Simone de Beauvoir?den mektup var!

Sofya ile uzun yıllar süren beraberliği göz önüne alındığında, Tolstoy?un şu sözü doğrusu pek trajik durur; ?şimdiye kadar okuduklarım ve duyduklarım gibiyse, ben aşkı hiç tatmadım?. Tolstoy, belki de bu sözle aşkı tanımlamaya çalışmış, fakat daha çok aşkın abartılı yönüne dikkat çekmiştir. Aşk, imkansıza ulaşma serüvenidir. Bu serüvende Tolstoy, kendini aşka ulaşamamış adam olarak tarif eder. Tabii okudukları ve duydukları çerçevesinde. Yani yakınında da böyle bir ilişkiye tanık olmamış, görememiştir. Öyleyse şunu çok rahat söyleyebiliriz; Tolstoy aşkı görmemiştir, okumuştur yalnızca!

Hele hele günümüzde neredeyse tamamen başkalarının yaşadığı, bir ucubeden bahsedilir gibi aşktan söz edilir. Aşk hayalet gibi insanların dillerinde, düşlerinde, gecelerinde ve elbette yalnızlıklarında dolaşmaktadır. Demek ki, bir yerlerde birileri aşkı yaşamakta ve bu nedenle hepten imkansız da olmamaktadır. Öyle ya; eğer konuşuluyorsa, tırnak içinde dolaşımdaysa aşk var demektir. Ama artık değeri ?zor bulunan nesneler? kategorisindedir. Sanırım bu yüzden, en çok da aşkta incinir insan. İncelir de, aynı zamanda. Ne yazık ki o ince duygunun çekiciliği, beraberinde ?bilinmeyenin? tehlikelerini de getirir. Doğrusu aşkta en büyük tehlike de ayrılıktan başka ne olabilir? Ama her ayrılık, aşkın da bitmesi mi demektir? Yoksa, gerçekten ?ayrılık sevdaya dahil? midir?

Stefan Zweig, ilk eşi Fredrike?ye yazdığı bir mektupta ?Sevişmeye varıncaya kadar her şeyde bir işletmecilik yanı bulunmasından tiksinti duyuyorum? der. Sahip olma arzusunun, insanların işletmeci özelliklerini geliştirdiği söylenebilir. Çünkü bir sınırı yok. Bu sınırsızlıkta romantik bir sözcüğün, yani tutkunun yerini hırsın aldığı görülür. Tutku ele verir, hırs ise gizlenmek ister, maskeye gereksinim duyar. Zweig?ın tiksinti duyduğu, Freud?un uç durumlarda içtenliği görmesi, Tolstoy?un aşkı tatmaması karmaşık bir bütünlüğü imlemez mi? Bu bütünlükte aşkın kesin bir doğrusundan söz edilebilir mi?

Bu sorulara, belki de en güzel yanıtları, aşk mektuplarından alırız. Aşk mektupları, iki insanın birlikteyken birbirlerine anlatamayacakları birtakım şeylerin olduğunu gösterir. Gariptir, söz bir yerde biter ve yazı başlar. Tıpkı Anna Ahmatova?nın şu dizelerinde söylediği gibi gelişir her şey: ?İnsanların yakınlığında gizli bir sınır var/ Ne tutku aşabilir onu, ne delice sevmek?.

Aşk mektupları bu sınırda soluk alır hep. Bir başkasının sınırı keşfedilmek istenir. Ve bu keşifte insanın en yakın dostları olur; özenle seçtiği kalem, kağıt, zarf, pul? Çünkü gönderilecek olan aşkın kendisidir. Dolayısıyla aşka gösterilen özenin bir benzeri mektuba da gösterilir.

Kitap olarak okura ulaştırılan aşk mektuplarında da, hep bu kişisel tarihlerin ayrıntılarını buluruz. Tabii genellikle şu soruyla karşılaşır bu tür kitaplar; ?acaba onlar, nasıl bir aşk yaşadılar?? Bu sorunun yanıtı bazen Tolstoy?da olduğu gibi okurda düş kırıklığı yaratabilir. Ama unutmamak gerekir, hiçbir aşkın referansı, bir başkasının aşkı değildir.

Fransız yazar Simone de Beauvoir?ın bir kitapta toplanan ve geçtiğimiz ay yayımlanan üç yüz dört aşk mektubunu kendilerine referans alacaklara bu anlamda önemle duyurulur; okuyacağınız mektuplar, aşık Beauvoir?ın Amerikalı sevgilisi Nelson Algren?e İngilizce yazdığı mektuplardır, aman karıştırmayın! Hiç kuşku yok ki her aşk kendine münhasır ve ?biricik?tir.

Beauvoir mektupları, bize bir aşkın, içinde doğup büyüdüğü dönemin birtakım özelliklerini de yansıtabileceğini gösterir. 1947 yılında, Amerika?da tanışır Beauvoir ile Algren. Amerika?da bazı üniversitelerde konuşma yapmak için davet edilen Beauvoir, dört ay boyunca, gittiği ülkeyi bir uçtan bir uca gezer ve gezginliği sırasında yıllar sürecek bir ilişkinin ilk adımlarını da atar. Algren?le Şikago?da tanışır. Ve bu genç adam, Fransa?nın feminist yazarına hem Şikago?nun aşağı mahallelerini, Polanyalı?ların barlarını gösterir, hem de kendi Beauvoir?e olan hayranlığını. Ve kitapta yer alan ilk mektubu okuduğumuzda Beauvoir?ın da genç adamdan hayli etkilendiğini, arayı uzatmadan ona yazma kararını aldığını anlarız.

İlk mektup, 23 Şubat 1947?de, Şikago?dan ve dolayısıyla Algren?den ayrılıp Kaliforniya gidişinde, trende yazılır; ?Elveda demek, belki de bütün ömrüm boyunca seni bir daha görememek düşüncesi hiç hoşuma gitmedi. Nisan?da yeniden Şikago?ya gelmek beni çok mutlu edecek. Önce ben biraz kendimden bahsederim, sonra da sen. Ama yeteri kadar vaktim olacak mı bilmiyorum. Sonra da kafama şu soru takılıyor: Dün birbirimize hoşça kal demek bize bu kadar zor geldiyse, birlikte beş altı gün geçirip, daha da yakınlaştıktan sonra bu çok daha zor olmayacak mı? Bilmiyorum. Her neyse, hoşça kal veya elveda. Emin ol, Şikago?da geçirdiğim bu iki günü unutmayacağım, yani seni.?

Aslında bu satırlardan da anlaşılabileceği gibi Beauvoir ile Algren arasında kısa sürede gelişen güçlü bir ilişkinin ilk izleri görülür. Bir türlü ?elveda? diyemeyen Beauvoir, daha üçüncü mektubunda ?Her şeyim, Şikagolu erkeğim? diyecektir Algren?e. Hızlı başlayan bu ilişki uzun süren bir ilişki olacaktır. Beauvoir?den giden son mektup, Kasım 1964 tarihlidir. Dile kolay, on yedi yıllık bir ilişki! Kitapta, Beauvoir ile Algren?in kıtalararası aşk hikayesini Beauvoir?ın kaleminden okuyoruz yalnızca. Yani kitap boyunca ?Gönderen: Simone de Beauvoir? Çünkü Algren?in mektupları tüm çabalara rağmen edinilmemiş. Tabii bunun kitapta bir boşluk oluşturduğu çok açık ama unutmayalım mektuplarını okuduğumuz kişi Simone de Beauvoir, ?büyük yazarlar? sınıfından. Durum böyle olunca, zaman zaman okura Algren?in eksikliğini hissettirmiyor.

Bunu hemen her mektubunda görmemiz mümkün. Sevgiliden bir türlü gelmek bilmeyen bir mektubun öyküsü ise, benim en çok beğendiğim mektuplardan biri oldu. Çünkü orada ?beklemek? denen durumun ne kadar belalı bir iş olduğunu Beauvoir kendi üslubuyla anlatıyor. Tarih 24 Mart 1954. ?Günlerce hiç gelmeyen bir mektubu bekledim durdum. Sonra ?Sana uzun bir mektup gönderdim?, diyen kısa bir mektup aldım, günler günleri kovaladı; ama uzun mektubun falan gelmedi. Sonra da birdenbire geldi senin aptal! Hava yoluyla göndermeyi unuttuğundan, yavaş yoldan gemiyle gelmiş. Bir sürü güzel öyküyle dolu hoş bir mektuptu, çok daha mutlu görünüyordun, o yüzden ben de mutlu oldum.?

Birbirlerini mektuplarda gören, uzaklığı mektuplarla aşan, neredeyse birbirlerini yazdıkları mektuplarla tanıyan iki sevgili, Beauvoir ve Algren. Her fırsatta biri diğerinin yaşadığı şehre gider. Paris-Şikago yolculukları, hep ötekine ulaşmak için yapılan yolculuklardır. Ve bu kitapta yer alan mektuplar da ?transatlantik aşkın? hikayesidir. O hikayede Beauvoir, sevgilisine daima sıcacık seslenir; ?Nelson, aşkım?, ?Sevgilim?, ?Birtanem, sevgilim? der, genellikle. Bazen ?Canavarı? olur Algren. Ama hep onundur, kendisine aittir ve kendisine ait olduğunu her mektubunda hissettirecek satırlar yazar, çığlıklar atar. Beauvoir?ın çığlığı yalnızca sevgilisine duyduğu özlemle sınırlı kalmaz, dönemin Paris?ini de anlatır mektuplarında. Her gün yeni bir grevin, her gün yeni bir işçi yürüyüşünün-eylemlerin yaşandığı Paris?in çığlığını da gönderir sevgilisine. Yazdığı, yazmayı düşündüğü kitapları, Paris?in entelektüel havasını yansıtır, hatta tartışır bu mektuplarda. (Unutmadan burada yayıncıya bir soru sormak gerekiyor. Fotoğraflar, kronoloji iyi-güzel de, neden böylesi bir kitabın adlar dizini olmaz? Çünkü Beauvoir, mektuplarında dönemin birçok sinemacısına, yazarına değiniyor, bazılarından övgüyle söz ederken bazılarını eleştiriyor.)

Velhasıl mektubun, herhangi bir nedenle ayrılığı ya da herhangi bir nedenle uzaklığı anımsattığı düşünülse de, her zaman için tam karşılığının bu olduğu söylenemez. İçtenlikle kurulmuş bir yakınlıktır mektup. Aşk da bu yüzden, belki de en çok mektupla yakınlık kurar, ona yakışır, örneğin telefona değil. Mektup, insanların aşktan bekledikleri bir şeyi, yitip gitmeyeni verir, geleceğe taşınır. Bu anlamda Beauvoir?ın mektuplarında da aşk, geleceğe taşınan bir aşktır. Öyle ki, ayrılıklarının bile önüne geçer.

Simone de Beauvoir?ın ?Aşk Mektupları? için bu kadar ip ucu yeter sanırım. Kuşkusuz daha fazlası okura haksızlık olur. Öyleyse bırakalım ?internet bağlantımız kopsun?, bu kez mail değil, bir mektup atalım! Kaldı ki postacı da bağırıyor; ?Beauvoir?dan mektup var!?

EDITÖR
08 OCAK 2014, http://www.yenicikanlar.com.tr/

Simone de Beauvoir/Aşk Mektupları/ Çev:Tülay Evler-Pınar Öztamur/Gendaş Kültür/662 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Mektup
Canım Aliye, Ruhum Filiz – Sabahattin Ali

Büyük sıkıntıların yaşandığı çalkantılı dönemlerde bile ailesinin sorumluluğunu taşıyan bir yazarın eş ve baba olarak portresini çizen bu mektuplar, Sabahattin...

Kapat