Orhan Kemal; daktilo sesi ve tütün kokusu

erk-acarer15 Eylül 1914… 2 Haziran 1970… Bu ay içinde Orhan Kemal’in 101. yaş gününü kutladık. İmgelemlerin büyüsüne takılmayan, kelimeleri gerçek öykülerden çıkaran büyük edebiyatçıyı, İstanbul’un kadim semtlerinden biri olan Cibali’nin gölgesinde anıyoruz. Biraz durursanız, hâlâ sokaklarda yankılanan daktilo seslerini duyar, surlara sinmiş tütün kokusunu alırsınız…

“Haziranda Ölmek Zor”un üç toplumcu sanatçısı – Müslüm Kabadayı

nâzım_hikmet_orhan_kemal_ve_ahmed_arif“Haziranda Ölmek Zor”un üç toplumcu sanatçısı : Nâzım Hikmet, Orhan Kemal ve Ahmed Arif
3 Haziran 2015’te Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde “Nâzım Hikmet ve Yaşam” başlıklı bir panel yapıldı. Mehmet Aydın, Ahmet Özer ve Arslan Kavlak’ın konuşmacı oldukları panelde, Nâzım’ın Paris anıları, komünist bir şairin dünya görüşü, diyalektik ve tarihi materyalizm yöntemiyle “Büyük Tarihi” okuması ve bunu şiir diliyle çok sesli olarak metinleştirmesi, Sovyetler Birliği ve özellikle Azerbaycan’daki çalışmaları ele alındı.

Orhan Kemal, “Burdan çıkarken önce beni çiğne, öyle git.” Nazım Hikmet

Kitaplarında yer almayan başka bir anıyı da anlatmak isterim:
Babam, hapishane dışına çalışmaya çıktığı bir gün ne olmuşsa olmuş bir olaya kafası bozulmuş. Bu ruh haliyle çalıştığı mıntıkada ne kadar meyhane varsa hepsine girmiş, körkütük sarhoş oluncaya kadar içmiş. Bu içme faslı akşama kadar sürmüş. Artık ayakta duracak halde değil. Arkadaşları iş dönüşünde karga tulumba sırtta taşıyarak 52. koğuşa getirip yatağına yatırmışlar. Nâzım Hikmet bu durumu görünce başlamış babama kızmaya.

“Bu satırları buz gibi odamda yazıyorum. Ne odun ne kömür alacak param var.” Orhan Kemal

(1960’lı Yıllar) Bu yıllarda da parasızlığı had safhadadır. Mali durumu için “Fecinin de fecii!” demektedir. Ne sinema ne de gazetelerde roman üzerine iş vardır. Bu sırada bir arkadaşının akıl vermesiyle vadeli olarak iki adet buzdolabı alır. Bunları yarı fiyatına peşin satarak dört aylık ev kirasını ve diğer borçlarını öder. Bu buzdolaplarını çok iyi hatırlıyorum. Çünkü evimizde sadece tel dolap vardı. Eve gelen iki buzdolabı gözlerimi almıştı. Neden gelmişti? Biraz sonra apar topar niye gitmişti, bilmiyordum. Yıllar sonra nedenini öğrendiğimde içim burkulmuştu. Kendisi şunları söyler:

Nazım Hikmet ‘in Tavşan Hikayesi

Zaman zaman zararsız mahkûmlar hapisten jandarma eşliğinde çıkarılarak devletin inşaat, yol, temizlik gibi işlerinde çalıştırılır. Babam da, Nâzım Hikmet de bu şekilde dışarı çıkar, hem çalışır hem de hapishane ortamından uzaklaşmış olurlardı. Böyle günlerden bir gün babam küçük bir çocuğun elinde tavşan yavrusu tuttuğunu görmüş. Çocuk satmak istiyor fakat diğer mahkûmlar sadece oynuyor, alıcı olmuyorlar. Babam elli kuruşa tavşanı satın alır. Hapishaneye getirir. Nâzım Hikmet’in yanına kadar sokulur. Hayvanı fark eden Nâzım Hikmet onu elinden kapar. Yavruyu koynuna sokar, öper, sorular sorarak koğuş koğuş dolaşmaya başlar.

Orhan Kemal ‘e “Siz nesir adamısınız! Hikâye yaz, roman yaz!” Nazım Hikmet

Nâzım Hikmet ona kendi şiirlerini okur, yorum yapmasını ister. Böylece bir süre şiir sohbeti ederler. Sonunda, “Sizde, sanat için iyi kumaş var, kesin. Demin şiirlerinize karşı fazla haşin davranmıştım. Beni hoş görün, sanat konularında hiç şakam yoktur. Size bir teklifte bulunmak istiyorum. Sizinle yakından ilgilenmek istiyorum. Yani kültürünüzle. Evvela Fransızca, sonra diğer kültür konuları üzerinde düzenli dersler yapacağız. Tahammülünüz var mı?”