Site icon insanokur

Yaşar Kemal’e soru: Sizi etkileyen ilk kitabı, tam olarak hangi yaşınızda okudunuz? Hangi kitaptı bu? Hemen, bir gün böyle bir kitap yazacağınızı düşündünüz mü? Bu okumanın üstünüzdeki etkisi ne oldu?

Alain Bosquet

6- Sizi etkileyen ilk kitabı, tam olarak hangi yaşınızda okudunuz? Hangi kitaptı bu? Hemen, bir gün böyle bir kitap yazacağınızı düşündünüz mü? Bu okumanın üstünüzdeki etkisi ne oldu? Düşler kuran bir çocuk muydunuz, doyumsuz muydunuz, yoksa ortamınızla bütünüyle uyum içinde miydiniz? Ne zaman bağımsız olmanız gerektiği izlenimini aldınız? Bir de kuşkusuz daha önemli bir soru soracağım: İlk eğitiminiz nasıl oldu? Çocukluğunuzda kullandığınız dille, aydınların kullandığı, işlediği dil arasında önemli bir fark var mıydı? Kendini anlatabilmek için bir adaptasyon çabası harcamak gerekli miydi? Genel olarak ailenizin ve bulunduğunuz yörenin konuşma diliyle, okullarda öğretilen Türkçe arasında bir engel var mıydı? Ya da isterseniz sorumu şöyle özetleyelim: Konuşulan başka, yazılan başka mıydı?

Yaşar Kemal

6- Ömrümde ilk okuduğum roman Alphonse Daudet’nin Le Petit Chose idi. Ondan sonra da Kerem ile Aslıyı okudum. Bu bir ortaçağ türkülü hikayesidir. Kuruluş biçimi La Chanson de Rollandın tıpkısıdır. Bu hikayeyi okumak yasaktı. Onu okuyanlar karasevdaya tutuluyor, deliriyordu. Bu hikaye üstüne, onu okuyanlar için halk arasında daha çok şeyler anlatılıyor, karasevdaya tutulanlara örnek gösteriliyordu. Ben onu okudum ve ne karasevdaya tutuldum ne de delirdim. Bu iki kitabı okuduğumda ilkokul beşinci sınıftaydım.

Beni ilk etkileyen kitap Don Kişot oldu. Onu okuduğumda on yedi yaşındaydım. Daha önce Don Kişottan parçaları bizim ilkokul kitabında okumuştum ama, işte öyle, pek ciddiye almamıştım. Don Kişotu okuyunca yeni bir dünya buldum. Günlerce etkisinde kaldım. Cervantes bütün insanlığımı, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı. Bir karanlığa gömülmüş, sonra da içimde bir yücelme olmuştu. Bugünlerde de, politik yüzden, ilk karakola çağrılmıştım. Polisler bana hiç de iyi davranmamışlardı. Bu romanı okumadan, daha çok önceleri de kitaplar yazmaya kararlıydım. Şiirler yazıyor, şiirlerim edebiyat dergilerinde yayımlanıyordu. Bana klasikleri, Don Kişotu tanıtan Arif Dinoydu. Arif Dino ünlü ressam Abidin Dinonun ağabeyiydi. İkisi de İstanbuldan Adanaya sürgün edilmişlerdi. Ama orada eski Adana Valisi dedeleri Abidin Paşanın toprakları vardı. Arif Dino bu topraklardan birazını satınca bana klasiklerden yüzden fazla kitap hediye etti. Eve götürüp paketi açınca üç tane Don Kişotla karşılaştım. İkisini aldım, bir yanlışlık olmuştur, diye Arif Dinoya götürdüm. Fazla olmuş, bir yanlışlık var, dedim. Arif Dino, yanlışlık değil, dedi. Ömrünün sonuna kadar durmadan bu kitabı okuyasın, diye sana üç tane aldım, dedi. Ve Don Kişotlarımı gerisin geri eve götürdüm. Arif Dino da ressamdı. Hem de büyük bir ressamdı. Sergi açmak, yapıtlarını başkalarına göstermek gibi bir derdi yoktu. Resimlerini sadece kendi için yapıyordu. Bir de bizim gibi dostlarına gösteriyordu. Onunla dostluğumuz aralıksız on yedi yıl sürdü. Fransızca ve Türkçe şiirler yazıyor, Türk yenilikçi şiirinin babalarından birisi oluyordu. Abidin Dinodan da Sait Faikin ilk romanı Medarı Maişet Motorunu aldım okudum. Hayran kaldım.

Arif ve Abidin Dinolarla tanışmadan önce şiirler yazıyor, birçok dergide yayımlıyor, folklor derlemeleri yapıyor, büyük bilimsel kitaplar yazma hayalleri kuruyordum. Arif Dino Yunanca da bilirdi. Eskilere, yani klasiklere çok meraklıydı. Bana resim dersi bile verdi. Bir de Rimbaud’yu ezberden bilirdi. Sanırım bütün şiirlerini… Ve onunla on yedi yıl roman, sanat, sosyalizm tartıştık. Abidin Dino da beni epeyce etkiledi. Onunla da şiir, edebiyat, resim konuştuk çok. Bu iki insan da belki çağımızın en ince, en zevkli insanlarıydılar. Şimdiki gibi aklımda, Arif Dino bir gün tutturdu, çağımızın romancıları tek tipten korkuyorlar, dedi. Örneğin bunların içinden Don Kişot gibi bir tipi yazmaya yüreklilik gösterecek bir kimse çıkamaz. Ona göre dünya romanı, Don Kişot gibi, tek tipin romanıydı. İlyada da Akhilleusla Hektorun romanıydı. Abidin Dinodan modernleri öğrendim. Abidin Dinonun Üniversitede Fransızca Profesörü olan karısı Güzin Dino bana Fransız klasiklerinden bir liste verdi. Yalnız onları tanıdığımda ben bir edebiyat bölüğünün içindeydim. Adanadaki birçok şair, hikayeci arkadaşımdı. Dinolar Adanaya geldiklerinde ben onları çok iyi tanıyordum. Arif Dinonun şiirlerini okumuş, Abidin Dinonun resimlerini görmüştüm. Benim bölgemin Türkiyeye armağan ettiği büyük şair Karacaoğlan üstüne de Abidin Dino, o zamana kadar yazılmamış, yeni bir anlayışla bir yazı yazmıştı.

Don Kişotu okuduğumda, sosyalizmi benimsemiş, birkaç kere de karakola düşmüştüm. Sosyalizm üstüne elime ne geçerse okuyordum. Gene de bu işte Arif Dino bana yardımcı oldu. Abidin Dinonun çok başka özellikleri vardı. Sosyalist militanlığı edebiyatla birlikte götürmeye çalışıyordum. Hemen oracıkta, Adanada sosyalist gençlerden hatırı sayılır bir bölük kurulmuştu. Eski sosyalist işçilerle, aydınlarla ilişki kurmuştuk. Gece gündüz sosyalizm konuşuyorduk. O zamanlar Türkiyede yeterli sosyalist kitaplar yoktu. Örneğin Manifesto daktiloya çekilmiş olarak elden ele dolaşıyordu. Bunun için biz sosyalizmi usta çırak işi ağızdan öğreniyorduk. Elbet sosyalizmle birlikte, bu ağızdan öğrenmeler yüzünden çok da yanlış şeyler öğrendik.

Çocukluğumda kullandığım Türkçeyle yazılı Türkçe çok ayrı şeylerdi. Yazılı Türkçe fakir bir Türkçeydi. Bizim Türkçemizinse büyük bir zenginliği vardı. Biribirimizi kolay anlayamayacak derecede biribirimize yabancıydık. Ben onların dilini kolay öğrendim. Daha ilkokuldayken artık Çukurova ağzıyla konuşmuyordum. Ağzım İstanbullu ağzı olmuştu. Ama evde, köyde, kasabada anında ağzımı değiştiriyor, yerele dönüyordum. Uzun yıllar, yirmi altı yaşında İstanbula gelinceye kadar iki ağız konuştum. İstanbulluca ve Çukurova Türkmencesi… İstanbula geldikten sonra artık dilim bir İstanbullu diliydi. İlk hikayelerimin diyaloglarını Çukurova Türkmencesiyle yazdım. İlk hikaye kitabım Sarı Sıcak böyle çıktı. Baktım ki, kimse bir şey anlayamıyor, öteki baskılarda değiştirdim, ortak bir yazı dili aramaya başladım. Türkçede yazı dilinin fıkaralığı, Nâzım Hikmetin dili bunların dışında, halk dilinin inanılmaz zenginliği… Benim dil bilincim çok erken, on beş, on altı yaşlarımda gelişmeye başladı. Şiirlerimde olsun, yazılarımda olsun Çukurovanın canlı, çok zengin Türkçesiyle yazı dilinin olanaklarını birleştirmeye çalışıyordum. İlk yıllarda bu belki bilinçli değildi. Yalnız dilin bilincine çok erken vardığımı söyleyebilirim.

Bakın, bu benim için önemli bir soru, kendimi anlatabilmek için bir adaptasyon çabası gerekli miydi? Sanırım, çok yumuşak görünümüne karşın çok sert bir kişiliğim var. Kendi dışımdaki çok şeye boş verdim. Kendimi nasıl biliyorsam öyle anlatacaktım. Üstümde elbette genel etkiler oldu, ama hep burnumun dikine giden bir kişiliktim. Dilde Karacaoğlanın çok etkisinde kaldım. Bir şiirde, bir düz yazıda, bir anlatımda bir dilin nasıl geliştirilmesi gerektiği üstünde çok kafa yordum. Bir dil bir dünya demekti. Bu dünyanın temelleri çok sağlam olmalıydı ki, o dünya üstüne sağlam bir dünya olabilsin. Dili ayrıntılarla güzelleştirmek. Halk dili benim için çok zengin, çok canlıydı, doğa gibiydi. Nasıl etmeli de bu büyük zenginliği yazı diline geçirmeliydi. O zamanlar bunun ne kadar zor olduğunu bilmiyordum. Önümde büyük hayranlık duyduğum Nâzım Hikmet vardı ve o bu işi yapıyordu. O bile yetmiyordu bana. Daha çok zenginlik, daha çok zenginlik… Ben bunları düşlerken daha doğru dürüst noktalama işaretlerini bilmiyordum. Birkaç yıl içinde öylesine öğrendim ki noktalamayı… Bizim Türkçede birçok iyi yazar bile daha noktalamayı beceremiyor.

Doyumsuz bir çocuktum. Hiçbir zaman kendime yetmiyordum. Bir şeyler yapmaya, daha da çok kendimi göstermeye çalışıyor, durmadan da yaptıklarımla övünüyordum. Bu huyum arada sırada daha da teper. Uyuma gelince, inanılmaz derecede uyumsuzdum. Hep kendi başıma buyruktum. Kendimi hep bağımsız buldum kendimi bildim bileli. Yalnız Arif Dino ve Abidin Dinonun dostluklarına çok bağımlıydım. Arif Dinoyu çok dinliyordum. Birçok müşkülümü de Abidin Dinoyla tartışıyordum. Şimdi de onunla birçok sorunumu tartışıyorum. Eğer bu bir bağımlılıksa, ben bu kadar bağımlıydım.

YAŞAR KEMAL
YAŞAR KEMAL KENDİNİ ANLATIYOR
Alain Bosquet ile Görüşmeler
RÖPORTAJ
Yapı Kredi Yayınları

Exit mobile version