Etiket: #Nietzsche

Varoluşun Çıplaklığı

Meursault’nün kayıtsızlığı, Camus’nün absürd felsefesinin somut bir ifadesidir. Absürd, insanın anlam arayışıyla evrenin sessizliği arasındaki çatışmadır. Meursault, bu çatışmayı reddetmez; aksine, ona teslim olur. Annesinin ölümü, bir sevgilinin varlığı ya da bir cinayet işlemek—hiçbiri onda derin bir duygusal yankı uyandırmaz. Sartre’ın otantiklik kavramı, bireyin özgürlüğünü üstlenmesini ve kendi anlamını yaratmasını

OKUMAK İÇİN TIKLA

Söğüt’ün Fantastik Evreninde Gerçekliğin Örtüsü: Politik Psikolojik Yüzleşmeler ve Gogol’ün Mirasıyla Buluşma

Söğüt’ün eserlerindeki fantastik unsurlar, gerçekliğin sınırlarını esneterek insanlığın derin katmanlarını, özellikle politik psikolojik gerçekleri, çarpıcı bir şekilde açığa çıkarır. Bu unsurlar, bireyin ve toplumun bastırılmış korkularını, arzularını ve çelişkilerini metaforik, alegorik ve sembolik bir dille dışa vururken, Gogol’ün fantastik anlatımıyla hem biçimsel hem de kavramsal bir akrabalık kurar. Her iki

OKUMAK İÇİN TIKLA

Varlığın Dokusu: Heidegger, Spinoza ve Parmenides Üzerine Bir İnceleme

Varlığın Kökenine Doğru Varlık sorusu, insan düşüncesinin en kadim ve en derin meselelerinden biridir. Parmenides, Spinoza ve Heidegger, bu soruya farklı çağlarda, farklı dillerde ve farklı zihinsel dünyalarda yanıt aramışlardır. Parmenides’in varlığın değişmezliği üzerine vurgusu, Spinoza’nın doğanın birliği ve Tanrı-doğa özdeşliği, Heidegger’in ise varlığın tarihsel ve insani bağlamda açığa çıkışı,

OKUMAK İÇİN TIKLA

Don Quijote’nin Gerçeklik ve İdeal Arasında Sınırları Zorlayan Serüveni

  Cervantes’in Don Quijote romanı, yalnızca bir şövalye hikâyesi değil, aynı zamanda insan bilincinin, hayallerin ve gerçekliğin kesişim noktalarında gezinen bir düşünce haritasıdır. Eser, bireyin dünyayı algılama biçiminden, varoluşsal arayışlara ve idealize edilmiş bir benlik tasavvuruna kadar pek çok soruya kapı aralar. Don Quijote’nin yel değirmenlerine karşı savaş açması, yalnızca

OKUMAK İÇİN TIKLA

Düşüncenin Özgürleşme Arzusu: Spinoza, Aristoteles ve Nietzsche’nin Demokrasi Vizyonları

Bireyin Akıl Yoluyla Özgürleşme İdealiSpinoza’nın demokrasiye bakışı, bireylerin akıl yoluyla özgürleştiği bir toplum hayalini yansıtır. Onun için demokrasi, bireylerin tutkularının değil, aklın rehberliğinde bir arada yaşadığı bir düzen sunar. Bu vizyon, Spinoza’nın insan doğasını rasyonel bir temelde yeniden inşa etme çabasından doğar. İnsan, doğası gereği özgür değildir; ancak akıl, onu

OKUMAK İÇİN TIKLA

Selim Işık’ın Tutunamama Hali ve Sartre’ın Varoluşsal Felsefesi Üzerine Bir İnceleme

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki Selim Işık karakteri, modern insanın varoluşsal krizini ve toplumsal bağlardan kopuşunu temsil eden derin bir figürdür. Selim’in “tutunamama” hali, Jean-Paul Sartre’ın varoluşsal felsefesiyle, özellikle “varoluş özgürlüğü” ve “hiçlik” kavramlarıyla kesişen anlam katmanları taşır. Bu inceleme, Selim’in tutunamama durumunu Sartre’ın felsefi çerçeveleriyle ilişkilendirerek, onun intiharının bireysel özgürlüğün

OKUMAK İÇİN TIKLA

Yeraltı Bilincinin İsyanı: Freud’un Gölgesinde Yeraltı Adamı’nın Toplumsal ve Psişik Sınırlarla Mücadelesi

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki Yeraltı Adamı, insan bilincinin en kuytu köşelerinde gezinen, kendi varoluşsal sancılarıyla boğuşan ve toplumsal normlara karşı isyan eden bir figür olarak modern edebiyatın en karmaşık karakterlerinden biridir. Bu karakterin kendi bilincine hapsolması, Freud’un bilinçdışı kavramıyla derin bir ilişki kurarken, toplumsal normlara başkaldırısı bireysel özgürlüğün politik bir eleştirisi

OKUMAK İÇİN TIKLA

Athena’nın Bilgeliği ve Arendt’in Vita Activa’sı: Politik Eylemin Etiği ve Liderlik

Athena, Yunan mitolojisinin bilgelik, strateji ve şehir devletlerinin koruyucu tanrıçası olarak, insan aklının ve toplumsal düzenin sembolüdür. Hannah Arendt’in vita activa kavramı, insan yaşamını çalışma (labor), iş (work) ve eylem (action) üzerinden tanımlarken, özellikle eylem, politik alanın özünü oluşturur. Athena’nın akılcı liderliği ile Arendt’in politik eylem anlayışı arasında derin bir

OKUMAK İÇİN TIKLA

Gece’nin Adsız Kahramanları: Foucault’nun Özneleşme Kavramı ve Modern Bireyin Kimliksizlik Krizi

Bilge Karasu’nun Gece adlı eseri, modern insanın otorite karşısında örselenen varoluşunu, kimliksizlik ve özneleşme süreçleri üzerinden derin bir felsefi sorgulamaya açar. Eserdeki adsız kahramanlar, Michel Foucault’nun özneleşme kavramıyla ilişkilendirildiğinde, bireyin toplumsal ve politik mekanizmalar tarafından nasıl inşa edildiği, aynı zamanda bu inşaya direnme çabalarının çaresizliği ortaya çıkar. Karasu’nun anlatısı, bireyin

OKUMAK İÇİN TIKLA

Selim Işık’ın Tutunamayan Kimliği: Yabancılaşma mı, Direniş mi?

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı eserinde Selim Işık, modern Türk toplumunun hem aynası hem de yadsımasıdır. “Tutunamayan” kimliği, bireyin toplumsal düzenle uyumsuzluğunun trajik bir tezahürü olarak okunabilir; ancak bu uyumsuzluk, aynı zamanda bireysel bir varoluş arayışının, hatta sessiz bir isyanın izlerini taşır. Selim’in kimliği, modernitenin dayattığı yabancılaşmanın kaçınılmaz bir sonucu mu,

OKUMAK İÇİN TIKLA

Gılgamış ve Enkidu: Dostluk mu, Yalnızlığın Aynası mı?

Gılgamış Destanı, insanlığın en eski yazılı anlatılarından biri olarak, dostluğun ve yalnızlığın insan varoluşundaki yerini sorgulamaya devam eder. Gılgamış ile Enkidu’nun dostluğu, modern bireyin yalnızlığına bir çare sunabilir mi, yoksa insan ilişkilerinin kırılganlığını mı açığa vurur? Bu soruyu, kuramsal, kavramsal, psişik, politik, politik psikolojik, distopik, ütopik, felsefi, ahlaki, etik, metaforik,

OKUMAK İÇİN TIKLA

İlyada’nın Savaş Sahneleri: İnsanlık Tarihinin Aynası mı, Evrensel Doğanın Simgesi mi?

Homeros’un İlyada destanı, insanlık tarihinin en eski ve en güçlü anlatılarından biridir. Truva Savaşı’nın kanlı sahneleri, yalnızca bir tarihsel olayı değil, aynı zamanda insan doğasının karmaşıklığını, toplumsal düzenlerin çelişkilerini ve varoluşsal sorgulamaları yansıtır. Savaş sahneleri, insanlık tarihindeki şiddet döngüsünün bir alegorisi olarak mı okunmalı, yoksa evrensel bir insanlık durumunun sembolü

OKUMAK İÇİN TIKLA

Kant’ın Evrensel Yasası ve Anna’nın Bireysel İhlali

Immanuel Kant’ın kategorik buyruk, ahlaki eylemin öznel arzulara değil, evrensel bir yasa olarak genelleştirilebilir bir ilkeye dayanması gerektiğini savunur: “Yalnızca, senin iradenin aynı zamanda evrensel bir yasa haline gelmesini isteyebileceğin bir ilkeye göre hareket et.” Anna Karenina’nın Vronsky ile olan aşkı, bu ilkeye doğrudan bir başkaldırıdır. Anna, evliliğini ve toplumsal

OKUMAK İÇİN TIKLA

Öfkenin Mitik ve Felsefi Sahnesi

Homeros’un İlyada destanında Akhilleus’un öfkesi, yalnızca bireysel bir duygu patlaması değil, insan doğasının kaotik ve çelişkili derinliklerine açılan bir kapıdır. Nietzsche’nin Apolloncu ve Dionysosçu kavramları, bu öfkeyi anlamak için güçlü bir felsefi çerçeve sunar. Apolloncu, düzeni, aklı ve biçimlendirilmiş estetiği temsil ederken; Dionysosçu, kaosu, tutkuyu ve sınırların ötesine taşan coşkuyu

OKUMAK İÇİN TIKLA

Kafka’nın Dava’sı ve Foucault’nun Panoptikonu: Gözetim, İktidar ve Modern Bireyin Kaderi

Franz Kafka’nın Dava adlı eseri, Josef K.’nın belirsiz bir suçlamayla karşı karşıya kalması ve anlaşılmaz bir bürokratik sistemin içinde kayboluşu, modern bireyin varoluşsal çaresizliğini ve iktidarın görünmez ağlarını çarpıcı bir şekilde resmeder. Michel Foucault’nun panoptikon kavramı ve iktidar analizleri, Kafka’nın distopik vizyonunu anlamak için güçlü bir kuramsal çerçeve sunar. Belirsizliğin

OKUMAK İÇİN TIKLA

Varoluşun Sınırında: Kierkegaard’ın Kaygı Kavramı

Søren Kierkegaard, varoluşsal kaygıyı (angst), insanın özgürlüğü ve sonluluğuyla yüzleştiği anlarda ortaya çıkan derin bir huzursuzluk olarak tanımlar. Bu kaygı, bireyin varoluşsal bir boşluk hissetmesiyle başlar; ne olduğu, neden var olduğu ve nasıl yaşaması gerektiği sorularıyla boğuşur. Gregor Samsa böceğe dönüşmesi, bu kaygının somut bir tezahürüdür. Bir sabah, Gregor, insan

OKUMAK İÇİN TIKLA

Kamburun Tekinsiz Evreni: Şule Gürbüz’ün Grotesk Dünyasında Freud’un Uncanny Kavramı ve İnsan Ruhunun Bastırılmış Yüzleri

Şule Gürbüz’ün Kambur adlı eseri, insanın varoluşsal çatlaklarını, bedensel ve zihinsel deformasyonlarını grotesk bir evrende işleyen bir başyapıttır. Eser, Freud’un “tekinsiz” (uncanny) kavramıyla derin bir bağ kurar; tanıdık olanın birdenbire yabancılaşması, bastırılmış olanın rahatsız edici bir aşinalıkla geri dönüşü, karakterlerin iç dünyasında ve anlatının dokusunda belirgindir. Bu metin, Kambur’un grotesk

OKUMAK İÇİN TIKLA

Nesnelerin Ağırlığı ve Dilin Sınırları: Sartre’ın Bulantı’sı ile Wittgenstein’ın Dil Felsefesi Üzerine Bir İnceleme

Jean-Paul Sartre’ın Bulantı romanı, Antoine Roquentin’in nesnelerin varoluşsal ağırlığına dair hisleri üzerinden, dilin anlam yaratma kapasitesini ve sınırlarını derinlemesine sorgular. Roquentin’in dünyayla kurduğu ilişki, nesnelerin anlamsız varoluşu karşısında duyduğu bulantı, dilin gerçekliği temsil etme çabasını çökertir. Bu sorgulama, Ludwig Wittgenstein’ın dil felsefesiyle, özellikle Tractatus Logico-Philosophicus ve Felsefi Soruşturmalar eserlerindeki dilin

OKUMAK İÇİN TIKLA

Kronos ve Hegel’in Tarih Felsefesi Üzerine Bir İnceleme

Kronos’un çocuklarını yutması, Yunan mitolojisinin en çarpıcı imgelerinden biri olarak, yalnızca bir tanrının otorite hırsını değil, aynı zamanda zamanın ve tarihin doğasına dair derin bir sembolizmi barındırır. Hegel’in diyalektik tarih anlayışı, insanlığın özgürlük bilincinin zaman içinde evrilmesini bir çatışma ve sentez süreci olarak ele alır. Bu iki anlatı—mitolojik ve felsefi—birbirine

OKUMAK İÇİN TIKLA

Tanrı’nın Ölümü ve Her Şeyin Mübahlığı: Ivan Karamazov ile Nietzsche Arasında Bir Felsefi Yüzleşme

Kavramsal Miras: Tanrı’nın Ölümü ve Metafizik Boşluk Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümü”, modernitenin metafizik dayanaklarının çöküşünü ifade eder. Ivan Karamazov’un “Tanrı yoksa her şey mübahtır” tezi, bu çöküşün ahlaki sonuçlarını sorgular. Nietzsche, bireyin kendi değerlerini yaratma sorumluluğunu yüceltirken; Ivan, bu sorumluluğun kaosa yol açtığını savunur. Özgürlük, Nietzsche için bir inşa, Ivan için

OKUMAK İÇİN TIKLA