Varlık Tutulması / Sartre Tiyatrosunda Varlık ve Hiçlik – Ahmet Bozkurt

Varlık Tutulması Sartre?ın varoluş felsefesini odağına alarak ilerleyen varoluşçu tiyatro üzerine yapılmış ilk kapsamlı çalışmadır. Elinizdeki kitabın ana eksenini Varlık ve Hiçlik düşüncesi oluşturmaktadır. Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk felsefesindeki varlık katmanları eşliğinde, onun tiyatro oyunlarında bu kavramların ele alınış biçimlerini eleştirel bir perspektiften kendi tekilliği içerisinde konumlandırarak olası tüm yorumlara bir parantez açma niyeti taşımaktadır. Hem çağdaş düşüncede yerini sağlamlaştıran ontolojik yönelimiyle hem de tiyatro yapıtlarında dışarısının özgüllüğünü ve tekilliğini ısrarla vurgulayan tiyatro anlayışıyla varlıktan gelen bir temsil biçimine olanak sağlayan Sartre ve varoluşçu tiyatrosu üzerine yeni bir açılım sağlamayı öngören Varlık Tutulması kendi eleştirel yöntemini olabildiğince bağlantısız bir uzamda kurmuştur.

Sartre’ın tiyatrosunun sonsuz güç istenci, bilinçaltı döngüsü, düşüşe ve olanaksız kurtarılışa olan bakışı onun bir anlatı ustası, denemeci, romancı ve filozof olarak tüm yapmak istediklerine karşılık gelen bir tamamlayıcılığa sahip olmasını sağlamıştır. Sartre’ın gerçeği budur. Onun tüm eserleri farklı alanlarda da olsa hep varoluşçu bir özün olabilirliği ve ekonomi-politiği üzerinden ilerler. O nedenle Sartre’ın tiyatro anlayışını biraz da kendi döneminin siyasal, yazınsal ve felsefi çevriminin olanaksız zamanında aramak gerekir. Varlık Tutulması bir anlamda Sartre?ın oyunlarının deşifre edilmesi gereken mesajının, hangi anlam alanları içerisinde teatral estetiğin bir dolayımlayıcısı kılındığının izini süren bir yapıt. Sartre?ın tiyatrosunun kurgusu, kişiler-arası ve öznelerarası ilişkileri oldukça nettir. İmaları, sahne kurgusu, yönelimsel ortaklıkları ise sahne üstünde Lacan’ın adına kesinlik dediği şeyin uğrağını oluşturur. Sartre’ın kaydettiği, gösterenler aracılığıyla tahakküm altına aldığı bu kesinlikler, varoluşçu kahramanın “Ben bir tuzağım” dediği noktadan sonra başlar. Bu açık görüşlü kesinlik, başkasının yüzüne savrulmuş bir hiçliktir. Varoluşçu kahraman o nedenle “Hiçbir şey değilsin” der. “Yeryüzünde senden hiçbir şey yok artık: senin olan ne varsa burada şimdi.”

Burada olanın ardına düşmek için Sartre?ın dünyasına yapılmış bir yolculuğun kayıtlarını tutan bu kitap örgülerini ilerleyen her satırda daha da sıklaştıran yapısıyla okuru varlık yitimi içerisinde yepyeni bir başkalık bilgisine tanıklık etmeye davet ediyor.

Büyük buluşma – Tevfik Kalkan
(20 Aralık 2012, http://www.cumhuriyet.com.tr)
Ahmet Bozkurt’un kaleme aldığı Varlık Tutulması, Sartre’ın varoluş felsefesini odağına alarak ilerleyen varoluşçu tiyatro üzerine yapılmış ilk kapsamlı çalışma.

Özgürlüğe mahkûm edilmiştim. ‘Neden varım?’ sorusunu sormam anlamsızdı zira bu soru ‘varlığı’ öngerektirirdi. ‘Beni bir yaratan var mı ya da yaratıldım mı?’ sorularını sormam da gereksizdi zira varlık var olan, var olmakta olan bir şeydi ve bu esnada tümüyle özgürdü. Bir yaratan olsa bile insan yaratılan değil özgür seçimleri ile varolandı. Şu halde ya bir yaratan yoktu ya da vardı ama insanı terk etmişti ve bu ikisi temelde aynı şeydi. Her an seçim yapmak zorunda olmanın verdiği yüksek kaygı ve bulantı verici bir yalnızlık, varlığın kendi varlığı içinde tecrit edilmiş olması ve kendinden olmayan ile hiçbir ilişkisi bulunmaması Sartre’ın düşün ve sanat yapıtlarının belkemiğini oluşturan bir leit motiftir.

İNSAN YARARSIZ BİR TUTKUDUR

Dostoyevski, saçmalamak insanın özgürlüğüdür demişti. Sartre ise ‘Yaratılmamış, var olma nedeninden yoksun, bir başka varlık ile ilişkiden yoksun olarak, kendinde varlık sonsuza dek fazladan olandır’ diyerek varoluşa ‘külliyen saçmalık’ etiketini yapıştırır. Sartre ömrü boyunca tüm eserleri ve eylemleri ile bu saçmalığa karşı gözü pek ve Don Kişotvari bir mücadeleye girişir. Kaybedecektir. Kaybedeceğini bilerek çıktığı savaş alanında yenilgisini, Don Kişot’un maceraları kadar görkemli eserler ve en az eserleri kadar görkemli bir yaşamla destanlaştırır.

Utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her var olan, başkalarının karşısında kendini fazladan olarak hisseder. Sartre bu durumu ‘Başkaları cehennemdir’ şeklinde özetler. Bu özet, Rimbaud’nun ‘Ben bir başkasıdır’ sözüyle tuhaf ve ürkütücü bir senteze ulaştı kafamda kitap boyunca. Ben bir başkası ise ve başkaları da cehennemse kişi yaşadığı hayata ve kendine yabancılığı ile ilk önce kendisi için bir cehennemdir.

Bu cehennemi var eden insanın Tanrı olmaya doğru attığı beyhude adımdır. Karşılığını asla bulamayacak olan arzuları ile insan yararsız bir tutkudur bu dünyada. İletişim kurma susuzluğu ile iletişimsizliğe yazgılı olan var olan, kendi dünyasının ağırlığını, bir başkasının bu yükü hafifletmesine izin vermeksizin taşır. Buna dair ne bir pişmanlığı ne de özrü vardır. Gerçekte insanın insanla ilişkisi efendi-köle diyalektiği biçiminde perdeyi açar ve gözetlenme sonucunda başkalaşma, yabancılaşma, nesneleşme, sahteleşme gibi tezahürlere yol açar. İçinde bulunduğumuz durumun dehşetini fark ettiğimiz anda kendimizi aldatma yoluyla bu dehşetten kaçarız.

Sartre, ‘başkası benim için skandaldır’ der. Çünkü her zaman başkasının varlığına ihtiyaç duyarız ve başkasının önünde kendimiz olmaktan utanırız. Başkasının önünde, kendimiz gibi olmadığımız ve bir başkası olduğumuz için kendimizden bir kere daha utanırız. İnsan özgür olmaya yazgılıdır ama başkasının varlığı insanın tutsak olduğu bu hücreyi bile elinden alır. Çünkü başkasının bakışına maruz kalan kişi bir nesne konumuna indirgenmiştir. ‘Nesne-başkasını görüyorum ama aynı zamanda özne-başkası tarafından görülüyorum, yani bir nesne olarak görülüyorum.’ Karşılıklı nesneleşmeye yol açan bu dondurucu bakış, varoluşu altüst eden bir bakıştır. Başkası benim ilk düşüşümdür diye açıklar durumu Sartre. Ve oradan devam eder: ‘Tanrı, sınırına kadar zorlanmış başkası kavramından başka bir şey değildir.’

Özneler arası bir ilişki olanaksızdır ve bu anlamda insan yaşamı başarısızlığa ve mutsuzluğa adanmıştır. İlişkinin olanaksızlığı, ilişki girişimlerini bir savaşıma dönüştürür. Bu savaşımın ilk evrelerini aşk, dil ve mazoşizm oluşturur. İkinci evresini ise ilgisizlik, arzu, ihanet, ve sadizm. Aşk, Sartre için başkasının özgürlüğünü köle gibi kullanmak için bir girişimdir. Bunun bir adım ötesi ise mazoşizmdir. Artık kişi özgürlüğünden vazgeçer. Başkası ile iletişim ve bağlantı kurmanın olanaksızlığına rağmen yapılan her beyhude girişim bir trajedi oluşturur. Sartre’ın oyunları da bu trajedi üzerine temellenir.

Sartre, oyunlarında insanın insanla iletişim kuramayışının öyküsünü destanlaştırır. İki yabancı motifinin alternatiflerini araştırır. Sonu hüsranla biten üçgenler kurar. Tanrılar ve kullar, krallar ve halk, baba ve oğul, ana ve kız, karı ve koca arasındaki Hegelyen açılımlar her seferinde bir kısır döngü ile sonuçlanır. Çünkü Charles Glicksberg’in de dediği gibi insanlık durumundaki her şey problematik ve süreklidir. Her çözüm aldatmacası aslında yeni sorunlara doğru yeni bir dönemece girilmesi ile sonlanır. Sinekler adlı oyununda bu durumun panoramasını çıkarır: ‘Her çağda cinayetlerin tekrar edilmesini istemeyen ve bunu engelleyen saf varlıklar ortaya çıkar. Fakat kullandıkları yollar başka cinayetlere, yeni felaketlere sebep olur.’ Nihayet kötülük ancak başka bir kötülükle alt edilebilir ve iyilik, kötülüğü olanaklı kılmaktan başka bir amaca hizmet etmez.

Bu lanet döngüsüne, bu sürekli karşıtlıklar ve çelişkiler içinde bocalayan insanın tüm tecavüz ve yıkımlarına karşı doğanın kendi dengesini yeniden kurma refleksi vardır. Doğa insanlardan tiksinir, tanrılar insanlardan tiksinir, doğa ile ilişkisinde insan hiçbir şeydir. Bu yüzden ölümü hayata, olasılığı zorunluluğa, anlamsızlığı anlama çevirmek ona uygundur. Bu, ifrata vardırılmış nihilizmdir.

Sartre’ın oyunlarının tüm kahramanları için şu kanayan yeryüzünde her sevinç edepsizliktir ve mutlu kişiler sadece yalnız olanlardır. Zira başkası sadece özneliğini değil düşüncelerini bile çalar. İnsan Tanrı tarafından yaratılır yaratılmaz ona ait olmaktan çıkmış ve terk edilmiştir. Tanrılar ve kralların acı sırrı şudur: ‘İnsanlar özgürler ama bunu kendileri bilmiyorlar.’ Bu yüzden insanlar trajiktir. İktidar denilen şey, dibi görülen bir uçurumdur. Bu yüzden krallar trajiktir. ‘Kudretli bir Tanrı olan ben kimim? İnsanların benden duyduğu büyük korkudan başka neyim?’ Bu yüzden tanrılar bile trajiktir.

HİÇLEŞME METAFORU

Sartre hem insan olmanın trajedisini yazar hem de bu trajiğe karşı savaş bayrağı açar. ‘Size geri veremeyeceğiniz bir şey verene yüreğinizin tüm kinini verin.’ Merhamet, ıstırap çekenin acısına, ona merhamet gösterenin acısını ekleyerek ıstırap miktarını artırır yalnızca.

Ben olmak bir fazlalıktır diyen Sartre, ataletin gücü içinde ikame edilmiş yabancılaşma durumunu, vicdan azabına, çarmıh özlemine kadar kanırtır. Ne var ki vicdan azabının kokusu, merhamet duygusu uyandırmak şöyle dursun tanrıların burnuna en hoş gelen kokudur.

Ben istedim ki seyirci kendini mahkeme önündeymiş gibi, yüzyılların önündeymiş gibi hissetsin diyen Sartre, Altona Mahpusları’nın Frantz’ına küfür gibi bir replik yazar: ‘Tarih galiplerin elinde yoğrulur. Onlar da yoğurdular ve sonunda Hitler’i verdiler bize. Onlar hiç mi yağma ve katliam yapmadılar? Hiç mi tecavüz etmediler? Hiroşima’ya atom bombasını kim attı? Onlar bizi yargılıyorlar ama onları kim yargılayacak?’

Varoluşçuluk, felsefi bir akım olarak insanın kendi varlığını sorgulama ihtiyacından doğmuştur. Sartre, bu ihtiyacın destanını yazarken, ataletin gücü içinde ikame edilen yabancılaşmaya boyun eğmemiş; sokağa, direnişe ve anlamsız hayata bir anlam bulma savaşına asla sırtını dönmemiştir. Brecht, bireye toplumcu perspektiften ulaşırken; Sartre, bireyden toplumsala ulaşmanın yollarını araştırmıştır.

İnsanın insanla, insanın krallarla ve insanın tanrılarla münasebetindeki dönüşümü var olma ve hiçleşme metaforu ile açıklayan Sartre, metafordan gerçeğe uzanan bir koridordan yol alarak Einstein’le büyük bir buluşma gerçekleştirir. Meşhur denkleminde enerji ile kütlenin eşit olduğunu ifade eden Einstein, buradan yola çıkarak evrenin bir yıldızlar hiyerarşisinden oluştuğunu ileri sürüyor ve ekliyordu: ‘Eğer bu koca evren bir yıldızlar hiyerarşisinden ibaretse, evren de hiçlikten doğmuş olabilir.’

Ahmet Bozkurt, ‘Jean Paul Sartre Tiyatrosunda Varlık ve Hiçlik’ adını verdiği çalışması ile Sartre’ın görkemli çabasına hakkını veren, başarılı bir çalışmaya imza atmış. Trajedi ve tragedya hep bir karar anı ile başlar demişti Sartre, büyük buluşma anını kaçırmak istemeyen okuyucuya tereddütsüz önerilir.

Kitabın Künyesi
Varlık Tutulması / Sartre Tiyatrosunda Varlık ve Hiçlik
Yazar:Ahmet Bozkurt
Ayrıntı Yayınevi
 Ekim 2012
160 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Nikomakhos’a Etik – Mert Sarı

İnsanlığın kültür birikimindeki anlamlı kök değerlere sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlığın, üzeri örtülmüş kültür hâzinelerini yeniden gün ışığına çıkarmak gerek....

Kapat