STEFAN ZWEIG: İçiyle ve dışıyla Balzac – Aniden elde edilen kişisel başarılar, sanatçılar için her zaman tehlike oluşturur.

Aniden elde edilen kişisel başarılar, sanatçılar için her zaman tehlike oluşturur. 1828’de yirmi dokuz yaşındaki Balzac, adı sanı bilinmeksizin başkaları için çalışıp yazan zavallı, küçük bir yazar ve boğazına kadar borca batmış, iflas etmiş bir tüccardır. Bir iki yıl sonra ise aynı Balzac, Avrupa’nın en ünlü yazarlarından biri olmuştur; Rusya’da, Almanya’da, İskandinavya’da, İngiltere’de okunmakta, gazeteler ve dergiler tarafından sıkıştırılmakta, tüm yayıncılar tarafından aranmakta, hayran mektuplarına boğulmaktadır. Gençlik döneminin tek arzusu, birdenbire gerçek olmuştur: la gloire, bütün dünyaya yayılan büyük, göz kamaştırıcı şöhret. Başarının böylesi, Balzac’tan daha temkinli bir insanı bile sarhoş ederdi, onunki gibi coşkulu, hayalperest ve iyimser bir doğayıysa zaten hayli hayli mest etmiştir. Yıllar yılı Balzac açlık ve yoksulluk çeken tanınmamış biri olarak umutsuzluk dolu bir sabırsızlıkla hücresinde yaşamış, buradan kaçabildiği nadir anlarda da sadece ve sadece başkalarını, özellikle de servete, kadınlara, başarıya, yaşamın güzelliklerine ve insanı savurganlığa sürükleyen sürprizlere sahip olan insanları kıskançlıkla seyretmiştir. Bu şehvetli insanın, adının çevresinde dolaşan dedikodulardan haz almak istemesi, bu şöhreti içine çekmek, tatmak, hissetmek, duyumsamak istemesi; gözbebeklerinde, teninde insanların yumuşak sıcaklığını, dalkavuklukların tatlı nefesini duyumsamak istemesi; kitlelere ait, dünyaya ait bir kişi olarak, artık kendisinden beklenildiği gibi dünyanın karşısına çıkmak istemesi; aşağılamalardan, reddedilişlerden, yıllardır köle gibi çalışıyor olmaktan, hesaplamalardan, tasarruflardan ve veresiyelerden yorgun düşmüş olması; kendi şöhretinin baştan çıkarmalarına, lükse, servete ve savurganlığa kendini bırakmak istemesi son derece anlaşılır bir durumdur. Balzac

dünya denen büyük sahnenin kendisi için açık olduğunun farkındadır. Böylece kendi seyircisinin önüne çıkmaya ve toplumsal bir rol oynamaya karar verir.
Eserleri söz konusu olduğunda Balzac ne denli deha sahibiyse, toplumsal kahraman olarak üstlendiği bu rol için de o denli yeteneksiz ve uygunsuzdur, insan beyni o denli sıra dışıdır ki, kusursuz bir düşünsel anlama gücü ve en zengin deneyim bile doğuştan gelen zayıflıkları yenmeye yetmez. Psikoloji (ki psikanalizin kuşkulu noktalarından biridir) kendini aydınlatsa bile, kusurlu eğilimlerin farkına varabilir, ama bertaraf edemez. Farkına varmak aşmakla bir değildir ve başkalarının alay ettiği küçük budalalıkları karşısında aciz kalan bilge insanlarla biz hep karşılaşırız. Ne kadar çocukça ve gülünç olduğunun bilincinde de olsa, Balzac en kötü eğilimini, züppeliğini bastırmayı hiçbir zaman becerememiştir. Kendi yüzyılının en büyük eserini yaratmıştır; ne var ki Beethoven’ınki gibi bir özgürlükle prenslerin ve kralların bile yanından geçip gidebilecek olan bu adam, grotesk bir aristokrasi saplantısından mustariptir. Faubourg Saint-Germain düşeslerinin birinden gelebilecek bir mektup, onun için Goethe’nin övgüsünden çok daha önemlidir; bir Rothschild olmak, hizmetkârları, arabaları ve başyapıtlarla dolu bir resim galerisi olan şatolarda yaşamak, onun için belki de kendi ölümsüzlüğünden bile yeğdir ve budala Louis Philippe tarafından imzalanmış gerçek bir soylular beratı için ruhunu bile satabilir. Babası bir köylü ailesinden varlıklı bir burjuvalığa doğru büyük bir adım atmışsa, kendisi neden aristokrasiye adım atmasın? Sınırsız yükselişlerin dönemi henüz sona ermişse, bu tamamen bittiği anlamına gelmez ki! Bir Murat, bir Junot, bir Ney, bir marangozun ve bir arabacının oğlu, hancının torunu süvari ve süngü hücumlarının yardımıyla dük olmuşsa ve şimdilerde de sermaye sahipleri, karaborsacılar ve sanayiciler kendilerini soylulaştırıyorlarsa, neden kendisi de bu “yukarıdaki” dünyaya geçiş yapmasın? Baba Balzac’ı yıllar önce La Nougarié’deki sefil bir barakadan Paris’e savuran güç ile şimdi Oğul Balzac’ı kendi başarısıyla değil de sosyetik, o âna değin kendisinin dışında bir çevre olarak gördüğü bu daha “yukarıya” sürükleyen güç, belki de birbirinin aynısıdır. Akla mantığa sığan bir şey değildir bu. Anlaşılmaz bir çelişkidir onunkisi: Kendisinin yüzlerce kez ortaya koyduğu bir yasayı, “bir konunun ustası, kendisine uygun olmayan bir başka konuya el atarsa acemi çaylağa döner” yasasını farkında olmadan kanıtlayarak yaşamı boyunca kendisini küçültecek, lüks içinde yaşayabilmek için kürek mahkûmları gibi çalışacak, zarif görünebilmek için kendini gülünç duruma düşürecektir.
Balzac bu ilk çıkışı için iyice süslenir. Öncelikle, salt Mösyö Balzac olarak ortaya çıkmamalıdır, Faubourg Saint-Germain’de bu isim kulağa fazlasıyla kötü, fazlasıyla halktan gelecektir. Böylece Balzac kendi kusursuz gücünü sonuna dek kullanarak bir soyluluk unvanı uydurur; Tılsımlı Deri’den itibaren bütün kitapları Honoré “de” Balzac adıyla basılır; kendisiyle bu unvan hakkında tartışanın vay haline! Marki d’Entragues’ın soyundan gelmişliği nedeniyle kendisini “de Balzac” olarak adlandırmanın, aslında sadece bir alçakgönüllülük olduğunu duyar gibidir. Üstelik bunu daha da inandırıcı kılabilmek için, bu d’Entragues ailesinin soyluluk armasını çatal bıçak takımları üzerine oydurup arabasının kasası üzerine çizdirir. Bunun ardından da yaşam tarzını temelinden değiştirir. Bunun nedeni, Honoré de Balzac’ın büyük bir yazar olduğuna herkesin inanması için, konumuna uygun bir çıkış yapması gerektiğini düşünmesidir. Bir insan ne kadar çok şeye sahipse, ona daha da fazlası verilir ve sadece görüntünün kabul gördüğü bir dünyada çok şey alabilmek için çok şeye sahipmiş gibi bir görüntü yaratmak gereklidir. Bir Mösyö de Chateaubriand bir şatoya, Girardin iki ata, hatta bir Jules Janin ya da Eugène Sue bir arabaya sahipse, Honoré de Balzac’ın da yoksul bir yazar sayılmaması için, arkasında üniformalı hizmetkârıyla iki atın çektiği bir arabası olması gerektir. Balzac, Cassini Sokağı’ndaki bir binanın ikinci katını tutar, lüks mobilyalar alır; sosyetiklerden hiçbiri Honoré

de Balzac’tan daha gösterişli ve pahalı giysiler giydiğini söyleyememelidir. Mavi frakı için özel olarak işlenmiş altın düğmeler yaptırır; dürüst Buisson da ona kredi açarak pahalı ipek ve sırma işlemeli yelekler yapacaktır. Böylece pudralanmış saçları, koket bir edayla eline aldığı küçük, tek saplı gözlüğüyle yeni yazar, sanki eserleriyle dünyayı ahreti fethedecekmişçesine, pour se faire une réputation (kendine bir isim yapabilmek için) Paris salonlarına ayak basar.
Ama ne büyük bir hayal kırıklığı! Balzac’ın kişisel tavırlarıyla Paris çevresinde edindiği réputation, asıl itibarı için son derece zedeleyici olur. Balzac’ın sosyetik görünme çabası, yaşamı boyunca uğradığı yegâne başarısızlık olarak kalacaktır. Şimdilik Faubourg Saint-Germain salonları ile büyükelçiliklerin saraylarına değil, sadece Madam Delphine Gay ve kızı Madam Girardin ile Madam Récamier’nin salonlarına girebilmektedir. Üstelik resmî aristokrasi uzakta kalmayı yeğlediğinden, edebiyatla ilgilenen aristokrasiyle rekabet eden hanımların salonlarıdır bunlar. Ancak bu pek de iddialı olmayan çevrede bile bu tantanalı, gösterişçi zorlama zarafet korkunç görünür. Köylü torunu, halk çocuğu, iflah olmayacak kadar avama mensup Balzac, zaten sırf dış görünüşü yüzünden bile aristokratlara özgü endam ve tavır sergileme konusunda ümitsiz durumdadır. Ne saray terzisi Buisson ne altın düğmelerle dantelli yakalıklar bu kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adama saygın bir görüntü kazandırmaya yeter. Nazik, dikkatli davranmayı öğrenemeyecek kadar aşırı, fazlasıyla coşkun bir yaradılışa sahiptir. Yirmi yıl sonra bile Madam de Hanska, yemek yerken bıçağı ağzına sokmasından şikâyet edecek ve caka satıp durduğu için ona gerçekten hayranlık duyabilecek olanların bile sinirine dokunduğunu söyleyecektir. Patlayan kahkahalarından ve herkesin lafını ağzına tıkayan “taşkın, coşkulu konuşmalarından” yakınacaktır. Kendini sadece dış görünüşe adayan bir aylak, tüm zamanını ve çabasını sürekli kendini zarif hale getirmekle –ki bu da kendi içinde bir tür sanattır– geçirecektir. Ancak bir saatliğine işinden uzaklaşabilen Balzac’ın telaşı giyinip kuşanmasından da bellidir. Frak ve pantolonları için seçtiği birbiriyle uyumsuz renkler Delacroix’yı umutsuzluğa düşürmüştür; ayrıca tek camlı, altın gözlük, onu tutan parmaklar kirliyse, ne işe yarar; ayakkabı bağcıkları çözülmüş, ipek çorapların üzerine sarkmışsa ve terleyince pudralı saçların yağı üzerine damlıyorsa yakalıklar ne işe yarar? Bir uşak üzerindeki üniformayı nasıl taşıyorsa, Balzac da zarafetini öyle taşır. Beğenisi incelikten uzak, fazla süslü püslüdür. Pahalı olan onun üzerinde ucuz, lüks olansa kışkırtıcı görünür ve bütün bu karman çormanlık –Balzac’ın sayısız karikatüründen de anlaşıldığı üzere– kadın hayranlarının bile yelpazelerinin ardından hınzır hınzır gülmelerine yol açmaktadır.
Ancak Balzac gerçek zarafeti yakalayamadığını hissettikçe daha da abartılı davranır, iyi görünmeyi başaramadığına göre, hiç olmazsa sansasyonel olmayı ister. Göze batmadan seçkin görünemiyorsa, o zaman hiç olmazsa garipliklerinin de kendisi gibi ünlü olması gerekir. Onunla alay edildikçe, alay edilecek daha da çok malzeme verir. Böylece Balzac ilk başarısızlığının ardından –kendisinin de gülerek belirttiği gibi– birkaç korkunç şey uydurur ve bunlar ün kazanmasında romanları kadar etkili olur. Turkuvazlarla bezenmiş, tokmak kalınlığında bir baston edinir ve örneğin bu bastonun topuzunun içinde yüksek aristokrasiye mensup esrarengiz bir sevgilinin Havva Ana misali çıplak bir portresinin bulunduğu yolunda en gülüncünden bir yığın söylenti yayar. Bu Herkül sopasıyla (700 franklık bu bastonun parası ödenmemiştir) Italiens’deki “Kaplan” locasına girdiğinde, tüm seyirciler büyülenmişçesine bu bastona bakar ve Madam de Girardin bu ilginç bastondan esinlenerek La Caine de M. Balzac’ı (Mösyö Balzac’ın Bastonu) yazar. Ancak hanımlar hayal kırıklığına uğramıştır, hiçbiri bu ozanı himayesine almaya yeltenmez

ve Paris salonlarının kahramanları, Balzac’ın içten içe hayranlık duyduğu Rastignac’lar, de Marsay’lar, yeni rakiplerinin bu kaba saba, bayağı ateşliliğiyle savaşmaya hiç de gerek olmadığını hissederler.
Balzac’ın, bu şişman turnabalığını aniden kendi göllerinde görmekten pek de hoşnut olmayan edebiyat dünyasındaki meslektaşlarıyla ilişkisi de bir o kadar kötüdür. Büyük bir kısmı, aniden ünlü olan bu yazarın, daha düne kadar başkaları için hayalet yazarlık yaptığını ve fiyatı ne olursa olsun, hangi beğeniye hitap ederse etsin, en adi romanları yazdığını çok iyi hatırlamaktadır. Yine de yeteneği onları hayrete düşürdüğü için, olağanüstü üretkenliğinden rahatsız oldukları halde, onu kendi aralarına almaya hazırdırlar. Ne yazık ki Balzac onların bu lütuflarını reddeder. Dışarıdan gelecek her türlü desteğe karşı içten içe iyi niyet beslemesine, coşku duymasına rağmen –İnsanlık Komedyası’nda kendi döneminden dostça söz ettiği ya da kitabını ithaf etmediği neredeyse tek bir yazar bile yoktur– özellikle edebiyat dünyasından meslektaşlarına karşı kasten öfkeli bir tavır takınır. Onlarla uzlaşmak yerine onlara meydan okur, bir salona girdiğinde şapkasını çıkarmaz, sanatsal çalışmalar söz konusu olduğunda her türlü nous’yu (biz) reddeder ve diplomatik davranıp başkalarının kendini beğenmişliklerini sineye çekeceğine Alexandre Dumas’lar, Paul de Kock’lar, Eugène Sue’ler, Sandeau’lar, Janin’lerle asla aynı basamakta yer alamayacağını yüksek sesle vurgular. Aldığı telif ücreti konusunda palavra atarak yazarları gücendirir, gazetecileri kızdırır – “hiçbir yazar övgü yazılarına ve tanıtımlara karşı bu kadar kayıtsız değildi”. Onların lütuflarına ihtiyacı olmadığını açıkça belli eder ve göze batan abartılı zarafetiyle pek de zevkli olmayan ayrıksı bir insan görüntüsü sunması gibi, nahif ve sakınmasız dürüstlüğüyle de başkalarıyla aynı ölçülere göre değerlendirilemeyeceğinin altını çizer. Bunu son derece kaygısız, cüretkâr, çocuksu bir tavırla, gülerek yapsa bile, Parisliler onun bu tavırlarını bir meydan okuma olarak algılar.
Ancak Balzac’ın zaafları, kıvrak esprilere ve kötü niyete yüzlerce malzeme sunmanın da ötesinde, bunlara fazlasıyla açıktır. Bütün gazeteler kötü niyetli alaylarla dolup taşmaktadır. Kendi çağının en büyük yazarı Balzac, zehir zemberek yazıların ve haddini bilmez karikatürlerin en sevilen konusu haline gelmiştir. Söz konusu “topluluk”, kendilerini küçümseyen, ama yine de onlardan vazgeçmeyen bu adamdan aldığı kadar acı bir şekilde hiç kimseden intikam almamıştır. Ama Balzac’ın kendisi bu başarısızlıktan pek etkilenmez. İğnelemelerin farkına varamayacak kadar yaşam dolu, canlı ve başına buyruktur; sıkıcı hanım evlatlarıyla okumuş züppe kadınların bıyık altından gülmelerine ve alaylarına Rabelais’nin kocaman içten kahkahasıyla cevap vermekle yetinir. Kızgın gazetecilerin ve beceriksiz edebiyatçıların art niyetlerine –öfkesinde bile cömert ve yaratıcıdır– küçük polemikler yerine Sönmüş Hayaller’de edebiyat dünyasının kokuşmuşluğunu mükemmel bir biçimde gözler önüne sererek karşılık verecektir. Buna karşılık gerçek dostları, dehasına hayran oldukları bu adamın basit züppeliklerle onu küçük düşüren ve bir an için bile olsa onunla alay edenleri haklı çıkaran bir duruma düşmesinden üzüntü duyarlar. Basit bir taşralı kadın olan Zulma Carraud, bu dünya cennetindeki hayalî meyvelerin çok yakın bir zamanda onda çürük ve acı bir tat bırakacağını, uzaktan görür ve ona,
senden, sana verebileceğinin yüz kat fazlasını isteyen bir dünyada
acteur (oyuncu) olmaması için yalvarır. Sonra onu dostça uyararak şöyle der:
Honoré, artık tanınmış bir yazarsın; ancak çok daha yükseklere layıksın. Sırf ün senin gibi biri için bir hiçtir; çıtanı yükseltmelisin! Cesaretim olsaydı, sana şunları söylemek isterdim: Sıra dışı zekânı kibrin yüzünden niçin böyle anlamsızca harcıyorsun? Vazgeç

şu kibar yaşamdan…
Ancak Balzac’ın erken gelen şöhretin ilk sarhoşluğundan ayılıp iki alanda birden değil sadece tek bir alanda usta olunabileceği yolundaki kendi yasasının doğruluğunu fark edebilmesi zaman alacak ve yaşamının asıl anlamının geçici ve unutkan bir dünyada gösteriş yapmak olmadığını, aksine bu dünyayı tüm iniş ve çıkışlarıyla tasvir edip biçimlendirerek ölümsüz kılmak olduğunu anlayabilmesi için, Balzac’ın başından birkaç acı tecrübe daha geçmesi gerekecektir.
Balzac’ın o yıllardan kalma eğlenceli, kötücül, tepeden bakan, esprili ve zehirli, hepsi de Paris sosyetesi ile gazetecilerin dar ve körleşmiş odaklarından görünen sayısız tasviri vardır: elindeki bastonunun paha biçilmez topuzuyla, işlemeli altın düğmeli olan mavi giysisi içinde Balzac; Balzac en pantoufles19 (Balzac Yuvasında); Balzac seyisi ve uşağıyla birlikte atlı arabasının içinde; kahramanlarına doğru isimler bulabilmek için tüm dükkân tabelalarını okuyarak dolaşan boş gezenin boş kalfası Balzac; yedi franka bir Rembrandt ve on iki kuruşa Benvenuto Cellini’nin bir çanağını bulabilmek için bütün antikacıların altını üstüne getiren koleksiyoncu Balzac; yayıncıların korkulu rüyası Balzac; müsveddelerin her sayfası için saatlerce uğraşmak zorunda kalan dizgicilerin şeytanı Balzac; yaratıcılığının tek önkoşulu olarak namuslu olmayı vazeden, ama gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiren yalancı, palavracı, aldatan erkek Balzac; bir oturuşta yüz midye, ardından bir biftek ve tavuğu mideye indiren pisboğaz Balzac; maden ocaklarından, bahçesinden, ticari işlerinden sağladığı milyonlardan söz eden, ama 1.000 franklık bir faturayı bile ödeyemediğinden takma adlarla haftalarca saklanmak zorunda kalan Balzac.
Balzac’ın günümüze ulaşan resimlerinin dörtte üçünün portre değil karikatür olması, çağdaşlarının onun hakkında iki bine yakın anekdot kaydedip doğru düzgün bir hayat hikâyesi yazmamış olmaları tesadüf değildir. Tüm bunlar Parislilerin Balzac’ı bir deha olarak değil, daha çok merkezin dışında kalan bir insan olarak algıladığını açıkça göstermektedir. Ama belki de çağdaşları onu böyle görmekte haklıydılar. Balzac topluma merkezin dışında kalıyormuş gibi görünmüş olabilir; çünkü odasından çıktığı, masasından kalktığı, işini bıraktığı anda Balzac, kelimenin tam anlamıyla kendi merkezinin dışına çıkan biridir. Onu, yaratıcı yalnızlığının yirmi üç gizli saatiyle değil de sadece “günde dünyaya verebileceği tek bir saat” ile tanıyan bütün bu işsiz güçsüz, aylak Gozlan’lar, Werdet’ler ve Janin’ler, dünya edebiyatının tanıdığı asıl Balzac’ı, o yorulmaz işçiyi büyük bir olasılıkla görmemişlerdir, insan içine çıktığında Balzac, hapishane avlusunda hava almak üzere bir hükümlüye verilen yarım ya da bir saatini kullanıyordu; hayaletlerin, karanlığın çekildiği saatlerde toprağın derinliklerine dönmesi gibi, bu kısa taşkınlık ve aşırılık molasından sonra yine kendi zindanına, bütün bu işsiz güçsüzlerin ve alaycı ikinci sınıf yazarların büyüklüğünü ve disiplinini hiçbir zaman anlayamayacakları işinin başına dönmek zorundaydı. Gerçek Balzac, yirmi yıl içinde sayısız dramın, novellanın ve yazının yanı sıra hemen hemen hepsi son derece önemli yetmişten fazla roman yazan ve bu romanlarında yüzlerce yöreden, evden, sokaktan ve iki bin kişiden kurulu ayrı bir dünyayı yaratan kişidir.
Balzac işte yalnızca bu ölçüyle değerlendirilebilir, onun asıl dünyası eserlerinde ortaya çıkar. Çağdaşlarının deli gözüyle baktığı bu insan, gerçekte dönemin en disiplinli sanat dehasıdır; ölçüsüz bir savurgan olmasıyla alay edilen bu adam, bir çilekeşin dayanıklılığına sahip bir münzevi, modern edebiyatın en muhteşem işçisidir. İnsanların önünde atıp tuttuğu ve böbürlendiği için normallerin, ölçülülerin alay ettiği bu abartıcı, gerçekte Parisli meslektaşlarının hepsinin ortaya koyduğundan çok daha fazlasını zihninden çıkarıp ortaya koyabilmiştir; hiç abartmadan ölesiye çalıştığı söylenebilecek tek

kişi belki de Balzac’tır. Balzac’ın takvimi çağdaşlarınınkine hiçbir zaman uymamıştır; başkalarının gündüzü onun gecesi, başkalarının gecesi ise onun gündüzü olmuştur. Yaşadığı asıl hayat günlük dünyada değil, kendi yarattığı dünyadadır; gerçek Balzac’ı çalıştığı zindanın dört duvarından başka hiç kimse tanımamış, gözlemlememiş, dinlememiştir. Gerçek yaşamöyküsünü çağdaşlarından hiçbirisi yazamamış, onun yerine bunu eserleri yapmıştır.
Balzac’ın gerçek yaşamındaki tek bir gün –tıpkı binlercesi ve on binlercesi gibi– işte bu nedenle birbirinin hep aynıdır.
Akşam saat sekiz: Diğer insanlar işlerini çoktan bitirmiş, bürolarından, dükkânlarından, fabrikalarından çıkmış, arkadaşlarıyla, aileleriyle ya da tek başlarına akşam yemeklerini yemişler. Artık eğlenmek için sokaklara dökülüyorlar. Bulvarlarda gezip tozuyor, kafelerde oturuyor, salonlara ve tiyatrolara doluşmadan önce süslenmek için aynalarının karşısına geçiyorlar – Balzac ise on altı on yedi saat boyunca çalışmaktan bitap düşmüş, karanlık odasında uyuyor.
Akşam saat dokuz: Temsiller başlamış, balo salonlarında dans eden çiftler hızla dönmekteler, kumarhanelerden şıngırdayan altınların sesi geliyor, sevgililer giderek ağaçlık yolların karanlık gölgelerine çekiliyorlar – Balzac hâlâ uyuyor.
Akşam saat on: Kimi evlerde ışıklar çoktan sönmüş, yaşı geçkinler dinlenmeye çekilmiş, caddeden arabalar artık daha seyrek geçer olmuş, şehrin sesi iyice alçalmış – Balzac hâlâ uyuyor.
Saat on bir: Temsiller sona ermiş, partilerde, salonlarda hizmetkârlar son misafirleri evlerine uğurlamaktalar, restoranlar ışıklarını söndürüyorlar, dolaşmaya çıkanlar ortadan kaybolmuş, sadece evine dönen son bir insan dalgası gürültüyle bulvarlardan geçiyor, onlar da küçük yan sokaklarda kayboluyorlar – Balzac hâlâ uyuyor.
Nihayet – gece yarısı: Paris sessizliğe gömülmüş. Milyonlarca göz kapanmış, binlerce, ama binlerce ışık sönmüş. Diğerleri dinlendiğine göre, Balzac için artık çalışma zamanı, diğerleri rüyalar görmeye başladığına göre, Balzac için artık uyanma zamanı gelmiştir. Dünya için gün sona erdiğine göre, şimdi onun günü başlayacaktır. Şimdi hiç kimse ve hiçbir şey, ne onu sıkacak bir ziyaretçi ne de huzurunu kaçıracak bir mektup gelip onu rahatsız edebilir. Bu saatte peşindeki alacaklılar da kapısına dayanamaz, matbaanın getir götürcüleri iş için onu sıkboğaz edemez. Devasa bir odada tek başına geçecek sekiz saat onu beklemektedir ve Balzac’ın devasa işi için bu denli devasa bir odaya ihtiyacı vardır. Kırılgan bronzu eritip kırılmaz demir haline dönüştüren yüksek fırınların soğumaması gerektiğini bildiği gibi, içindeki hayallerin heyecanının da sönmemesi gerektiğini bilir Balzac. Onunkisi gibi kusursuz bir hayal gücü ateşli yolculuğuna ara vermemelidir.
Düşüncelerim, tıpkı bir fıskiyenin suları gibi zihnimden fışkırmalı. Tam anlamıyla bilinçsiz bir süreç bu.
Her büyük sanatçı gibi Balzac da sadece işinin yasalarını tanımaktadır:
Ara vermem ve dışarı çıkmam gerektiğinde çalışmam imkânsız hale geliyor. Hiçbir zaman bir ya da iki saat çalışmakla kalmadım.
Sadece gece, sınırsız, kesintisiz gece bölünmeden çalışmasına olanak sağlar; işi uğruna zamanın ibresini geri alır ve kendi evreninin yaratıcısı olarak geceyi gündüze, gündüzü de geceye dönüştürür.
Uşağın kapıya yavaşça vurmasıyla uyanır. Balzac kalkar ve keşişlerinkini andıran cüppesini giyer. Uzun yıllar sonunda edindiği deneyimle, bu giysiyi kendisi için çalışmaya

en uygun giysi olarak seçmiştir. Savaşçının zırh, dağcının deri kıyafetler seçmesi gibi yazar da mesleğinin şartlarına uygun olarak kışın kaşmirden, yazınsa ketenden yapılma uzun, beyaz bir cüppe giymeyi, her harekete müsait olduğu, nefes alırken boğazı sıkmadığı, aynı anda hem sıcak tutup hem de insana çok sıkıntı vermediği için seçmiştir. Ama belki de bunun diğer bir nedeni keşiş cüppeleri gibi kendi cüppesinin de ona görev başında bulunduğunu, yüce bir uyruğa tabi olduğunu ve bu giysiyi taşıdığı sürece gerçek dünyaya ve onun baştan çıkarıcılıklarına tövbe ettiğini hatırlatmasıdır. Örgü bir ip (sonraları altın bir zincir), bu beyaz Dominiken cüppesini bedeninin üzerinde gevşekçe tutmaktadır; keşişin, cüppesinin üzerinde imanın silahları olarak haç ve omuzlarından ayaklarına uzanan bir atkı taşıması gibi, Balzac’ın da cüppesine kendi işinin araç gereci olarak bir makas ve kâğıt kırma bıçağı asılıdır. Uykudan eser kalmasın ve damarlarındaki kan daha hızlı aksın diye, bu bol, dökümlü kıyafetinin içinde bir aşağı bir yukarı birkaç adım atar. Balzac artık hazırdır.
Uşak, masanın üzerinde duran gümüş şamdandaki altı mumu yakmış, dış dünyayı aynı zamanda somut olarak da dışarıda bırakmak istercesine, perdeleri sımsıkı kapatmıştır. Çünkü Balzac zamanı şimdi gerçek ölçüsüyle değil, sadece kendi işininkiyle ölçmeyi istemektedir; havanın ne zaman karardığını, günün ne zaman ağardığını, Paris’in ve dünyanın geri kalan kısmının ne zaman uyandığını bilmek onun için önemli değildir. Çevresinde artık gerçekliğe ilişkin hiçbir şey olmamalıdır ve duvarlardaki kitaplar, duvarlar, kapılar, pencereler ve bunların ardında ne varsa, hepsi, şimdi çepeçevre, odanın zifiri karanlığında boğulup gitmektedir. Şimdi sadece kendi yarattığı insanlar konuşmalı, hareket etmeli ve yaşamalıdır; şimdi sadece onun dünyası, onun kendi dünyası oluşmakta ve var olmaktadır.
Balzac masaya, tıpkı bir “simyacının altınını döküm potasına atması gibi, benim de hayatımı oraya attığım” dediği bu masaya oturur.
Küçük, gösterişsiz, dört köşeli bir masadır bu, yine de Balzac bu masayı sahip olduğu en değerli şeylerden daha fazla sevmektedir. Turkuvazlarla bezeli altın bastonunu, parasını güçbela bir araya getirip satın alabildiği gümüş ıvır zıvırı, şatafatlı bir biçimde ciltlenmiş kitaplarını, şöhretini bile, bir askerin kan kardeşini savaşın kargaşasından kaçırması misali, bir evden diğerine iflaslardan ve felaketlerden kaçırdığı bu küçük, sessiz, dört ayaklı nesne kadar sevmemektedir. Çünkü bu masa en derin hazlarının, en büyük ıstıraplarının tek sırdaşıdır; bir tek o, gerçek yaşamının sessiz tanığıdır.
Tüm sefaletimi gördü, tüm planlarımdan haberdar, düşüncelerime kulak misafiri oldu; yazarken üzerine yaslandığımda kolum, onu neredeyse zorbaca kullandı.
Hiçbir arkadaşı, yeryüzündeki hiçbir insan onun hakkında bu kadar çok şey bilmemektedir ve Balzac hiçbir kadınla ateşli birlikteliklerle dolu bu kadar çok gece geçirmemiştir. Balzac bu masada yaşamış, bu masada ölesiye çalışmıştır.
Son bir bakış daha: Her şey hazır mı? Gerçekten fanatik her işçi gibi Balzac da işi söz konusu olduğunda kılı kırk yarmakta, araç gerecini bir askerin silahını sevdiği gibi sevmekte ve kendini savaşa atmadan önce araç gereçlerinin hazır olduğunu bilmeyi istemektedir. Sol tarafta temiz kâğıtlar, sonra hepsi aynı formatta özenle seçilmiş başka kâğıtlar üst üste konulmuş durmaktadır. Kâğıdın gözlerini almaması ve saatler süren çalışması sırasında yormaması için hafif mavimsi olması gerekmektedir. Kâğıtlar uçarcasına ilerleyen kaleme engel teşkil etmemeleri için, özellikle kaygan, ince olmalıdır; çünkü gece boyunca doldurması gereken daha on, yirmi, otuz, kırk sayfa vardır! Kalemler, karga tüyünden (başka türünü istememektedir) yapılmış tüy kalemler de aynı özenle hazırlanmıştır; mürekkep kabının yanında –kendisine hayranlarının hediye ettiği bakır

taşından değerli olan değil, öğrencilik yıllarından kalma kap– yedekte bir iki şişe mürekkep daha durmaktadır. Çalışmasını kesintiye uğratmadan sürdürebilmesi için bütün tedbirlerin alınması zorunludur. Dar masanın sağ tarafında, arada bir, sonraki bölümler için aklına gelenleri ve düşüncelerini not ettiği küçük bir not defteri bulunmaktadır. Başka bir şey yoktur; ne kitapları ne yardımcı kaynaklar ne de kâğıt yığını; işine başlamadan önce Balzac, her şeyi zihninde tamamlamıştır.
Balzac arkasına yaslanır ve yazı yazdığı sağ koluna kolaylık sağlaması açısından cüppesinin kollarını sıyırır. Sonra bir arabacı atını yürütmek için nasıl dehlerse, o da benzeri bir nidayla şakayla karışık kendi kendini harekete geçirir. Bir yüzücünün kendini kafaüstü suların içine bırakmadan önce son kez kollarını iyice yukarı kaldırıp eklemlerini çalıştırması gibi bir şeydir bu.
Balzac ara vermeden, durmaksızın yazar, yazar ve yazar. Hayal gücü bir kez tutuşunca, daha da alevlenip ateşlenir, tıpkı alevlerin bir ağaç gövdesinden diğerine sıçrayarak hep daha sıcak, hep daha kızgın, hep daha hızlı yayılan bir orman yangınında olduğu gibi. Yazarken zarif, kadınsı bir ele dönüşen elinin kavradığı tüy kalem, kâğıdın üzerinde o kadar hızlı kayar ki, sözcükler onun düşüncelerine yetişemez olur, yazdıkça heceleri kısaltır Balzac, hep devam etmeli, hep yazmalı, hiç duraksamamalı, hiç yavaşlamamalıdır. Balzac kendini durduramaz, içindeki hayali bölemez ve yazarken eline kramp girinceye ya da yorgunluktan körelen bakışları yazdıklarını seçemez hale gelinceye kadar yazmayı sürdürür.
Saat bir olur, iki olur, üç olur, dört, beş, altı, hatta bazen saat yedi veya sekiz olur. Ne ara sokaklardan geçen bir araba vardır ne de Balzac’ın evinde, odasında tüy kaleminin kâğıt üzerinde kayarken çıkardığı ya da arada sırada yan tarafa konan bir kâğıdın hışırtısının dışında en ufak bir ses. Dışarıda ortalık çoktan ağarmıştır. Balzac farkında bile değildir. Onun için gündüzün anlamı, sadece bu küçük yuvarlak, daire halindeki mum ışığıdır ve yalnızca yazarken yarattığı insanlar ve yazgılar vardır. Kendi biricik evreninin dışında bir mekân, zaman, dünya yoktur.
Bazen makine duracak gibi olur. En üstün irade bile insanın doğal, bedensel güçlerini zorlayamaz. Aralıksız dört ya da altı saatlik bir yazma ve yaratma sürecinden sonra Balzac artık çalışamayacağını hisseder. Eli yorulmuş, gözleri yaşarmaya, sırtı ağrımaya, terleyen şakakları tehditkârca atmaya başlamış, sinirleri gerilmiştir. Başka biri olsaydı, çalışmayı şimdi bırakır, bu kadar verimli bir çalışmayla yetinebilirdi. Ancak Balzac, bu irade şeytanı asla vazgeçmez. Bir yarış atı üzerindeki yükün altında ezilse de hedefe ulaşılmalıdır! Bu hantal ceset yürümüyorsa getirin kırbacı! Balzac ayağa kalkar –çalışırken verdiği tek ara bunlardır ve onlar da kısa sürelidir–, masaya yaklaşır ve cezvesinin altını yakar.
Çünkü kahve, bu siyah yağ kendisi gibi fantastik bir iş makinesini her defasında harekete geçirebilen tek yakıttır, bu nedenle de sadece işine değer veren Balzac için, yemekten, uyumaktan ve diğer tüm tatlardan çok daha önemlidir. Kendisini uyarmadığı, onun için tek ölçü olan ölçüsüzlüğe sürüklemediği için tütünden nefret eder:
Tütün bedene zarar verir, akla saldırır ve bütün ulusları aptallaştırır.
Balzac bir şairin yazabileceği en güzel methiyeyi kahveye ithaf etmiştir.
Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya tirailleur

(keskin nişancılar) olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.
Kahve olmazsa çalışma da söz konusu olmaz ya da en azından Balzac’ın istediği gibi aralıksız bir çalışma olmaz. Kâğıt ve kalemiyle birlikte, masası ve cüppesi kadar alıştığı cezvesini üçüncü çalışma malzemesi olarak her yere taşır. Kahvesini hazırlama işini kimseye bırakmaz; çünkü kendisinden başka hiç kimse bu uyarıcı zehri ona bu denli kışkırtıcı bir koyulukta ve sertlikte hazırlayamamaktadır. Böylece batıl bir fetişizimle sadece belirli bir tür kâğıdı, sadece belli biçimdeki kalemleri seçtiği gibi, aynı şekilde kahve türlerini de özel bir usule göre ölçülendirir ve karıştırır. “Bu kahve üç çeşit kahve çekirdeğinin, Bourbon, Martinik ve Moka çekirdeklerinin karışımından oluşuyordu. Bourbon’u Montblanc Sokağı’ndan, Martinik’i Vieilles-Haudriettes’te bulunan ve bu harikulade tarifi henüz unutmamış olsa gereken bir çerezciden ve Moka’yı Faubourg Saint-Germain’de, l’Université Sokağı’ndaki bir tüccardan alıyordu; Balzac’a bu alışveriş seferlerinde sıkça eşlik etmeme rağmen, yine de hangisinden aldığını söyleyemeyeceğim. Bu seferler, Paris’in bir ucundan öbür ucuna yarım günlük gezilerdi; ancak iyi bir kahve onun için bu zahmete değerdi.”
Tüm uyarıcılar gibi kahvenin de etkili olabilmesi için giderek daha yoğun miktarda kullanmayı gerektirdiğinden, sinirleri aşırı gerginliğe yenik düşme tehdidini ne denli savurursa, Balzac da bu öldürücü iksirin hep o denli fazlasını kullanmak zorunda kalmıştır. Kitaplarından birini, sadece “kahvenin uyarımı” sayesinde tamamlayabildiğini yazacaktır. 1845’te, neredeyse yirmi yıllık aşırı bir kahve keyfinin ardından, bütün organizmasının bu süreğen “doping”den zehirlendiğini itiraf eder ve kahvenin etkisinin gitgide azalmasından yakınır.
Kahve sayesinde esinlendiğim süre gittikçe kısalıyor; kahve artık beynimi sadece on beş saat uyarıyor; uğursuz bir kışkırtma bu; bende korkunç mide ağrılarına yol açıyor.
Elli bin fincan aşırı sert kahve (bir istatistikçi, içtiği kahve sayısının bu kadar olduğu varsayımında bulunmuştur), İnsanlık Komedyası eserine ivme kazandırmışsa da, sapasağlam kalbinin vaktinden önce teklemesine yol açmıştır. Tüm yaşamı boyunca onu arkadaşı ve doktoru olarak gözlemleyip kendisine eşlik eden Dr. Nacquart, Balzac’ın asıl ölüm nedeninin “gece çalışmaları ve insanın doğal uyku ihtiyacıyla savaşabilmek için sığınmak zorunda kaldığı kahveyi kullanması, daha doğrusu yanlış kullanmasından kaynaklanan eski bir kalp sorunu” olduğunu saptayacaktır.
Nihayet saat sekizde, kapı hafifçe vurulur. Uşak August içeri girer ve tepsiyle Balzac’ın kahvaltısını getirir. Balzac masasından kalkar. Gece saat on ikiden bu yana kalemini elinden bırakmamıştır; artık kısa bir mola vermenin zamanı gelmiştir. Uşak perdeleri açar. Balzac pencereye yaklaşır ve fethetmek istediği Paris’e şöyle bir bakar. Saatler sonra ilk kez o an, kendi dünyasının yanı sıra başka bir dünyanın; hayallerindeki Paris’in yanı sıra, o kendi işini bitirdiği sırada henüz işbaşı yapmakta olan gerçek Paris’in varlığının farkına varır. Şimdi dükkânlar açılmakta, çocuklar alelacele okula koşmaktadır. Arabalar yola çıkmaya başlamıştır, binlerce odada memurlar ve çalışanlar masalarında oturmaktadır. Yüz binlercesi arasından yalnızca biri, bir tek o, kendi işini artık bitirmiştir.
Bitkin düşen bedenini gevşetmek ve kendisini bekleyen yeni işine zinde başlayabilmek için Balzac sıcak bir banyo yapar. Alışkanlığı olduğu üzere –bu konuda da büyük rakibi Napoléon’a benzer– bir saat boyunca küvette kalır; rahatsız edilmeden düşünebileceği tek yerdir burası. Burada düşüncelerini derhal yazıya dökmesi, aynı anda fiziksel

bir iş yapması gerekmeden, yaratıp biçim kazandırdıklarının ve düşlerinin verdiği hazza kendini çırılçıplak bırakabilir. Ama daha cüppesini giyer giymez, kapının önünde ayak sesleri de işitilmeye başlanır. Aynı anda değişik işler yetiştirdiği matbaaların getir götürcüleri gelmiştir; muharebe sırasında karargâhla emirleri uygulayan taburlar arasında teması sağlayan Napoléon’un atlı habercileri gibi. İlki, yeni müsveddeleri, o gece yazdığı yeni, mürekkebi henüz tam olarak kuramamış müsveddeleri istemektedir. Çünkü Balzac’ın yazdığı her şey hemen baskıya girmek zorundadır; bunun tek nedeni, gazetecilerin ve yayıncıların vadesi dolan borçları bekledikleri gibi –Balzac bütün romanlarının parasını henüz yazmadan almış ya da en azından avansını almıştır– müsveddeleri de beklemeleri değildir, başka bir nedeni de trans halinde hayallerine biçim kazandırırken Balzac’ın ne yazıp ne yazmadığını bilmemeleridir. Yazmış olduğu müsveddeler cangılını kendisinin bile dikkatlice gözden geçirmesi imkânsızdır. Yazdıkları ancak dizilmiş sütunlarda paragraf paragraf, deyiş yerindeyse taburlar halinde arka arkaya sıralandığında, Balzac’ın içindeki başkumandan muharebeyi kazanıp kazanmadığını ya da bir akın daha yapmasının gerekip gerekmediğini anlayabilecek duruma gelir.
Matbaalardan, gazeteden ya da yayınevinden gelen diğer getir götürcüler, Balzac’ın iki gün önce yazdığı ve önceki gün matbaaya verdiği müsveddelerin yeni provalarını ve aynı zamanda da önceki provaların da provalarını getirirler. Henüz basılmış, hâlâ nemli kucak dolusu kâğıt, iki, üç ve beş ila altı düzine kadar prova baskı masanın üzerini istila edip kaplar, tekrar ve bir kez daha gözden geçirilmek üzere, beklemeye başlarlar.
Saat dokuz: Mola sona erer. “Bir işi yaparken diğerinin yorgunluğunu atıyorum”; üretiminin insanı dehşete düşüren telaşı ve sürekliliği sırasında Balzac, ancak yaptığı işin türünü başka türde bir işle değiştirmekle güç kazanır.
Ama düzeltilerin okunması, başka yazarların çoğu için olduğunun aksine, Balzac için daha kolay bir iş, sadece daha iyi hale getirme ve üslubu iyileştirme işi değildir, aksine tamamıyla bir dönüştürme ve yeniden yaratma sürecidir. Düzeltileri okumak ya da daha ziyade onları düzelterek yeniden yazmak, Balzac için ilk çalışmasındaki gibi nihai bir yaratma eylemi anlamına gelmektedir; çünkü Balzac aslında basılmış provaları düzeltmemekte, aksine basılmış bu ilk örneği sadece elinin altında bulunsun diye kullanmaktadır. Hayalperestin hummalı bir telaşla çılgıncasına karaladıklarını, şimdi sorumluluk sahibi sanatçı gözden geçirmekte, değerlendirmekte, değiştirip dönüştürmektedir. Balzac metninin yavaş yavaş, katman katman esneklik kazanmasından başka hiçbir şey için bu kadar çok çaba ve güç harcamamış, tutku duymamıştır. Başka zamanlarda savurgan ve cömert olan doğası, işi söz konusu olduğunda zorba ve titiz olduğundan, matbaalardan gelen prova baskılar onun özel talimatlarına uygun olarak teslim edilmiş olmalıdır. Basılı sütunun kâğıda tam olarak oturabilmesi için, her şeyden önce yaprakların, her biri büyük boy çift sayfa olacak şekilde, büyük ve uzun olması, değişiklik ve düzeltmeler için sağda, solda, yukarıda ve aşağıda dört kat ve sekiz kat boşluk kalması gerekmektedir. Bunun dışında düzeltiler alışılmış, ucuz ve sarımsı kâğıt yerine, her bir karakterin fondan belirgin bir biçimde ayrılabilmesi ve böylece gözü yormaması için, beyaz kâğıda basılmalıdır.
Artık iş başına! Balzac hızla önündeki sayfaya göz atar –kendi yarattığı Louis Lambert gibi aynı anda altı-yedi satırı birden kavrama yeteneğine sahiptir– ve kalemi kavrayan eli öfkeyle oynamaya başlar. Balzac memnun değildir. Dün, önceki gün yazdıkları kötü, hepsi kötüdür, anlamı belirsiz, cümleler karmakarışık, üslup yanlışlarla dolu, kurguysa fazla hantaldır! Her şey başka türlü, daha iyi, daha belirgin, daha açık olmalıdır; çılgınca bir öfkeye kapılır; kaleminden mürekkep sıçramasından, boydan boya tüm yaprağı kaplayan vahşi yırtıklardan ve çizgilerden anlaşılmaktadır bu. Bir süvari birliği gibi

şiddetle kare şeklinde basılmış sütuna saldırır. Bir köşeye kalemiyle bir pala darbesi indirir, bir cümleyi olduğu yerden çıkarıp sağa kaydırır, soldaki bir sözcüğe süngüsünü saplar, paragrafları aslan pençesi vurulmuşçasına olduğu gibi çıkarıp atar, yerlerine yenilerini yerleştirir. Bir süre sonra –o kadar çok düzeltme yapar ki– dizgiciye verdiği alışılmış talimat işaretleri yetmez olur. Yenilerini bulması gerekir. Artık yer de dar gelmeye başlar; çünkü basılı metnin kenarında, içinde olduğundan daha fazla yazı vardır. Yukarı, aşağı, sağa ve sola gidip gelir, sayfayı sihirli işaretlerle donatır, kısaltmaları tamamlar; başlangıçta tertemiz ve derli toplu görünen sayfa, şimdi bir örümcek ağındaki gibi kendinden çaprazlanan, birbiriyle kesişen, sil baştan kendini düzelten çizgilerle kaplanmıştır, öyle ki Balzac yazacak yeni bir yer bulabilmek için sayfayı çevirir ve eklemelerini sayfanın arka tarafına yazmaya devam eder. Ancak bu da yetmez! Kalem yer bulamaz artık, talihsiz dizgiciye yön gösteren rakamlar ve sayılar da yeterli gelmez. Makası alır ve birkaç gereksiz paragrafı kesip yerinden çıkarır. İlk müsveddeden belirgin bir şekilde ayrılabilmesi için, bu sefer daha küçük formatta yeni bir müsvedde kâğıdı alır ve kalanı zamkla bunun üzerine yapıştırır. Metnin başlangıcını ortaya tıkıştırır, her şeyin altını üstüne getirerek yeni bir başlangıç yazar. Böylece numaralanmış ve karalanmış metin katman katman oluşur, baskının arasına elyazısı girer; prova baskı –önceki müsveddelerden yüz kez daha anlaşılmaz ve okunmaz bir şekilde– tam bir keşmekeş halinde matbaaya döner.
Böylesi bir kleksografi20 geldiğinde, dizgi odaları ve matbaalarda her şey gülünç bir şekilde kısalıverir. “İmkânsız!” diyerek açıklamada bulunur en usta dizgiciler ve kendilerine çift ödeme teklif edilmesine rağmen, günde “une heure de Balzac”tan (Balzac için bir saatten) fazla mesai yapmaktan kaçınırlar. Birinin ya da bir başkasının bu hiyeroglifleri çözebilme bilimini öğrenmesi, her defasında aylarca sürmekte ve ardından özel bir düzeltmenin, onların çoğu kez sadece bir varsayımından ibaret kalan denemelerini bir kez daha gözden geçirmesi gerekmektedir.
Ancak bunu yapmakla işlerinin bittiğini sanmaları ne büyük bir yanılgıdır! Çünkü provalar sonraki ya da ondan sonraki gün tamamıyla yeniden dizilmiş olarak kendisine geri döndüğünde, Balzac dizgiden ilk gelen metin gibi bu yeni basılan metne de öfkeyle saldırır. Yenisini de tıpkı eskisi gibi karman çorman ve okunmaz bir halde geri göndermek üzere, bütün bu zahmetli örgüyü, bir kez daha yukarıdan aşağıya bütün yaprağı karalamalarla doldurur. Çoğunlukla da bu üç, dört, beş, altı, yedi kez daha gerçekleşir; ancak artık paragrafları bütünler halinde kesip bozmak ve değiştirmek yerine, daha çok cümleleri, sonunda da sadece sözcükleri değiştirmeye başlar. Balzac bazı eserlerinin provalarını on beş on altı kez düzeltmiştir ve yirmi yıl içinde yetmiş beş romanını, bütün öykü ve taslaklarını bir kez yazmakla kalmadığı, aksine eserlerinin son şeklini alabilmesi için bu muazzam çabanın yedi katını, on katını harcadığı düşünülürse, Balzac’ın yeryüzünde başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak üretim gücü hakkında bir fikir edinilebilir.
Ne maddi sıkışıklıklar ne de kendisini bazen dostça serzenişlerle bazen de yargıya intikal eden davalarla sıkıştıran yayıncılarının yalvarmaları Balzac’ı bu pahalı yöntemden vazgeçirebilir; baskıya hazırlanmış metinde yaptığı değişiklik ve eklemelerin muazzam masrafını kendi cebinden karşılamak suretiyle, pek çok kez eserlerinden aldığı ücretin yarısından, hatta tamamından olmuştur. Ancak Balzac en içsel sanatsal ahlakın bu noktasında insafsızdır. Bir keresinde bir gazete sahibi, tefrika edilen bir romanının devamını, yaptığı sayısız düzeltinin sonuncusunu ve basım iznini beklemeden getirdiğinde, Balzac onunla ilişkisini tamamen kesmiştir. Başka her şey için kolaycı, telaşlı ve paragöz görünen bu adam, eserinin kusursuzluğu ve sanatçı onuru söz konusu olduğunda, modern edebiyatın en titiz, en sert, en inatçı ve en enerjik savaşçısı kesilir. Balzac

enerjinin, fedakârlığın, kusursuzluk düşkünlüğünün bu fantastik toplamından başka bir şey bilmediğinden ve bu beş kerelik, on kerelik değişiklik süreci, salt tamamlanmış ürünü görmekle kalanların bilmediği bir laboratuvarın karanlığında gerçekleştiğinden, işte tam da bu yüzden prova baskıları tek sadık ve güvenilir tanıkları olarak sevmektedir. Bunlar onun gururudur, sanatçı kişiliğinden çok içindeki işçinin, yorulmak bilmez el emekçisinin gururudur, bu nedenle de her bir eseri için bu gözden geçirilmiş, üzerinde tekrar tekrar çalışılmış yapraklardan, birinci, ikinci, üçüncü ve son şeklini alıncaya dek bütün taslaklardan meydana getirdiği bir kitap hazırlar ve müsveddeleriyle birlikte bu yaprakları (iki yüz sayfalık nihai baskı yerine çoğu kez iki bin sayfayı kapsayan) kalın bir cilt olacak şekilde ciltlettirir. Tıpkı Napoléon’un –örnek aldığı insanın– feldmareşallerine ve en sadık hizmetkârlarına prens unvanı ve dükalık arması sunması gibi, Balzac da kendi muazzam imparatorluğu İnsanlık Komedyası’ndan her bir müsveddeyi arkadaşlarına, verebileceği en değerli hediye olarak dağıtır.
Bunları sadece beni sevenlere hediye olarak veriyorum; uzun çalışmalarımın ve size anlattığım sabrımın ispatıdır bunlar. Bu korkunç sayfaların üzerinde gecelerimi geçirdim.
Bunların büyük bir kısmını Balzac, Madam de Hanska’ya vermiştir; ancak Castries düşesi, Kontes Visconti ve kız kardeşine de böyle bir dosya hediye etmiştir. Uzun yıllar boyunca doktoru ve arkadaşı olarak Balzac’a sunduğu hizmetlerin karşılığında, Vadideki Zambak’ın düzelti cildini kabul ederken Dr. Nacquart’ın verdiği cevap, Balzac’ın bunları sadece değerini bilebilecek az sayıda insana verdiğini gösterir. Dr. Nacquart şunları yazmıştır:
Bunlar gerçekten unutulmayacak abideler ve sanatta güzel olanın kusursuzlaştırılabileceğine inanmaya devam edenler için gün ışığına çıkarılmalı! Zihin ürünlerinin okunduğu kadar kolay tasarlanıp yaratıldığına inanan okurlar için de oldukça öğretici olurdu bu! Kütüphanemin, sizin dehanızın hayranlarının, titizlik ve kararlılıkla çalışmanızın değerini gerçekten anlamaları için Vendôme Meydanı’nın ortasına kurulmasını isterdim.
Gerçekte Beethoven’ın taslak defterlerinin dışındaki hiçbir belgede, sanatçının mücadelesi bu ciltlerde olduğundan daha elle tutulur bir ifadeye bürünmemiştir. Burada Balzac’ın asıl gücü ve çalışmasındaki muazzam enerji bütün portrelerden daha güçlü, çağdaşlarının tüm anekdotlarından çok daha etkili bir biçimde ortaya çıkar. Ancak bunu bilenler, asıl Balzac’ı tanımış olur.
Balzac düzeltilerinin başında üç saat, dört saat çalışır, onları değiştirir, düzeltir; kendisinin şaka yollu faire sa cuisine littéraire (edebî mutfak) olarak adlandırdığı bu çalışma, her seferinde onun tüm sabahını alır ve tıpkı gece çalışması gibi aralıksız, amansız ve tutkuyla geçer. Ancak öğlene doğru Balzac bir şeyler atıştırmak, bir yumurta, tereyağlı bir ekmek ya da hafif bir börek yemek için kucak dolusu sayfayı kenara iter. Doğası gereği zevkine düşkün bir insandır, Touraineli olmasından dolayı yağlı ve ağır yiyecekleri, lezzetli rillette’leri,21 çıtır çıtır horozları, kırmızı sulu eti seven ve memleketinin koyu ve açık şaraplarını bir müzisyenin klavyesini tanıdığı gibi tanıyan bu adam çalışırken kendini her türlü zevkten mahrum bırakır. Yemek yemenin yorgunluk yarattığını bilir, onunsa yorgun düşmek için zamanı yoktur. Dinlenmeyi göze alamaz, göze almak da istemez. Koltuğunu yine küçük masasına doğru çeker ve düzeltiler ya da taslaklar ya da notlar ya da mektuplar üzerinde çalışmaya, işine ara vermeksizin, hiç kesintisiz devam, devam, devam eder.
Nihayet saat beşe doğru Balzac kalemi ve bununla birlikte kendisini önüne katıp koşturan kırbacı bir kenara atar. Yeter! Balzac bütün gün boyunca –ve çoğu kez haftalar boyunca– insan yüzü görmemiş, pencereden hiç dışarı bakmamış, hiç gazete okumamıştır.

Aşırı güç harcamış bedeni, aşırı ısınmış beyni nihayet şimdi dinlenebilecektir. Uşak akşam yemeğinin servisini yapar. Bazen yarım ya da bir saatliğine davet ettiği bir yayıncı ya da bir arkadaşı gelir. Ertesi güne ne yapması gerektiğini düşünüp taşınarak ve şimdiden bunu düşleyerek çoğunlukla yalnız kalır. Hiç ya da neredeyse hiç sokağa çıkmaz; bu denli olağanüstü bir çalışmadan sonra aşırı yorgun düşmüştür. Saat sekizde, artık diğer insanların dışarı çıkmak için sabırsızlandıkları bir zamanda yatağa yatar ve deliksiz, rüyasız, derin bir uykuya dalar; uykusu da yaptığı diğer işler gibidir: Başkalarından çok daha ölçüsüz ve derin uyur. Yaptığı bütün işlerin kendisini ertesi gün, ondan sonraki gün ve yaşamının son anına kadar yapması gereken işlerden kurtarmayacağını unutmak için uyur. Uşağın tekrar içeri girdiği, mumları yaktığı ve bir kez daha çalışmaya koyulduğu gece yarısına kadar uyur.
Balzac bu şekilde haftalar ve aylar boyunca ara vermeksizin çalışır ve bir eseri tamamlamadıkça, dinlenmeyi kendisine reva görmez. Bu dinlenme dönemleriyse hep kısa kesilir; “muharebenin biri bitip biri başlar”; tıpkı muazzam bir örgüde ilmek üstüne ilmek atar gibi, tüm yaşamı boyunca yarattığı eserler de birbirini izler.
Hep aynı şey: Her gece ve her gece hep yeni bir kitap daha! İnşa etmek istediğim şey, işte bu denli yüksek ve uzak…
diye inler umutsuzca. Sıkça bu çalışma biçimi yüzünden gerçek yaşamı ıskalamaktan korkar; kendi kendisine taktığı zincirleri çözmeye çalışır.
Başkalarının bir yıl ya da daha uzun bir sürede bitiremeyeceklerini benim bir ayda yaratabilmem gerekiyor.
Ama çalışmak onun için bir zorunluluk haline gelmiştir bile, çalışmayı bırakamaz.
Çalışırken acılarımı unutuyorum; çalışmak benim kurtuluşum.
Değişik şeyler üzerinde çalışması, bunların sürekliliğini bölmez.
Müsveddelerim üzerinde çalışmadığımda, planlarım üzerine düşünüyorum ve düşünmediğim ya da yazmadığım zaman da prova baskıları düzeltmem gerekiyor. Bu benim yaşamım.
İşte tüm yaşamı boyunca, kürek mahkûmları gibi ayağında işinin zincirleriyle yaşar Balzac. Kaçtığında bile, zincirler arkasından şakırdayarak sürüklenir. Yanında müsveddeler olmaksızın seyahate çıkmaz ve âşık olup bir kadının peşinden yollara düştüğünde bile, erotik tutkunun kendini bu daha yüksekte bulunan bağımlılığa tabi kılması gerekir. Madam de Hanska’ya, Cenova’daysa Castries düşesine sabırsızlıktan yanarak, arzudan kıvranarak geleceğini bildiren mektuplar yollarken, aynı zamanda akşam saat beşten önce onu hiçbir şekilde göremeyeceği konusunda da sevgilisini uyarır. Çalışma masasına ait olan on iki ya da on beş saatlik amansız bir çalışmadan sonra kendini kadınlara verir ancak. Önce eseri, sonra aşk; önce İnsanlık Komedyası, sonra dünya; önce iş, sonra –ya da aslında hiçbir zaman– zevk.
İnsanlık Komedyası’nı yirmi yılı tamamlamadan bitirebilme mucizesini, işte sadece bu çılgınca öfke, kendi kendini yok eden, çığrından çıkmış saplantılı bu çalışma biçimi açıklayabilmektedir. Ancak Balzac’ın üretim gücünün bu zor anlaşılır yanı, salt sanatsal işinin yanı sıra pratik, özel ve ticari yazma verimi düşünüldüğünde, daha da anlaşılmaz olmaktadır. Goethe ya da Voltaire yanlarında sürekli olarak iki ya da üç sekreter bulundururken, hatta bir Sainte-Beuve bile bütün ön çalışmalarını kendi hizmetindeki birine yaptırırken, Balzac tüm yazışmalarını, işlerini tek başına yapmıştır. Ölüm döşeğinde elleri artık kalem tutamadığından karısına yazdırdığı mektuba kendisinin sadece,
Artık okuyup yazamıyorum,

hamişini eklediği o sarsıcı son belgenin dışında, eserlerinin her bir sayfasını, yazışmalarının her bir satırını kendi eliyle yazmıştır. Bütün sözleşmeleri, bütün alım ve satımları, bütün iş ve alışverişleri, borç senetlerini, ona isnat edilen davaları ve karşı davaları avukatsız ve danışmansız kendisi halleder. Evin alışverişlerini yapar, duvar kâğıtlarını ve sevk edilecek şeyleri kendisi ısmarlar ve hatta sonraları Madam de Hanska’nın mali işleriyle ilgilenir, ailesine danışmanlık eder. Patolojik boyutlara varan bir güç sarfiyatı, abartılı bir çalışma temposudur bu. Kimi zaman Balzac, doğaya aykırı böylesi bir kendini tüketmenin, zorunlu olarak kendini yok etmekle sonuçlanacağının da bilincindedir.
Bazen bana sanki beynim yanıyormuş, sanki aklımın harabelerinin üzerinde ölmek benim yazgımmış gibi geliyor.
Sokağa bile çıkmadan geçirdiği iki üç haftalık aralıksız, böylesi aşırı bir çalışma döneminin ardından dinlenmek, aslında her zaman çöküntüyle tehlikeli derecede benzerlik taşır. Yaralı bir kahraman gibi Balzac da kazandığı zaferden sonra yere yığılır:
Günde on sekiz saat uyuyorum; kalan altı saatte ise hiçbir şey yapmıyorum.
Balzac aşırı çalışma temposundan çıkıp dinlenmeye geçtiğinde de aşırıya kaçar; eseri tamamladıktan sonra, kendinde hâlâ eğlenceye dalmak için güç bulması da aynı aşırılığın ifadesidir; işinin sarhoşluğundan kafasını kaldırdığında ve hücresinden çıkıp insanların arasına karıştığında, içindeki sarhoşluk hâlâ devam etmektedir; toplum içine çıkıp salonlara girdiğinde, haftalar boyunca ne yabancı bir ses ne de kendi sesini duymuş olan bu adam, başkalarına aldırış etmeksizin konuşup şişinir; yoğun basınçtan patlamışçasına, alaylarının, kahkahalarının ve köpürüp taşmalarının ardı arkası kesilmez. Romanlarında milyonları istediği gibi dağıtan Balzac, bir dükkâna girdiğinde, aynı hava içinde parayı savururcasına harcar. Her tavrı romanlarındaki düşsellikten ve abartıdan bir şeyler taşır, her şey keyifle olup bitmelidir. Karaya ayak basmadan, doğru dürüst bir yatakta uyumadan ve bir kadına dokunmadan geçen bir yıldan sonra, binlerce tehlike atlatan gemisi eve döndüğünde, para kesesini olduğu gibi masaya çalarak yıkılana kadar içen, yaygara kopararak patlayan enerjisiyle pencere camlarını indiren eskilerin kaba saba, güçlü, kanlı canlı denizcileri gibi; uzun süre ahırda kaldığından, ilk başta sakin bir tırısa geçemeyen, aksine kaslarındaki gerilimi boşaltmak ve özgürlüğün coşkusunu duymak için, fişek gibi aniden ileriye atılan safkan atlar gibi – Balzac da kendi çilesini, gerilimlerini, içine kapanıklığını iki çalışma dönemi arasında kendine reva gördüğü kısa fasılalarla üzerinden atar.
Ardından zevzeklikleriyle dikkati çeken Gozlan’lar, Werdet’ler, başarısız esprilerini her gün birkaç kuruşa okutan gazeteciler gelip Liliput’un cüceleri misali, zincirlerinden boşanmış devle alay ederler. Şu büyük Balzac’ın aslında ne menem gülünç, kibirli, çocukça tavırlarıyla dikkati çeken bir zevzek olduğunu ve bir ahmağın bile kendini ondan daha zeki hissedeceğini aktaran fıkracıklarını not alıp gayretkeş bir tavırla bunları yayınlatırlar. Onun gibi sanrılarla yaşayan birinin, bu denli muazzam bir çalışmadan sonra normal davranışlar göstermesinin anormal olabileceğini içlerinden hiçbiri anlamaz: Yok, her bir frank için özenle defter tutup tıpkı bir hırdavatçı gibi birikimlerini yüzde dörtten faize koysaymış. Yok, kendisi düşsel bir âlemin hükümdarı, büyücüsü ve efendisiyken, gerçek dünyadaki salonların sosyetik kurallarına göre hareket etseymiş. Dehası yaratıcı bir abartıda yatan bu adam onlar kadar hünerli, diplomatik ve hesaplı davranabilseymiş. Sadece devasa cüssesinin yürürken zamanın duvarına yansıttığı grotesk gölgenin karikatürünü çizebilmiştir onlar. Çağdaşlarından hiçbiri, onun gerçek varlığını görememiştir; çünkü masallardaki hayaletlerin, kendilerine ait olmayan yeryüzünde, o da hepi topu bir saatliğine gölge halinde dolaşabilmeleri gibi, Balzac’a da sadece bir nefeslik özgürlükler

nasip olmuş ve Balzac hep yeniden işinin zindanına dönmek zorunda kalmıştır.

  1. Léon Gozlan’a aittir . (Ç.N.)
  2. Tek başına herhangi bir anlam taşımayan lekelerden oluşan, ancak uygun bir şekilde birleştirildiğinde, anlamlı bir figürün çıkartılabileceği resim ya da yazı. (Ç.N.)
  3. Domuz kavurması. (Ç.N.)

STEFAN ZWEIG
BALZAC
BİR YAŞAMÖYKÜSÜ
BİYOGRAFİ
Almanca aslından çeviren
Şebnem Sunar – Yeşim Tükel Kılıç
Can Yayınları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir