Yıl 1978, Bahçelievler, Ankara. Bir yanda reis Abdullah, Ercüment, Mahmut, Kürşat, Haluk, Bünyamin, Ünal, İbrahim, Duran, Ömer ve diğerleri…
Bir yanda Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi genç. Bu roman sizi yakın geçmişin unutulmaya yüz tutmuş patikaları arasında uzun bir yolculuğa çıkaracak. Yıllarca hüküm süren ve hâlâ varlığını hissettiren karanlığın kaynağına, Gecenin Kapıları’na götürecek. Hazır olun ve cesaretinizi yanınıza almayı unutmayın.
Romanlar
Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan ‘Anlayışsızlığın, acımasızlığın, şiddetin ve ahlaksızlığın yaygın olduğu yozlaşmış bir toplumu anlatan başkaldırı romanı’
Yusuf Atılgan?ın 1973’de kaleme aldığı romanda karakterler olağanca basit, mekân gözünüzün önüne gelebilecek, romanın geçtiği yerleri daha önce defalarca gördüğünüz izlenimine kapılabileceğiniz kadar nettir.
Zebercet; ailesinden geriye kalan tek varlık olan Anayurt Oteli? nin hem patronu, hem resepsiyonisti, hem bekçisidir. Sıradanlaşmış hayatının en belirgin özelliği, rutin düzeninin asla şaşmaması ve yalnızlığıdır. Bir gün otele bir kadın gelir. Yalnız bir gece kalır. Ancak Zebercet?in bütün hayatını bu bir tek gece değiştirecektir.
Romanın dili ilk başlarda biraz sıkıcı gelebilir. Fakat olaylar ilerledikçe kahramanımızın yaptığı akıl almaz işler romanın dilini ağır olmaktan çıkarıyor. Yalnızlığın böylesine açık bir anlatımla dile getirilebildiği önemli bir romandır.
Berna Moran eseri şöyle özetler:
Büyülü Dağ – Thomas Mann. İnsanı, zamanın dışına çıkaran; hastalık, aşk ve ölüm’ü anlatan roman
Thomas Mann, roman sanatının bütün incelikleriyle yarattığı, ironik bir üslupla sunduğu, 12 yıl aralıksız çalışma ile tamamladığı “Büyülü Dağ” (Der Zauberberg), adlı yapıtında; zaman, karşıt kültürler, aşk, hastalık, ölüm gibi evrensel temaları işliyor.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde çağın dünya sorunlarını, bir uygarlığın çöküşünü inceleyen, burjuva geleneğini ve ahlâkını yer yer sertçe, ironik bir dille eleştiren “Büyülü Dağ” (Der Zauberberg), çağa tutulan bir ayna olma niteliği ile bir başyapıt.
Hastalık, aşk ve ölüm; insanı zamanın dışına çıkaran
Şeyler – Georges Perec
( * ) ?Bir arkadaşım yeni evlenen çiftlerin evine ziyarete gittiğinde kendini “İstikbal Showroom”da zannettiğini söylüyordu. En mahrem alanımız, evimizin içinde bile bir gösteri merkezinde, vitrinde, sette ya da sahnede gibi yaşamak… Ne kadar yorucu. Her evlenen, her yeni eve çıkan, belirli bir yaşa gelen, önceden anlaşmış gibi, çarkların içine girmiş gibi oluyor, birbirinin aynı renk ve desende kutuların içine hapsoluyoruz. Sahip olmak zorunda hissettiğimiz ya da buna zorlandığımız eşyalarla dolduruyoruz çevremizi. Yatak, oturma, misafir, yemek odası takımları, mutfak malzemesi, büfeleri dolduran, otuz sene boyunca hemen hiç kullanılmayan, misafirlik iyi tabak takımları, gündelik tabak ve çatal takımları, beyaz eşyalar… sonra çocuk odası şu bu, derken ev bizi değil, biz evi taşımaya başlıyoruz bir yük gibi. Bunu sürdürebilmek için aile yardımları, borçlar, ek işler, kredi kartı borçları… Ekonomik durum biraz yolunda gidince alınması gereken şeyler listesi daha da uzuyor.
Nâzım Hikmet?in Bitmemiş Romanı ‘Orası’
Nâzım Hikmet’in 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ndeyken kullandığı defterler, Memet Fuat arşivi düzenlenirken, Piraye’ye yazılmış mektupların bulunduğu sandıktan çıktı. Yarım kalmış, bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış roman ve hikâye parçalarıyla dolu defterlerden 160 sayfalık yeni bir Nâzım Hikmet kitabı yapıldı. Piraye’nin 5 Mart 1938 tarihli mektubunun görseliyle başlayan ‘Öteki Defterler’ adlı kitapta ?…Bir defter al hatıralarını, her gün duyduklarını yaz. Eminim ki mektupların kadar güzel olacaktır? der. Ve Nazım Hikmet, Piraye’nin bu önerisinden yola çıkarak anılarını yazmaya başlar. Yüz sayfalık bir bölümden oluşan “Orası” adlı yarım kalmış bir romanda böylece ortaya çıkar.
Dört defter tutan “Orası”, hapishane ortamını ustalıkla betimleyen, birbirinden ilginç çok farklı tiplerin birarada anlatıldığı bir roman. Buradaki kişilerin ve olayların ne kadar gerçek olduğunu Nâzım’ın hayatını yakından bilenler görebilir. Yani hem kendisinin
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü – Victor Hugo
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü (Le Dernier Jour d?un condamné de), dünya edebiyatının ölümsüzlerinden Victor Hugo’nun 1829 yılında yirmi altı yaşında yazdığı ölüm cezasına karşı çıktığı bir yapıtıdır. Victor Hugo’nun içerik olarak bu romandaki amacı çok yalın, çok açık: İdam cezasının hem trajik, hem de saçma yanını göstermek. Onun büyüklüğünde, onun dehasında bir yazar için böyle bir savı insani ve etik boyutlarıyla sergileyerek kanıtlamak hiç de güç değil. Ama bu romanın büyük önemi başka özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu yapıt, birinci tekil kişi ben ile yazılan romanın ilk örneği. Daha önce böyle bir yöntem bilinmiyor. Demek ki bu özelliğiyle
Dönüş – Cemil Kavukçu
Cemil Kavukçu, 1998 yılında yayımladığı Dönüş adlı ilk romanında 12 Eylül’ün öncesi ve sonrasının hesaplaşmalarını anlatıyor. Yazar ustaca anlatımı, kıvrak diliyle daha ilk sayfadan romanın içine çekiyor, sürükleyip götürüyor.
Romanın konusu ise şöyledir: Vedat, 1980 öncesinin çalkantılı döneminin yıktığı, dört bir yana savurduğu genç insanlardan biridir İnandığı her şeyi ve herkesi, hatta kendi benliğini ve kimliğini bile yitirmiş, çökmüş yaşamıyla baş başa kalmıştır. Bir yol ayrımındadır; devam edip etmemeye karar vermesi, kendi içine yapacağı bir dönüş yolculuğuyla belli olacaktır; bu yolculuğun başlangıç noktası da doğduğu, büyüdüğü, köklerinin olduğu yerdir. Geçmişe doğru çıktığı içsel yolculuğun acı vereceğini bilse de, bunu göze alır ve hem kendisiyle hem de geçmişindeki kişilerle yüzleşir: Sevgilisi Neslihan’la, kader arkadaşı Mesut ve Mustafa’yla, ailesiyle… Bütün bunlar, Dönüş’ün başarılı örgüsü içinde harmanlanıyor, romanın kahramanı Vedat’ı olduğu kadar okuru da sarsıyor;
Kıskançlık – Yuri Oleşa
Sovyet yazar Yuri Oleşa, Kıskançlık adlı romanını 1927 yılında yayımladı. Bu roman ilk kez dönemin Sovyet edebiyat dergisi Bakir Kızıl Topraklar?da yayınlanır ve oldukça övgü toplar.
(…) Stalin?in 1934?teki Yazarlar Birliği kongresinde yazarlar için kullandığı meşhur tanımlama ?insan ruhunun mühendisleri? kavramının yaratıcısı olan Oleşa bu romanla devrimin ilk yıllarında yaşanan ciddi değer çatışmalarını Sovyet toplumunun sıradan karakterleri üzerinden verir. Dönemin iç savaş kahramanlarını konu edinen ve doğrudan siyasi mesajlar içeren romanlarının aksine alegorik bir yapı kuran yazar dönemin çatışmalarını kendince somutladığı ?kıskançlık? kavramı ile anlatır. Yazarın bu üslubu ölümünden sonra, açıkça Sovyet yanlısı bir mesaj içermeyen her Sovyet yazarını Batı?nın sığ bir okumayla ?aslında gerçekten söylemek istediklerini ağır sansür koşulları yüzünden söyleyemediği için bu yolu seçmiştir? safsatasına meze yapılmaya çalışılmıştır. Halbuki meselenin özü yazarın yeni bir toplumsal yapılanmanın eşiğindeki Rusya?yı ve onun bağrındaki tarihsel-sınıfsal kökenlere dayanan çatışmaları en iyi nasıl söze dökebileceği sorunudur. Öte yandan