Stefan Zweig’ın Balzac’a uzanan yolu

“Londra’da tekrar çalışmaya başlamak istiyorum. Belki de ilkgençlik dönemlerimden bu yana beni meşgul eden büyük bir eser yazmayı denerim; Balzac hakkında kalın bir kitap, bir yaşamöyküsü ve eleştiri. Muhtemelen üç, hatta dört yıl gerektireceğini biliyorum. Ama geriye kalıcı olan bir şey bırakmak istiyorum, onyıllarca etkisini yitirmeyecek bir eser; siz nasıl bir Beethoven’cıysanız, ben de bir Balzac’çıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” Stefan Zweig Toronto ile New York arasındaki tren yolculuğunda bu karara varmış ve hemen 28 Şubat 1939’da bunu Romain Rolland’la paylaşmıştı.

Gençliğinde “kendi” Balzac’ıyla ne zaman karşılaşmıştı? Hangi romanıyla ona hayranlık duymaya başlamıştı? Bu sorunun ayrıntılı yanıtı henüz verilmedi, kaynaklar henüz bulunamadı. Fakat yanıt ne olursa olsun, Zweig 15 Nisan 1906’da, Berlin’ deki Franz Ledermann Yayınevi’nin sadece on cilt olarak planladığı çeviri baskıyı, aslında “son derece övgüye değer olan bu iş”i, “sanatsal açıdan başarılı” diye nitelendirebilecek kadar Balzac’ın eserleri hakkında bilgi sahibiydi: “Çünkü Balzac’ın eseri bir yığışım değil, bir bütünlüktür.” Hep kullandığı “Fransız edebiyatının Napoléonu” deyimini de ilk kez yine burada kullanmış olmalıdır (“Anmerkungen zu Balzac”, Begegnungen mit Büchern1 içinde, Frankfurt am Main: S. Fischer Yayınevi, 1983, s. 169-178). Stefan Zweig “modern yazarların en büyük hayalperesti”nin eserini, büyük olasılıkla, yaşamöyküsel bir kopuş olarak başlıyormuş gibi görünen ve sonraları “Bir Çöküşün Hikâyesi” adını verdiği Madam de Prie’nin yaşamı ve ölümü hakkındaki eseri (Amok Koşucusu, Stefan Zweig, çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları) üzerinde çalışırken kendince keşfetmiş ve çalışmasına ara vermişti. Bu, 1 Temmuz 1905’ ten sonra, Ellen Key’e “bu son derece esrarengiz kişinin” bir portresini kitap olarak –“ama belki de kitapçılarda değil de sadece belli sayıda basılmış olarak”– ortaya koyma niyetini bildirdiği gün gerçekleşmiş olmalıydı. (Bunun geliştirilmiş bir örneği daha sonra 1910 Eylülü’nde Viyana’da Neue Freie Presse’de yayımlanmıştır.) 1907 yazında, trajedisi Tersites henüz Insel Yayınevi tarafından hazırlanırken, Gabriele d’Annunzio’nun oyunu La nave (daha sonra 1910’da Rudolf G. Binding tarafından sahneye konacaktır) ilgisini çekiyordu ve Franz Servaes’e bildirdiği gibi, bunun üzerine yazdığı makaleyle “İtalyan sayfalarında onu saygın bir şekilde görmenin sevinci”ni yaşamıştır. Büyük gururla da şunları eklemiştir: “Yine Balzac ile dopdoluyum, giriş yazısını Hofmannsthal’in yazdığı ve sabırsızlıkla beklediğim Insel Yayınevi’nin 15 ciltlik yeni basımında tavsiyelerimle onlara yardımcı oluyorum.” Bunu nasıl yaptığı, örneğin 16 Şubat 1908’de Hugo von Hofmannsthal’e yazdığı bir mektupta açıkça belli olmaktadır: “Size yazmak üzere bir kez kalemi elime almıştım ki, Paris’ten henüz sipariş ettiğim ve bütün bir İnsanlık Komedyası’nın belki de yabancısı olduğunuz planını, yazılmamış romanları (Moscou, La plaine de Wagram, vd.) sıralayan Spoelbergh van Loevenjoul’un ilginç kitabı Histoire des œuvres de Balzac’ı bilmiyor olabileceğiniz aklıma geldi. Dilerseniz, elime geçer geçmez kitabı size yollayabilirim. Benim makalem sizinkisi kadar önemli değil, Balzac’ın felsefesi üzerine yoğunlaşıyor ve bu sınırlamanın özrünü dile getirebilecek bir başlık bulmak için kendimi paralıyorum. Gelecek hafta Balzac üzerine yapacağım bir konuşma için, gelmenizi rica bile edemeyeceğim: Viyana’da yeni baskılar için ilgi uyandırabilmek üzere konunun zenginliğini en geniş ölçüde dile getirmeye çalışacağım sadece.

Denemenizi bitirdiyseniz ya da Spoelbergh’in kitabını biliyorsanız, o zaman bugün size söylemek istediğim her şey şöyle özetlenebilir: Yürekten teşekkürler. Bu ve buna benzer tavsiyelerimi saygılarımla sunarım!”

İnsanlık Komedyası’nın kâğıt kapaklı baskısının toplam on altı ciltlik üç cildi 1908’de Felix Paul Greve ve diğerlerinin çevirileriyle yayımlanmıştır. O sıralarda Stefan Zweig bundan tamamen bağımsız olarak Stuttgart’ta Robert Lutz’un yayınevi için, yer aldığı diziye (“Aus der Gedankenwelt grosser Geister. Eine Sammlung von Auswahlbänden” – “Büyük Tinlerin Düşünce Dünyasından. Seçme Eserlerden Bir Seçki” Lothar Brieger-Wasservogel tarafından yayına hazırlanmıştır) uygun olarak hazırlanmış aforizmalar kitabı Balzac: Sein Weltbild aus den Werken (Balzac: Eserlerinden Dünya Görüşüne) üzerine çalışmaktaydı. Bu dizide kaynak bilgileri verilmiyordu, konuya göre düzenlenmişti, anahtar sözcük dizini şeklinde sıralanmış ve yukarıdaki mektupta adı geçen “makale”nin önsöz olarak kullanılmasıyla başlanmış. İki yıl önce ise “Balzac Üzerine Notlar” adlı eleştirisinde on ciltlik bir baskı projesinden “sanki tek bir denemeyle, Balzac üzerine, sadece Fransız roman edebiyatının başı ve sonu, çıkışı ve dönüşü olan Balzac üzerine her şey anlatılabilecekmiş gibi”, “o kadar yıpranmış gibi görünen, ama yine de iddialı bir başlangıç” olarak söz edecektir.

1906 tarihli “Balzac Üzerine Notlar” eleştirisi, Balzac çevirisinin hazırlanışında, Stefan Zweig’ın 1906’dan beri yazarı olduğu Insel Yayınevi’nin editörlerinin nasıl dikkatini çekmişse, bu kitap da gözlerinden kaçmamıştır. Bilgilerinden yararlanmak üzere ona açık ve net bir soru sormuşlar, Zweig da bu soruya yanıtını 16 Kasım 1908’de Berlin’den yolladığı bir karta yazmıştır: “Sayın baylar, bütün çözümlerden yoksun olduğum bir gezide Balzac hakkındaki başvurunuzu değerlendiremediğimden, özrümün kabulünü rica eder, size Balzac’ı en iyi tanıyan, duyduğum kadarıyla bir yaşamöyküsü hazırlayan Viyana’dan avukat Dr. Anton Bettelheim’ı tavsiye ederim.” (Balzac: Eine Biographie [Balzac: Bir Yaşamöyküsü]) Anton Bettelheim tarafından ancak 1926’da Münih, C.H. Beck Yayınevi bünyesinde yayımlanmıştır.) Zweig’ın şimdi de kendini yazarına adama isteği yoktu. 26 Kasım’da Tersites’i ilk kez aynı anda hem Dresden hem de Kassel’da sahnelenmiştir. Bunun ardından hiç beklemeden beş ay sürecek bir Doğu Asya gezisine çıkar; dönüşünden sonra özellikle Belçikalı arkadaşı Emile Verhaeren’in monografisi ile 1910 Martı’nda Insel Yayınevi tarafından üç cilt olarak yayımlanan, yine onun tarafından çevrilen şiirler ve dramlarla ilgilenir. Buna paralel olarak Charles Dickens hakkında hazırladığı deneme üzerine çalışmış olmalıdır; çünkü bu deneme iki bölüm halinde 1910 Ocak ve Haziran’ında Maximilian Harden’in Zukunft’unda (Gelecek) basılmıştır.

Stefan Zweig bu dönemde Balzac üzerine yoğunlaşamamış olsa bile, onun için en azından “yeraltı”nda varlığını sürdürmektedir. Bu, Insel Yayınevi’nin Zukunft’ta yayımlanan bir makalesinin yayın hakkını almak üzere yaptığı başvuruya 17 Kasım 1910 tarihinde verdiği yanıttan da anlaşılabilir: “Zukunft’un peş peşe iki sayısında yayımlanan Balzac hakkındaki makalemin basılması için tabii ki size gönülden izin veririm. Bununla ilgili olarak sadece şunu belirtmek isterim, bu yazı Balzac’ın, R. Lutz’un yayınevinden yayımladığım Das Weltbild in seinen Werken adlı aforizma seçkisinin girişidir. Bay Lutz cephesinde herhangi bir sıkıntının yaşanmaması için bunu bir şekilde belirtmenizi rica ederim.” Yayınevinin günümüze kadar ulaşmayan başvurusunda büyük olasılıkla Dickens adı geçmiyordu, bu nedenle Stefan Zweig soruyu kendiliğinden, 1908 Temmuz ve Eylülü’nde yine aynı yayınevi tarafından basılan “Balzac”la ilişkilendirmiştir. Oysa büyük bir olasılıkla başka bir şey kastedilmişti. “Dickens” denemesi, aynı yıl içinde çıkarılan on iki ciltlik “Seçme Romanlar ve Novellalar” dizisinin ilk cildi olan David Cooperfield’a giriş yazısı olarak alınmıştı. Sonraki yıl Balzac’ın İnsanlık Komedyası’nın yayını kesinleşti; bunun sonsözünü Wilhelm Weigand yazmıştır. Zweig’ın 1908 tarihli Balzac’ı pek önemli görünmemişti; bununla birlikte 1919’da Insel Yayınevi’nden çıkan Dünya Fikir Mimarları”nın (Çev. Dr. Ayda Yörükan, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1990) ilki, –“Ruhun Tipolojisi”nin ilk bölümü Üç Büyük Usta Balzac, Dickens, Dostoyevski– Charles Dickens hakkındaki 1910 tarihli denemenin yanı sıra, 1908 tarihli Balzac’ın portresini de içeriyordu. Bunlardan ikisi önceki kullanımlara herhangi bir atıfta bulunmuyordu; sadece Dostoyevski’ye adanmış üçüncüsü, yayımlanan birkaç ön çalışmanın dışında, orijinal bir makaleydi.

Stefan Zweig için Balzac, onu keşfettiğinden beri hep örnek olarak kalmıştır ve eserleri karmaşık yapısıyla edebiyat için ölçü olmuştur. Böylece örneğin romanlarını ağustosta Neue Rundschau’da büyük bir eleştirel denemeyle övdüğü Jakob Wassermann’a 1 Ekim 1912’de, güncesinde yazdığı üzere, “kendisinde Balzac’a oranla eksik kalanın, eserlerindeki proleter yan” olduğunu itiraf edecektir. Birkaç hafta sonra, 15 Kasım’da Berlin’de Literarisches Echo’da Balzac’ın Kibar Yaşamın Fizyolojisi (“Balzac’ın Kibar Yaşamın Kuralları”, “Begegnungen mit Büchern”, Frankfurt am Main: S. Fischer Yayınevi, 1983, s. 179-184) üzerine o güne kadar yayımlanmamış yazılarının basılması üzerine bir eleştiri yazar. 22 Aralık 1912’de Berliner Tageblatt’ta, 12 Kasım’da Romain Rolland’a Jean Christophe’un tamamlanmasını tebrik etmek üzere yazdığı açık mektup yayımlanır; Zweig burada Rolland’ın “bir Alman müzisyenini, Beethoven’ı yeniden yaratarak bir etik eserine kahraman olarak seçmesini ve Fransız romanlarında, Balzac’ta bile Almanların hiçbir şekilde ironik, komik bir figür olarak yansıtılmamasını” kendine “görev edinmesinin” sevinci dile gelir.

Stefan Zweig, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki bu dönemde hep “yazarına” geri dönmüştür: “Akşamları yine sessizce Balzac’la birlikte, yine ondan öğrenmek için” (Günce, Paris, 24 Nisan 1913); 25 Mart 1914’te Paris’te “yıldırım hızıyla, atik, duygularıyla ödeme pahasına” (Günce) “ağır maddi şartlar altında – Esrarlı Bir Vaka’nın üç katlı tashih provalarının örneğini (bilinmeyen bir doküman)” alır; sahip olduğu ikinci Balzac otografıdır; La Messe de l’Athée anlatısının elyazmalarına, Rolland’a yazdığı bir mektuptan da bilindiği üzere, 1912 Şubatı’ndan beri sahiptir. 1914 Nisanı’nda Berliner Tageblatt’ta “biraz uykulu şehir Tours”daki müzeyi ziyareti hakkında “Besuch bei Balzac, 47 rue Reynouard” (Balzac’ı Ziyaret, Reynouard Sokağı, No. 47) başlıklı bir haber yayımlar. Günceye kaydedilecek kadar önem taşımayan, daha çok gazete yazısı olmaya uygun bir alıştırmadır bu; yine de Zweig, 1 Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlayıncaya dek onun izini sürmeye devam etmiştir. Kasım’da, “savaş süresi boyunca gönüllü olarak” yollandığı basın yayın bölüğünde, kendine örnek aldığı bu adama derin bir iç çekişte bulunmuştur: “Teğmen bile aptal, ama tam anlamıyla adil ve zarif; gerçek bir figür; Kâtiplerin, Balzac ve diğerlerinin nasıl yazar ve kişilik yaratıcı haline geldiklerini şimdi anlıyorum. Seçimle değil zorla insanlara bağlı olmak gerekiyor, insanın kendisi seçmemeli, rastlantının bir yerlere yerleştirmesine izin vermeli.” Rastlantıyla: Beklenmedik bir şekilde savaşın ortasında, 1916 Mayısı’nda Hans Feigl’ın Viyana’daki “Deutsche Bibliophilenkalender für das Jahr 1915 und 1916”ı (1915 ve 1916 Yılları Alman Kitap Dostları Takvimi), kitap dostları için Zweig’ın “Die unterirdischen Bücher Balzacs” (Balzac’ın Yeraltındaki Kitapları) adlı makalesini (Das Geheimnis des künstlerischen Schaffens, Frankfurt am Main: S. Fischer Yayınevi, 1984, s. 332-338), Zweig koleksiyonunda yer alan düzeltilmiş prova baskısının tıpkıbasımıyla birlikte basar. Bu yayının bu dönemde nasıl gerçekleştiği ise pek açık değildir.

Bilindiği kadarıyla, mektuplarda ve güncede Balzac’ın adı, 1918 yılının Ocak ayına dek bir daha geçmez, Stefan Zweig savaşın sonuna kadar İsviçre’de kalacağını anlamıştır. Sanki Balzac’çı anlamıyla insanları gözlemlemeye karar vermiş gibi, 16 Ocak 1918’de, politikacı Joseph Caillaux’yu Fransa’da en yüksek mahkemenin karşısında ilişkileri yüzünden düşman ilan eden davanın haberlerine ilişkin olarak şunları belirtir: “Caillaux davasında nefesimi tutuyorum. Artık neredeyse başka bir şey düşünemez oldum. İşte Balzac’a uygun bir figür. Neden buna benzer bir şeye cesaret edemiyoruz? Hep psikolojik olana saklanıp bunun içinde boğuluyoruz.” Altı ay sonra, 3 Haziran 1918’de bu dönemde örnek aldığı diğer yazara, Romain Rolland’a yazarak Rolland’ın 1870-1914 tarihleri arasında yaşayan iki kuşağı anlattığı Jean Christophe’un “yüzyıllar boyu bir tanıklık olarak kalacağını” söyleyecektir, “tıpkı Balzac’ın Fransa’da iki devrim arasındaki yaşamın tanığı olarak kalması gibi”. Balzac’ın İnsanlık Komedyası’yla bunu başardığını Stefan Zweig daha sonra yaşamöyküsünde anlatacaktır: “Aklına çok yaratıcı bir fikir gelmiştir; bir kitaptan diğerine geçerken yarattığı karakterleri tekrar ele alacak ve bu karakterlerin geçirgenliği sayesinde tüm sosyal konumları, meslekleri, düşünceleri, duyguları ve bağlantıları kapsayan bütünlüklü bir şiirsel dönem tarihi yazacaktır.” (s. 164-165) Buna uymak ve historien de son temps (kendi çağının tarihçisi) olmak, Stefan Zweig için kendi epik ve buna bağlı olarak da yaşamöyküsel çalışmasında bilinçli olarak ulaşmak istediği hedef haline gelmiştir. Bunu Romain Rolland’a 8 Ekim 1919’da itiraf etmiş, ama aynı zamanda bu boyutlara ulaşmanın onun için imkânsız olduğunu da kabul etmiştir. “Viyana’daki durum korkunç. Ancak şehrin canlılığı şaşırtıcı. İnsan bir sonraki hafta nasıl yaşayacağını bilemiyor, para yok, saat sekizde ışıklar söndürülüyor ve bu saatlerde evler, lokantalar, kafeler kapatılıyor; ancak yine de halk neşeli, hatta incitici bir neşe hâkim. Umut yok, ama çaresizlik de yok. Böyle sonsuz bir canlılık gücünü başka hiçbir yerde görmedim. Ancak ölümü çok yakından görmüş olanlar yaşamı anlıyor sanki ve sevinci yaşayabilmek için çekilen bütün bu acılar, sabrı artırıyor bir tek. Bu oyuna, uçurum üzerindeki bu delice dansa, umutsuz insanların, yarını olmayan bir ulusun bu benzersiz deliliğine tanık olmadığınız için üzülüyorum. Ah, yazar olarak kendimi ne kadar zayıf hissediyorum! Bu çıkış yolu bulamayan yüreklerin kurtarıcısı olamasam bile, en azından bu dönemin Balzac’ı olmak ne büyük bir mutluluk olurdu! Gazetelerde okuduğunuz her şey merhameti ateşlemeyi amaçlıyor, ama hiç kimse bize hâkim olan delice durumu henüz anlatmadı ve benim de buna gücüm yetmez!” Üç yıl sonra, 17 Haziran 1922’de, Rolland’a yolladığı bir mektubunda bu isteğinden söz eder yine: “Edebiyatımızın çekimserliği yüzünden sık sık kaygıya kapılıyorum; Balzac dirilseydi, bizim dönemimize ilişkin neler yaratırdı! Yirmi roman, bir dönem şiiri! Siz bunları gerçekleştirebilecek olan tek kişisiniz! Tarihin bugünün gerçek yaşamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğinden korkuyorum. Tarih sadece muharebeleri ve konferansları yazacak. Ancak yenilginin ardından, binlerce gölgesi ve farklılığıyla bir halkın ruhunu –Avusturya’daki, Almanya’daki halkı– anlatmak aslında bizim görevimizdir!” Bunun üzerine arkadaşı 24 Haziran’da ona bir yanıt yazar: “Bir Balzac’ın çıkıp da ağını bizim dönemimizin üzerine atmayı denememesi beni şaşırtmıyor. Bu çağ çokyüzlü ve özellikle de değişken. Balzac Kral Louis Philippe’in şemsiyesi altında yazıyordu. Zemin devrimlerin adımlarıyla ve imparatorluğun at sesleriyle sarsıldıkça, ne bir Balzac kaldı ne de bir Hugo. Sabır! Çağımız beklediği sürece hiçbir şey kaybetmeyecektir. Ama öncelikle şu anda söylemeye cesaret edilemediği için geleceğe havale edilen kişisel hatıralar döneminin gelmesi gerekiyor. Kim bilir? Belki de bu çağ gelmiştir.”

Rolland’ın düşüncesi o dönemde Stefan Zweig için söz konusu bile olamazdı; büyük olasılıkla bir süre daha idealine sıkıca tutunmuştu. Ama 1926 yılının Aralık ayında yirminci yüzyılda tek bir yazarın dönemine ve kuşağına ilişkin kendi içinde kapalı kurmaca bir panorama yaratabileceği düşüncesinden tamamen vazgeçmişti; 19 Aralık’ta Maksim Gorki’ye şunları yazmıştır: “Balzac ya da Dostoyevski gibi bir evren yaratabilmek için gerekli olan güce sahip miyiz, bilemiyorum. Belki de tek bir bakışla kavranamayan, fazlasıyla hareketli bir dönemde yaşıyoruz. Ama belki de tek tek eserler gelecekteki kuşaklar için bizim yüreğimizin durumunu ortaya koyan bütün bir tablo oluşturur.” Bundan çok sonra, yaşamının son haftalarında hatıralarından, romancı olarak dönemine tanıklık etme çabasına girmeyi yine de denemiştir: fragman halinde kalan Clarissa’da (Frankfurt am Main: S. Fischer Yayınevi, 1990).

Sonra 1920 Temmuzu’nda Insel Yayınevi “iki baskısı daha yayımlanmadan önce satılan” (Rolland’a, 5 Mayıs 1920) Üç Büyük Usta’yı çıkarır. Zweig bunları bir ciltte toplamaya, Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden önce 1913 Ağustosu’nda Romain Rolland’a şunları yazdığında karar vermişti: “Balzac, Dickens, Dostoyevski üzerine olan üç denemeyi tek bir kitap halinde yayımlamak istiyorum (toplumun, ailenin ve bireyin ve ayrıca insanlığın üç büyük romancısı) ve bunun iyi bir kitap olacağını düşünüyorum, izninizle bu kitabı size ithaf etmek istiyorum. Olağanüstü ahlaki ve sanatsal çabanız için size toplumun karşısında teşekkür etmeyi bir borç bilirim ve bir sanatçı açısından, oldukça başarılı bulunan bir kitabın adanması kadar köklü başka bir onur bilmiyorum. Sevgili üstadım ve dostum, adınızı ilk sayfaya yerleştirmeme ve tam da bu kitabı size ithaf etmeme izin verecek misiniz?” Bu mektubun yanıtı 2 Eylül’de gelir: “Hayran olduğum ve diğer herkesten daha çok değer verdiğim bu üç büyük usta üzerine olan kitabınızı bana ithaf etmekten daha büyük bir sevinç bahşedemezdiniz bana. Duygularımı anlatacak sözcük bulamıyorum. Çok teşekkür ederim. Karşılığını vermem gerekecek!”
Yedi yıl sonra ithaf şöyledir: “Romain Rolland’a, aydınlık ve karanlık yıllardaki sarsılmaz dostluğunun teşekkürü olarak.” Stefan Zweig ona hemen kitabın bir kopyasını yollatır – bu onura sahip olan Romain Roland’dan hemen karşılık gelmemiştir. Onu onurlandıran Zweig bu andan itibaren karşılık beklemiş olsa bile (mektuplarında sürekli bunu hatırlatır) böyle bir karşılık, ancak yine yedi yıl sonra, kitabın baskı sayısının yirmi beş bine ulaşmasından sonra gelir.

İlerleyen yıllarda kitabı okuyan Sigmund Freud şu yargıya varmıştır (19 Ekim 1920): “Balzac ve Dickens, hakkıyla verilmiş.” Hermann Bahr, ancak 1923 Eylülü’nde alışıldığı üzere Neues Wiener Journal’deki yazdığı kısa yazıdan sonra yayımlanan güncesinde “Balzac üzerine yazılmış benzersiz makalenize nasıl da hayranım ve bunu bilmenizi isterim,” diye yazacaktır. Portrelerin toplamına benzer başka sesler de eklenecektir ve vurgu sıkça Balzac’a kayacaktır. Hayran olunan yazarın yaşamına ve eserine derinlemesine dalmak ve onunla ilgili yayımlanmış olan her şeyi bilgisini artırmak için kullanması ve bunu herkesin önünde yapmasına ilişkin cesaretlendirmeler. Böylece 27 Eylül 1925’te Prager Tagblatt’ta Ernst Weiss’ın henüz çıkan Balzac’ı temel aldığı romanı Männer in der Nacht üzerine konuşur.

Ancak Üç Büyük Usta’yı ithaf ettiği bir Fransız’ın, dostunun sözleri ve düşünceleri her şeyden önce –özellikle nihai sonda değil– romancının büyük biyografisine ilişkin olarak 1939’da bildirdiği planı için önemli olmuştur: “Balzac ve Dickens üzerine olan denemenizi bir kez daha okumak beni çok mutlu etti ve ithaf için size yürekten teşekkür ederim. Böyle bir ithafa nail olanlar, genellikle bunun haklı olduğunu söylemezler. Söz konusu durumda yanlış bir özsaygıya kapılmadan yapıyorum bunu,” diye başlar Rolland’ın 19 Nisan 1927 tarihli mektubu. “Bir ruhun ve dönemin bu muhteşem panoramatik kesitlerini olağanüstü bir biçimde sunuyorsunuz. Bir dönemin ve halkın manzaraları. Bunları yapan bir ustadır. Ve zıtlıkları sayesinde güzellikleriyle birlikte öne çıkıyorlar. Balzac’ınız, Dickens’ınız belleklere kazındı.”

1927’den yukarıda alıntılanan Rolland’ın 28 Şubat 1939 tarihli mektubuna kadar Stefan Zweig’ın güncesinde ya da mektuplarında Balzac’la ilgili tek bir pasaj yoktur, olanlar da önemli değildir. Ancak özyaşamöyküsünde geçmişe bakarak şunları açıklar: “Yıllardan beri” –özellikle bu yıllar kastediliyor olmalı– “yıllardan beri yaptığım çalışmaları Balzac ve eserleri üzerine iki ciltlik büyük bir kitap için sürekli biriktirdim, ancak bu kadar geniş, uzun bir sürece yayılmış bir esere başlama cesaretini hiç bulamadım. Tam da hoşnutsuzluk bunun için gerekli cesareti verdi.” Avrupa’daki politik gelişmelere ilişkin hoşnutsuzluktur söz konusu olan.

Bu dönemde Stefan Zweig’ın onunla, Balzac ve yaşadığı çevreyle ilgilendiğine dair izler, önceden olduğu gibi diğer yaşamöykülerinden de çıkartılabilmektedir ki, Zweig daha sonra “Büyük Balzac”ta buna tekrar dönmüştür. Böylece örneğin Marie-Antoinette’te (1932) kraliçenin hapishaneden kurtarılması için çabalayan Şövalye de Jarjailles ortaya çıkar – Balzac’ın kendisinden oldukça yaşlı ilk sevgilisi Madam Laure de Berny’nin üvey babasıdır; yine bu şekilde “Marceline Desbordes-Valmore”da (1920) Henri Latouche, kadın yazarın vefasız âşığı olarak anlatılmıştır; matbaa macerasının iflasla sonuçlanmasının ardından Balzac’ı alacaklılarından kaçırmak üzere evinde saklayan bir arkadaşı. Diğer yandan Stefan Zweig Balzac’ın yaşamöyküsünde en azından kendi eski kültür-tarihsel anlatımlarına geri dönmeyi unutmamıştır – “… Üstelik Ortaçağ’ın önemli hümanistleri de yayıncıların düzeltmen ve teknik danışmanları değil miydi zaten?” (s. 120)–, örneğin Basel’de kitap basımcısı Johann Froben ile Rotterdamlı Erasmus ve aynı zamanda eserlerinin yayıncısı Beatus Rhenanus arasındaki işbirliği (Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi, 1935); böylece Balzac’ı “Fouché figürünün … hep büyülediğini” belirtir (s. 154) – Stefan Zweig’ın trajikomedisi Das Lamm des Armen (1929) ve öncelikle de Bildnis eines politischen Menschen’de (“Joseph Fouché”, 1929) (Joseph Fouché, Bir Politikacının Portresi, çev. Gülperi Sert, Can Yayınları) kendisinin çizdiği bir

kişilik.
Ancak “Balzac üzerine kalın bir kitap, bir biyografi ve eleştiri” yazmak üzere gerçekten “işe başlamadan” önce, bu zaman aralığında gerçekleşen her şeye paralel olarak Zweig’ın aklında bu projenin temel taşlarıyla ilgili bir sürü düşünce vardı. Sonuç olarak bunlar yaşam ve eser anlatımını içeren yansımalarda ifadesini bulmuştur: “Roman kahramanları yaratmak demek, doğru görebilmek, yoğunlaşmak ve şiddetlendirmek, maksimuma ulaşmak, her tutkunun içindeki acıyı ortaya koymak, her gücün içindeki zayıflığı görebilmek, gizli kalmış güçleri dışarı çıkartmak demektir.” (s. 260)
1939 ilkbaharında Birleşik Devletler’den Londra’ya dönüşünden sonra Zweig’ın kitaba başlaması pek kolay olmamıştır. Arkadaşı Felix Braun’a, 23 Nisan’da şunları itiraf eder: “Senin yaptığını yapmayı ve bir süre kentten uzaklaşmayı çok istiyorum. Avusturya, Almanya, Çekoslovakya ve Macaristan’dan akın akın gelen insanlar durdurulacak gibi değil. Asıl arkadaşlarımı, örneğin Victor’u (Fleischer) görebilmek için neredeyse hiç zamanım yok ve oturma izni, yurttaşlık hakkı, İngiliz Göçmen Bürosu, kefalet sistemi üzerine –şu sıralarda yaşam üzerinde düşünsel konulardan çok bunlar hüküm sürüyor– yapılan bitmek bilmez konuşmalar yüzünden tamamen tükendim. Yoğunlaşmam mümkün olmadığından, böyle büyük bir edebî kişiliğin çok daha kapsamlı bir tasviri için iki üç yıl sürecek ve iki devasa cilt halinde çıkacak olan bir çalışmanın ön hazırlıklarıyla uğraşıyorum. İnsanı kendi zamanından kopartan her şey içsel dayanıklılığa yardımcı oluyor.” Zweig dört hafta sonra notlar almaya başlamış ve 27 Mayıs’ta Romain Rolland’a şunları bildirmiştir: “Size gençlik hayalim olan bir kitap yazmaya, – hayır Balzac üzerine yazılması gereken o kitabı (en azından iki cilt) yazmaya tekrar giriştiğimi söyleyip söylemediğimi hatırlamıyorum. Otuz yıl boyunca, onun üzerine yayımlanan her şeyi sürekli takip ettim, ama işin başına oturmak konusunda kararsız kaldım. Sanırım artık onun hakkında aşağı yukarı her şey biliniyor, toparlanması gereken bir şey kalmadı. Ve ben bu devi ve eserini anlatmaya nihayet koyulabilirim; ne müthiş bir adam, ne büyük bir kudret! En az iki yılıma mal olacak. Ancak küçük işler dönemi artık benim için geride kaldı. İnsan kalıcı bir şeyler yaratmalı.”
Temmuz’da –“sonuçta büyük şehre artık dayanamıyordum”– “bu yüzyıldan kaçıp (insan burada kendini XVIII. yüzyıldaymış gibi hissediyor) Bath’a, İngiltere’nin en sıkıcı ve en eski moda şehrine” döner. (Rolland’a, 15 Temmuz) Burada –“dünyanın çöküşü karşısında günlük mağlubiyet haberleri, sadece bunlar, sadece bunlar beni sıkıştırıyor”– haberlerden olabildiğince uzakta, “edebiyatın en büyük işçisinin fantastik, absürd yaşamı üzerine”, Balzac üzerine ve ikinci bir kitapta da onun eserleri üzerine yazmak istiyordu – “barış içinde olmak kaydıyla” (Felix Braun’a, 5 Ağustos 1939). Şunu biliyordu: “Buna yeltenmek korkunç, şimdiye dek hiç kimse (Curtius oldukça eksik), ne bir Fransız ne de bir İngiliz buna kalkışmıştır.” (A.g.y.) Arkadaşı sevincini paylaşıyordu: “Balzac hakkındaki önceki denemen … şimdi tam bir ahenge kavuşacak.” (12 Ağustos 1939) Zweig’ın böyle bir cesaretlenmeye acilen ihtiyacı vardı; politik haberler –“Almanya Polonya’ya girdi”– onu güçsüz düşürüyordu: “Balzac üzerine yaptığım çalışma yarıda kesildi, burada hiçbir kitabım, hiçbir materyalim yok ve bu durum bana anlamsız görünüyor. Yaptığım her şey karmaşık bir dünyanın ortasında özel hayatımı düzenleme çabasından başka bir şey değil… Kitaplarım burada olsaydı, her şey bana daha kolay gelirdi.” (Felix Braun’a, Eylül 1939) Zweig yine de çalışmaya devam etti, yeni yayıncısı Gottfried Bermann-Fischer’in kendisine yolladığı diğer sürgün yazarların yeni kitaplarından güç aldı: Thomas Mann’ın, hayranlık verici bir eleştiri yazdığı Lotte Weimar’da’sından, “ne kadar bana fazlasıyla Katolik gelse de” Franz Werfel’in Das Lied von Bernadette’sinden (Bernadette’nin Ezgisi) kendine güç topluyordu. Ancak, “Balzac benim boynumda asılı duran

bir değirmen taşı, ama yine de zamanımızın yükünden daha hafif.” (Felix Braun’a, 16 Aralık 1939)
Bu haftalarda, bir yıl önce boşandığı halde arkadaşlığını hâlâ sürdürdüğü karısı Friderike, “ortak arkadaşımız Julien Cain ve Conferences des Ambassadeurs’un yöneticisinin yardımıyla” Paris’te bir konuşma için gerekli olan davetiyeye ulaşmaya çalışıyordu. 13 Şubat 1940’ta Rolland’a şunları bildirir: “On dört günlüğüne Fransa’ya gelebilmek için izin almaya çabalıyorum… Balzac’ım için mutlaka on dört günlük bir çalışmaya ihtiyacım var (mektupların önemli bir kısmı henüz yayımlanmadı).” Zweig nisan başında üç haftalığına Paris’e gidebilmiştir. Dolup taşan Théâtre Mariguy’da “Dünün Viyanası” adlı bir konuşma yapar, “radyo üzerine de birkaç söz” eder, “… ancak günlerimi Balzac adında şişman bir adama adadım,” der. (Romain Rolland’a, 19 Nisan 1940) Burada tamamen “büyük eseri”, “Balzac üzerine yazılan ilk bütünlüklü kitap” üzerine yoğunlaşmıştı. Ancak ilk kişi olarak Felix Braun’a yolculuğundan önce yeni bir kuşkusunu, yeni bir zorluğu itiraf etmiştir: “Devasa Balzac kitabı üzerinde çalışıyorum, ancak bu nasıl basılacak? Elyazmaları büyük zorluklarla yurtdışına yollanabiliyor, her bir düzeltili formanın gidip geri gelmesi sekiz hafta sürecektir ve ben her şeyi üç kez düzeltiyorum; yani bu, 50 forma için iki yıl anlamına geliyor!!! Dolayısıyla savaş sırasında elimiz kolumuz bağlı.” (Mart 1940) Paris’ten Bath’a döndüğünde öncekinden çok daha kötümser bir hava içindedir: “Bana korkutucu derecede Tiresias’ın yeteneği bahşedilmiş, tüm bu aylar boyunca … aralıksız bir şekilde– tabii ki olaylar sayesinde çok daha korkunç hale gelen– büyük zorluklar içinde yaşadım… Dört hafta öncesine kadar Paris’i ve Fransa’yı hiç olmadığı kadar sevmeye değer, muhteşem ve insancıl olarak görmüş olan ben, ne büyük bir tehlike altındayım bilemezsin; kendimi evimde hissettiğim son ülke, bizim bir zamanlarki Avrupa’mızdan geriye kalan son yerdi. Artık tamamıyla yersiz yurtsuzum ve hiçbir şeyin benim için anlamı yok… Balzac’ı, 600 sayfalık müsveddesi ve binlerce notuyla öylece bıraktım. Bu haliyle onu ne kimse basar ne de okur.” Felix Braun’a bunları yazdığı gün olan 10 Temmuz 1940’ta günlüğüne şunları kaydeder: “Karanlık bir gün … saat 6’da fırtına koptu … İtalya savaş ilan etti. Uzun zamandan beri biliniyordu bu, ancak insanların içinde hâlâ umut vardı. Buna ek olarak bir de Somme’deki yenilgi, Norveç topraklarında ve denizinde Alman zaferi; bana göre artık herkes kurbanlığa mahkûm ve gerçek bir başarı imkânsız, buna karşın çöküşü düşünmek bile istemiyorum, Avusturya sadece bir ön oyundu. Brezilya meselesi de pek doğru düzgün gitmiyor, burada da başında olduğu gibi geç kaldım gibi görünüyor. Hiç isteğim kalmadı artık. Bu yaşamın artık düzelmeyeceğini biliyorum, mahvolmuş bir Fransa’yla yaşamanın –ya Alman ya da Yahudi olarak– bana düşman bir İngiltere’yle birlikte yaşamanın anlamı yok artık, edebiyat açısından da yapmak istediğim her şey yıllar boyunca bunlar üzerine yoğunlaşamadığım için engellendi ve altmış yaşında artık neredeyse toprağa gömülmüş ve yarı yarıya bitmiş sayılır insan. Artık istemiyorum ve sadece bu isteği gerçekleştirmeye çekiniyorum, ancak dışarıdan bana kesin yardım gelecektir; çok zor günlerin geleceğini herkesten daha çok hissediyorum.” Paris dört gün sonra bir mücadele yaşanmadan Alman birlikleri tarafından işgal edilir.
Stefan Zweig giderek derinleşen bir sinir krizine girer. “Hep kendini bastırmak, hep kendini suçlu hissetmek zorunda kalmak, bu duyguya belki birkaç hafta katlanılabilir; ancak bir varoluş biçimi olarak dayanılacak şey değil bu. Hiç bu kadar kötümser, bu kadar çaresiz olmamıştım… Ama nereye gitmeli?” (Günce, 13 Haziran 1940) Dönemin bu sıkıntılı ruhu Balzac’ta karşılığını bulur: “Eseri İnsanlık Komedyası’nı bitirecek gücü hâlâ bulabilecek midir gerçekten? Bir kez daha olsun, diğer insanlar gibi dinlenebilecek, gezebilecek, kaygısız olabilecek midir? Balzac ilk kez cesaretini kaybettiği anlar yaşar.

Paris’i, Fransa’yı, Avrupa’yı terk edip Brezilya’ya gitmeyi ciddi ciddi düşünür. Orada Balzac’ı kurtaracak ve ona bir yuva sağlayacak bir İmparator Dom Pedro mutlaka vardır. Balzac Brezilya üzerine kitaplar getirtir, hayaller kurar, düşünür. Çünkü bu şekilde devam edemeyeceğinin farkındadır, onu hiçbir semeresi olmayan angaryadan kurtaracak bir mucize gerçekleşmelidir, onu kürek cezasından kurtaracak, bu artık dayanılmaz aşırı gerilimden kurtarıp rahatlatacak bir şeyler olmalıdır birdenbire.” (s. 434)
Stefan Zweig, 1939 Eylülü’nde evlendiği ikinci karısı Lotte’yle birlikte uzun süren çabaların sonucunda Brezilya’ya vize alır. New York’a “hareket etmeden” kısa bir süre önce 25 Haziran 1940’ta Joseph Leftwich’e şunları itiraf eder: “Uzun süre karar veremedim; ancak şimdi zorunlu hale geldi, her şeyden daha zorunlu, her şey Yeni Dünya’ya bağlı.” Mektubu şu şekilde tamamlar: “Ekim sonunda dönmeyi umuyorum…” Başkalarına da sonraki haftalarda “rebus bene gestis”, politik durumda olumlu gelişmeler olursa İngiltere’ye dönmeyi umduğunu yazmıştı. “Böylece büyük Balzac biyografimin neredeyse tamamladığım elyazması da … öylece kaldı, ancak yarı yarıya ya da tam olarak bitirilmiş bir işin yerine henüz yapılabilecek bir işi kurtarmak çok daha önemli değil mi?” (Thomas Mann’a, 17 Temmuz 1940)
Karısıyla birlikte birkaç hafta New York’ta kalır, 9 Ağustos’ta konferanslar vermek için onunla birlikte Brezilya, Arjantin ve Uruguay’a gider ve buradan tekrar Brezilya’ya döner: “Geleceğin ülkesi” üzerine yazacağı kitabı tamamlayabilmek için Kuzey’in bakış açısına ihtiyacı vardır. Bu yolculuk sırasında vatanı, Avrupa’yı bir daha hiç göremeyeceği iyice kesinlik kazanmaya başlamıştı: “Sanırım bu Avrupa’ya ve orada sahip olduğum hiçbir şeye bir daha dönemeyeceğim, kitaplarımı ve her şeyden önce Balzac’ı (dörtte üçü yazılmış halde ve hazır olan Balzac’ı), bunun dışında zemin bulduğum tüm ülkeleri kaybettim.” (Friderike Zweig’a, Kasım 1940) 1941 Ocak ayının sonunda yine New York’a gelirler; ancak Stefan Zweig burada, çalışabilmek için gerekli huzuru bulamamıştır. New Haven’da (Connecticut) sakin bir otel arayıp bulurlar; Brezilya ile ilgili araştırmaları için gerekli olan dokümanların bulunduğu Yale Kütüphanesi de buradadır. Üç hafta sonra dokümanları aynı anda Rio de Janeiro, Buenos Aires, New York ve Stockholm’deki yayıncılarına yollayabilecektir.
Ancak edebiyatla ilgili planları için kendisine gerekli olan “gerçek huzur ve konsantrasyon” eksikti. Böylece ilk önce New York, Ossining’e taşınır; bir süre sonra karısı ve kendisi için sürekli oturma izni aldıkları Brezilya’ya gitmeye karar verir. 17 Eylül’e kadar Rio de Janeiro’da bir otelde kaldıktan sonra, Rio yakınlarındaki Petropolis’te altı ay için kiralık bir ev bulurlar.
Stefan Zweig 1939 yazının sonuna doğru anılarını yazmaya başlamıştı. “Viyana’yı ve hatta Yahudilerin Viyana’sını, savaşı ve savaşın içinde bizim mücadelemizi, Hitler’den bu yana yükselip düşüşümüzü, çöküşleri ve sans patries’lerin (vatansızlar) yaşamını anlatacağım. ‘Üç Yaşamım’ adını vereceğim; çünkü üç farklı çağda yaşadığıma inanıyorum.” (Joseph Leftwich’e) Son olarak “Bir Avrupalının Anıları” adını verdiği Dünün Dünyası başlıklı müsveddelerini Yeni Dünya’ya yolculuğu sırasında beraberinde götürür ve de bitirir; Balzac’ını, “600 sayfalık Almanca elyazması, 2000 sayfa not ve 40 tane altı çizili kitap” içeren o muhteşem büyüklükteki paketi Bath’ta bırakmıştır, sansür yüzünden zorluklar çıkmasından korktuğu için sonra arkasından gönderilmesini ilk başta istememiştir; ancak Brezilya’ya vardığında Friderike’nin tavsiyeleri üzerine fikrini değiştirmiştir. 27 Ekim 1941’de Friderike’ye şikâyette bulunur: “Yapıp ettiklerime her anlamda ket vurulduğunu hissediyorum; kitaplar orijinal haliyle neredeyse yayımlanmayacak artık, tüm düşüncem ve gözlemlerim Avrupalı, hatta Latin zihniyetine bağlı; ayrıca materyallerim tamamen eksik. Balzac’ımın elyazması hâlâ gelmedi ve gelseydi bile, yine de benim

için zor olacaktı.” Üç hafta sonra Zweig’ın yine içi içine sığmamaya başlamıştır. “… ve bir yaşamöyküsü olacaksa, o zaman bütün yüreğimle istediğim bir yaşamöyküsü olmalı, Balzac ve Montaigne.” (Friderike Zweig’a, 20 Kasım 1940) 28 Kasımda altmışıncı yaş gününde yayıncı Ben Huebsch (Viking Press, New York) onu cesaretlendirmek için “komple bir Balzac nüshası” hediye eder. Montaigne ile ilgili dokümanları şans eseri kiraladığı evde bulur – ancak “Balzac” için hazırladığı materyal bir türlü gelmek bilmemektedir. Lotte ve kendisinin intihar ettiği gün, 22 Şubat 1942’de Friderike’ye yazdığı veda mektubunda şunları söyler: “Petropolis çok hoşuma gitti; fakat ihtiyacım olan kitaplarım yoktu ve ilk başta sakinleştirici bir etkisi olan yalnızlık beni dibe doğru çekmeye başladı; odak noktam olan eserim Balzac’ı iki yıllık huzur dolu bir yaşam ve tüm kitaplarım olmadan hiçbir zaman bitiremeyeceğim düşüncesi çok ağır geldi ve bir de doruk noktasına henüz ulaşmayan şu savaş. Bütün bunlar için fazlasıyla yorgundum.”
Bir sonraki hafta “Balzac” için gerekli dokümanların olduğu paket Petropolis’e ulaşmıştır.
Richard Friedenthal, Stefan Zweig’ın (tıpkı “Montaigne” ve “Clarissa” gibi) “ilk taslak halinde” (Abrahão Koogan’a, 18 Şubat 1942) geriye bıraktığı “Balzac”ını 1945’te eleştirel bir şekilde inceleyip tamamladığında, bunu arkadaşının tam güveni temelinde yapabileceğini biliyordu. 22 Haziran 1925’te o şu açıklamayı yapmıştı: “Yakında size bir ricada bulunacağım, biliyor musunuz? Kulağa ne kadar tuhaf gelse de –aslında içimdeki kimi belirsizlikler konusunda danışabileceğim doğru düzgün az sayıda insan var ya da hiç yok. Söz konusu ünlü insanların gerçekten yönlendirici olabilmek için zamanı yok– böylece şimdi, bir novellayı bitirdikten sonra kendimden başka bir merciye sahip değilim. Yeni çalışmalarımı bitirir bitirmez daktilo yazısıyla okumanızı ve bana sadece iyi ya da kötü olup olmadığını değil, aksine bir şeylerin doğru olmadığını ya da üslup açısından ve sanatsal olarak başarısız yerlerini dürüstçe açıklamanızı rica ettiğimde size boşuna çağrıda bulunmadığımı umuyorum… Benim için bu arkadaşlık görevini yerine getiren birisi olması çok önemli. Eleştirilerinizde tamamıyla açıksınız, herhangi bir gruba bağlı değilsiniz ve bu anlamda benimle bağlantı kurarsanız beni yürekten sevindirmiş olursunuz. Bir eser başarılı bulunduğu için bitmiş olarak görülmek istenmiyorsa, yardım ve disiplin anlamında bu tarz bir anlaşma kesinlikle gereklidir. Ve sizde bunun için gerekli olan her iki şeyin zihniyetiniz ve dolayısıyla sözlerinizde samimiyetin bulunduğu hissindeyim.”
Yirminci bölüm olan İnsanlık Komedyası dışında (Alman Literatür Arşivi, Marbach) elyazmalarının ve notların nerede bulunduğu bugün bilinmiyor. Ancak orijinal metnin bu kısmı, Richard Friedenthal’in, Zweig’ın yayımlanmamış eserleri üzerinde nasıl bir özen ve duyarlılıkla çalıştığını kanıtlamaktadır. Kimi kısımların –Zweig’ın bıraktığı yayımlanmamış eserlerinden çıkartılan Montaigne’deki kadar fazla olmamakla birlikte– yayıncının kendi üslubuyla gözden geçirilmiş olması, işin doğasından kaynaklanmaktadır; ancak öncelikle yapılması gereken, Stefan Zweig’ın duruma göre patetik dışavurumculuğuna ilişkin olası tenkitleri, “belki vurgudaki yarı-hakikilik, belki değerlendirmelerdeki şüpheli olanı”, örneğin Hofmannsthal’in novellalarında beklediği gibi, azaltmaktı.
Kurt Böttcher’in Balzac üzerine 1959’daki eleştirisinde şunlar söylenmektedir: “Stefan Zweig’a … yazınsal olarak başarılı, kalıcı ve tamamıyla doğru, fakat her zaman büyük yazarın asıl özüne yönlenmeyen bir yaşam romanı olan bu yaşamöyküsünden dolayı minnettarız; özellikle Balzac’ın eserlerini tanıyan ve ona sağlam bir bakış açısıyla yaklaşan okurlara yönelik bir armağan.”

KNUT BECK2

Kaynakça:
Balzac. Zweig’ın ölümünden önce yayımlanmamış eserlerinden alınmış ve Richard Friedenthal sonsöz yazmıştır. Stockholm: Bermann-Fischer Yayınevi, 1946.

  1. Yarının Tarihi, çev. Ahmet Cemal, Can Yayınları, 1991, s. 47-55. (Ç.N.)
  2. Stefan Zweig’ın toplu yapıtlarını yayımlayan Fischer Yayınevi’nin editörüdür. (Y.N.)

STEFAN ZWEIG
BALZAC
BİR YAŞAMÖYKÜSÜ
BİYOGRAFİ
Almanca aslından çeviren
Şebnem Sunar – Yeşim Tükel Kılıç
Can Yayınları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir