Tarık Akan: Yılmaz Güney – Bir ‘Yol’ Hikâyesi

yolBiri gelip kepeneğin başlığım kaldırdı:
“Sen Tarık Akan mısın? Yahu kalk ayağa da bir görelim…”
Gözümü açtım. Karşımda bir başçavuş dikiliyordu.

“Kalk,” diye tutturmuştu.
Hadi bakalım, istersen kalkma. Hem 1981’de Yılmaz Güney’in Yol (Bayram) filmini çekiyorsun, hem bu başçavuştan mermi ve silah almak için keyfinin olmasını bekliyorsun; sıkıysa kalkma.

Kalktım. Başçavuşla samimiyet kurmaya çalış­
tım. Yanında prodüksiyon amiri vardı.
“Tarık Abi, mermileri arkadaştan alacağız;
sağ olsun, bize yardımcı olacak.”
Böylece sinyali almış oldum: Adama kötü
davranma’ demek istiyordu, işimiz düştü, aman
diyeyim… Ondan alacağımız silahla filmdeki atı­
mı öldürecektim. Sıkıyönetim dönemiydi, kimse
silahını vermek istemiyordu. Prodüksiyon amiri
de bula bula bu başçavuşu bulmuştu; nemrut herifin
teki. Sahnenin çekimlerinin sonuna doğru
adamın gırtlağım sıktığımı hatırlıyorum.
Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ
kurulmuştu. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım
çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana
duyduğu sevgi ve bağlılığı hayvanın gözlerin-
den okuyordum. Kar fırtınasında yanıma gelip
kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime
dikiyordu. Çekim sırasında üstünden düştü­
ğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canı­
mın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni
avutmaya çalışıyordu. Onu hiç yularından tutup
çekmem gerekmemişti. İş bittiği zaman arkama
takılıp bir köpek gibi beni izliyordu. Filme
başlamadan önce yönetmen Şerif Gören’e,
“Meraklanma, bu sahnede atı öldürebilirim.
O kadar cesareti bulabilirim, yapabilirim,” dediğimi
anımsıyorum.
Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa
uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. Yakın
planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ateş edemeyen
bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el ve atın
yakın planları böylece aradan çıktı. Sıra öldürme
planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti,
genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde
bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan
fazla vermiyordu. Şerif Gören, “Kamera!” diyecekti
ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir
kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde
yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi
almıştık.
Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp
bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi.
Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime
gelmişti. Bu arada Şerif Gören,
“Kamera!” diye bağırdı.
Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu
atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum
işte.
“Ateş etsene! Ateş et!” diye bağırdı Şerif.
“Yapamayacağım Şerif, stop!” diye seslendim.
Atın başından ayrıldım.
“Ben bu atı öldüremem. Yakın plan başkası­
nın elini çek. Kusura bakma, yapamayacağım.”
Yılmaz Güney’in yeğeni araya girdi:
“Ben yaparım.”
Paltomu verdim. Kamera hazırlandı. Yeğeninin
el planı çekildi. Derken bir silah sesi…
“At öldü, gel Tarık,” dediler.
Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki
planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera
hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp
bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti.
Başçavuşa gittim:
“Mermi ver, at ölmemiş,” dedim.
Başçavuş, kendini tiksinti verici bir şekilde
naza çekiyordu. Yalvarta yakarta bir kurşun daha
verdi.
“Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak, hayvan
can çekişiyor,” dememe karşın bir tek kur­
şundan fazlasına razı edememiştim. Yeğen onu da
atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım.
Tam çekime geçilecekken, hayvan gene gözünü
açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum,
çıldıracaktım… Başçavuşun yanma gittim:

“Mermi ver!” dedim.
“Yok!”
O anda yakasına yapıştım:
“Senin de, merminin de…”
Küfrettim.
Yöre halkı adamdan yalvara yakara üç mermi
daha almıştı. Yeğen kurşunları boşalttı, at bu kez
öldü. Paltomu giydim, bir sonraki sahneye geçtik.
Senaryoya göre donmak üzereydim; atın karnını
kesecektim, ellerimi, ayaklarımı atın karnına
sokup donma tehlikesini bir süre geciktirecektim.
Ne yazık ki bu sahneyi kötü bir zamanda, hava
kararmak üzereyken çekmiştik. Ertesi güne
bırakamıyorduk çünkü gece boyunca kurtların
atı parçalayacağını biliyorduk. Sonuçta akşam­
üstü çekilen sahnede renkler çok koyu çıktığı için
Yılmaz Güney montajda bu bölümü çıkarmak zorunda
kalacak, bu da onu hem üzecek, hem de sinirlendirecekti.

* * *
Sahnenin devamında, topallayarak karımın
babasının evine geliyordum. Babayı çok yaşlı ve
gözleri görmeyen birisinin oynaması gerekiyordu.
Prodüksiyon amiri, Bingöl’den bir dilenci getirmişti,
seksen yaşında bir adam. Tek sözcük
Türkçe bilmiyordu. Oysa senaryoda söyleyeceği
sözler vardı. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Ben
içeri girince, bana,
“Hoş geldin Seyit,” diyecekti.
Çalışıyorduk, ama olmuyordu.
Sonunda Şerif, adama,
“Baba, ne istersen söyle, çaresi yok,” dedi.
Adam, uzun uzun Kürtçe bir şeyler söyledi.
İkinci repliği,
“Ne düşünüyorsun Seyit?” olacaktı.
Gene uzun uzun konuştu.
“Yahu baba, neler söylüyorsun sen?”
Adam konuştu, konuştu, bir türlü susmadı.
“Ne söylüyor, Türkçe’ye çevirin,” dedim.
Meğer adamcağız, sürekli aynı şeyleri yineleyerek,
“Jandarmalar geldi, beni karakola götürdüler,
jandarmalar geldi, beni karakola götürdü­
ler, bana dayak attılar, bana dayak attılar…” deyip
duruyormuş.
Sonuçta dublajda hepsi halledildi.
* * *
‘Yol’ filmi, benim kanımca dünyada en zor ko­
şullar altında çekilmiş, üstelik tüm zorlukların ve
özverilerin sonucu ortaya çok güzel bir yapımın
çıktığı sayılı filmden biridir. ‘Sürü’de de zorlandığımızı
anımsıyorum, ama ‘Yol’da bir de ‘cunta’yla
uğraşmıştık. 12 Eylül 1980 darbesinden dört
ay sonra Türkiye’de her şey karmakarışıkken, tutuklamalar,
işkenceler sürüp giderken, biz büyük
bir filme başladık. 30 Kasım 1980’de, Denizli’deki
yedeksubaylığım bitmeden Erden Kıral’dan telefon
gelmişti:
“Yılmaz Güney beni İmralı Yarı Açık Cezaevi’ne
çağırıyor, ne yapayım?”
“Hemen git, mutlaka bir proje vardır, beni hemen
ara, elimizdeki projeyi bırakabiliriz,” demiş­
tim-:
Birkaç gün sonra aradı. Telefonlarım dinlendiği
için bir-iki kelime söyledi:
“Bayram iznine çıkan on ik i mahkûm, bir hafta
sonra geri dönerler,” dedi.
Bu kadarı bile heyecanlanmama yetmişti:
“Erden, bu müthiş bir konu, elimizdekini bı-
rakıyoruz, bunu alıyoruz!”
Askerliğim biter bitmez Yılmaz Ağabey’in
Moda’daki evinde görüştük. Çok sevdiğimiz Prof.
Dr. K. dostumuz, zaman zaman raporlar yazıyordu
ve Yılmaz Ağabey kısa da olsa hapishaneden
çıkabiliyordu. Öncelikle sansür kurulu için bir senaryo
yazılacaktı. Bu tip senaryoları Nadya adında
bir kız yazardı; daha sonra filmi çekilen
hikâyenin bu senaryoyla hiçbir ilgisi olmuyordu.
Sansürden geçmeyen senaryo çekilemediği için
böyle bir yol izlemek kaçınılmazdı.
Senaryoyu Ankara’ya, sansüre ben götürdüm.
Yolda okudum, bir aşk hikayesiydi sansüre giden;
on ik i mahkûmun aşk hikâyesi. Ankara’da bir
hafta kaldım. O hafta boyunca sansüre sokamadım,
İstanbul’a döndüm. Fatoş Güneyle birlikte
Yılmaz Ağabey’e, İmralı Yarı Açık Cezaevi’ne gittik.
Deniz fırtınalıydı, gemi müthiş sallanmıştı.
Saatler sonra İmralı Adası göründü, ama çevresi
askeri hücumbotlarla sarılıydı. Ne olduğunu anlayamıyorduk.
İzinden dönen mahkûmları almaya
gelen motor kaptanı,
“Yılmaz Güney’i sevk ediyorlar, neresi oldu­
ğunu bilmiyoruz, bugün ziyaret yasak,” dedi ve
dediği gibi izinden dönen mahkûmları ahp gitti.
Gemiyle Mudanya’ya geldik çaresiz; orada
sorduk soruşturduk, öğrendik ki Yılmaz Güney’i
bir saat önce Bursa Cezaevi’ne götürmüşler. Hemen
Bursa’ya hareket ettik. Varınca Eatoş’u bir
otele yerleştirip öbür işleri ayarlamak için İstanbul’a
döndüm.
Ertesi gün Fatoş’un, Yılmaz Ağabey’i İsparta
Cezaevi’ne kadar takip edebildiğini, yolda bir-iki
kez görüşebildiğini öğrendim.
Fatoş İstanbul’a döndüğünde ben Ankara’­
daydım. Sansür Kurulu o sabah toplanacaktı. Kurul
altı-yedi kişilikti; her bakanlıktan birer kişi
vardı. Senaryolar okunmuştu, o gün karar verilecekti.
Milli Güvenlik Kurulu ve İçişleri Bakanlıklarının
temsilcilerine en zorlu üyeler gözüyle
bakılıyordu. Onlar olur verirse iş bitiyordu.
Sabah poğaçalar, börekler alıp gittim. Sansür
Kurulu’nun odasında bir yandan börekleri yiyor,
bir yandan konuşuyorduk. Üyeler birer ikişer gelmeye
başlamıştı. İçişleri ve Milli Güvenlikçiler de
geldiğinde ben bir konuşma yapmak üzere sözü
aldım:
“Beyler, okumuş olduğunuz senaryo, hepinizin
bildiği gibi, Yılmaz Güney’e aittir. Bugüne kadar
yazılmış senaryoların en güzeli olduğunu fark
etmişsinizdir. Türkiye aleyhine yapılmış propagandaların
sonucu olarak, bizi dünyaya rezil
eden, hapishanelerimizin olmayan yüzünü çarpı­
tarak gösteren ‘Geceyarısı Ekspresi’ filmine karşı
düşünülmüş bir senaryodur. Yılmaz Güney yıllardır
hapishanelerde yatmıştır ve hapishanelerimizin
asla ‘Geceyarısı Ekspresi’ filmindeki gibi
olmadığını dünyaya söylemek istemektedir. Bakın,
Türkiye’deki mahkûmlar, istedikleri zaman
izin bile alabiliyorlar, mahkûmlar hapishanede insan
haklarına aykırı bir yaşam sürmemektedirler,
demek istemektedir…”
Kendimi kaybetmiş, palavra ardına palavra
sıkmaya başlamıştım.
Milli Güvenlik görevlisi, öbür üyelere döndü,
“Peki ama, bizde hapishanelerde izin diye bir
uygulama var mı, yasal mı bu?” diye sordu.
Ben sustum, çünkü bilmiyordum. Var mı yok
mu; bir tartışmadır başladı. Bir süre sonra üyelerden
biri yasayı bulup getirdi. Hapishaneden izin
alma koşullarını okumaya başladı. Bir üye sordu:
“İyi ama, bu yasanın maddesi bu senaryoda
belirtilmemiş. Kim anlayacak mahkûmların bu
yasaya dayanarak izne çıktıklarını?”
Hemen atladım:
“Aman efendim, bu hiç sorun değil. Hemen
Yılmaz Güneyle konuşup bu yasa maddesini bir
şekilde senaryoya sokturacağım. Filmde görmezseniz
filmi reddedersiniz; ama ben size söz veriyorum…”

“Peki Tarık Bey, dışarıda bekler misiniz?”
Dışarı çıktım, kapı kapandı, beklemeye baş­
ladım. Uzun bir süre sonra kapılar açıldı. Hemen
içeriye daldım.
“Hayırlı olsun, oybirliğiyle çıktı,” dediler.
Müthiş sevinmiştim. Ne olur ne olmaz diye
kararı hemen almak istiyordum. Bekledim. Biraz
sonra karar da elimdeydi artık.
Senaryonun adı : Bayram
Ait olduğu kurum : Güney Film
Senaryo yazarı : Yılmaz Güney
Dosya no : 91134-618
Çekileceği yerler : İstanbul, Bursa, İzmir,
Konya, Eskişehir, Mersin,
Adana, Bingöl, Gaziantep,
Urfa, Diyarbakır, Ankara.
Çekileceği tarih : 1980-1981
Karar tarihi -.17.12.1980
Yılmaz Ağabey, İsparta Yarı Açık Cezaevi’ndeydi.
Gider gitmez ayrıntıları ayarlamıştı; gece
yarısına doğru hapishane müdürünün telefonundan
görüşebildik. Telefonu açtım, karşı taraftan
birine,
“Ben Tarık Akan, Yılmaz Güneyle görüşmek
istiyorum. Yarım saat sonra yeniden arayacağım,”
deyip hemen kapattım.
Yarım saat sonra yeniden aradığımda Yılmaz
Ağabey telefonun öbür uçundaydı.
“Sansürden çıktı Yılmaz Ağabey, gözümüz aydın,
geçmiş olsun…”
Yılmaz Ağabey havalara uçmuştu, çok sevinmişti.

“Hepimize hayırlı olsun Tarıkçığım, yarın ya
da öbür gün İsparta’ya gel…”
Sonra telefonu kapattık.
O gece Ankara’daki arkadaşlarımla bir evde
sabaha kadar kafa çektim. Çok neşeliydim.
Ertesi gece Ankara’dan çıkıp, sabahın ilk saatlerinde
İsparta’ya vardım. İsparta Yarı Açık Cezaevi’ne
ilk gelişimdi. Çevresi uyduruk dikenli
tellerle çevrili, büyükçe, sarı bir binaydı. Daha kapıya
gelir gelmez anladım ki bütün gardiyanlar
beni bekliyordu. Yılmaz Ağabey’den duymuş olmalıydılar.
Büyük bir sevgi gösterisiyle karşılandım.
Beni hapishanenin mutfak tarafından içeri
soktular; kocaman bir mutfaktı, uzun uzun, gri
renkte masalar ve sandalye yerine de banklar vardı.
Ocaklar kapkaraydı ve kazanlar gördüğüm en
büyük kazanlardı. İçeride kimse yoktu. Bir merdivenden
yukarıya çıktık. Demir parmaklıklı kapıdan
geçip koridora geldik. Mahkûmlar koridoru
doldurmuştu; hepsi, “Hoş geldin Tarık Abi,” deyip
elimi sıkıyordu. Odaların demir kapıları koridor
boyunca iki yanda uzayıp gidiyordu, kapıların
ardında dörder-beşer kişilik ranzalar görülüyordu.
Bir süre ilerledikten sonra Yılmaz Ağabey’in
odasına geldik.
Yatağa oturmuştu. Önüne bir portakal sandığı
çekmiş, üstüne kâğıtları yaymış, elinde kalemler,
çalışıyordu. Beni görünce yerinden fırladı. Sarıldık;
beni kollarıyla sımsıkı sardığını hatırlıyorum.
Keyfi yerinde olduğu zaman böyle yapardı;
uzun uzun, sıkı sıkı sarılırdı. Beni hemen çalışma
masası gibi kullandığı portakal sandığının yanına
oturttu, senaryoyu anlatmaya başladı:
“On ik i mahkûm: Battal, Mercan, Süleyman,
Seyit, Abbas, Mevlüt, Yusuf, Ömer, Mehmet, İsmail,
Hamza, Mirza… Hepsinin hikâyeleri hazır,
ama daha etlenmedi, sahneler ve diyaloglar yok.”
Hayranlık ve heyecanla dinliyordum. Hepsinin
hikâyesi bir başka güzeldi. Yılmaz Ağabey anlattıkça
coştu, coştukça anlattı… Anlatırken ayağa
kalkıyor, karakterleri oynamaya başlıyor, böyle
yaptıkça da yerinde duramıyordu. Bir an çocuk
oluyordu, sonra birdenbire kocaman bir adam gibi
dikiliyordu. Şivesi, mimikleri, jestleriyle sahnedeki
karakterleri karşılıklı oynuyordu. Sinirle
bağırıyor, dişlerini sıkarak konuşuyor, sonra bir
başkasını oynarken en yumuşak, sevecen halini
takmıyor, kahkahayla gülüyordu. Tiyatro seyreder
gibi yerimden onu izliyordum. O da bir yan-
dan benim tepkimi ölçüyordu. Öylesine akıllıydı
k i, gözlerimin içine bakarak oyunu sürdürüyor,
hoşuna gitmeyen bir tepki verdiğimde oynadığı
karakteri tekrarlıyor, değişiklikler yapıyor, sonra
yine devam ediyordu. Hiç kimsede olmayan o çekim
gücüyle istediği an karşısındaki insanı girdabına
katıp sürükleyebileceğini düşünmüştüm.
Gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Karşılaşmamızın ve film tasarısının ilk heyecanını
atlattıktan sonra çay içip konuştuk. Hangi
rolü oynamak istediğimi sordu.
“Hepsini birden oynamak istiyorum,” deyince
kahkahayı patlattı.
“Bana sorsalar ben de bu yanıtı verirdim aslında,
hepsini çok sevdim, hepsi de çok gerçek,
değil mi?” dedi.
Abbas’ı oynamamı istiyordu. Çok güzel bir
roldü, ama sonraki günlerde Abbas’ı ve Abbas’m
olaylarını geliştiremeyeceğini fark etti. Bir hafta
sonra Seyit Ali rolüne geçtim. Daha sonraları onu
hapishanede ziyarete gittiğimde bana hep Seyit
Ali’yi oynamaya çalıştı. Çalıştı diyorum, çünkü
yazdığı karakterle oynadığı kişi farklıydı. Ben karakteri
sert görünüşünün içinde yumuşak, sevecen,
duygusal biri olarak yorumluyordum, Yılmaz
Ağabey ise aksine acımasız, uzlaşmasız, aksi biri
olarak.
“Doğa adamı böyle olur, bunu mutlaka böyle
oyna,” diye öğütlüyordu.
Bir aralık gözümü kaçırmış olacağım, hemen
yakaladı:
“Ne oldu, beğenmedin mi?” diye sordu. “Kötü
mü oynuyorum dersin?”
İ lk günler kem küm ediyordum, ama gene karakterle
ilgili böyle bir uyuşmazlığımız sırasında,
“Evet Yılmaz Ağabey, kötü oynuyorsun!” demeye
cesaret edebildim.
Birden durdu; ciddileşti:
“Haklısın Tarık,” dedi. “Bu hevese bir son
vermek gerek. Benim işim kameranın arkasında.
Oyunculuk artık bir kenarda beklemeli; senaryo
ve yönetmenlik benim işim…”
O günden sonra bir daha karşımda hiç oyunculuk
yapmadı, ama karakterlerin yapısı hakkında
günlerce konuşmaya devam ettik.
Bütün görüşmelerin, tartışmaların, karşılıklı
değerlendirmelerin ardından Yılmaz Ağabey, ‘Yol’
(Bayram) filminin senaryosunu tam sekiz kez
yazdı. Sekizinci senaryoyu hapishaneden ben alıp
getirdim. Senaryonun arkasına şöyle yazmıştı:
“Artık çok yoruldum. Bazı yerleri daktiloya
çekemedim. Siz halledin. Başarılar.”
Bir gün,
“Nasıl hallediyorsun? Sekiz ayrı senaryo, sekiz
farklı hikâye; işin içinden nasıl çıkacaksın?”
diye sormuştum.
“Diyelim, yedi senaryonun kesişen sahnelerinden
birini alıyorum: Abbas dağa çıkıyor. Yedi
senaryoda da Abbas dağa çıkıyor. Ama her biri
farklı. Bunların hepsini ayrı ayrı yere seriyorum,
bir sandalyenin üstüne çıkıyorum, hepsine tepeden
bakıyorum. Yukarıdan bakınca her şeyi daha
net görüyorum. Hangi hikâye daha güzelse onu
seçiyorum. İşte böylece sekizinci senaryoyu oluş­
turuyorum.”
‘Yol’un senaryosunun bitiş tarihi 23 Ocak
1980’di. Arkasından ‘Dağ’ adlı bir senaryoya baş­
lamayı tasarlıyordu. ‘Dağ’ hakkında da uzun
uzun konuşmuştuk. Onda da oynamamı kararlaştırmıştık.
‘Yol’daki rolüm Bingöl’deydi. Onu tamamlayınca
Muş’a geçecek, ‘Dağ’ filmine başlayacaktık.
‘Dağ’ın yönetmenliğini Zeki Ökten yapacaktı.
Öncelikle sansürden geçirmek gerekiyordu.

Aldım senaryoyu, gene ben götürdüm Sansür
Kurulu’na. Reddedildi. Daha sonra Danıştay’a
başvurduk, orada da reddedildi. Gerekçe ikisinde
de aynıydı: ‘Dağı aşmak, emperyalizme karşı bir
savaştır; burada ‘dağ’ bir simge olarak kullanılmakta,
bilinmeyen güçlere karşı savaşmak anlamına
gelmektedir’ gibisinden ik i sayfa dolusu
yazmışlardı.
Büyük bir keyif ve mutlulukla planlanan,
ama hayata geçirilememiş bu hikâye, dağın ardında
kurulu bir köyde başlıyordu. Yolları kardan
kapandığı için kuruldu kurulalı bu köyden kışın
kimse kasabaya inmemişti. Oynayacağım adamın
oğlu ölüm döşeğindeydi. Dört arkadaş, yüzyıllardır
kimsenin yapamadığını yapmayı göze alıp
hasta oğlanı hastaneye yetiştirmek üzere, hem
dağı, hem de köyün kaderini aşmaya karar veriyorlardı.
Yolda önce hasta çocuk ölecekti. Ama baba,
ötekilerden bunu saklayacaktı. Günler sonra
iki ölü daha verilecekti. Her şeye karşın kasabaya
inildiğinde baba, sadece, “Başardık,” diyecekti…
Bu film, ‘Yol’ kadar büyük bir projeydi ama
onun kadar şanslı değildi.
‘Yol’ filmine başlayalı üç ya da dört hafta oluyordu.
Yönetmen Erden Kıral’la Cunda Adası’nda
çalışıyorduk. Hapishaneden izne çıkan mahkûmların
sahneleri çekiliyordu. Motorlar, sandallar,
i k i otobüs dolusu figüran… Çekimler oldukça yavaş
gidiyordu, öyle ki daha işin basındaydık ama
program altüst olmuştu bile. Önümüzdeki uzun
rota bizi bekliyordu. Sırasıyla Bursa, Eskişehir,
Konya, Adana, Mersin, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır,
Bingöl’de önemli çekimler yapılacaktı. Bu
sırayla Türkiye’yi dolaşacaktık ama biz hâlâ Ayvalık’taydık.
Elimizi çabuk tutmazsak kar kalkabilirdi;
bu da çok büyük bir sorun olurdu.
Bir gece geç saatte odamın balkonunda oturuyorken,
hemen aşağıda bir taksi durdu. İçinden
Eatoş Güney çıkıp koşarak, telaş içinde otele girdi.
Bir terslik olduğunu anlamıştım. Kapıda yakaladım:

“Ne oldu Eatoş, hayırdır? Sıkıyönetim’den bir
terslik mi çıkardılar?”
“Tarık, hemen yönetmen, prodüksiyon amiri,
bütün sorumlu arkadaşları topla, Yılmaz’dan talimat
geldi!”
Acele toplandık. Merakla Fatoş’a bakıyorduk.
“Arkadaşlar, Yılmaz Güney’in talimatıdır: ‘Bavul
topla! İstanbul’a dön! Hemen şimdi! Film dur-
duruldu!'”
Donup kalmıştık.
“Fatoş, bize söylemek istemediğin bir şey mi
var? Sıkıyönetim’in işi mi bu? Lütfen; bilmek istiyoruz.”

“Hayır, böyle bir şey yok. Tamamen Yılmaz’m
kararı. Erden Kıral arkadaşımız yönetmenlikten
alınmıştır, başka da herhangi bir olay yok.”
Figüranları uyandırdık:
“Bavul topla.”
Herkes bavulları topladı. Sokağa çıkma yasağı
kalkar kalkmaz otobüslerle İstanbul’a dönü­
lecekti. Hiçbirimiz olup bitenlere inanamıyorduk.
Yılmaz Ağabey nasıl olurdu da filmi durdururdu?
Kimseye bir şey söyleyemiyorduk.
Yeşilçam zaten kaynıyordu, her kafadan bir
ses çıkıyordu. Kimi, Erden Kıral yönetmenlikten
nasıl alınır, diyor, kimi de film durdurulduğu için
seviniyordu.
Ortalık karmakarışıktı.
Yılmaz Ağabey bir hafta sonra Moda’daki evine
geldi. Sabah saat yedide ziyaretine gittim.
Yılmaz Ağabey, elinde tuttuğu büyük bir konyak
kadehiyle kapıyı açtı. Sabah sabah konyak iç­
mesine şaşırmıştım. Kedi, karnında kocaman bir
yara bandıyla yerde baygın yatıyordu, Yılmaz
Ağabey de ona bakıyordu… Ben de baktım… Uzun
bir aradan sonra,
“Tarık, bak şu kediye, bak, annem gibi,” dedi.
Donup kalmıştım. Ne demek istediğini günler
sonra anlayacaktım.
Neden sonra oturduk, konuşmaya başladık.
Gerçekten Yılmaz Ağabey durdurmuştu filmi.
Gelişmelerden hoşnut kalmamıştı. Filmin güzel
olmayacağını, aklındaki gibi olmayacağını anlamıştı.
Yeni bir yönetmen bulmak gerekiyordu.
Bütün yönetmenleri konuştuk. Kim kalkabilirdi
böyle bir senaryonun altından?
“O. Bu. Şu.”
“Yok, yok, yok.”
“Yılmaz Ağabey, bir tek yönetmen var bunun
altından kalkacak, o da Şerif Gören,” dedim.
“Ama o da hapiste. Yapacak bir şey yok. Böyle gü­
zel bir senaryoyu harcamayalım, bekleyelim diye
düşünüyorum. Bir yandan da, bu karmaşada filmi
bitirmemiz gerek, diyorum. Çünkü Sıkıyönetim
yerleştiğinde çekimler de tehlikeye girecektir…”
Gece yarısına doğru karar almıştık: Filmi bı­
rakıyorduk. Belki bir yıl, belki daha fazla bir süre
için. Bu durumda o zamanın parasıyla beş milyon
Ura çöpe gidiyordu.
Yılmaz Ağabey ertesi gün sabah erkenden Zeki
Ökten’le birlikte Muş’a hareket edecekti. Hapishaneden,
‘annem hasta’ diye izin almıştı. Annesi
Muş’ta olduğu için Muş Savcılığı’na izin belgesini
imzalatması gerekiyordu.
Sokağa çıkma yasağı başlamadan Yılmaz
Ağabey’in evinden ayrıldım. Taksim’den geçerken
ertesi günün Milliyet gazetesini aldım. Filmle
ilgili her şeyin suya düştüğü gerçeğini içime
sindirmeye çalışıyordum. Gece evde gazeteyi
okumaya başladım. En altlarda küçücük bir haber
nasıl olduysa gözüme çarptı:
‘Film yönetmeni Şerif Gören Sıkıyönetim’ce
serbest bırakıldı.’
Sevinçten havalara uçmuştum. Hemen Yılmaz
Ağabey’i aradım:
“Aman Yılmaz Ağabey, sakın yarın yola çıkma,
çok önemli bir haberim var, saat altı buçukta
sendeyim,” dedim.
Saati kaçırırım korkusuyla sabaha kadar uyumadım.
Sokağa çıkma yasağının bitmesini bekliyordum.
Altı buçukta kapının önündeydim, elimde
gazete…
Yılmaz Ağabey’e büyük haberi verdim. Muş
yolculuğu bir gün ertelendi. Şerif Gören acele bulunacak,
Yılmaz Güney’in evine getirilecekti.
Bütün gün Şerif arandı. Şerif yok. Hiçbir yerde
yok. Yılmaz Güney’in arkadaşları, Yeşilçam’-
daki arkadaşlar, İstanbul’u karış karış aradılar,
ama Şerif Gören’i kimse bulamadı. Hiçbir yerde
yoktu. Buhar olup uçmuştu. Nerede olduğunu
kimse bilmiyordu. Her yere haberler salındı, herkes
bir yerlerde Şerif Gören için beklemeye baş­
ladı.
Sonunda, o gece saat on birde, Şerif evinden
içeri girerken, Yılmaz’m adamları kapıda koltu­
ğunun altına senaryoyu sıkıştırmışlar,
“Bunu oku, yarın sabah erkenden şu adrese
gel, Yılmaz Güney seni orada bekliyor,” demişler.
Ertesi gün gene sabah erkenden Yılmaz Ağabey’in
evine gittim. Şerif saat dokuz gibi geldi.
Kafası sıfır numara tıraşlıydı. Hapisten bir gece
önce geç saatte çıkmıştı. Sarılma öpüşme faslından
sonra, Şerif,
“On ik i mahkûmun hepsini çekemem, altı
mahkûm olabilir; zamanımız yok, karlar erimeye
başlar,” dedi.
Yılmaz Ağabey:
“Şerifçiğim, senaryo sana ait. İstediğin sayfayı
çıkart. Nasıl istersen öyle olsun. Ama filme bir
an önce başla. Muş’a gitmeyi bir gün daha ertelersem
yarı açık cezaevi hakkımı kaybederim. Sıkı­
yönetimle başınız belaya girmeden bitirin filmi…”

Böylece hızla filme başladık. Her şeyi yeni
baştan çekiyorduk. Hapishane sahneleri İstanbul’da
tamamlandı.
Anadolu turu için yolculuk başladı.
İlk durağımız Bursa’ydı. Bursa Sıkıyönetim
Komutanlığı film için izin vermişti ama çekim sı­
rasında engel oldular, izne karşın filmi çekemeyeceğimizi
söylediler. Tüm kapıları çaldık, ne yaptıysak
olmadı. Israr edersek başımızın derde gireceğini
söylüyorlardı. Hemen Bursa il sınırlarını
terk etmemiz emredildi.
Üç minibüsle sınırı terk ettik. Minibüslerden
birinin camlarına kamuflaj yapıp, çekilecek sahnelerde
görevli olan oyuncular ve kamerayla yeniden
Bursa’ya girdik. Aracı uygun bir yere park
ettik. Kamerayı minibüsün içinde bırakıyor, kapalı
perdenin aralığından çekim yapıyorduk.
Dört-beş saatte gerekli sahneleri çekip işimizi bitirip
Bursa’dan kaçtık.
Gece bir yerlerde konaklıyor, gündüz yollarda
çekim yapıyorduk. Minibüsün içini, yol geçişlerini
falan çekiyorduk.
Konya’ya doğru yol alıyorduk. Akşama oraya
vardık. Elimizde Konya Sıkıyönetim Komutanlı­
ğı’ndan film çekme izni vardı, ama onlar da çekime
izin vermediler.
Benim otobüs garı ve trene binme sahnelerim
çekilecekti.
Bu kez kapı kapı dolaşıp, “Bakın bizim iznimiz
var,” gibi boş laflar etmekten vazgeçmiş, kimseye
bir şey söylememeye karar vermiştik. Trene
binme sahnem gene gizli çekildi. Sonra sokağa
çıkma yasağı başlayana kadar minibüsle Konya
dışında dolaştık. Yasak başlama zamanına doğru
i k i minibüsle gara geldik; birinde ışıklar vardı,
öbüründe kamera, teknik ekip ve ben. Gardan
içeri girdikten bir süre sonra sokağa çıkma yasağı
başladı. Çevrede yalnızca inzibatlar görünüyordu.
Gecenin çok geç bir saatinde çekime başladık.
Garın içinde ne varsa çektik, askerleri bile oynattık.
Sabaha kadar bütün işimiz bitirmiştik.Yasak
kalkar kalkmaz Konya’dan da kaçtık.
* * *
Çekilen negatifler kuryeyle İstanbul’a gönderiliyor,
İstanbul’da biriktiriliyor, parti parti Türkiye
sınırları dışına çıkarılıyor, İsviçre’ye ulaştırılı­
yordu. Tehlikeli bir iş yapıyorduk. Yakalandığı­
mız an hepimiz hapse girebilirdik. Tüm ekip bunun
farkındaydık ve hepimiz buna razıydık. En
azından, çekilmiş negatiflere el koyamayacaklarını
biliyorduk.
Konya’dan sonra Adana’ya gitmemiz gerekiyordu,
ama karlar erimek üzere olduğundan hızla
Diyarbakır’a, oradan Bingöl’e giderek tersten bir
yay çizmeye karar verdik. Urfa, Gaziantep, Adana,
İstanbul; filmin en önemli sahneleri bu şehirlerde
geçiyordu. Senaryonun tamamını gizü kamerayla
çekmemiz olanaksızdı. Askeri giysiler,
gerçek silahlar, askeri araçlar bulmak, rütbeli rütbesiz
birkaç subayı filmde oynatmak gerekiyordu.
Nasıl yapacaktık, bilmiyorduk. Sıkıyönetim’i
atlatmanın başka yollarını bulmak gerekiyordu.
Yeni bir yöntem denemeliydik.
Ekibin tamamı, Diyarbakır’a gelip otele yerleşmişti.
Ertesi gün, sabah erkenden, elimde Divan
Pastanesi’nden alınmış bir kutu çikolatayla
sansür senaryosunu Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na
götürdüm. Komutanla görüşmeyi
bekliyordum. Rahat görünmeye çalışıyordum
ama heyecandan ölecektim. Kısa bir süre sonra,
omzu kalabalık bir subayın karşısında yerimi aldım.
Komutan benimle sıcak konuşuyordu. Sansür
Kurulu’na attığını palavraları ona da söyledim.
Komutan senaryoyu karıştırdı. Bir ara ağzından,

“Olabilir, ama senaryoyu incelememiz gerek,”
gibisinden bir söz çıktı.
Hemen cesaretlendim:
“Komutanım, Diyarbakır’da film çekmek çok
zor. Şehir çok karışık. Güvenliğimizin sağlanması
gerek. İk i cemse asker sabahtan akşama kadar
bizi beklemeli.”
Komutanın yanıtı umut vericiydi:
“Senaryoyu okuyalım, yarın gerekeni yaparız.”

Ertesi gün izin çıkmıştı. Silahları, her şeyleri
tam takım, ik i cemse dolusu asker vermişlerdi
yanımıza. Ama askerleri filme almak yasaktı. Biz
de bunun için söz vermiştik. Hemen çekime baş­
ladık. Cemseleri, askerleri şehrin ortasına yaydık.
Kameranın önünde ben duruyordum ama kamera
hep askerleri çekiyordu. Onların halkla konuş­
malarını; itişmeleri, kakışmaları, her şeyi çekmiş­
tik. Olup biteni anlamadılar. Daha sonraki günlerde
işi iyice abartıp askere diyaloglar vermeye,
otobüsleri durdurtup arama tarama yaptırmaya
başlamıştık. Urfa’da bir manga askere, köy baskını
ve sonrasında olanları oynattık, harika sahneler
oldu. Bunlar için askere teşekkür etmek gerek.
Gerçek askerler oynamasaydı, bu kadar gü­
zel bir iş çıkacağını sanmıyorum. Çekilen negatifler
aynı gün İstanbul’a gönderildi.

Tarık Akan
Anne Kafamda Bit Var : 12 Eylül Anıları
Can Yayınları
4. Bölüm

Yorum yapın