Şiddet ? Nejdet Evren

Şiddet, bir refleks midir; denetlenebilen ya da denetlenemeyen? Özünde ne vardır? Topluluk şizofrenisine dönüşmesi durumunda içinde olanlar ile olmayanlar üzerinde ne gibi etkiler yaratır? Güç ile şiddet arasında bir ilişki varsa bu ilişki nasıl şekillenir? Güçsüzlük ile şiddet orantılı mıdır/orantısız mıdır? Korku, şiddetin belirleyen nedeni olabilir mi? Şiddet, başka yönden kişinin kendisini bir ifade etme biçimi midir? Araç mıdır/amaç mıdır? Kişinin gizlenmesine yarayabilir mi? Örtmek/bastırmak neden gereksinimdir ve neyi ifade eder? Şiddetin yarattığı karşı-şiddet döngüsel olarak şiddetin doğumuna neden olur mu? Bu döngü kırılabilir mi?

Şiddet nedir?
Her şeyden önce, şiddet bir güç gösterisidir. Korku ile beslenir. İki yönlüdür; birinde baskılanmak istenenin bireyin/canlının buna engel olmaya yönelik karşı-koyumu diğerinde ise, bir olguyu/canlıyı baskılayarak onun gerçekleşmesine engel olmak şeklinde ortaya çıkar. Her ikisinde de ortak olan yan/taraf/öge korkudur. İlkinde var-olanın yok edilme korkusu, ikincisinde ise var olanın yok edilememe korkusu egemendir. Demek ki şiddet, korku temelinde ortaya çıkan var-olmak/yok-olmama/yok olmak amacına yönelik doğrudan ve dolaylı bir etki/tepkidir.

İlkinde şiddeti ortaya çıkartan neden dışsal, diğerinden içseldir. Bu iki durum şiddetin geniş anlamda yorumu ile olanaklıdır; dar anlamda yorumlandığında ise, savunma amaçlı tepki şiddet sayılmaz/şiddeti engelleyen bir davranış olarak değerlendirilir. Örneğin, bir kediyi duvara doğru sıkıştırdığımızda pençeleriyle bize doğru şiddet uygulayarak/tepki göstererek savunmaya geçer; bu kedinin davranışı dış etkene bağlı gelişen şiddete güzel bir örnek teşkil eder. Şiddetin zorunluluktan kaynaklanması ile keyfiliği arasındaki ince fark bu örnekte çok net bir şekilde görülmektedir. Çünkü kediyi iki duvar arasına sıkıştırma eylemi diğer yönden bir şiddet olup, keyfidir. örneği biraz daha ilerlettiğimizde daha farklı sonuçlarla karşılaşmak olası görülmektedir. Bir kedi egemenlik sahasında kalan bir fareyi yemeden/parçalamadan önce onunla eğlenmek istemektedir. Fare sürekli kaçarak kurtulmak ile uğraşırken kedi egemenlik sahasından çıkartmamak için baskı uygulamaktadır. Kedinin fareye yönelttiği bir şiddet vardır ve keyfi bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Farenin organik silahları olmadığından karşı-şiddeti yaratamamakta ve yalnızca kaçmak suretiyle kurtulmaya çabalamaktadır. İnsanın kediye, kedinin fareye uyguladığı keyfi şiddet arasında niteliksel farklar bulunsa da niceliksel fark bulunmamaktadır. Ancak kedinin karşı tepkisi/şiddetine karşın farenin şiddetsizliği arasında niteliksel bir fark bulunmaktadır. Bu fark organik yada yapay silahtır. Şiddet bir güç gösterimi olarak ortaya çıkarken her hangi bir şekilde silahlı olmak zorundadır. Demek ki silahsız olan, şiddeti kullanamamaktadır. Buradan şu sonucu çıkartabiliriz; silah başlı başına şiddetin kaynağı olmasa da şiddet silahsız yaşayamaz/var-olamaz. Elias Canetti ?kitle ve İktidar? adlı inceleme yazısında dişlerin, ellerin, parmakların, pençelerin nasıl silah olarak kullanıldıklarını ayrıntılı olarak işlemiş bulunmaktadır. Zincirleme örneğin/örneklerin bizi başka bir noktaya daha götürdüğünü görmekteyiz. Keyfi/nedensiz şiddet her zaman daha güçlü/büyük/donanımlı olandan olmayana doğru gelişir.

Genel anlamda refleks bir olay/oluş karşısında canlının istemsiz tepkisi olarak tanımlanır. Biraz daha geniş yorumladığımızda ise bu istemsizliğin altında bir ön-görünün olduğunu görebiliriz. Refleks, yaşanmışlıklara bağlı olarak geliştirilen ani davranışlar olarak bir yönü ile öfke-ye yakınlaşırken diğer yönüyle de şiddet-ten uzaklaşır. Şiddet, canlının geliştirdiği ani bir refleksten ayrılır. Şiddetin temelinde ani olma durumundan çok tedrici/zamana yayılma/planlama olduğu görülecektir. Karşı-şiddet ani olarak gelişirken reflekse yakınlaşır. Canlının kendisini savunması bir iç-güdü olarak yorumlanmaktadır. İç-güdü denilen olguyu eşelediğimizde ise altında bir birikim yattığını görmek olanaklıdır. Bu bilgisel aktarım olmasa idi iç-güdü olarak tanımlanan davranış biçimi ortaya çıkmayacaktı. Tüm canlı türleri türlerinin sürdürülmesine yönelik deneyimsel birikimlerini sonraki kuşaklara kendi yöntemleriyle aktarırlar. Bu aktarım yalnızca insan türüne ilişkin değildir. Böyle olunca farenin tepkisi/kedinin tepkisi ve insanın tepkisi anlaşılır duruma gelecektir. Birikimsel olsun olmasın reflekslerin hiç biri şiddetin kaynağı/tetikleyeni değildirler. Bu nedenle şiddeti bir refleks olarak görmek olanaklı olmadığı gibi; denetlenebilir bir refleks olarak görmekte olanaksızdır.

Şiddetin özünde egemenlik kurma düşüncesi/anlayışı vardır. Egemenlik kurma gereği türler arasında var-olma savaşımının sonucunda ortaya çıkan olgusal bir durum iken, gelişen düşün-sel yapıya bağlı olarak bunun ötelerine taşmıştır. Şiddet bu ötelenme ile bir haz alma biçimine dönüşmüştür. Şunu rahatlıkla söylemek olanaklıdır artık; şiddet ancak egemenlik alanında/sahasında kendisini gerçekleştirebilen bir davranış bozukluğudur. 14 ağustos Bu yönü ile şiddet, bir egemenlik kurma istencidir; bu istencin bilinçli olup/olmaması ise ayrı bir konu olup türlere göre farklılık gösterir. Bir aslanın kükreyerek şiddet uygulamasında bulunan egemenlik kurma istenci ile bir bireyin/insanın kükreyerek uyguladığı şiddete bağlı gelişen egemenlik kurma istenci aynı değildir. İlkinde doğal bir belirleme var iken ikincisinde tarihsel/ekonomik/politik bir belirleme vardır. İnsan türünün şiddet duyguları/edimleri/davranışları karşısındaki kişi/kişileri sindirme/yönetme/sömürme temeline dayandığından doğal şiddet eğiliminden tamamen ayrışır. Egemen olmanın temelinde ise sindirerek kendisine ait kılma düşüncesi yatar. Buradan hareketle denilebilir ki şiddet, en ilkel el-koyma aracıdır.

Şiddet, algılayan canlı türlerine yönelik bir edimdir. Cansız nesnelere yöneltilen şiddet görsel etki ile dolayımlı olarak yine aynı hedef kitleye yönelir. Ancak başka hiçbir algılayıcı/canlının olmadığı yer/zaman diliminde cansız nesneye yöneltilen şiddet eylemi kişinin kendi duygu dünyasına yönelttiği bir dolum/boşalım-şarj/deşarj olarak ortaya çıkan bir eylem biçimidir. Her iki durumda da şiddetin algılayan canlı üzerinde yansıdığı görülmektedir; ötekiler ya da kişinin kendisi olması bu son durumu değiştirmez. Bu nedenledir ki şiddetin yankısal büyüklüğü onun fizik dünyadaki tahribinde değil duygu dünyasındaki tahribindedir.

Kendi kendisine şiddet uygulayan tek canlı türünün insan olduğu düşünülebilir. Amacı, şekli, hedefi ne olursa olsun ve haklı/haksız, doğru/yanlış değerlendirmeler bir yana, intihar/canlının yaşam fonksiyonlarını bilerek sonlandırması şeklindeki eylemi kendisine karşı uyguladığı şiddetin en yoğun olanıdır. Bireyin kendisine yönelttiği fiziksel ve duygusal daha düşük yoğunluktaki şiddet türlerinin diğer canlı türlerinde olmadığı/görülmediği söylenebilir. Balinaların toplu intiharları ve ateş çemberinde çıkışsız kalan akrebin kendisini zehirleyerek intiharlarında insan türüne yaklaştıkları görülmektedir. Nasıl değerlendirildikleri ayrı bir konu olmakla birlikte bu eylem tarzının, şiddetin belki de en yoğun istenç durumu olduğu söylenebilir. Evet, akrep olsun, balina olsun, insan olsun bu eylem tarzında en yoğun ve en kararlı istenç içerisinde bulunurlar ve hepsinin de eylemleri istençlerine bağlıdır. İstençlerin ne şekilde oluştuğu/etkiyen faktörler konu dışı tutulmuştur. Balinaların bu davranış biçimi, özünde her ikisinden kısmen ayrışır. Bu eylem biçimlerinden en farklı olanı ve çizgileri net olanı ise akrebin davranış biçimidir. Her üç eylem tarzının ortak noktası ise, eylemin görüntüde ve fizikte etkileri doğrudan kendi beden ve ruhlarında açığa çıkar ancak yöneldikleri hedef özneleri daima diğer canlılar/ötekiler olur. Bu durum, akrebin eyleminde çok net bir şekilde görülebilmektedir. Akrep hareket/devinimi algılar; kendisini ateş çemberine alan olgu da hareketli/devingendir. Şiddetin öznesi kendisi olduğu halde, kendisini ateş çemberi ile çevreleyen hareketli olguyu hedef seçerek kendisine karşı en yoğun şiddeti uygular. Akrep için bu ateşten çemberi ören olgunun/insanın almış olduğu hazdan ?nasıl bir haz ise!- önemi yoktur. Bu olgu, ateş çemberi şeklindeki şiddetin, kendisini zehirleme şeklindeki şiddete neden olması ile şiddetin şiddet doğurduğuna güzel bir örnek teşkil etmektedir. Şiddetin içerisine haz alma duygusunun katılmış olması irdelenmeye değerdir. En belirgin şekilde insan türünde ortaya çıkan ve kısmen kedigillerde ve sırtlanlarda belirginleşen keyfi şiddetin haz alma duygusu ile örtüşmesi şiddetin temeline bu duygunun nasıl yerleştiğinin açıklanmasını gerektirmektedir. Şiddetin temelinde egemenlik kurma eğilimi ve düşüncesi yatmaktadır. Ateş çemberindeki akrebin kendisini sokmasından haz duyan insanın temeldeki duygulanımı, sosyal/tarihsel bir birikim olan akrebin kendisini/insanı sokarak öldürdüğü bilincinin yarattığı gizli öfke/kin duygusudur. -Öfke ve kin temelde ayrışırlar. Bu konuya daha sonra yer verilecektir.- Kin duygusu şiddet ile birleştiğinde narsistçe bir haz alma duygusu ortaya çıkar. Bu durumu insan türünü ilginç bir noktaya doğru çekmektedir. Şöyle ki, duygusal olarak kendisinden daha gelişkin ve fakat sosyal/tarihsel/ekonomik/politik olarak güçsüz olan/bırakılan kadın cinsine erkeğin yönelttiği cinsel şiddetin altında da aynı kine dayalı haz alma duygusu yatmaktadır. Bu kin duygusunun temelinde ise, kadının doğurganlığı yatmaktadır.

Düşük yoğunluklu şiddet kişinin kendisine yönelttiği bir şiddet türü olarak ortaya çıkar. Diğer türlerde bunu görmek neredeyse olanaksızdır. Fiziksel ya da ruhsal/duygusal bir edim/edimsizlik şeklinde belirginleşir. Fiziksel olarak kişi kendi biyolojik yapısına bir şekilde zarar vererek örneğin jiletleyerek şiddet uyguladığında bu durum fiziksel düşük yoğunluklu şiddeti yaratır. Burada da şiddetten doğrudan etkilenen kendisi olmakla birlikte hedef yine öteki/lerdir. Fiziksel olarak kendisine şiddet uygulayanın görünür taraflarına zarar vermesi ya da görünmeyen taraflarını göstermesi ile bu istenç kendisini açıkça ortaya koyar. Burada iki olgu neredeyse çakışmış gibidir. Kişi kendisine fiziksel şiddet uygular iken etkilenimlerinin altındadır ve şiddet eylemi karşı-şiddet olarak ortaya çıkar. Verilen mesaj ise, ötekileştirdiği edimlerin reddi ve ona karşı göstereceği karşı şiddeti kendisine yönelterek öteki olarak gördüğünün üzerinde acıma duygusu ile korku yaratmaktır. Bu durum kendine acıma/acındırma duygusu ile örtüştüğünde ruhsal/duygusal düşük yoğunluklu şiddete dönüşür ki, o zaman da kişi acınacak halde görünür/gösterir/algılanmak ister. Hayatı boşlar. Bu şiddet olgusunu sosyal çevreden alır ve doğrudan içselleştirir. Bu edimsizlik sanki bir görevmiş gibi yüklenilir ve şiddet kişide dışa kapalı bir egemenlik sahası yaratır. Kendisini değersizleştirmenin genel akıntısında kitlesel bir yer edinir. Bu iki olgu da kitleselleştikleri için kişide somutlaşan edim/edimsizliklerdir. Demek ki, düşük yoğunluklu fiziksel/duygusal şiddet kitlesel bir yapıda ortaya çıkar. Kitle ruhu şiddeti besler ve sarmal olarak çoğalma eğilimi taşır.

Zor/fiziksel ve duygusal güç kullanmak ile şiddet fiziksel olarak örtüşseler de duygusal/etik olarak örtüşmezler. Şiddeti bilinçsiz bir eylem tarzı olarak benimser isek, şiddet uygulayan kişi ve kitleyi bu eyleminden dolayı sorumlu tutmak olanaklı olmayacaktır. Bilinçsiz şiddet tanımı kullanılırken genellikle kandırıldığına inanılan/öyle görülen kitlenin şiddete yönelik eylemselliğindeki bireysel tepkiler anlatılmak istenir. Unutmamak gerekir ki, bu durumdaki bir kitledeki bireyler eylemlerini bilinçli olarak gerçekleştirmektedirler. Bilincin yanıltılmış olması, eylemi bilinçsiz yapmaz. Şiddet içeren eylemin duygusal/ruhsal yönelimi, karşıdaki canlı ögeye acı verme ve bundan dolayı kendisine yeri geldiğinde bir övgü, yeri geldiğinde değişik bir haz alma düşüncesine dayanır. Her şiddet eylemi bir fiziksel/duygusal zora dayansa da her zor bir şiddet değildir. Örneğin, düşük yoğunluklu şiddet uygulayan birinin kendisine yönelttiği bu zararlı eylemini fiziksel zor kullanarak önlemeye yönelik eylem şiddet değildir.

Şiddet, fiziksel ve duygusal zora dayalı, egemenlik kurma istenciyle ve egemenlik alanı içerisinde canlı öğeye yönelik aktif/canlı/devingen bir edim/eylem, toplumsal yansıması olan bireysel bir sapmadır. Sapmanın orijininde birey vardır; sapma bireysel var olmanın zorunlu ve gerekliliğinden çıkarak keyfi ve gereksizliğine doğru kaymasındadır.

Tarihsel belleğe sahip birey doğum anında ?ve daha geriye giderek söylenecek olursa, ana-karnında- tarihsel şiddet duygusunu hazır bulmaktadır. O şiddeti yaratan kendisi değildir. Şiddet duygusunu içinde bulunduğu ortama göre şekillendirecek olan ise bireyin kendisi olacaktır. Tarihsel kodlamalar ondan ezberci olmasını isterler. Çünkü bu kodlamalar, korku temelinde ortaya çıkarak korumacılığı öğrenmiş/öğütlemişlerdir. Birey ya bu kodlamaların akışında yürür ya da ona karşı durarak direnir. Tarihsel kodlamalar birey üzerindeki en gizli/karmaşık/duygusal şiddet sayılabilir. Bu nedenle onların tespit edilmeleri kadar, açığa çıkartılmaları ve onlara karşı durulması o denli güçtür. Tarihsel/geçmişten gelen bu şiddet bireyde kırılmalara neden olur. Direnen bireyin geliştirdiği davranış biçimi ise isyan olarak tanımlanacaktır. İsyan bu yönü ile bir karşı-şiddettir ve onu besleyen/ortaya çıkartan ise ezberci/baskıcı/tutucu olan tarihsel/geçmişten gelen şiddettir. Toplumsal isyan ve daha düşük yoğunluklu olan galeyanlar ise kitleye mal olmuş/edilmiş karşı-şiddet biçimleri olarak ortaya çıkarlar. Bunların temelinde de bireysel isyan yatmaktadır. Bireyin/toplumun ve topluluğun geliştirdiği karşı-duruşların haklı/haksızlığı ayrı bir konu olup, şiddetin köklerinden ayrı değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

Şiddet yansıma eğilimi gösterir. Bu durum, şiddetin şiddeti doğurması ile bir-aynı değildir.

(Düşük yoğunluklu şiddet uygulayana engel olmaya yönelik eylem de şiddet içermekteydi. Ancak aralarında farklar vardır. Bunu açıklamak gerekir. formülasyonumu şu şekilde genişlettim. Şiddet önce ikiye ayrıldı; zorunlu ve iradi, iradi olan da ikiye ayrıldı; keyfi ve bir amaca yönelik/yargısal… Zorunlu olan doğal şiddet, keyfi olan işkence vs. narsistçe yapılan şiddet, amaca yönelik şiddet ise -haklı ya da haksızlığı ayrı bir konu olmakla beraber- engel olmaya yönelikti.)

Şiddet, bireysel/kitlesel nesnel/tinsel çıkar sağlamaya yönelik bir güç kullanma aracıdır. Şiddetin bir saplantı halini alarak bireyin tüm istencini kaplaması durumunda o artık bir araç olmaktan çıkmış demektir; bir amaçtır. Şiddetin amaç haline gelmesi ile istenç, kendi içinde yoğunlaşarak aynı hedef için kendisini yeniden üretmeye başlar. Bu durum, istencin adeta yok olması durumu ile aynıdır; çünkü şiddetin hedef kitlesi tekleşmiştir; bu da kendi varlığıdır. Öyle ki, canlı/cansız her olguya yönelir; açığa çıkmak için an kollar ve hazırda bekler. Böylesi bir şiddet istencini barındıran özne kendisini de yok edebilecek bir yoğunluğa sahiptir ve bu ölçeklerde kendisini güçlü duyumsar ve fakat zayıftır. Çünkü dış etken onu, bu durumundan yararlanarak kullanmak istediğinde kullanıldığını fark edemez; seçme şansı olmadığından zayıftır. İstencin bu denli yoğunlaşabilmesi için, bir zaman dilimi içerisinde süre-gelen baskı/baskılar ile ve sürekli kısıtlanmış olması gerekir. Bu yönüyle şiddetin, bir birikim sonucu ortaya çıkan yıkıcı bir sapma olduğu söylenebilir. Baskıların çoğunluğu kültürel/ekonomik-politik/sosyal kökenlidirler. Kişinin dayanma ve baskıyı bertaraf etme gücüne göre birikimin niceliği değişecektir. Şiddetin ortaya çıkması için bu baskı/ların kişinin dayanma gücünün eşik düzeyine ulaşması gerekir. Ancak, bu eşik düzey aşıldığında, kişide iki davranış biçimi ortaya çıkabilir; istencin kendi içine çökmesi ile pasif, dışa yönelmesi ile aktif bir eylemsizlik/eylemlilik. Eylemlilik şeklinde ortaya çıktığında ise, karşı-şiddet olarak tanımlanacaktır. Her iki durumda da, şiddetin hedef kitlesi/özneleri aynıdır; ötekiler.

Yoğunlaşarak aktif olarak ortaya çıkan karşı-şiddet hedef özne/lere aktarımı ile kendisini dengeleme eğilimindedir. Bu dengelenmenin eşik değerleri aşıldığında ise, haz-alma/rahatlama/nötr olma durumu ile örtüşür ve karşı-şiddet olma özelliğini yitirerek başlı-başına şiddet öznesine dönüşür. Baskıların yaratmış olduğu korkular ile şekillenen şiddet, kendi egemenlik alanını yaratmakla kendisine yönelen baskı ile eşitlenir ve şiddetin kendisi yeni bir baskı/korkunun kaynağı olur. Böylece olgusal şiddet hedef özne/lerde yoğunlaşmaya başlar. Bu döngü iç-içe geçtikçe şiddet ve karşı-şiddet ayrımı ortadan kalkmaya başlar ve her ikisi bir-diğerine yakınlaşır. Keyfi şiddete dönüşen şiddet baskılayanı öteleyerek onun yerini almış olur. Bu değerlendirmelerden hareketle denilebilir ki; tüm baskılar öyle ya da böyle şiddet eylemini doğururlar. Her şiddet te yeni bir baskı unsuru olur.

Pasif direnme ile pasif şiddet kesinlikle bir-aynı olgular değillerdir. Pasif şiddetin özünde şiddete dönüşme eğilimi var iken, pasif direniş şiddete dönüşme eğilimini asla taşımaz; o, yalnızca şiddeti engelleyerek, ortadan kaldırmaya yönelir. Bu nedenle pasif direnişin yöneldiği hedef kitle yalnızca şiddet öznesine/yöneltene karşı değil, şiddete maruz kalanlara karşı da bir yönelim içerisindedir; ve şiddet eğilimini yok ettiğinde, kendi varlığı da son bulur.

Birikimsel baskıya bağlı olarak ortaya çıkan aktif karşı-şiddet, ilk başta, öfke patlaması ile benzerlik içindedir. Oysaki şiddet ile öfke bir-birlerinden ayrılırlar. Şiddet bir egemenlik alanı yaratma düşüncesi taşır, öfke anlık bir tepki olup, egemenlik alanı yaratma eğiliminde değildir. Bu nedenle hedef kitle/özneleri de farklıdır. Şiddeti bir orman yangınına benzetirsek, öfke onun yanında bir kıvılcım olarak kalacaktır.

Nefret duygusunun yoğunlaşarak tek bir hedefe odaklanması durumunda kin denilen davranış biçimi ortaya çıkar. Şiddetin karşısında barış/sükun, nefretin karşısında da sevgi vardır. Yoğunlaşma itibariyle kin ve şiddet bir-birlerine yakınlaşırlar. Ancak, şiddet ve kin bir-aynı eylem/duygu değillerdir. Kin duygusunun/eyleminin hedefi tektir ve ona yönelir; hedefe ulaştığında yok olur. Şiddetin hedefi tek değildir; ona yönelmek ve ulaşmakla tükenmez; kin bitme eğilimi taşırken, şiddet sürme eğilimini taşır. Kin duygusu aktif hale geldiğinde/eyleme dönüştüğünde tükenir, şiddet ise aktivitesini/eylemliliğini zamana yayarak sürdürür. Kin duygusunun/eyleminin karşı-kin duygusunu yoğunlaştırması, şiddetin karşı-şiddeti yoğunlaştırması ile benzerlik gösterir. Her şiddet bir kin duygusunu taşımasa da, her kin duygusu/eylemi şiddet öğesini mutlak surette içinde barındırır. Şiddet, egemenlik kurma amacına yönelir, kin ise yok etmeye yönelik bir amaç taşır. Amaç öğesi yönünden de ayrışırlar. Şiddetin karşı yoğunlaşması zamana yayıldığından kin duygusuna dönüşebilir. Demek ki, kin duygusunun temellerinden birisi de şiddet eylemidir. Şiddetin karşı-şiddeti doğurması gibi bu yoğunluk özel bir nitelik kazandığında kin duygusuna dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu özel yoğunluğun eşik değeri, psiko/sosyal bir ölçüdür ve yar/zaman içerisinde farklılık gösterir. Bunun bir sabitesi yoktur.

Doğal seçmecilikte, güçlü olan türün mutasyon/değişim/uyum sağlama/dönüşüm ile varlığını sürdürebildiği tezi, göz-ardı edilmez. Ancak, sosyal gerçeklik olarak irdelendiğinde, bu doğal belirleyiciliğin sosyal gerçekliğe ne kadar yakınlaşıp/uzaklaştığının da aynı şekilde gözden uzak tutulmaması ve bu durumun, zamana göre nasıl farklılaşabileceğinin irdelenmesi, gözlemlenerek analitik süzgeçten geçirilmesi gerekmektedir. Sosyal realite fizik yasalarını zorlayan bir olgusal bütünlüğü ifade eder. Böyle olunca, zorunlu-doğal belirleyiciliğin sınırlarını da zorlayacaktır. Gücün açığa çıkması bir belirleme/sınırlandırma/mekansal bir yer edinmeye yönelik olsa da, sosyal gerçeklik için var-olmanın ön-koşulu/zorundalığı/belirleyeni olma niteliğini yitirmiştir. ?Büyük balık küçük balığı yutar? egemen düşüncesi, temelinde egemenlik kurmaya yönelik şiddetin içselleştirilerek, tartışmasız ve masumane bir şekilde değişmeyeceği inancını benimsemekten başka bir şey/durum/olgu değildir. Oysa ki, söylendiği gibi belki de, değişmeyen tek şey/olgu, her olgu/şeyin değişebilirliğidir. Yaşam/canlılık bu değişim/dönüşüm temeli üzerinde var-olur; değişimin bittiği yer yaşamın/dirimin/canlılığın bittiği yerdir. Şiddetin özünde barındırdığı güçlü olma/görünme/etkileme düşüncesi, olgunun ?güç? süzlüğü ile örtüşür. Şiddet bu yönü ile güçsüz olanın güçlü gördüğü olguyu bastırma/üzerinde egemenlik kurarak kendisine yer edinme duygu ve düşüncesi ile beslenecektir. Bastırmanın temelinde yatan olgunun da egemenlik/yer edinme/sahiplenme olduğu ve bunun şiddet ile amaçsal bir hedefe konulduğu söylenebilir. Şiddet bu son durumda bir araçtır. Bu açıdan bakıldığında rahatlıkla söylenebilir ki şiddet, başlı-başına güçsüzlüğün peşin benimsenmesidir. Güçlü olanın güçsüz olana yönelttiği şiddet ?ki, bu sınırlı sayıdaki türlerde görülür- şiddetin amaçsallaşması durumunda ortaya çıkar ve giderilmesi belki de en zor sosyal/bireysel sapma biçimini oluşturur. Bu son duruma şiddetten-öte şiddet denilebilir mi? …Örneğin bir tutsağa işkence yapmak, bir köleyi kırbaçlamak, toplu katliamlar yapmak, bir çocuğu sille-tokat dövmek; şiddet-ötesi sayılabilir mi?…

Şiddetin özünde var olan güç-güçsüzlük duygulanımları dikkatle izlenecek olunursa, görülecektir ki, şiddet fiziksel güç ile doğru, duygusal/düşünsel güç ile ters orantılıdır; başka bir deyişle, şiddet, fiziksel olarak güçlü olandan olmayana yöneliminde duygusal/düşünsel güçsüz olandır. Demek ki şiddet, egemenlik kurma temelinde ortaya çıkan duygu/düşünselin güçsüz olanından tam da karşısındakine/zıttına yönelik sindirme eylemidir. Şiddete baş-vurma gereksinimi güçsüzlük duygu/düşüncesinden doğar. ?bu tanım insan türü içindir. Bu nedenle insan, geldiği nokta itibariyle değerlendirilmelidir. Bu gün dün değildir ve yarın da bu gün olmayacaktır; geçmişin hesabı bu gün ödenmez ise, yarın için bu gün olan geçmişin hesabı hiçbir zaman ödenemeyecektir-

Bastırılan duyguların yıkıcı bir biçimde ortaya çıkardığı davranış kalıbı olarak şiddet, alt-kimlik şeklinde saklanma eğilimi taşır. Kişinin kendisini ifade etmesinde bir tıkanma yaşandığında ortaya çıkar. Böyle olunca her şiddet eylemi, öyle/böyle, doğru/yanlış kişinin kendisini ifade etme biçimine dönüşmek zorundadır. Karşı-şiddette bu durum çok açık bir şekilde görülmektedir.

Şiddet, özünde yıkıcı bir baskı taşır. Şiddetin yıkım gücü, ötekinin/ötekilerin duygu dünyasını/dünyalarını ele geçirmesi ile doğru orantılıdır. Karşıdakinin psikolojik dayanma gücünde açmış olduğu gedik ne ölçüde büyük ise, şiddetin etkisi de o denli fazla demektir. Avcılıktan günümüze kadar görünen tüm şiddet eğilimleri maskelenme gereğini duyumsamışlardır. Bir avcı avına yaklaşırken onu parçalayacağı ana kadar şiddetini gizlemek ve ona yakın/sevimli görünmek zorundadır. Bu sinsiliği maskelemeden yapması olanaklı değildir. Şiddet bu yönüyle ikili bir kimliği gereksinir. Bu ikircilik, şiddetin potansiyel olarak saklandığı gerçeğini ortaya çıkartır. Bu yönüyle şiddetin bir gizlenme biçimi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kişinin kendisini gerçekleştiremediği ve öyle olduğunu düşündüğü zaman diliminde şiddet bir ifade tarzı olarak ortaya çıkar. Demek oluyor ki şiddet, hem gizlenen hem de ifade biçimi olan bir özellik taşır.

Karşı öğeye/öğelere devinimsiz baskı uygulamak olanaklıdır. Bu da özünde savunma amaçlı bir şiddet biçimidir. Hedef kitle şiddetin hedef kitlesi/öznesi ile aynıdır. Bu durumdaki şiddet, karşı-savunma olarak gelişir ve fakat hedef kitleye tam anlamıyla bir devinimsizlik ile psikolojik baskı yapar. Bu son duruma devinimsiz karşı-şiddet demek mümkündür.

Şiddetin kökleri kazındığında, yumruların sayısal olarak çoğaldıkları görülecektir. Beslenme/tüketim zinciri biçimleri ile şiddetin kökleri arasında bir yakınlık var mıdır ki? İrdelenmeye açık görünmektedir.

Doğal tüketim zinciri oluşurken türlerden önce bir değerlendirme yapıldığına ilişkin bir değerlendirme varlığın/ontolojinin yaradılış ile açıklanmaya çalışılmasından başka bir değerlendirme olamayacaktır. Mitolojik tüm argümanların hiç biri, böylesi bir fizik-ötelemesini içermemektedir. Demek oluyor ki, doğal denge mekanizması, var-olmayla birlikte ortaya çıkan bir olgudur; öncesinden kurgulanmamıştır. Bu denge kurulup gelişebildiği için türler var-ola gelmişlerdir. Denge bozulduğunda türlerden bir/bir-kaçı yok olmaktadır. Bu düzlemde şunu görmek gerekir; tüketim zincirinin doğal/dengesel belirlenmesi ile insan türünün bunun dışına çıkarak dengesizliği yaratan bir güç haline gelmesi giderilebilecek midir? Sorun hem acil hem de çok karmaşık görünmektedir. Bu dengesizliğin şiddet ile ilgisi nedir? Bu dengesizlik bir şiddet türü ise bunu belirleme ve giderme görevi insan türüne ilişkin olmalıdır. Bu değerlendirmenin bizi, şiddetin ilkel ve modernite türlerine götüreceği açıkça görülmektedir. İlkel şiddet de neyin nesi olmaktadır? Şiddetin modernitesi mi olur? Evet, şiddetin ilkel ve modern/çağcıl biçimleri vardır. İlkel şiddet özünde türün varlığı/sürdürülmesi için doğal belirlemeler altında gelişen ve çoğunlukla bilinçsiz olan şiddettir. Modern/çağcıl şiddet ise, varlığın/türün sürdürülmesinden bağımsız olarak kendine yabancılaşan şiddettir. Daha derinlere inildiğinde görülecektir ki, bir türün biyolojik canlılığını/varlığını sürdürebilmesi için diğer bir canlı türünü özümsemesi/içselleştirmesi gerektiğinde ilkel şiddetin verdiği komut; onu al ve içselleştir -aslan yaşamak için ceylanı içselleştirmek zorundadır- iken, modern şiddetin verdiği komut; onu sanatsal olarak içselleştir şeklinde olacaktır. Bunu gözlemleyen insan türü, aslanın parçalamasını vahşi olarak yorumlarken, kendi parçalamasını yemek-kültürü/sanatı ile süsleme eğilimi gösterecektir. Bir mistifikasyon ile karşı-karşıya olduğumuz açıktır.

Her ne sebeple olursa olsun, bir canlı türünün diğer bir canlı türü tarafından kesilip/parçalanıp/tüketilerek içselleştirilmesi başlı başına bir şiddettir. Şiddet öğesi taşımayan bir kesme/parçalama/içselleştirme düşünülemez. Belki de en büyük şiddet, başka bir türü kesip/parçalayarak içselleştirmek olsa gerek. Doğrusu, bundan daha büyük bir şiddet şekli yoktur. Demek oluyor ki, beslenme biçimi/tüketim zinciri ile şiddet bir-diğeri ile yakından ilişkili olgulardır. Başka bir türün bilinçsiz ve bilinçli olarak içselleştirilmesi/tüketilmesi arasında şiddet yönünden hiçbir fark yoktur. İkisi arasında etik/estetik bir fark aranacaksa bunu belirleyenin insan türü olduğu açıktır. Bu fark nasıl belirlenecektir? Ölçüsü var mıdır? Doğal dengeyi bozan tür olarak insan türünün bu dengesizliği gidermesi her halde onun görevi olsa gerek. İnsan türü bu edim,i somon balığını tüketen ayıdan bekleyemez. Kırmızı ve beyaz et tüketiminin insan türünün var olması/türünü sürdürmesi için bir zorunluluk olmadığı açıktır. ?mağara döneminde yaşamadığımıza göre- Et tüketimi şiddetin bir kaynağıdır. Her ne sebeple olursa olsun bir/birden çok türe yönelik içselleştirme temeline dayalı tüketim şiddeti, şiddetin besleyenidir ve yok edilmelidir. Yeme sanatı/damak zevki gibi argümanlar peşin benimseme prensibine dayanır. Şiddetin kökenindeki olgular bilinçsel olarak belirlendikleri halde yok edilmek istenmiyorlarsa, bu durum şiddetin özde, yok edilmesini içtenlikle istememek/isteyememek olduğu şeklinde yorumlanmalıdır.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalar ışığında şiddeti şematize edecek olursak;

Şiddet:

a- zorunlu
b- istençsel
….aa- keyfi
….bb- amaçsal

../
Şiddet:

a- devinimsiz/pasif
b- aktif
….aa- amaçsal
….bb- karşı-şiddet
……..aaa- aktif karşı-şiddet
………….aaaa- koruyucu
………….bbbb- yıkıcı
……..bbb- pasif karşı-şiddet

../
Şiddet:

a- araç
b- amaç

../
Şiddet:

a- doğal/zorunlu/yaşamsal
b- sosyal/seçimlik/mistifike

../
Şiddet:

a- korkuya dayalı
b- korku yaratan

../
Şiddet:

a- ilkel
b- modern

../
Şiddet:

a- yoğun
b- düşük-yoğun

biçimlerinde tasnif edilebilirler.

ŞİDDET:

1- Korkudan kaynaklanan ve korku yaratan bir güç gösterisidir.
2- Mutlaka bir silaha gereksinim duyar/silahsız var-olamaz.
3- Keyfi şiddet, her zaman güçlü/büyük/donanımlı olandan, böyle olmayana doğru gelişir.
4- Planlı bir eylemliliktir/refleks değildir.
5- Daraltılmış/sınırlandırılmış/egemenlik alanı olmadan ortaya çıkamaz.
6- İktidar ile iç-içedir.
7- En ilkel el-koyma aracıdır.
8- Hedefinde her zaman canlı bir öge/ler bulunur.
9- Şiddet yeni ve karşı bir şiddetin kaynağı/nedenidir.
10- Kin duygusunun temelinde gizli şiddet bulunmaktadır.
11- Düşük yoğunluklu şiddet kitlesel bir ruh ile beslenir ve artma eğilimi taşır.
12- Her şiddet eylemi zor ögesini içerir; ancak, her zor şiddet değildir.
13- Şiddet, fiziksel ve duygusal zora dayalı, egemenlik kurma istenciyle ve egemenlik alanı içerisinde canlı olana yönelik aktif/canlı/devingen/zaman zaman pasif bir edim/eylem olarak toplumsal yansıması olan bireysel bir sapmadır.
14- Temelinde tarihsel/sosyal kodlamalar bulunur.
15- Güç kullanarak çıkar teminine yönelik bir araç olduğu kadar, başlı başına bir amaç haline de gelebilir.
16- Hedefindeki kitle her zaman öteki/lerdir.
17- Tüm baskılar öyle ya da böyle şiddet eylemini doğururlar ve her şiddet yeni bir baskı unsuru olarak ortaya çıkar.
18- Pasif direnme şiddetten uzaktadır.
19- Öfke anlıktır ve hedef kitlesi farklıdır.
20- Kin duygusu şiddet içerse de hedef kitle, amaç ve sonuçları açılarından farklılaşırlar.
21- Şiddet, başlı-başına güçsüzlüğün peşin/apriori benimsenmesine dayanır.
22- Şiddet, fiziksel güç ile doğru, duygusal/düşünsel güç ile ters orantılı bir güçtür.
23- İkili bir kimliğe gereksinim duyar ve ifade biçimi olduğunda ise bir araçtır.
24- İlkel şiddet, türün sürdürülmesine yönelik ve çoğunlukla bilinçsizce gelişen doğal şiddet biçimidir.
25- Modern şiddet ise, türün sürdürülmesinden bağımsız, yabancılaşan şiddettir.
26- Her ne sebeple olursa olsun, bir canlı türünün diğer bir canlı tür tarafından kesilip/parçalanıp/tüketilerek içselleştirilmesi bir şiddettir.

Şiddet, temelinde egemenlik kurarak maddi/manevi bir çıkar teminine yönelik alan açma eylemi olduğuna göre, yöneldiği kitleye korku salarak iktidar olma/sahiplenme/ele-geçirme amacını taşır. Şiddet ve iktidar sıkı bir ilişki içerisinde olup her iki olgu ancak ?güç? , ?erk? olduğunda varlık gösterebilirler. Güç/erk/zorun olmadığı yerde ne şiddet ne de iktidar var olamazlar. Bu bağlamda, şiddet ve iktidar iç içe geçen iki olgudurlar. İyi/kötü, doğru/yanlış, haklı/haksız hiçbir ayrım gözetmeden denilebilir ki, tüm iktidar biçimleri şiddet öğesi olmadan ayakta duramazlar. Şiddet içermeyen iktidar anında yok olmaya mahkûmdur. İktidar ve şiddet bu denli bir-diğerine bağlı/ilintili iseler iktidar içinde varlık gösteren şiddetin genel şiddet ile olan ilişkisini/benzerliğini/farklılığını irdelemek gerekmektedir. Şiddet içermeleri yönünden iktidar/ların büyüklüğü, küçüklüğü arasında bir fark yoktur. Egemen olma düşüncesinin temelinde maddi/manevi çıkar temini vardır; şiddet ise bunun elde edilmesi/sürekli hale getirilmesi için bir araçtır. Her iktidar olgusu, belirli yer/zaman diliminde sınırlandırılmış edim/edimsizlikleri dayatır ve bu konuda süreklilik ister. Bunu temin etmek için şiddete baş-vurmak zorundadır. İktidar olma istencine şiddet, bir araç olarak iştirak eder/katılır. -Şiddetin haklı/haksızlığı iktidarın biçimlenmesi ile ilgili normatif bir değerlendirmedir.- Ayrıca şiddetin kendisi de egemenlik alanı kurmaya yönelik bir yönelim içerisinde olmakla iktidar istencini içinde taşır. Böyle olunca, iktidar ve şiddetin eşitlendiğini rahatlıkla söylemek olanaklıdır.

Sosyolojik olarak insan gelişkin bir türdür. Antropoloji bize insan türünün son kuşak türlerinden olduğunu ve diğer türlerden farklı olarak içinde bulunduğu yer/zaman dilimine gösterdiği tepkiye göre kültürel bir doku oluşturduğunu ve buna bağlı olarak da türünü sürdürebildiğini göstermektedir. Ayrıca, insanımsıların tür olarak evrimselleşme süreçleri Homo Sapiens olarak tanımlanan insan türüne devşirildiğinde, insanın yaşadığı çevreye kendini uyarlamak yerine yaşadığı çevreyi kendine uyarlayarak varlığını sürdürebildiğini göstermektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için öncelikle insanlaşma sürecinin doğal çevreye egemen olmakla başladığı önermesi aşırı bir tespit olmasa gerek. Ateşi denetim altına alabilmek, besin maddelerini türün günlük gereksinimlerinin ötesinde elde edip depolayabilmek, yabanıl hayvanları denetleyerek evcilleştirmek ve tüm doğal engellere biçimsel/aletsel dönüşümler sağlayarak ayak-direyebilmek için yaşanılan tüm çevrenin kolektif olarak denetim altına alınması gerek ve kaçınılmazdır. İnsanlaşma sürecindeki homonidler homo-sapienslere devşirilirken egemenlik kolektif olarak doğal güçlere karşı ve bunlar üzerinde kurulmuşlardır. Kolektif yaratının sembolik düşünce ile soyutlanması ve dil diyalektiği ile bu egemenliğin kolektif yapıdan soyutlanması iktidar olgusunu kitle dışında bir fenomene dönüştürmüştür. İnsanlaşa sürecindeki soyutlama süreci o kadar uzun bir zaman dilimi içerisinde evrimleşmiştir ki, sürecin tamamlanması aşamasında soyut düşünceler birer idea olarak kitleden ayrılmış ve çıkış kaynağı unutulmuştur. Yarı-tanrı krallar/yöneticiler/kitlede söz-sahibi olan yaşlılar/rahipler zinciri bu soyutlanmış iktidar düşlemesinin ilk somut görünenleri/etkiyenleridirler. İktidar olgusu insanın insanlaşmaya başladığı zaman dilimine kadar geriye giden bir fenomen olarak karşımızda var-ola gelmiştir. Bu nedenle şiddetin ne olduğunu tam anlamıyla çözmeden eşitlik ve özgürlüğün ne olduğunu anlamak olanaklı olmayacaktır.

Şiddet, “yüzüklerin efendisi”n de gizlenen iktidar olma ihtirası, yok etmek düşüncesine dayanır. Onun kitlelere gereksinimi vardır; o, kitle olmadan var-olamaz. kitleye mal olduktan sonra egemenliği altına aldığı kitlenin dışında bir kimlik kazanır; kitlenin hükümdarıdır artık; kitleyi oluşturan tüm bireylere nüfuz eder ve kitle şizofrenik bir şekilde onun büyüsüne kapılır; yok etmek/parçalamak asıl hedefi haline gelir; kitlenin akışı bireyin hem yalnızlık duygusunu yenmesine yardımcı olurken, sorumluluğun paylaşılması konusunda vicdanının sesine yabancılaşmasını sağlar; kitle artık bir şizofrenik yok ediciye dönüşmüştür. Kitleyi içine alan bu ruh hali şiddetin doruk noktasıdır; kitleye mal olmuş şiddet, şiddetlerin en güçlüsü ve çökmeye hazır en zayıfıdır; tek bir halkanın kopması ile kum gibi dağılmaya başlar. Kitle kendisine asla egemen olmaz; bu, onun güçsüz olduğunu gösterir. Kitle güçsüz olduğu için şiddete başvurmaktadır; onu var eden şiddet, onun “güç istenci” nin zıttını doğurur ve şiddetin bu aşamadaki yoğunluğu hem içinde yar alanların, hem de dışındakilerin zarar görmesine neden olur. Kitlenin şizofrenik şiddeti tüm varlığı hedef seçtiğinden kendisi de bu hedeften kurtulamaz; şiddet şiddetin hedefi ve yaratanı ve yok edeni olurlar.

Şiddetin kökeninde sahiplenme ve iktidar olma düşüncesi yatar.

Sahiplenmek bir aidiyet/ait olma/ait kılma durumunu ifade eder; kişi kendinin aidiyetinde değildir. Sahiplenme kişinin kendi dışındaki olguya yönelik bir etki sahasıdır ki, şiddet ile yaratılmak istenen iktidar/egemenlik alanı bunu ifade edecektir. Böyle olunca sevgi/öz-sevgisi şiddetin temel belirleyeni olmayacaktır. Aktif karşı-şiddet sahip olunan ve sevilen tüm olguları korumayı düşünür ve hedefi yine insandır.
Aktif karşı-şiddet hem korkudan hem var-olma isteğinden kaynaklanır ki, bunun içinde sevgi de vardır. Sevgi, insan türünün diğer türlerden farklı olarak nefret ve şiddetle bir kökten büyüttüğü endemik bir ağaç türüdür. Sevgi yüklenen özneye/ve nesneye yönelik şiddet karşısında da aktif-karşı şiddeti geliştirmesi bu nedenledir.
Şiddetin kökeninde yatan sahiplenme duygusu bir yönüyle yabancılaşmadır ve aşılmadıkça şiddet-döngüsü var-olacaktır.
İktidara yönelik tüm şiddet biçimleri yöneldikleri kitleler/kişiler üzerinde yaratmış oldukları baskı sonucunda psikolojik bir kırılmaya neden olurlar. Hedefteki kişilerin bir çoğu pasif/edilgen bir kırılma ile suskunluğu ve eylemsizliği benimser. Geriye kalanların bir kısmı koruyucu karşı-aktif şiddet ile kendi yapılarını korurken diğer geriye kalan kısmı ise yıkıcı karşı-aktif şiddeti geliştirirler. Bunların hepsi kitleselleştiklerinde kendi içlerine aldıkları ve dışta kalan tüm bireyler üzerinde bir baskı aracına dönüşürler. Aktif-karşı şiddet bu yönü ile koruyucu ve yıkıcı olmak üzere kendi içinde ikiye ayrılır.
Kitleye mal olmuş tüm şiddet biçimleri onu oluşturan öğeler/bireyler dışında ayrı bir güç edinir. Bu gücün içine aldığı bireyler üzerindeki yansıması şizofreniktir; içindeki tüm bireyler şiddeti kendi üzerlerinden atıp kitleye mal ettiklerinden dolayı her türlüsünü normal karşılamaya başlar ve akıntı içindeki taş/tomruk gibi sağa-sola çarparak ilerleyişini sürdürür. Birikmiş şiddet olarak tanımlanması gereken bu olgu, kitlesel şizofreni ile doruğa çıkar. Bu aşamada hiçbir olgunun bu güce karşı gelme gücü neredeyse kalmamış gibidir. Kitlenin sahip olduğu potansiyel güç yöneldiği hedef kitle üzerinde yıkıcı etkiler ile aktif güce dönüşür. Hedef kitle tamamen ya da yok olmaya yüz tutmaya başlar başlamaz bu güç sıfırlanır. Bu aşamada kitle kendi içine çökmeye başlar; içinde sağlıklı bir öge kalana kadar bu çöküş sürer; çöküş kaçınılmaz ve oldukça hızlı yaşanır. Şiddetin en yoğun olduğu an, kitlesel şiddetin doruk noktasına çıktığı andır.
Korkular iç-tepkisel olduğu kadar bilinçli bir savunma eylemidir; şiddeti yönelten öge bunu bilir. Bu nedenle şiddet ögesi yöneldiği kişi ve kitle üzerinde bir korku/panik yaratmak ister. Kaotik yapı şiddet için vaz-geçilmez bir olgudur. Bilinçsel korkular var-oldukları sürece şiddet yok edilemez; şiddeti besleyen en temel gıda maddesi, hedef kişi ya da kişilerde bulunan bilinçli korkudur.

BÖYLECE:
27- Şiddetin amacı egemenlik kurarak sahip olmaktır.
28- Hiçbir iktidar biçimi şiddete dayanmadan ayakta duramaz.
29- Şiddet, iktidar olma istencini içinde taşır.
30- Şiddet, insan türünün insanlaşma aşamasında kolektif bir karakter taşır.
31- Kolektif şiddet bir gereklilik iken soyutlandığında bir egemenlik olgusuna dönüşür.
32- Kitleye mal olduğunda kitle dışında bir güce sahip olur.
33- Bilinçsel korkular var-oldukça şiddet yok olmaz.

Yazan: Nejdet Evren
11 Ağustos 2009/ 3 Ocak 2010 Batı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Karl Raimund Popper ve ?Açık Toplum ve Düşmanları? Üzerine ? Mert Sarı

Türkiye?de vulgarize edilmiş ?Açık Toplum? söylemi,? Açık Toplum?un kendisine karşı delişmen bir rüzgarın saçlarımızı savurduğu Yenikapı sahilinde Filiz, Ben, Pusat...

Kapat