“Siyasal davalar vatandaşı suçlu çıkarmayı amaçlar” Uğur Kökden’le Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Her on yılda bir darbelerle sarsılan bir ülkede insanın kaçınılmaz yazgısıdır hep kaçak, hep saklı, hep ürkek, hep tedirgin yaşamak. Tekinsiz ve tedirgin zamanlardır çünkü yaşanmakta olan… Uğur Kökden de, ülkenin darbeler tarihine birebir tanıklık etmiş, türlü davalardan yargılanmış, hükümler giymiş, nice ayrılıklar ve acılar yaşamış, yokluk görmüş, kimileyin aç yatmış bir yazar, bir aydın. Kökden, 1971 ve 1980 darbelerini izleyen tutukluluk günlerinde yaşadıklarını ‘12 Mart Günleri’ ve ‘Uzun Gecenin Tutsakları’ adlı kitaplarla dile getirmişti. 1966-1988 yıllarını kapsayan günlüklerinden oluşan ‘Tedirgin Zamanlar’ isimli son kitabında ise ülke tarihindeki iki keskin kırılmanın öncesi, sonrası ve arasındaki günleri resmediyor yazar… Ayrıca bu anılarda Kökden’in okuduğu kitapların, gezdiği sergilerin izlerini sürüyor, dönemin edebiyat ve sanat camiasının peşine takılıyoruz. Kitap aynı zamanda Kökden’in yoksulluk ve yalnızlık günceleri. “Anıları, olayların iç yüzünü ve yazılanların/yazılmayanların sakladıklarını tahmin ederek okumak gerekir. Tutukluluktan çok özgürlüğün ve yalnızlığın -işsizlik, parasızlık, yurtsuzluk- ne gibi sorunlarla dolu olduğunu öngörmeye, anlamaya çalışarak” diyen Uğur Kökden ile o tedirgin zamanları konuştuk…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

Elif Şahin Hamidi: Kitabın sonundan başlamak istiyorum. Annenizin size verdiği şu koca paketten bahsedebilir miyiz? Paketin içinden “1971 Cezaevi Notları” ve babanızın, annenizin, kardeşleriniz yazdığı mektuplar ve sizin yazdığınız az sayıdaki mektuplar çıkıyor. 1948/49’dan 1957 yılı sonlarına dek uzanan bu mektuplar derin bir acı sunuyor size…

Uğur Kökden: 1988 Eylül’ünde annemin bana verdiği “1971 Cezaevi Notları”nı çoktandır arıyor, ama bir türlü bulamıyordum. Neden? Çünkü onları korkudan kendi evimde tutamıyordum. Kuşkusuz, korku, yalnız dağları değil evleri de beklemekte. Hesap dışı bir arama sonucu, onları elimden kaçırmak istemiyordum. Gerçi iyice biliyorum ki, günlüklerim suç unsuru taşımıyor. Ama yine de, elden çıkmasını istemem. Zaten cezaevinde, notlar tutmaktan çok onları koruyabilmek ve dışarı çıkarabilmek zordur. Bir kez de kurtardıysanız, sonra onları yitirmek, üstelik dışarıda yitirmek çok daha acı verir. Kaldı ki bu notlar, o tarihten bile yirmi yıl sonra (2009) ancak yayımlanabildi: “12 Mart Günleri (Karşı Günlük)”, YKY.

Elif Şahin Hamidi: Peki, ya sonra 1966-1988 yıllarını kapsayan günlüklerinizden oluşan “Tedirgin Zamanlar” nasıl ortaya çıktı? Çünkü geçen zaman -yani, çeyrek yüzyıl- sizin yakanızı bırakmaz. O tanıklığı, şöyle ya da böyle başkalarıyla paylaşmak zorundasınız…

Uğur Kökden: Aslına bakılırsa “Tedirgin Zamanlar”, düzensiz de olsa sürekli tuttuğum günlük notlarımın 1968-1988 dönemini yansıtmakta. Bu yirmi yılın içine, 12 Mart ve 12 Eylül gibi iki tutukluluk dönemi de girdiği için, askerlik yıllarındaki iki-üç günlük -izin aşımı sonucu- küçük oda hapislerini de renk katması amacıyla bu devreye ekledim. Yine de kimi yılları biraz üstünkörü geçmeyi uygun buldum. Sözgelimi, 1969/70 ve 1971 başı ile 1978/81 arasını (bu son tarihte, Ecevit’in başbakanlığındaki On Birler Hükümeti’nde, ben, İşletmeler Bakanlığı’nda Proje ve Yatırımlar Genel Müdürü idim).

Öte yandan, günlük, Türk edebiyatı için biraz yabancı sayılabilecek bir yazın türü olmakla birlikte ilk kez Salâh Birsel 1949’da kullanmıştı. Sonra Ataç, ‘Günce’ adını kullandı ilk günlüklerini yayınlarken. Aynı yıl Falih Rıfkı Atay da -benzer yazıları için- ‘Gündelik’, ‘Gündem’ gibi isimler kullandı. Çağdaş bir denemecimiz de (Mehmet Serdar) şöyle diyor: “Yazıya başlamanın ilk adımı, günlük. Geçmişinde düzenli günlük tutanlar, nitelikli yazıya/edebiyata daha kolay yol alabiliyor.”

Elif Şahin Hamidi: 60’lı yıllara dair anılar “Korku’nun İlk Çağı” başlığını taşıyor. Yunan ozanı Hesiod’un kölelik çağının acılarından bahsederken “İnsanın beşikteyken yaşlandığı bu çağ” dediğini belirtiyorsunuz. Asırlardan bu yana yeryüzünde değişen hiçbir şey yok galiba. Bugün de bir başka korku çağının hüküm sürdüğünü söylemek mümkün mü sizce?
Uğur Kökden: Korku’nun İlk Çağı, 12 Mart öncesi yıllar/günler. O sırada ben, Lenin’in “İşçi-Köylü İttifakı” kitabının çevirisiyle uğraşıyordum; Sol Yayınları’nın isteği üzerine. Ayrıca, Dost Yayınları’yla da (Salim Şengil ve Nezih Meriç) sıcak ve yoğun ilişkilerim vardı. Bu arada Ankara’da, yabancı bir baraj mühendisliği firmasında işe girmiş, 1968 Ağustos’unda da, Vatan (Ankara) gazetesinde, haftada birkaç gün dış siyasa yorumları yazıyordum. Bir ‘korku çağı’nın süregeldiğini söylemek, olası elbet. Yalnız ‘kitap’ değil, ‘yazı’ ve ‘söz’ üstünde genelde. Kaldı ki, Romalı bir düşünür de (Seneca), “Herkes korkunun, herkes umudun kölesi. Bana köle olmayan birini gösterin!” demiyor mu?

Elif Şahin Hamidi: Che Guevera’nın Bolivya Günlükleri ile ilgili yazdığınız yazıdan dolayı dava açılıyor size. Çünkü kimilerince sakıncalı görülüyor bu kitap ve onunla ilgili yazılmış bir yazı! Hala bugün de kitaplar yasaklanıyor, sansürleniyor. “Kitap üstüne estirilen terör”ün yazar üzerindeki etkisi/baskısı üzerine neler söylemek istersiniz?

Uğur Kökden: ‘Kitap’ üstündeki terör, kuşkusuz yazar üstünde de uygulanan bir terör demektir. Ayrıca gazete yazıları ve yazarları üstünde de, benzer baskıları yaşıyoruz. Bir ülke başbakanı çıkıp da, “Köşe yazarları ne kadar az yazarsa, ülkede o kadar huzur olur” diyorsa, öyle bir ülkede düş kurmak bile o denli suç olabilir. Örneğin, 1968’de (Ağustos başı), “Gerilla Günlüğü” (Che Guevara’nın Bolivya’daki silahlı savaşımının öyküsü) Hüseyin Güneş çevirisiyle ANT Yayınları arasında çıkmıştı. Kitap özgürce satılıyordu. Kaldı ki, “Savaş Anıları” da, o günlerde ikinci baskısını yapmıştı. Ben de, “Gerilla Günlüğü”nü birkaç gün içinde okuyunca, okuyucuya, Latin Amerika’yla ilgili siyasal bir tablo sunmak istedim, Vatan’da. 475 sözcükten oluşan bir makale, bir köşe yazısı hepi topu! Ayrıca içinde Türkiye’yle ilgili hiçbir şey yok. Yazı Ankara’da yayımlanıyor, ama İstanbul’da tek kişilik bir bilirkişiye gönderilip “TCK’nın 142. maddesinin ihlal edildiği” raporu alınıyor. İşte, size tehlikeli bir dava! Ancak bir buçuk yıl sonra aklandım. Ama yetmedi. Savcı, kararın bozulması istemiyle davayı temyiz etti. Temyizde bir oy farkla yine aklandım. Aleyhte fark oyu kullanan yargıç, üç-beş ay sonra Adalet Bakanı oldu. Davayı açan, bilirkişiyi saptayan, o günlerin Ankara Basın Savcı Yardımcısı Zekâi Turan’dı. Söz konusu 475 sözcükten oluşan makaleyi -salt bir fikir vermesi amacıyla- “Tedirgin Zamanlar”ın içine koydum. İlgilisi için…

Elif Şahin Hamidi: “Kitap, ülkemiz için aslında istenmeyen bir nesne” diyorsunuz kitabınızın başında. Kitabın bugünkü durumunu ve yayıncılık dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uğur Kökden: Yayıncılık dünyasına günümüzde kimi bankaların girmesi yanında, 40’lı yıllarda olduğu gibi MEB’nın da yayın dünyasına girmesi de yararlı olacaktır, düşüncesindeyim. Özellikle Türk Klasikleri’nin yeniden basımında…

Elif Şahin Hamidi: İki darbe arasında hep tedirgin, hep gizli saklı, hep kaçak günlere dair anılarınıza ve bir döneme tanıklık ediyoruz kitapta. Kendi evinize bile adeta köşe kapmaca oynayarak, korkuyla kol kola giriyorsunuz ya da köşe başında bir polis görünce yolunuzu değiştiriyorsunuz. Öyle ki bu korkulu zamanlar bir mide kanaması geçirmenize neden oluyor. O günlerin ruhunuzda açtığı yaralar kapandı mı; geriye kalan izlerden bahseder misiniz?

Uğur Kökden: Geçmişin o tür yaraları, izleri, elbette kolayca kapanmaz. Ama onlardan dersler çıkarmalıyız. Kolayca unutulmayacak dersler! Burada, Fransız ulusunun yaşamına mal olmuş bir sözü aktarmak isterim: “Acılar geçer, ancak acı çekmiş olmak asla!”. Çünkü bilincin geçmişi affetmesi olanaksız!

Elif Şahin Hamidi: Çok şaşırtıcı bir dava olan “20 Mark” davası ve hukuksal açıdan bir bikini-dava olarak nitelediğiniz “Barış Davası” üzerine konuşabilir miyiz biraz?

Uğur Kökden: “20 Mark Davası”, 12 Eylül tutuklanması sırasında, yurtdışı gezilerimin birinden kitaplığımda kalmış tek bir kupür üstünden İstanbul Emniyeti’nde açılmış bir dava. O tarihte mevcut ve geçerli olan ‘Türk Parasını Koruma Yasası’ gereği -öylesine küçük bir miktar bile olsa- yabancı bir paranın elde bulundurulması, suç oluşturuyordu. Öyle bir tutuklanma gecesinde, yüksek gerilimli bir anda, kolayca bu durumun sonuçlarını düşünememiştim. Sonra da bu dava, başka davalar yokmuşçasına sürdü gitti. İstanbul VIII. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, o tarihteki duruşmada, yargıç bana “Bu parayı nereden buldunuz?” diye sormuş, ben de, “Yerde buldum” demiştim. Yargıç ise, “Niye aldın? Ayağının ucuyla itseydin ya?” diye ne yapmam gerektiğini söylemişti. Barış Davası’na gelince, 1968 yılından başlayarak 1978’e dek değişik gazetelerde (Cumhuriyet, Vatan, Politika gibi) dış siyasa yazıları yazdım ve de yazıyordum. Bu kimliğimle, Barış Derneği Yönetim Kurulu’na seçildim. 12 Eylül’ün ardından da, tüm yönetim kurulu tutuklandı. Zaten Barış Derneği Davası, dönemin bir dış siyasa davasıydı. Ayrıcalıklı, çok değişik bir dava… Keşke, savunmalar yayınlanabilse… Çünkü ortada bir suç olmayınca nasıl ‘savunma’ yapacaksınız? Ben örneğin, uzun süre savunma hazırlamadım.

Elif Şahin Hamidi: “Aldığım izlenime göre, İngiliz hukuk sistemi bireyin suçsuzluğunu kanıtlamak yönünde işliyor. Oysa Türkiye’de adalet mekanizması bütünüyle vatandaşın suçluluğunu kanıtlamak için çalışıyor gibi görünüyor. Öylesi bir yönde görevli kılınmış” diyorsunuz 8 Eylül 1968’de. O zamandan bu yana hiçbir şey değişmemiş; ne dersiniz?

Uğur Kökden: Siyasal amaçlı davalar, vatandaşın suçlu olduğunu gösterme amacı taşır. Bu davadan önce verilen bir kararın varlığını ortaya koyar. Günümüzün kimi davaları gibi…

Elif Şahin Hamidi: Yoksulluk ve yalnızlık günceleri aynı zamanda bu anılar. Yemek yiyecek paradan yoksun olunan, sadece bir çift ayakkabıyla, bir-iki kıyafetle idare etmek zorunda kalınan zor zamanlar. Ve çocuklardan uzak zamanlar. Dergilere yazdığınız yazılardan elinize geçen üç beş kuruşla çocuklara bir bisiklet bile alamıyorsunuz (yazı-çizi işleri tıpkı bugünkü gibi para etmiyor)…

Uğur Kökden: Anıları, olayların iç yüzünü ve yazılanların/yazılmayanların sakladıklarını tahmin ederek okumak gerekir. Tutukluluktan çok özgürlüğün ve yalnızlığın -işsizlik, parasızlık, yurtsuzluk- ne gibi sorunlarla dolu olduğunu öngörmeye, anlamaya çalışarak. Bir bakıma, İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyarak. Dolayısıyla okur, yazılanlardan çok yazılmayanları düşünüyor. Hem her tutukluluk yılını, özgürlüğe kavuşunca, altı-yedi yıl süren rastgele bir ayak sürüme dönemi izliyor. Gerçi sonunda, şöyle ya da böyle, yine bir düzenli ortama dönüş var. Var ama ne ya da neler pahasına?

Elif Şahin Hamidi: Okuduğunuz kitaplara, gezdiğiniz sergilere, dönemin edebiyat ve sanat camiasına, bu camiayla olan ilişkilerinize de şahit oluyoruz anılarınızda. Bu açıdan sizin kuşağınızın şanslı olduğunu düşünüyorum. Bugün böyle bir edebiyat camiası ve böyle bir yakınlık söz konusu değil sanırım…

Uğur Kökden: Bu bir kuşağın soyut şansından çok, kişisel ilişkiler ve yakınlıkların oluşturduğu sağlam bir varoluş örgüsü. Doğal ki, bir de içinde bulunulan koşulların getirdiği dayatma var. Bu konuda, daha çok ayrıntıya girmek gereksiz… Bu arada “Tedirgin Zamanlar”ın sıra dışı denebilecek bir boyutu da, yalnızlığın ürettiği ve dolayısıyla varolan o sınırlı ortamı zenginleştirdiği çok sayıda ‘kitap’. Yazarın okuduğu, günlüğünün sayfalarına geçirdiği ve de sürekli sözünü ettiği kitaplar. Bu kitaplar, özel olarak, “Tedirgin Zamanlar”ın sonuna bir tür ‘özel isimler’ sıralaması halinde eklendi. Ta ki okur, isterse, kolayca o listeden yararlanabilsin diye. Yalnız okumalar, okunanlar mı? Bir de yazılanlar, basılması yönünde çaba harcananlar var! “Türkiye’de Batı Bunalımı”, sözgelişi. Dış siyasa yorumlarının bir bölümü… Sonra, SSCB’de, Volga ve Don Irmakları’nda geçmiş bir gezinin uzun öyküsü: “Gece’ye Evet” (Sözcükler Yayınevi, 2009). Yayını için kırk yıl beklenilen kitap! Ve de, yazılan denemeler…

Elif Şahin Hamidi: Resimle de yakın bir ilişkiniz olduğunu biliyorum. Bu kitapta da gezdiğiniz resim galerine dair notlarla karşılıyoruz. Resme olan ilgiliniz ve yazınınız üzerine etkisinden bahseder misiniz?

Uğur Kökden: Bir tarihte bir eleştirmen, benim denemelerimde ‘insan’ın olmadığını söylemişti. Daha sonra da, bir kadın dinleyicim, denemelerimde kadının olmadığını dile getirdi. Bu durumda, yazılarımda insana az yer varsa, geriye doğa -ve belki, betimleme- kalıyor. Doğayla onun yardımcısı olarak resim devreye girmiş oluyor. Resim yoluyla sanatçıların pek çok iletiler aktardığını öğrendim zaman içinde.

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Kitabın Künyesi
Tedirgin Zamanlar (1966 -1988)
Uğur Kökden
Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Günlük
İstanbul, 2013
232 s.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi, Yazarlarımızın son çalışmaları
Cemal Süreya: Bir tavşanla bir kaplumbağa canciğer arkadaş olmuşlardı.

İlkokulda bir ödülüm var: Bir Yavru Türk dergisi cildi kazandırmıştı bana. Üçüncü sınıftaydık, sanırım. Öğretmen, tavşanla kaplumbağa öyküsünü anlattı bize....

Kapat