12 Eylül 1980 – Musa Anter

musa_anterBolu’dan, kasabamız Akarsu’ya bir komando taburu gelmişti. Gece saat 03’te, yatağımdayken kapım tekmelenmeye başlandı. Açmaya vakit bırakmadan cam ve çerçeveler aşağı indirildi. İçeriye bir yüzbaşı, bir teğmen ve bir yığın mavi bereli girdi. Ben yatağımdan çıkmadan, yüzbaşı çamurlu çizmeleri ile yatağıma çıktı ve başucumdaki tüm kitapları yüzüme, suratıma vurarak yerlere attı. “Adın ne?” sorusuna, ben, “Musa” dedim. “Soyadın yok mu?” diye üsteledi. “Anter” deyince, sanki bilmiyormuş gibi, “Haa, şu namussuz Musa Anter sen misin?” dedi. Ben “Namussuz değilim” dedim. Çıkarken, yanındaki teğmen kitapları da almalarını söyleyince, yüzbaşı, “Bırak, geberinceye kadar okusun” dedi. Bana dönerek, “Ancak, biz burada olduğumuz müddetçe evinden dışarıya çıkamayacaksın” diye tehdidini sürdürmeyi ihmal etmedi.

Köyün muhtarı ile ihtiyar heyetini’ ve onbeş-yirmi genci de alıp bağlardaki ağaçlara bağladılar. Kimini başaşağı asmışlardı. Askerler, köyde erkeksiz kalan evlerde hayasızca dolaşıyorlardı. Bu işkence bir ay boyunca sürdü. Çevreden bazı silahlar topladılar ve çekip gittiler.

1984 yılıydı. İsveç’ten, karı-koca bir çift turist olarak Türkiye’ye gelmişler. Çocuklarım, kendilerinden beni de görmelerini rica etmişler. Geldiler. Karakol komutanı da yanımızdaydı. Yemek yedik ve gittiler. Meğer bu ‘turist’ kelimesi ‘terörist’ oluvermiş! Tugay komutanının kulağına kadar gitmiş. İki gün sonra, geceyarısı evim basılarak, beni ve evlatlığım Ali Oral’ı, gözümüz bağlı bir şekilde alıp götürdüler. Yine Mardin Jandarma Tugayı’na gidiyorduk.

Amerikan kültüründen etkilenerek yapıldıkları için olacak, bu sefer konduğumuz hücrelerde kol kalınlığında bir demir duvardan duvara geçirilmişti. Tavanda da, üç yerinden tespit edilmiş demir bir kalas vardı. Meğer bu, hücre sakinlerini ayaklarından asıp işkence yapmak içinmiş.

Onüç gün kaldım. Birşey yemedim. Çok uğraştılar, yine yemedim. Sebebini sorduklarında, torunum yerindeki çocukları tuvalete götürürken yapılan eziyetleri gördüğümü, böyle bir eziyete katlanmaktansa, birşey yemeyip tuvalete gitmek istemediğimi ve kendilerini protesto ettiğimi söyledim.

Beni sorguya götürdüler. Tabii gözlerim bağlı. Manasız manasız sorular soruyorlardı. Bir ara oradakilerin hepsi, ‘rap’ diye ayağa kalktılar. Anladım ki bir ‘büyük’ geldi. Konuşunca, Tugay komutanı olduğunu sesinden anladım.

Tugay komutanı ile aramızda şöyle bir konuşma geçti!
– “Musa Anter, Allahını seversen birşey söyleyeceğim, doğru cevap ver.”

– “Efendim, yemin vermeyin. Ceza hukuk usulünde sanığa yemin teklif edilmez. Soracağınızı sorun. Soru lehime ise cevap veririm. Aleyhime ise elimden geldiği kadar idare ederim.”

– “Yok, vallahi öyle değil… Acaba sen insanların, mukaddes kitaplarda okuduğu gibi Adem ile Havva’dan türediklerine mi; yoksa, Darvin’in dediği gibi hayvan tekamülünden mi geldiğine inanıyorsun?”

– “Efendim, ben Türk Ceza Kanununun 163. maddesinden buraya gelmedim. Bu sorduklarınız benim branşım dışında kalır.”

– “Hayır, hayır. 141-142 seninle başa çıkamıyor. Sen bunu anlat.”

– “Pekâlâ.. Bu hususta ben hiçbir mukaddes kitaba inanmıyorum. Ne Zebur’a, ne Tevrat’a, ne Kuran’a… Çünkü bu kitaplarda denir ki, ‘Allah Cebrail’i dünyanın yedi iklimine göndermiş. Her birinden bir miktar toprak getirtmiş. Çamur yapıp buna insan şekli vermiş. Sonra üfleyerek, Ademi yaratmış. Havva’yı da, Adem’in kaburga kemiğinden yaratmış ve bunların birleşmesinden insanlar türemiş!’ Buna göre, insanlar Allahın eli ve ustalığı ile yapılmıştır. Ben buna inanmıyorum. Rafael’in, Michelance- lo’nun, Picasso’nun dahi adi eserleri yoktur. Peki, eğer insanlar Allahın eserleri olsaydı, böyle sahtekar, vicdansız, zalim ve canavar olurlar mıydı hiç? Haşa, ben Allahı, insanı kendi eli ile yaratmaktan tenzih ederim… Ama hayvandan geldiğine inanıyorum. Çünkü milyonlarca yıl geçtiği halde, ecdadımız olan hayvanların bizde çok kalıntısı kalmıştır.”

– “Nasıl olur?”

– “Baksanıza; eşekler, katırlar tekme atar, biz de atarız. Aslan, kaplan pençe vurur; biz de yaparız. Köpek, ısırır; biz de ısırırız. Kedi, tırmalar; biz de tırmalarız. Tüm hayvanların güçlüsü zayıfına zulmeder, biz de yaparız.”

Orada bulunanlar gülüşmeye başlayınca, Komutan da güldü. “Ulan ne gülüyorsunuz? Adam size söylüyor” dedi. Bana dönerek:

– “Öyleyse sen Islamiyeti beğenmiyorsun?”

– “Gerçekten de dindar değilim. Ama Islamiyeti hiçbir dine de tercih etmem.”

– Nasıl olur?”

Artık işi sohbete dökmüştük. Konuşmama şöyle bir misal getirerek devam ettim:

– “İsterseniz, kıyamet gününe gelelim. Allah, ümmetlerinden kıdem sırasına göre hesap soracakmış. Önce Musa ve Yahudileri huzuruna çağırıp Musa’ya der ki, ‘Musa, ben seninle konuştum. On Emir’imi de yazılı olarak sana verdim. Seni peygamber olarak dünyada görevlendirdim. Hani ne yaptın, anlat bakalım.’ Musa, ‘Ben ve ümmetim insanları çalışıp kazanmaya alıştırdık. Atomu keşfederek, devletlerin ikide bir çıkarları için harp çıkarmalarına mani olduk. Firavunlardan beri dünyayı sömürü düzenine sokan haksızlığa son verip, ümmetimden olan Karl Marks aracılığı ile dünyaya sosyalizmi getirdik’ der. Daha birçok Yahudi kökenli bilim adamı ve sanatkarın adını vererek, insanlığa hizmet ettiğini söyler. Allah memnun kalır. ‘Peki’ der ‘Alın Musa’yı ve ümmetini cennete götürün.’

“İsa’yı çağırır. Tüm Hıristiyanlar ve İsa, Allahın huzuruna çıkar. Allah, İsa’ya der ki, ‘Ha oğlum, seni nurumdan yarattım. Otuz üç yaşından sonra göğe çıkararak yanıma getirttim. Seni dünyaya, şeytanları yenip insanlara yol göster ve Hazreti Adem’e verdiğim sözü yerine getir diye görevlendirdim. Söyle bakalım ne yaptın?’

“Hazreti İsa, ‘Nasıl ne yaptım mukaddes Baba!’ der. ‘Sen kartal, karga yarattın; ben uçakla helikopteri yaptım. Sen fil, deve katır yarattın; ben tır, kamyon, otobüs yarattım. Sen, günün ve gecenin belirli zamanlarında dünyayı güneş ve ay ile aydınlattın; ben ve ümmetim tüm dünyayı elektrikle aydınlattık. Sen petrolü yarattın; yerin binlerce metre derinlerinde insanlardan sakladın; biz çıkarıp insanlığın hizmetine soktuk. Envayi türlü hastalık mikrobunu yarattın; ben ve ümmetim ilaçlar, aşı ve serumlarla bu belayı önledik.’ Ve daha birçok insanlığa rahat veren Hıristiyan keşiflerini sayar. Ahlaki bakımdan da Hıristiyanlığın diğer ümmetlerden iyi olduğunu ileri sürer. Allah, ‘Peki peki oğlum’ der. Emir vererek onu ve ümmetini de cennete yollar.

“Sıra Hazreti Muhammed’e gelmiştir. Muhammed, arkasında bir yığın Bedevi Arap, Türk, Kürt, Berberi, Kıpti, Afrikalı ve Fars… olduğu halde Allahın huzuruna gelir. Allah, aynı suali Muhammed’e de sorar ve der ki, ‘Ya Muhammed, ben seni Resülullah, Habibullah diye dünyaya gönderdim. Ödevini de Kuran’la sana ve ümmetine bildirdim. Peki sen ne yaptın, insanlığa ne faydan dokundu?’

“Hazreti Muhammed, Islamın şartlarım sayar; namaz, oruç, hac, zekat ve kelimeyi şahadet diye… Allah kızar. ‘Haydi yahu, sen de!’ der. ‘Alın bunu ve ümmetini cehenneme götürün.’

Bu anlattıklarım, kıyamet falan kopmadığına göre, hayali yakıştırmalardır. Ama tahmin ediyorum, bu satırları okuyanlara bir fikir verecektir.

Nitekim, Komutan da bu anlattıklarımı dinledikten sonra, “Yahu sen çok kötü bir eğitimciymişsin. Namussuzum bir ay yanında kalsam hem Kürtçü, hem de dinsiz olurum” demiş; oradakilere ertesi gün evime bırakılmamı emretmişti.

Bunları yazmakla herhangi bir dini diğerlerinden üstün tuttuğum sanılmasın. Başta da söylemiştim. Ben dindar bir adam değilim. Bu bahsi, Büyük Kürt şairi Cegerxwîn’in, şeyhlere adeta tapan Kürtlere yönelik nasihatim yazarak bitirmek istiyorum:

“Dîn mebe, evv ne dîn e. ”

Köyüme döndüm. Pastoral hayatımı sürdürdüm. Fakat etrafımda o kadar tahammül edilmez devlet terörü ve zulmü oluyordu ki, delirmediğime şükrediyorum. Yeri gelmişken, Kürt tarihindeki şu öyküyü anlatmak istiyorum:

Rüstem’in babası Zal, yaşlanır. Henüz 14-15 yaşında olan Rüstem’e tüm kahramanlık ödevlerini devreder. Osmanlı tarihinde Sultan Murat ve Sultan Fatih misali gibi.. Düşmanları bundan yararlanarak, gelir Zal’m bütün sürülerini talan ederler. Bu durumu Zal’a iletirler. Zal, “Zararı yok. Biz de onlann çok sürülerini talan etmiştik” der. Bu sefer düşman gelir, aşiret yaşamında en büyük hakaret olan hakareti yapar ve tüm çadırlann iplerini keser. Bunu da Zal’a söylerler. Zal yine, “Zararı yok. Biz de onların çadırlarını parçalamıştık” der. Düşman bir kez daha gelir. Bu sefer kızlarına ve kadınlarına sarkıntılık eder. Bu Zal’a söylenince Zal irkilir, “Namus ha!” der, gürzünü istetir, “Kafama birkaç kez vurun da kafam kızışsın” der. “Birexşe Belek” adlı atını hazırlatır, mızrak ve gürzünü alarak düşmanın peşine düşer ve o ihtiyar haliyle hepsini perişan eder.

Benim de halkım öldürüldü. İşkence gördü, sakatlandı. Hatta işkenceden çıldıranlar oldu. “Eh ne yapalım?” derdim, “Eskiden beri biz bunlan görüyoruz.” Fakat sonradan duydum ki, halkımıza bok yediriliyor ve namusuna el uzatılıyor. ‘Benim, atalarım Zal ve Rüstem gibi gürzüm yok. Ama verin kalemimi!’ dedim ve tövbemi bozarak yazmaya başladım. Yıl 1987 idi.

O gün bugün, vicdanıma ve bilgime dayanarak memleketimin insanlanna ve tüm insanlığa yarayacak fikirlerimi elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum.

Geriye bakıp bir vicdan muhasebesi yapmaya çalıştığımda, kanaatimce bütün suçum Kürtlerin insanca, tüm haklarına sahip bir biçimde yaşamaları gerektiğini düşünmem ve bunu istememdir. Böylesi bir suçun benim için şeref verici birşey olduğunu söylememe gerek yok..!

Musa Anter
Hatıralarım (1-2)
avesta yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı
Dostoyevski’nin Puşkin Konuşması – Konstantin Mochulsky

Moskova'daki Puşkin anıtının açılış töreni 26 Mayıs 1880'de yapılacaktı. Dostoyevski ve Turgenyev, büyük şair hakkında konuşmak üzere Rus Edebiyatını Sevenler Topluluğu'ndan davet aldı....

Kapat