Sabahattin Ali ve İçimizdeki Şeytan

Romantizm’le birlikte insanın bakış açısı kendi içine doğru yoğunlaşır. Aydınlanma çağının öne çıkardığı rasyonel akla karşı bir tepki olarak doğmuş bu akımın, içimizde ipe sapa gelmez bir “şeytan” bulmuş olması çok da yadırgatıcı gelmemeli. Bu şeytanı dönemsel bir politik düzleme eleştirel bir bakış açısı oluşturmada kullanan, Türk edebiyatının kurucularından Sabahattin Ali’nin, egemen zihniyet tarafından ötekileştirilmesi, yaşamı boyunca saldırılara uğraması ve alçakça öldürülmesiyse, yazınsal bir metaforun yaşam gerçekliğine dönüştüğü tarihsel bir acı olarak toplumsal belleğimizde yer edecektir.
İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımlanmış ikinci romanıdır. İlk romanı Kuyucaklı Yusuf’ta yazarından bağımsız gibi duran kahramanları aracılığıyla edebiyatımızda “çoksesli roman” kapısını aralayan Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’da her biri farklı söylemlerin taşıyıcısı olan kahraman ve karakterleriyle, sürükleyici bir roman yapısı ve özgün bir kurulum içinde, dönemin aydın yapısına ve özellikle Turancı çevrelere geniş bir bakış açısıyla yaklaşabilmeyi de sağlar.
Edebiyatımızda, kahraman ve karakter söylemleriyle, “diyaloji” aracılığıyla güçlendirilmiş metinler yazma konusunda Hüseyin Rahmi bir ilk olarak görülebilir. Ancak, sallantıdaki saltanat nedeniyle “babasız” kalmış Osmanlı, çöküşüne payanda olmaya çalışan Tanzimat’ın eğitimci kolundan gelen Hüseyin Rahmi’nin öğütler veren sesi birçok yapıtında kendi çoğul biçemine gölge düşüren bir öğe olarak yer alır. Metin karakterlerinden ve kendi anlam bütünlüğünden bu gölgeyi kaldıran yazarımız, Sabahattin Ali olmuştur diyebiliriz. Onun açtığı yoldan da “Diyalojik Perspektif” ustası Orhan Kemal geçecektir.
Sabahattin Ali kahramanları, içinde bulundukları toplumsal konuma hiç de bağlanmaksızın, farklı ve kendine özgü olabilen düşünce ve davranış yapılarıyla metnin yazarıyla aynı düzlemi paylaşırlar. İç ve dış diyaloglarla bütünleşen bu özgün duruş, Mihail Bahtin tarafından çoksesli romanın ana öğelerinden biri olarak görülür. “Dostoyevski’nin yaratıcı dehası, din, kültür, siyaset konularındaki oldukça tutucu görüşlerine baskın çıkar ama bunun nedeni romanlarında kendi görüşlerini dile getirmemesi, kahramanlarının hepsine aynı uzaklıkta durması, dile getirdikleri düşünceler konusunda tümüyle tarafsız kalması değildir. Bunların hiçbirisini yapmaz ama anlatıcının sesiyle kahramanların seslerini aynı düzlem üzerinde yan yana getirerek, hiçbirine fazladan bir otorite barındırma olanağı tanımayarak romanda dile gelen karşıt bakış açılarını daha yüksek bir düzeyde senteze ulaştıran bir anlatı yapısından özenle kaçınarak çoksesli bir özgürlük ortamı yaratır. .… Dostoyevski için önemli olan, kahramanının dünyada nasıl göründüğü değil, her şeyden öncelikli olarak, dünyanın kahramanına nasıl göründüğü ve kahramanının kendisine nasıl göründüğüdür. Yani kahramanın kendisiyle ilgili bilinci romanın düzenleyici ilkesi haline gelir. ‘Kahramanın her şeyi yutan bilincinin yanına yazarın yerleştirebileceği yalnızca tek bir nesnel dünya vardır: kahramanla eşit haklara sahip başka bilinçlerin dünyası.’” (Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, ss. 97-100)
Fethi Naci de Sabahattin Ali kahramanlarını benzer bir tanımlamayla anar. “S. Ali’nin kişilerine karşı davranışı ilginçtir. Gerçekten kendi dışında, gerçekten kendinden bağımsız kişiler gibi görür onları. Davranışlarına müdahale edemediği bu insanlara kimi zaman kızar, kimi zaman onlara yardımcı olmak için çırpınır. Ama karışmaz –sanki– onların davranışlarına” der. Bu durum, Fethi Naci’ye Kafka’nın Max Brod için söylediklerini, gerçek bir yazarın, kişilerini yazardan bağımsız kıldığını, kendi içlerinden gelen bir güçle devinimde bulundurduğunu, bu kişilerin alın yazılarının yaratıcılarını şaşırtan eğriler çizdiğini anımsatır. (Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, ss. 268-269)
Sabahattin Ali’nin öncülüğünü yaptığı, bireyi toplum içinde bulunduğu duruma doğrudan bağlamaksızın kendi farklı ve özgün yapısı içinde tanımlayan bu bakış açısının değeri, edebiyat çevrelerinde yeterince bilinememiştir. Tam tersine, Sabahattin Ali ve ona koşut gösterilen birçok yazarımız belli kategoriler içine sıkıştırılarak “birey” karşısında “toplum”dan yana tavır almış olmakla eleştirilmişler, hatta suçlanmışlardır.
Sabahattin Ali, edebiyattaki kategorik sıkıştırmalardan ve güdülenmiş sanattan uzak kalmaya çalışmış, kendine özgü (sanattan da beklenen budur elbette) bir sanat anlayışının temsilcisi olmuştur. Yeri geldiğinde romantik yanı ağır basmıştır; yeri geldiğinde yalın gerçekçi bir tutum içinde olmuştur. İnsan ve halk sevgisinin hep ağır bastığı özgür ruhlu bir yazardır o. “Halkçı bir edebiyatın ancak realist olabileceği izaha ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir hakikattir. Halk alelûmum realist olduğu ve tahriften hoşlanmadığı için, hakikatleri maksatlı veya maksatsız, şuurlu veya şuursuz değiştiren muharrirlerden de pek hoşlanmaz. Yalnız bu realizm, natüralizme pek benzeyen diğer realizm ile karıştırılmamalıdır. Realist olacağım diye hayatta vakıa halinde mevcut bulunan romantizmi inkâr etmek saflık olur. Zaten ben bu izm’lerden pek bir şey anlamam. Benim için sadece hayat ve insan vardır, bin türlü tezahürleriyle bugün realist, yarın romantik, öbür gün natüralist olan hayat ve insan. Muharrir yalnız görüşünde değil, yazışında da bu hayat gibi olmalı, yani her şeyden evvel bir insan olmalıdır… Muhtelif taraflarıyla herkes gibi bir insan. Ve böyle yazmalıdır. Muharrir realist mi? Şöyle mi, böyle mi diye araştıracağımıza namuslu mu yoksa yalancı ve tahrifçi mi? diye sormalıyız. Hakikî realizm samimi olmak, yalan söylememektir.” (Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, s. 87)
Sabahattin Ali’nin öncülüğünü yaptığı, “toplum içindeki farklı birey”e vurgu yapan bu tarzı, alegorik anlamda Anadolu’da halk kitlelerinin kültürel alanda yeniden doğuşu olarak da okunabilir.
Kendi kurucusu soyun konuşma dilini bile kendinden uzak tutmuş, özellikle de toprakta kesim düzenine geçişten sonra halkla olan ilişkilerini iyice koparmış, parçalanmakta olan bir imparatorluğun çok geçmeden sınırlar dışında kalacak bir parçasında doğmuştu Sabahattin Ali. İlk şiir ve öykülerini Arapça harflerle yazmıştı. Harf devriminden sonra da öldürülünceye kadar yeni ABC ile dilinin sınırlarını hayatın tüm anlam alanlarına taşımaya uğraştı.
Sabahattin Ali, Osmanlı saray geleneğinin Cumhuriyet sonrasına da uzanan, tüm kültürü ve estetiği kendisiyle başlatan, “yazar-şair merkezli”, halktan uzak yapısını kırmaya, “her şeye kadir yazar-anlatıcı”nın tekil bakış açısını zorlamaya başlamıştır. Yalnızca Tanzimat edebiyatı ve sonrasındaki akımların değil, 1930’lar, 1940’lar Türkiyesi’nde de sınırları belirli bir anlayış içinde kurulmaya çalışılan ve edebiyatı eğitici bir işlevsellikle işaretlemeye çalışan kamuya karşı, farklı bir ses ve söylem olarak, toplumsal yapı içinde “kendisi olarak” bir bireyin de var olduğunu göstermeyi başaran ilk yazardır diyebiliriz.
Sabahattin Ali, aşk şiirlerinden romantik damarın güçlü öykülerine (“Viyolonsel”, 1928; “Değirmen”, 1929; “Kurtarılamayan Şaheser”, 1929; “Kırlangıçlar”, 1933), yalın ve iç acıtan Anadolu gerçekliğinden (“Kazlar”, 1933; “Apartman”, 1935; “Ayran”, 1938; “Isıtmak İçin”, 1939) dramatik Kürk Mantolu Madonna romanına, “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar” notlarıyla yayımlanan gülmece dergisi Markopaşa’nın editörlüğüne ve başyazarlığına uzanan geniş bir kültürel coğrafyanın adıdır.
Sabahattin Ali, toplum ve doğa karşısındaki “saf” duruşu, toplumun doğaya düşürdüğü karanlık gölgelere karşı “duruluk” ve “yalınlık”tan yana olan seçimiyle çağının kültürel coğrafyası için analojik bir orkestra kurmuştu. Rousseau’nun “toplum sözleşmesi”ni, Schiller’in romantik damarını da çoğul anlatı diline katmayı başarmış bu analojik kültür orkestralaması kurulmadan, vezin sınırını vurguyla aşmış bir şiir (Nâzım Hikmet), karanlığa karşı grotesk gülme altyapısı olmadan (Markopaşa geleneği) edebiyatın İkinci Yeni’den Yusuf Atılgan’a, 1950 Kuşağı öykücülerden Bilge Karasu’ya, oradan Oğuz Atay’a uzanan ironik-parodik modernite çeşitlemesi de olası olmayacaktı. Ece Ayhan’ın Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan ile başlattığı “İkinci Yeni Öyküsü” ile Sabahattin Ali’yi, bir bütünün ancak bir araya geldiklerinde anlamları büyüyebilen parçaları olarak görmek en doğrusu olacaktır. (Asım Bezirci ve Attilâ İlhan, bu kitabın yayımlandığı 1954 yılında yürürlüğe girmiş 6334 sayılı baskı yasasını, İkinci Yeni miladı olarak gösterir.)
Başka bir deyişle, Sabahattin Ali ile başlayıp Orhan Kemal’le genişleyen, “bir denklikler sistemi olarak evren ve evrenin ikizi olarak dil” (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s. 8) sistemi düşünce alanında yaşam bulmadan, modern çağ bilincini edebiyata taşıyan ve modern çağa bir tepki olarak kendini çoğaltan, yansıtmadan çok ironiye dayanan sanat anlayışı da doğamayacaktır.
Sonuç olarak, Sabahattin Ali’nin romanlarının çığır açıcı özelliği, metnin uzun anlatıcı betimlemelerinden kurtulması, kahramanların ve karakterlerin dünya görüşlerinin, olgulara ve kendilerine ait bakış açısının öne geçmiş olmasıdır diyebiliriz. Bu anlamda, Sabahattin Ali ile birlikte birey, kendi başına bir varlık olarak Türk yazın dünyasındaki yerini almıştı. Kuyucaklı Yusuf’tan başlayarak, Edremit’ten uç vermiş bir hareketle, Anadolu kültürü, özgür ve özgün kahramanlar aracılığıyla “kendisi olmak” doğrultusunda adımlar atmaya başlamış, dilde ve edebiyatta bir yeniden doğuşun ışığı yakılmıştır.
İçimizdeki Şeytan politik bir romandır. Sabahattin Ali’nin ideolojik kimliği, siyasal duruşu en çok bu romanda düşer metnin üzerine. Romanı yazmaya başlarken, aydın çevrenin içinde bulunduğu hastalıkları ve özellikle laf kalabalığıyla, birilerini ya da bir yerleri “kahrol düşman” salvolarıyla döverek kendi bulundukları siperlerdeki kötü kokuları gözden ırak tutmaya çalışmış ırkçı cephenin kirli çamaşırlarını metnin dokusuna yedirmiş olmayı kafasına koymuş olsa da her kesime ve kahramana kendisini yeterince savunma hakkını vermeyi de ihmal etmemiştir.
Romanda, romantik ve tekil bir dilin sergilediği aşk hikâyeleri ile çoğul bir bakış açısıyla aydınlatılmaya çalışılan toplumsal gerçekliğin farklı içerik ve biçimsel anlatıları iç içe geçmiştir.
İçimizdeki Şeytan’da, dönemin aydın yapısı birbirinden oldukça ayrı yerlerde duran, farklı birey yapıları taşıyan üç kahramanla canlandırılmıştır. Balıkesir yöresinden gelmiş, kendisi Sabahattin Ali gibi gözlüklü olan, saç yapısını da Sabahattin Ali’ye benzetebileceğimiz Ömer, yine Balıkesir yöresinden gelmiş müzik öğretmeni Bedri, Ömer’in İstanbul’dan okul arkadaşı Nihat ile bir üçgen kurulmuştur. Bu üçgende, Dostoyevksi’nin Karamazov Kardeşler’indeki üç kardeşi görür gibi oluruz. Her iki romanda da kahramanlar birer “söylem taşıyıcı” olarak yer almışlardır.
Başkahraman Ömer, sürekli olarak insanı farklı şeyler yapmaya kışkırtan bir “iç şeytan”ın varlığından söz etmektedir. “Fevkalâde bir şey değil… Bu şeytan hepimizde vardır. Bizim sanatkâr tarafımız onun çocuğudur. Bizi günlük hayatın dışına çıkaran bize insanlığımızı, makine olmadığımızı idrâk ettiren odur.” (s. 61)
Ömer, birbirini izleyen iç ve dış diyaloglarla arka arkaya gelen kararsızlıklar içinde bocalamaktadır. Hem Ömer’de, hem diğer kahramanlarda sık sık gördüğümüz bu diyaloglar, yaşam gerçekliği karşısında geniş bir bakış açısı sağlamaktadır.
Ömer, arkadaşı Nihat’ı ve çevresindekileri oldukça akılcı ve ağır eleştirilerle yerden yere vurmasına karşın onlardan bir türlü kopamaz, hatta onlara para sağlayabilmek için kendisine birçok kez yardımcı olmuş iş arkadaşı, baba gibi gördüğü Hafız Hüsamettin’i kullanır. Adamın işyerinin parasını zimmetine geçirmesine yol açarak bir felakete sürüklenmesine neden olur. Ömer’in içindeki “şeytan” ile bir türlü kopamadığı, Nihat ve çevresinin oluşturduğu bu dış “şeytansı” yapı bir tür koşutluk içindedir.
Nihat ve çevresindeki grup “hayata bir miktar kin borçlu” (s. 253), kendi arızalarını topluma hükmederek gidermeye çalışan, kuvvete tapan kişilerden oluşmuştur. Kendilerinin seçkin insanlar olduklarına inanmaktadırlar. “Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hâkim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak… Dünyada bundan başka istenecek ne vardır? Hayatını bu gayeye vakfet, görürsün, nasıl birdenbire canlanacaksın!” (s. 53)
Nihat ve çevresindekilerin yaptıkları iş, laf kalabalığından ve bir yerlere küfretmekten öte bir şey değildir. Aralarında gazete ve dergi yazarlarının da bulunduğu bu grup, dergiler çıkararak genç kuşakları çevrelerinde örgütlemeye, onları sağa sola saldırtmaya çalışmaktadır. Siyasal uğraşları “İran ve Turan” üzerinedir. (s. 239) Bedri’nin bu gruba bakış açısı şöyle dile gelir: “Nihat ve etrafında topladığı delikanlılar, gençlik, bilgisizlik, gayesizlik yüzünden ve biraz da külah kapmak arzusuyla, birtakım mecmualar, broşürler neşretmeğe, memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdırmaya başlamışlardı. …. Kendilerine telkin edilen yalancı ve sinsi dünya görüşünü müdafaa edeceğiz derken kendilerinin, milletlerinin ve insanlığın kuyusunu kazdıklarını bilmemişler… Ve nihayet başka devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girişmişler…” (ss. 303-304) “Hiçbiri ukalâlık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir.” (s. 313)
Kadın kahraman Macide de Ömer’in de sıkça aralarında yer aldığı bu “Turancı” gruba yönelik olarak eleştirel bir tutum içindedir. Ömer’den ayrılmaya karar verdikten sonra ona yazdığı mektupta şunları söyler: “Aranıza gelince bunların hiçbirini bulamadım. Bizim mahalle kadınları arasında yahut Emine teyzemlerde tesadüf ettiğim içinde büyüdüğüm muhitten bir tek farkınız, biraz daha çok ve daha anlaşılmaz konuşmanızdı. Şimdi düşünüyorum da, üç aydan beri o çeşit çeşit arkadaşlarının münakaşalarını, konferanslarını dinlediğim halde, ne öğrendiğimi bir türlü bulamıyorum.” (s. 289) “Macide kendini ne kadar zorlasa, kafasında en ufak iz bırakmış bir fikir bile hatırlamağa muktedir olamıyor, sadece falancanın filancayla kavgası, şunun bununla münakaşası hakkında duydukları ve gördükleri aklına geliyordu. Şimdiye kadar tanıdığı kimselere nazaran bunların bir farkları da, insana daha cesaretle, hatta daha küstahlıkla ve ölçüp biçer gibi bakmaları ve gözlerinde parlıyan istek kıvılcımlarını saklamağa asla lüzum görmemeleriydi ve Macide bunun büyük adamlıkla alâkasını bir türlü bulamıyordu. Meselâ önlerindeki sırada oturan ve bir zamanlar sazlı bahçede ziyafet vermiş olan muharrir Hüseyin bey, yanında oturduğu zayıf ve gözlüklü kıza, böyle bir yerde hiç de münasip olmayan tavırlarla sokuluyor, onunla konuşurken, hemen üstüne atılacakmış gibi burun delikleri büyüyüp gözleri mahmurlaşarak bakıyor ve münevver genç hanımın gayet ehemmiyetle söylediği şeyleri dinliyeceği yerde gerdanını ve dudaklarını süzüyordu.” (s. 258)
Nihat ve arkadaşları, hem taşıdıkları düşünce yapısı, hem davranış biçimleriyle aydın kesimin yüz karası gibidir. Bu grupla ilişkisini bir türlü düzene sokamayan, onlardan kopmayı başaramayan Ömer, romanın sonunda Macide’ye zarar vermekte olduğunu görmüş, onu Bedri’nin yanında bırakıp hayatından çıkmaya karar vermiştir.
Üçüncü köşede görünen Bedri, aydın lafazanlıklarına karışmayan, önce hasta ablasının ve annesinin geçimi için çalışan, daha sonra Ömer ve Macide’ye de dost elini uzatan, dengeli, kendi halinde yaşayan bir müzik öğretmenidir. Bedri’nin Nihat ve çevresindekilerin oluşturduğu çirkef aydın ortamının karşısına koyacağı bir seçeneği de vardır: “Bugün şurada burada teker teker yaşıyan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silahı: haklı olmak silahını ellerinde tutacaklardır.” (s. 314)
Kahramanların taşıdığı söylemlerle yalnızca dönemin siyasal davranış biçimleri üzerine değil, şiir ve sanat üzerine de değerlendirmeler yapılır. Nihat’ın çevresindeki mirasyedi şair Emin Kâmil’in şiirlerini değerlendiren Bedri, onun şiir anlayışını, “bir şey anlaşılmadan garip bir tesir yapmak” (s. 250) olarak tanımlar. Profesör Hikmet, yazar İsmet Şerif, yazar Hüseyin gibi adların da aralarında bulunduğu bu grup, anlaşılmaz laf kalabalıkları içindedir; gece yarılarına kadar süren içkili âlemler ve söyleşiler düzenlerler. Aralarına düşürdükleri genç kız ve kadınlarla yatıp kalkmayı da ihmal etmemektedirler.
Balıkesir’de öğretmen Bedri ile öğrenci Macide arasında oluşan duygusal yoğunlaşma, 41-46. sayfalar arasında, romantik bir yazar anlatısıyla sergilenir. “Dolaysız yazar söylemi Romantizm için karakteristiktir; bu söylem, bir başkasının sözel aracının süzgecinden geçirerek yatıştırmayan bir kendini unutma noktasına varacak denli ifade etme derdindedir.” (Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 275)
Hemen arkasından iç ve dış diyalogların arka arkaya geldiği, Bahtin’in iç insana ulaşmak için en doğrudan yol saydığı “hitabet” tarzının egemen olduğu söylemler sıralanır. Bu söylemlerde günün farklı politik bakış açıları yan yana (sinkrizis) ve karşı karşıya (anakrizis) konarak perspektif genişletilir.
Ömer’in dilinde, romantizmin doğaya dönüş özlemi vurgulanır. “Böyle bir geceyi bütün varlığımızla içemeyişimizin sebebi kafamızı birçok saçma şeylerin doldurmuş olmasıdır. On bin, yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözüyle görsek muhakkak ki şimdi burada böyle sükûnetle oturamazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar? Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardır. Halbuki bizim bunu yapmamıza imkân yok. Mini mini kafamızı ukalâca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor… Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir?” (ss. 114-115)
Romandaki tüm kahramanların ve karakterlerin kendine özgü, farklı birer dünyası vardır. Ömer’in iş arkadaşı olan Hafız Hüsamettin, daracık veznedarlık yaşamı içinde çok zengin bir dünya görüşü taşımaktadır. Çok zor koşullar altında yaşıyor olmasına karşın filozofça bir enginlik, hoşgörü içindedir. Tüm karmaşa ve karamsarlıklar içinde çıkış yolu olarak “Küçük mutluluklarla donanmış bugün” kaygısını öne geçirmeyi öğütler. İçimizdeki Şeytan’ın Hafız Hüsamettin’i ile Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendisi bu bakımdan birbirine benzeyen, hatta özdeş karakterlerdir neredeyse. Yaşamlarını çevrelerindeki küçük insanların küçük mutluluklarına adamış görünürler; kendi içlerine kapanmışlardır… Günlük yaşama egemen olmaya başlamış liberal ekonomi, hazcı eğilimler ve meta fetişizmi karşısında insancıl bir geri çekilişin temsilciliğini yaparlar.
Ömer’in roman boyunca süren iç kavgası Macide’yle ayrılma noktasında bir senteze varır. “İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunlardan daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeğe, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.” (İçimizdeki Şeytan, Ömer’in konuşması, s. 317)
Ömer, Macide’ye zarar verdiğinin, kadını çok üzdüğünün farkındadır. Cezaevinden çıktıktan sonra Macide’ye ve ona görünmeden uzaklaşıp gitmeye karar vermiştir. Ayrılma kararını Macide’nin öğrencilik yıllarından çocuksu bir aşk içinde tanıştığı, sevdikleri için hiçbir özveriden kaçınmayacağını bildiği Bedri’ye bildirir. Ancak, bir türlü kopup gidemez; yan yana yürüyen Bedri ve Macide’yi uzun süre arkalarından izler.
Sabahattin Ali, kahramanın söyleminde, bireysel olgunlaşma ve özgürlük için, bir kez daha, kendi başına bireyi işaret etmektedir: “İnsan bütün pislikleri ancak yalnız başına ve dövüne dövüne, didine didine üstünden atabilir… Ama yalnız başına… Kimseye bir şey sıçratmadan…” (İçimizdeki Şeytan, Ömer’in konuşması, s. 319)
Hem içerik, hem biçim olarak Türk edebiyatında önemli bir çığır açmış Sabahattin Ali, yalnızca ülkeyi yönetenlerden, zamanında Alman faşistlerine koşut bir politika içinde savaş çığırtkanlığı yapan Turancı odaklardan değil, edebiyat eleştirmenlerinden de çok çekmiştir. Edebiyatı bildiği, bellediği kategorilere ve kalıplara sokmaya, sığdıramazsa köpürmeye başlayan edebiyat eleştirisi, Sabahattin Ali için de görev başındadır! İçimizdeki Şeytan’ın Cem Yayınevi’nden çıkan 1989 baskısının girişinde 1982 tarihli ve Atilla Özkırımlı’ya ait esaslı bir eleştiri metni kondurulmuştur.
Özkırımlı, romandaki rastlantılara fena halde içerlemektedir. “Özü zedeleyen yanlış budur. Böylece bireyin değişmesi gerçeği, toplumsal bir gerçeklik olarak kavranamadığı gibi, hem hayatın nesnel koşullarından, hem de bireylerin hayatın içinde biçimlenen kendi gerçekliklerinden soyutlanmaktadır. Oysa değişmeyen tek şey değişmeyse, hayatın rastlantılara bağlı olmayışından, rastlantı sanılanın hayata hazırlanmasındandır bu. Hayatın değişerek uzanan gelişim sürecinde beklenmedik rastlantılara yer yoktur.” (Atilla Özkırımlı, “İçimizdeki Şeytan Üzerine”, a.g.e., s. 9)
Atilla Özkırımlı Sabahattin Ali’den de önce, yaşamın tüm gelişimini, değişimini, “rastlantısal dağılım, zorunlu seçim” diye tanımlayan Darwin’le hesaplaşmak zorunda olmalıdır. Rastlantı ve “beklenmeyen”in bulunmadığı yerde hayat da bitmiş olacaktır. Kaldı ki, Özkırımlı’nın eleştirdiğini sandığı şey, bir bilgi metni değil, imgelem dünyasını en olmadık yerlere götürmesi umulan bir romandır.
Edebiyata edebiyatın dışında işlevler yüklemeyi görev bilmiş bu eleştirmenler kuşağının edebiyatımıza dayattığı kalıp ve kurallar, yalnız Sabahattin Ali’yi değil, Orhan Kemal’i ve daha birçok değerli yazarımızı da çileden çıkarmaya yetmiştir.
Edebiyat dünyasında, Anadolu kültürüne ve insanına “kendisi olarak” yer açan, günümüz modern ve zengin Türk edebiyatının doğuşuna bir tür öncülük eden Sabahattin Ali’yi saygıyla anıyoruz. Onun kurguladığı “İçimizdeki Şeytan” olmasa, belki yazınsal yaşamımız da bu kadar değişken ve doğurgan olmayacaktı…

Kaynakça
Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, Cem Yayınevi, İstanbul 1989.
Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, YKY, İstanbul, 2006.
Mihail Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çeviren Cem Soydemir, Metis, İstanbul, 2004.
Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Adam Yayınları, İstanbul, 1999.
Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, çeviren Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul, 1996.

Alper Akçam
(2 Temmuz 2014 oggito.com)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir