımızı bilemiyorum. Bildiğim, bakış açımızdaki neşin yerini değiştirmiş olması. Elim elinde, çıplak ayak içeridediğin yere yürüyoruz. İçeri dediğin yerin aslında dışarıolduğunu görüyorum. Gözlerim bir avluya bakıyor. O an masmavi bir cennet kuşu kafana konuyor. Sarman bir kedi avlunun orta yerine serilmiş yüksekçe bir şeyin üstünden kalkarken sanki şş diye bir ses çıkıyor ve aheste aheste yürüyerek yerlere sarkmış asmadallarının yaprakları arasında gözden yitiyor. Biz de kedinin kalktığı yere doğru yürüyoruz. Yani sen beni oraya doğru yönlendirdin. Yaklaştıkça gözlerime inanamıyorum. O da ne! Tam ortada yere serilmiş beyaz goblenden fitilsiz bir döşek. Şaşırıyorum! Gözlerimi alamıyorum. Fitilsiz döşek üstünde uyuduğum ve de unuttuğum çocukluğumla burada karşılaşmak beni allak bullak ediyor ve geçmişe ait dinlediğim tüm ninniler o anda canlanıveriyor.

Aşk ve müziğin iğne deliğinde gezindiği fitilsiz döşek yılları.Kışlığı yünden, yazlığı pamuktan yapılan, bir sağa bir sola yatırılıpyumruklarla kabartılan. Yumruklarla… Son dönemlerine yetiştiğim fitilsiz döşek yıllarında insanlar yumruksuz yatmazlardı. Çocuk gözlerin yanılma payını da unutmamak gerekir. Sonuna yetiştiğimve kendimi hapsettiğim fitilsiz çocukluğumun kucağına özlemle atlıyorum. Fitilsiz de bana sahile vuran dalganın sesiyle cevap veriyor. “şşşşş.” Yanıma uzanırken sessizce kulağıma; “çınar yaprakları” diyorsun.

Döşeğin içinde yün yok, pamukta yok. Çınar yaprağı var. Anlatamam mutluluğumu. Anlatamam ki!

Zaman mı durmuştu yoksa çınarlı bir yatakta ölmüş müydüm? Ölmüşsem de; “hadi buraları gezdireyim” diyen sesinle dönmüşolmalıyım hayata.  

Şimdi bir minibüsteyiz. Yer yer yarıkları olan yolda yokuş aşağı sanki frensiz gidiyoruz. İçinde zıplıyor, durmakta zorlanıyoruz. Korktuğumu hissettin ve şoföre kızdın.

Şoför şaşkın kendisine neden kızdığını anlayamadığını söylüyordu ki minibüs yolun ortasında dönmeye başladı ve diğer istikamete yüzünü vererek zar zor durdu. Ellerin ellerimde beni kaydırırcasına minibüsten indirip, kulağıma şunu söylüyorsun; “seni tanıştırayım.”

Şimdi Ege‘nin küçük bir sahil kasabası meydanındayız. Öğle sonrası güneşi her yerde. Meydanda hediyelik eşya stantlarının görüntüsünü, yola çıkmaya hazırlanan katarlara benzetiyorum. Renklerin sessiz kalabalığı gibiler. Denizden yeni çıkmış ağların kokusuyla masaları gezerken, birdenbire otantik kıyafetler satan bir dükkân vitrini batmaya yaklaşmakta olan güneş kızıllığındafotoğrafımızı çekmesin mi? İlk fotoğrafımızın el ele olması beni çok heyecanlandırıyor. Bedenimde dolaşan kanın sıcaklığını hissediyorum. Bitiş çizgisine koşan at hızındaki kalbimin sesikulaklarımdan çıkıp meydana dağılacak diye tedirginim. Anlamış olmalısın ki daha bir sıkı tuttun elimi ve sola döndürdün.  İşte o an fotoğrafımız da bizimle birlikte döndü.

Şimdi bir kalabalığın içindeyim. Kendi notalarının ritimsesleriyle yürüyen bir orkestra gibiler. Elim elinde. Birileriyleselamlaşıyor, ayaküstü konuşmalar yapıyorsun. Beni hiç biriyle tanıştırmadın. Şaşkın gözlerle beni süzüyorlar. Bu durum beni hiç mi hiç rahatsız etmiyor. Ne çok tanıyan var seni, diye geçiriyorum içimden. Bir kez daha konuşmak için durdurulduğunda elimi avucundan kayarcasına sıyırıp, yürüyen orkestranın içine dalıyorum.Beni bulacağından eminim. Ağır adımlı bir ritim tutturuyorum. Altmış beş yaşlarında, beyaz tenli, kumral saçlı bir kadın meydanın tam orta yerinde, gök mavisi kare bir koltuğa oturmuş. Orkestra şefi olmalı. Durup ona bakıyorum. O da bana. İkimizin yüzünde de ifade yok. Göz bile kırpmadan birbirimize bakıyoruz. Yirmili yaşlarda genç bir kız koltukta ki kadının kulağına bir şey fısıldıyor. Sonra da bana bakıp tebessüm ediyor. Ben de ona. Tam o sıra elin elimi avucunun içine alıyor; “hadi uçalım” diyorsun. Ayağımız yerden kesilmiş, yavaşça gökyüzüne yükseliyoruz. Meydan gittikçe küçülmeye başlarken batan güneşle çıkan aya yaklaşıyoruz. Gördüklerim inanılır gibi değil. Her şey kusursuz. Altımızdan kuşlar geçiyor. Biz nereye gidiyoruz diye düşünmüyorum. Çünkü tekrarı mümkün olmayan bir rüyanın içinde gezdiğimi biliyorum. Sonra ne mi oluyor?

Sözlerin kâinatta yankılanıyor ve şöyle diyorsun; “düşüncelerimden dolayı on yıl hapis yattım ve bir defa da sevdim, korkakça. Hapisten çıkalı bir yıl olmamıştı ki sen çıktın karşıma.

Yüzüne bakıyorum, ışıktan gözlerim kamaşıyor. Kısıyorum gözlerimi, sende sen olmanın hafifliği, bende sabırlı bir sessizlik,uçuyoruz

Nilgün Karababa                                                                    
23.07.2022

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir