Bitmeyen Yolculuk / Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı – Adnan Bostancıoğlu

Adnan Bostancıoğlu, 2008 yılında başladığı ve muhtelif fasılalarla yaklaşık üç yıl süren görüşmelerde, Oğuzhan Müftüoğlu ile çocukluğundan başlayarak bugüne kadar olan yaşamını konuştu. Müftüoğlu’nun yaşamı, Türkiye’de devrimci hareketin yükseliş ve yenilgi dönemlerinin de tarihi… Dolayısıyla söyleşinin eksenini, 60′lı yılların Dev-Genç’inden 70′li yılların Devrimci Yol’una uzanan mücadele süreci ve 12 Eylül sonrası oluşturdu. Döneme damgasını vurmuş olaylar, öne çıkmış ya da gölgede kalmış insanlar; solun tarihinin ayrılmaz bir parçası olan işkenceler, mahkemeler, cezaevleri Bitmeyen Yolculuk’un kilometre taşları oldu.

“Bizim yaşadığımız dönem, 1960′lardan 2000′li yıllara kadar uzanan bir süre. 40 küsur yıl. Bu süre boyunca benim yaşadıklarım, tanık olduklarım, birinci dereceden sorumlu olduğum olaylar sadece bana ait şeyler değil. Bu dönem hem ülke açısından hem de devrimci mücadele açısından önemli bir dönem. (…) Ben kendi adıma bir anı kitabı yazmayı düşünmüyorum; ama yaşadığım veya tanığı olduğum şeylerin, bir şekilde yazılı hale getirilmesinin gerekli olduğunu da kabul ediyorum. Belki böyle bir söyleşiyle bu ihtiyacı bir ölçüde karşılayabiliriz diye düşünüyorum.”
Oğuzhan Müftüoğlu

Oğuzhan Müftüoğlu 1944 yılında Anamur’da doğdu. 60′lı yıllarda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Dev-Genç hareketine katıldı. Kızıldere öncesinde Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla birlikte THKP-C saflarında mücadele etti.

Dev-Genç ve THKP-C davalarından yargılandı, ceza aldı. 1974 affıyla birlikte tahliye edildi. 70′li yıllarda önce Devrimci Gençlik, ardından Devrimci Yol hareketinin kurulmasında öncelikli rol oynadı. 12 Eylül’den sonra açılan Devrimci Yol ana davasında 1 numaralı sanık olarak yargılandı. 11 yıllık cezaevi yaşamının ardından 1991′de tahliye oldu. Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf’ın, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin ve BirGün gazetesinin kuruluşunda yer aldı.
(Tanıtım Yazısı)

Kırk Yılın Tanıklığı – Banu Güven
(25/02/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
??Öğretmenler köy çocuklarını döverlerdi ama bana karşı daha toleranslı davranırlardı. Ben hiç dayak yemedim onlardan… Sadece bir kere babamla ahbaplığı olan Halit Öğretmen, diğer öğretmenlere vekalet ettiği bir gün, sınıfta sebepsiz yere sertçe kulağımı çekmişti. O kadar üzüldüm ki ateşim çıktı, bir hafta kadar hasta yattım, okula gitmedim. Evde de kimseye söylemedim utancımdan.?
Öğretmeni tarafından şiddet gördüğünde böylesine sarsılan bu küçük çocuk, genç bir adam olduğunda başına gelecekleri bilebilseydi, acaba yeryüzünden kaybolmak istemez miydi? Belki koşup başını annesinin sıcak kucağına gömer, ona sığınırdı. Bu küçük çocuk Türkiye?nin devrimci mücadele tarihini yazdıracak kişilerden biri olacağını hiç kestiremezdi tabii. Bu nedenle bir değil, iki kez tutuklanıp, sorgularda ağır işkenceden geçeceğini de, kucağına sığınmak isteyeceği annesini cezaevinde yatarken kaybedeceğini de.
1960?larda Devrimci Gençlik?in lider kadrosunda, 1970?lerde Devrimci Yol?un kuruluşunda, 1980?lerde (ikinci kez) hapishanede, 1990?larda Özgürlük ve Dayanışma Partisi?nin oluşumunda, 2000?lerde Birgün gazetesinin neşriyatında yer alan Oğuzhan Müftüoğlu?nun hikâyesi, gazeteci Adnan Bostancıoğlu?yla yaptığı konuşmalar sayesinde bir kitaba dönüştü: ?Bitmeyen Yolculuk: Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı?.
Bu kitapta, hesaplarıma göre on üç yıl kadarı cezaevinde geçmiş, kırk küsur yıllık bir tarih var. Türkiye?nin darbe üzerine darbe yiyen devrimci sol hareketinin yer yer ?trajik? denebilecek hikâyesi. Hareket içinde ortaya çıkan ayrışmalar, ardından gelen tartışmalar da hikayeye dahil tabii. Müftüoğlu, Bostancıoğlu?nun daha görüşmenin en başında sorduğu ?Bizim yaptığımız çalışmanın ardından da kimi tartışmalar çıkacak. O konuda bir kaygın var mı?? sorusu üzerine çerçeveyi, ?Benim anlatacaklarım, yaşananların sadece benim bulunduğum yerden görülebilenleri. Şimdi hatırlayabildiğim yönleriyle sınırlı olması da kaçınılmaz. Binlerce, on binlerce insan bir dönemi kendi bulundukları yerden benim göremeyeceğim yerlerden yaşadı. Orada yaşananlar ve onların açısından görünenler de en az benimkiler kadar önemlidir? diyerek çiziyor.

Devrim hareketin hikâyesi
Müftüoğlu?nun bir çabası, 12 Mart?tan önce engellenen 9 Mart?taki sol darbe girişimiyle THKP-C?nin bağlantısı olmadığını anlatmak yönünde. 12 Mart?a giden süreç hakkında konuşurken laf Hasan Cemal?e de geliyor. Anılarında darbeye zemin hazırlamak için bazı Dev-Gençliler?le bir yerlere bomba atmaları konusunda anlaştıklarını, ancak bunun gerçekleşmediğini anlatan Hasan Cemal?i eksik bilgi aktardığı gerekçesiyle eleştiriyor Müftüoğlu. O dönem Hasan Cemal?in de içinde bulunduğu darbe yanlısı grup tarafından ?gençliği pasifize etmekle suçlanmaları? iz bırakmış ki, bugün de bundan söz etmeden geçemiyor. Müftüoğlu?nun anlattıklarına göre Dev Genç yönetimi Kızılay?da yapılacak bombalı provokasyonu bir gün önceden haber alıp engelliyor. Eksiklik bu olayın sadece ?gerçekleşmedi? diye anlatılmasında, çünkü Müftüoğlu?na göre bu anlatım bütün solu darbe yanlısı olmakla itham ediyor.
12 Eylül öncesinde de ?Devrimci Yol darbeyi haber alıp pasif mi kaldı?? sorusunun cevabı da Müftüoğlu?na göre ?Hayır?. Devrimci Yol da, ilgili bütün kesimler gibi gidişatın darbe yönünde olduğunu görüyor. Hatta ağustos ayında dergide bu uyarıyı yapıyor. Ama anlattıklarından darbeye nasıl karşı konulacağı konusunda fazla bir seçenekleri bulunmadığını anlıyoruz. Darbe olacağına dair en somut bilgiyi 11 Eylül?de Murat Belge?den alan Müftüoğlu, bu haberi yaymak için zamanla yarışıyor. Sabit telefonların pek emin olmadığı o ortamda babası emekli general olan Tayfun Mater?e haber ?Sabaha karşı babanlar geliyor! Karşılayın!? şeklinde veriliyor.
Müftüoğlu?nun özellikle mustarip olduğu bir konunun da, 12 Eylül?e hiç direnilmediği eleştirisi olduğunu görüyoruz. Müftüoğlu, Türkiye?nin çeşitli bölgelerinde ?…binlerce Devrimci Yol militanının dağlara, kırsal bölgelere çekildiğini, güvenlik güçleriyle uzun süren çatışmalara girdiğini, onlarcasının bu şekilde hayatını kaybettiğini? anlatıyor, darbeden sonra büyük şehirlerde de protesto gösterileri düzenlendiğini hatırlatıyor. Dev Yol, Ekim ve Kasım aylarında darbeyi tahlil etmeye çalışırken büyük operasyon başlıyor ve 204 kişi içeriye alınıyor. Kısa süre sonra da Müftüoğlu.
Solun ?generaller? yüzünden dağıldığını söyleyen Müftüoğlu için darbelerin mahkum edilmesi önemli. Müftüoğlu?nun ?ABD?ye bağımlı, NATO müttefiki ve içindeki solcuları tasfiye etmiş bir ordudan sol bir devrim nasıl beklenir?? şeklinde özetlenebilecek saptaması bazı ?solcuların? düştüğü hatayı da iyi anlatıyor. Bugün Ergenekon?dan yargılanan Doğu Perinçek?in o dönemde de asker marifetiyle ?devrim? peşinde olduğunu, soldaki bölünmede nasıl rol oynadığını ayrıntılarıyla bulmak mümkün.
Solun kaderinin belirlenmesinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan?ın idamına giden süreç ve Mahir Çayan?ın dokuz arkadaşıyla birlikte Kızıldere?de biten hikayesinin ne kadar önemli rol oynadığı da bu kitapla bir kez daha ortaya çıkıyor. Çayan?ın Gezmişler?i idamdan kurtarmak için Ünye?de rehin aldığı üç İngiliz radar teknisyeni de bu baskın sırasında öldürülüyor. Bu katliam ve ardından gelen idamlar sol içinde çok büyük bir sarsıntı yaşatıyor. Bu sarsıntı THKP-C davasındaki savunmalarda kendini gösteriyor. Hareketten İrfan Uçar, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga gibi isimler resmen ?kopuyor?. Kayıplar ve işkencelerle ortaya çıkan bu psikolojik yıkımdan Kızıldere?den sağ çıkan tek isim olan Ertuğrul Kürkçü de payını alıyor, dikkatsizliği sonucu yakalanmış olan Müftüoğlu da.
?İstanbul?da yargılandığımız ikinci THKP-C davasının iddianamesinde Kızıldere?ye doğru gelişen olaylar anlatılırken hep benim yakalanmamla bağlantı içinde anlatılıyordu. Ben yakalanmamış olsaydım, acaba olaylar nasıl gelişirdi? Benim ve orada kaybettiğimiz arkadaşlarımın akıbetleri nasıl olurdu? Bu soruların yanıtlarını bulabilmek mümkün değil. Ama ben daha çok dikkatsizliğin sonucu, o şekilde yakalanışımın sebep olduğu sonuçların sıkıntısını uzun süre içimde taşıdım.?
Müftüoğlu?nun ?o şekilde? yakalanıştan kastettiği, aslında belli ipuçları mevcutken basireti bağlanıp, baskın yapılmış bir evin kapısını çalması, neredeyse kendisini ele vermesi. 12 Mart sonrasında kendisini harap eden bu olayın neredeyse aynısı, 12 Eylül?den sonra da tekrarlanıyor. İstanbul?dan Ankara?ya bu kez meşhur DAL işkencecilerine teslim ediliyor. Müftüoğlu?nun anılarını okurken, işkenceye direnmenin ne kadar ?insanüstü? bir durum olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Kendisinin işkenceye direnirken yanlış bilgilerle zaman kazanma taktiklerini takdir etmeden de geçemeyiz. 12 Mart sonrasında yakalandığında, aslında Karadeniz?e giden Çayanlar?ın tam tersi istikamete, yani Alanya?dan kayıkla Kıbrıs?a gitmeyi planladıkları yalanını söylüyor. Bunun üzerine neredeyse donanma seferber ediliyor, Antalya-Alanya sahiline hücumbotlar yollanıyor. Ekibin Karadeniz?de olduğu öğrenildiğinde işkencecisi soluğu Müftüoğlu?nun yanında alıyor: ?İhsan Parlak hışımla zincirli olduğum odaya geldi. ?Hani ulan Akdeniz?e gideceklerdi!.. Niye yalan söyledin?? diye bana saldırdı. Zincirli olduğum karyolaya çıkıp üstümde tepinmeye, göğsümü kafamı tekmelemeye başladı, ayakkabısının ökçesiyle alnıma vurdu. Bir yandan da ?Devleti bir sürü zarara soktun!? diye küfrediyordu. Alnımdaki yara izi uzun yıllar geçmedi.? Devrimci hareketin hikâyesi, 320 sayfalık bu kitapta mevcut. Kitabın kapağında da genç bir Oğuzhan Müftüoğlu, Mart 1972?de geçtiği işkencelerin ardından alnında o yara iziyle size bakıyor.

Bitmeyen bir ‘devrimci yol’ hikayesi – Yeşim Kasap
(19.02.2011 tarihli Sabah Gazetesi)

Saflarında yer alan milyonlarca kişiyle Türkiye’nin en kalabalık sol örgütü olarak tarihe geçen Devrimci Yol’un lideri Oğuzhan Müftüoğlu ilk kez hayatını, Devrimci Yol’u ve 12 Eylül darbesini, Bitmeyen Yolculuk – Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı’nda anlattı
Oğuzhan Müftüoğlu ismi, gençler, özellikle de 80 sonrası kuşak için pek bir anlam ifade etmiyor olabilir. Ancak 12 Eylül darbesini, öncesini yaşayanlar, bilenler için durum farklı. Oğuzhan Müftüoğlu, Türkiye’nin en büyük kitlesel sol örgütünün, Devrimci Yol’un (Dev Yol) lideriydi. Türkiye’nin en uzun davalarından biri olarak tarihe geçen, 29 yıldır devam eden Ana Dev Yol Davası’nda bir numaralı sanık olarak yargılandı, 11 yıl cezaevinde kaldı, 1991′de tahliye oldu. Aradan geçen 20 yıl zarfında sol hareketten kopmadı; Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) kuruluşunda yer aldı. Kendisi de Dev Yol saflarında mücadele etmiş olan gazeteci Adnan Bostancıoğlu’nun Müftüoğlu ile yaptığı nehir söyleşi, Bitmeyen Yolculuk – Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı adıyla, Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. Mütftüoğlu öyle pek göz önünde olan biri değil, üstelik ketum olarak bilinir. İlk defa hayatını, Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla THKP-C sürecini, 12 Mart’ı, Dev Yol hareketini, 12 Eylül’ü, darbe sonrası yaşananları anlatınca da, kitap haliyle sol çevrelerce heyecanla karşılandı. İzmir Urla’da yaşayan Müftüoğlu ile kitap, Devrimci Yol, geçmiş ve gelecek hakkında konuştuk…

- Ketum biri olarak biliniyorsunuz… Kitap için söyleşi yapmaya nasıl ikna oldunuz?
- Doğrusu biraz zor ikna oldum. Böyle bir kitap yapma fikri bana ait değil. Uzunca süredir bu konuda öneriler geliyordu. Çeşitli yayınevlerinden ve gazeteci arkadaşlardan önerenler oldu. Biraz iş yoğunluğu nedeniyle, biraz da zamanı değil diye kabul etmiyordum. Doğrusu biraz da zor bir iş olarak görünüyordu bana. Öznellikten, kişisellikten, duygusallıktan kurtulabilmek bakımından… Ama yakın tarihimizde yaşanan olaylar hakkında özellikle son zamanlarda doğru yanlış o kadar çok şey yazılıp çizildi ki… Sonunda bunun yapılması gereken bir görev olduğunu ve bundan kaçınamayacağımı düşündüm.

- Kitabı kimin okumasını umut ediyorsunuz?
- Özel olarak bir hedef kitle gözettiğimizi söyleyemem. Ama özellikle gençlerin okumasını isterim. Bizim hikayemizden onların öğreneceği çok şey var diye düşünüyorum

- Türkiye sol tarihinin en büyük kitlesel örgütünün lideriydiniz… Bu nasıl bir sorumluluk yüklüyor insanın omzuna?
- Burada tek başına bana ait bir misyondan söz etmek doğru olmaz. 1974 sonrasında bir grup genç arkadaşla birlikte gerçekten oldukça ağır bir sorumluluk üstlendik. Kendi hayatınız açısından büyük kısıtlar getiren bir sorumluluk duygusuyla sizinle birlikte hareket eden, ifade ettiğiniz, paylaştığınız fikirler uğruna hayatlarını ortaya koyarak mücadele eden insanların acılarıyla, sevinçleriyle, duygularıyla bütünleşirsiniz. Bir yerden sonra sadece kendiniz olmaktan çıkar o kitleyle bütünleşirsiniz.

DARBEYE DİRENMEDİĞİMİZ DOĞRU DEĞİL
- 12 Eylül darbesi sonrasında Devrimci Yol’un öncü kadrosuna, gerek hareket içinden, gerek dışarıdan ciddi eleştiriler yöneltildi; direniş göstermemekle suçlandı…
- Bu konudaki eleştirilerin haklı olan yanları olduğu kadar haksız yanları da var. Kitapta bu konudaki tartışmalara da girdik. Çoğunlukla 12 Eylül’den sonra hiçbir direniş göstermeden mücadeleyi bıraktığı, teslim olduğu şeklinde iddialar ileri sürülür. Bu doğru değil. Biz 12 Eylül sonrasında cuntanın teşhir edilmesine paralel olarak tedricen gelişecek bir direniş hattı belirlemiştik. O zamanki kendi gücümüz, hazırlıklarımız ve politik koşullar hakkındaki değerlendirmelerimize göre böyle bir direniş hattını benimsedik. Bu doğrultuda mücadele etmeye çalıştık. Binlerce Devrimci Yolcu dağlarda ve şehirlerde mücadele etti, onlarcası hayatını yitirdi. Ama aralık ve ocak ayında, yani darbeden üç dört ay sonra hareketin merkezi yapısında yediğimiz ağır darbeler bizi yenilgiye götürdü. Buna rağmen birçok bölgede Devrimci Yol gruplarının direnişleri devam etti.

SOL, ÖDP’Yİ YETERİNCE DEĞERLENDİREMEDİ
- Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP), BirGün gazetesinin kuruluşunda yer aldınız…
- ÖDP, Türkiye’nin 90′larda içine sürüklendiği serbest piyasacılık düzenine karşı emekçilerin ve ezilenlerin bir direniş mevzii olarak kurulmuştu. Bu konuda önemli işler de yaptı. Sol için önemli bir imkandı. Türkiye solunun bu imkanı yeterince değerlendirebildiğini söyleyemem. Bu gün Türkiye koşulları ÖDP’nin kurulduğu dönemden oldukça farklılaştı. Şimdi kendini yenileyerek, gençleşerek mücadelesini sürdürüyor. BirGün gazetesi de Türkiye’deki birkaç sermaye grubunun tekelindeki medya ortamında bağımsız patronsuz bir sol gazete ihtiyacına karşılık vermek için kurulmuştu. Maddi sıkıntılar içinde hayatını sürdüren BirGün’e yeterince sahip çıkılmadığını düşünüyorum.

- ‘BirGün ve Taraf savaşı’ diye medyaya yansıyan konu var bir de. Hrant Dink için ırkçı ifadeler kullandığınız iddia edildi…
- Ortaya o şekilde tamamen yalan bir iddia ortaya atıldı. Taraf gazetesi de bunu kullandı. Biliyorsunuz, o iddiaya kaynaklık ettiği söylenen arkadaş daha sonra o tür ifadeler kullanılmadığını açıklamıştı. Hayatım boyunca pek çok haksızlığa ve iftiraya uğradım. Ama bu bana karşı yapılan haksızlıkların en ağırıydı, buna çok üzüldüm. Hrant’la farklı sol geleneklerden geliyorduk, farklı cezaevlerinde yatmıştık. Görüş ayrılıklarımız ne olursa olsun, Agos dışında onun yazı yazdığı tek gazete bizim gazetemizdi, BirGün’dü. Öldürüldüğü zaman da bu alçakça saldırıya karşı bütün ülke çapında en büyük tepkiyi örgütleyenler de bizim arkadaşlarımızdı.

Bitmeyen Devrimci Yolculuk – Melih Pekdemir
(14 Şubat 2011 tarihli BirGün Gazetesi)

Birkaç gün önce Adnan Bostancıoğlu?nun kaleme aldığı ve ?Bitmeyen Yolculuk? adıyla yayınlanan ?Oğuzhan Müftüoğlu kitabı?nın konusunun, bitmeyen Devrimci Yolculuk olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Bu tür kitaplara ?nehir söyleşi? deniyor. Yani otobiyografi ya da biyografi yazmak yerine, aynı yaşam sürecinin hoş sohbet ve sorgucu bir başkası (burada bu isabetli kişi Adnan oluyor) tarafından didiklendiği ve sonuçta bir solukta okunabilen bir yazın türü…

Şimdi oturup burada bu kitabın tanıtımını yapacak ya da kitap eleştirisi kaleme alacak durumda değilim. Çünkü böyle bir kitap benim durumumda olanlarda, Adnan Bostancıoğlu?nun Oğuzhan Müftüoğlu ile yaptığı bir nehir söyleşi olmanın ötesinde, nehirin kaynağını, menzilini, ulaşacağı okyanusun esintilerini, ürpertisini de an be an ve yeniden yaşatıyor.

Kabul edersiniz ki, benim gibiler için böyle bir söyleşiye kulak verme mesafesi sıradan okuyucu ile kıyaslanamaz… Kolay değil, bu nehirde yol alırken kimi yerde soluğun kesiliyor, boğulacak gibi oluyorsun, kimi yerde coşkuyla bırakıyorsun kendini nehirin dalgalarına, kimi yerde düşüyorsun bir çağlayandan aşağı; ama her sayfasında, okyanusa ulaşmanın umudunu hiç yitirmiyorsun. Boğulmak imkânsız… Boğuluyorum sandığın her yerde çünkü yeniden soluk alma iradesi, imkânı, kararlılığıyla küllerinden diriliyorsun.

İşte bu hisleri yaşadığımdan ve belki de sadece bu yüzden kitap tanıtımı ya da eleştirisinden mazur görülebilirim. Ama mutlaka şu soruya cevap vermeliyim: Peki bu yolculuğa katılanlardan birisi olarak, bu yolculuğun hiç bitmeyeceğini nasıl hissetmiştim? Evet, soruya cevaben Devrimci Yol hakkında yaptığım bir değerlendirmede şöyle demiştim:

?ODTÜ?deki gençlik mücadelesinde ?doğal öğrenci önderi? konumunda iki genç [Melih ve Taner] tarafından 1975 başında ?ODTÜ-DER kurulurken? adıyla bir gençlik bildirgesi kaleme alınmıştır. Emperyalizm tahlilleri, elbette Lenin ve Mahir Çayan görüşleri doğrultusunda titizlikle hazırlanmıştır. 25 bin adet basılan broşür, kısa sürede bütün Türkiye?de dağıtılmıştır. Bu sıralar cezaevinden tahliye olan bir THKP-C davası sanığına [Oğuzhan Müftüoğlu] da bu broşür sunulmuştur. THKP-C sanığı, broşürü okuduktan sonra, bazı konuları eleştirmiştir. Bunun üzerine broşürü kaleme alan iki genç ikna olmuş ama şunu sormadan edememiştir: ?Peki bu söylediklerini Lenin hangi kitapta yazmıştı?? THKP-C sanığı şöyle cevap vermiştir: ?Hiçbir yerde yazmamıştı; çünkü bunlar benim görüşlerim.? İşte Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol dergilerinin, bu cümleden hareketle yayınlanmış dergiler oldukları, söylenebilir.?

Evet bizler yirmili yaşlarda gençlerdik ve karşımızda feleğin çemberinden geçmiş, yaşını başını almış, ohoo, tam otuz yaşında tecrübeli bir ?ihtiyar? vardı. Ve bu ?ihtiyar? bizlerin eline verdiği bu yolculuk biletinde sadece mevcut olan değil, mevcut olmayanın da yeniden üretimi hakkındaki kararlılık ve bu konudaki devrimci özgüven yazmaktaydı. Demek ki, bu Yolculuk hiçbir yerde yazmayan kendi görüşlerimiz ve kendi gücümüz sayesinde sürebilirdi:

Devrimci, taklitçi değildir, yaratıcıdır. Devrimcilik, belli bir noktadan sonra, yaptığımız alıntıları aslında kimsenin söylememiş olduğunu, bunları aslında kendimizin söylemekte olduğunu fark etmektir. Fikri sabitlik (dogmatizm) yerine fikri takip ile geçmişi, bugünü ve geleceği birlikte yaşayabilmektir/ yaşatabilmektir. İşte bu yüzden, Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bu nehir söyleşi sadece ortak tarihimiz değil, geleceğimizin de tarihidir.

İstediğimiz zaman vermeyecekleri, ama bizim mutlaka kopara kopara alacağımız bir geleceğin tarihi… İnanmıyorsanız, bir de şunu dinleyin:

Yıl 1972. Oğuzhan Müftüoğlu işkenceden çıkmış, cezaevine götürecekler. Şöyle anlatıyor: ?Polisler yakalandığım zaman teslim aldıkları eşyalarımı geri verirken, ?Bak bakalım başka bir şeyin var mıydı?? dediler. Eşyalarıma baktım, o anda nereden aklıma geldi bilmiyorum, ciddi bir şekilde ?Bir de 14?lü tabancam vardı!? dedim. Adamlar şaşkın şaşkın yüzüme baktılar; ama bir şey yapmadılar…?

Eh işte, bizler de yıllardan sonra, yollardan sonra, bu yolculukta bizden aldıkları her şeyi ama her şeyi geri istiyoruz! Vermeyeceklerini biliyoruz. Ama alacağımızı da biliyoruz. Şaka da yapmıyoruz yani. Ciddiyiz.

?Hep o sıkıntı: Yakalanmasaydım belki de Kızıldere katliamı olmazdı? – Söyleşiyi Yapan: Miraç Zeynep Özkartal
(21 Şubat 2011 tarihli Milliyet Gazetesi)

Onun kişisel tarihi, aynı zamanda bu memleketteki solun tarihi. Yıllar sonra oturup bu tarihi gazeteci Adnan Bostancıoğlu?na anlattı, ortaya ?Bitmeyen Yolculuk? adında bir kitap çıktı.
Hak eden etmeyen herkesin üzerinde kalem oynattığı bir geçmişte en çok söz sahibi olanlardan biri olarak; samimiyetle, özgüvenle ve eğip bükmeden anlatmış yaşananları. Geçmişi anlatırken şeytan dürter genelde, o geçmiş ?yeniden yaratılır?. En azından kişisel düzlemde. Müftüoğlu?nun anlattıklarında ise şeytanın hiç parmağı yok. Ne yaşandıysa, nasıl yaşadıysa, zaman zaman pişmanlıklarla, ?Hata ettik? diyerek aktarmış Bostancıoğlu?na…
Türkiye?de devrimin yazılmayan tarihini merak edenler Ayrıntı Yayınları?ndan çıkan bu kitabı mutlaka okumalı.

* Az gördüğümüz açıklıkta bir kitap var elimde. Bu söyleşiyi yapmaya nasıl ikna oldunuz?
Doğrusunu istersen, anı falan yazmayı düşünmüyordum. Türkiye?nin son 40-50 yıllık, büyük çalkantılarla dolu yıllarında yaşadım… Darbeler, idamlar, katliamlar, sol içerisinde ayrışmalar…

* Elinizde hiçbir arşiv yok değil mi?
Bir dönem için doğru dürüst fotoğrafımız bile yok. Belge bırakmaktan, iz bırakmaktan korktuğumuz yıllar. Benim böyle bir çalışmaya ikna olmamda özellikle son dönemlerde sol hareketin geçmişi hakkında ileri sürülen olumsuz değerlendirmeler de etkili oldu. Kişisel düzeyde yapılan bu tür işlerin üzerine bir de düzene, iktidara yedeklenen liberal kesimlerin geçmişi sistemli olarak bilerek çarpıtmaları eklendi. Solun geçmişine; pek çoğu yakın arkadaşım olan, çok değerli, çok güzel insanların anılarına hakaret edilmeye başlandı.

?Cezaevinden çıktıktan sonra da kaldığımız evleri sakladık?
* İz bırakmamak için çabaladığınızı anlattınız. Bir dönemi sanki bu dünyada hiç yaşamamış gibi yaşadınız. Bu durumun sizdeki yansıması ne oldu?
İsimlerimiz sahteydi. Eşimin de, benim de… Evi sahte isimle kiralıyoruz, ehliyetimiz sahte. Çevremizdeki çocuklara da kendi ismimizi söylememeyi öğretiyorduk. 1974 yılında tahliye olduktan sonra evlenmiştim. Ama o koşullarda düzenli bir evimiz, düzenli bir aile hayatımız olmadı. 90?lı yıllardan sonra koşullar tabii çok değişti. Ama bizim alışkanlıklarımız cezaevinden çıktıktan sonra da devam etti. Uzunca süre kaldığımız evleri herkesten saklamaya çalıştık. Evdeki telefonları kullanmazdık. Eve gelirken dışarıdan bir telefon kulübesinden evi arardım. Eşim telefonu açar, ?Yanlış numara? diye cevap verirdi. Ben de böylece evde bir sorun olmadığını anlayarak eve gelirdim. Buna yaşamamış gibi yaşamak değil de başka türlü bir yaşamak demek belki daha doğru.

?Mermisi namluya sürülmüş tabancayla yakalandım?
* Türkiye?nin tarihinde varsınız, kişisel tarihinizde yok gibisiniz.
Kişisel tarihimiz açısından belki yok gibi, ama var! Benim ismimi 12 Eylül?e kadar çok az kişi bilirdi. Mahir Çayan?ın arandığı dönemde ben de Dev-Genç yöneticisi olarak aranıyordum ama ikinci plandaydım. Polisin elinde sadece bir küçüklük resmim varmış, televizyonda arananlar listesi yayınlanırken onu kullanıyorlardı. Bir keresinde bir arkadaşın evinde otururken televizyonda o resmi gören arkadaşımın annesi ben olduğumu anlayamadan ?A evladım, çok da küçükmüş? demişti. Aranıyordum, hatta 50 bin lira ödül vardı: Ölü veya diri. Ama ben hiç aranmıyormuş gibi Ankara?da taksiyle, dolmuşla ortalıklarda koşturup duruyordum.

* Yakalanacağınızı hiç düşünmüyor muydunuz?
En azından sağ yakalanmam diye düşünüyorduk. Bir de belimizde silahlar vardı. Deli gibi 14?lü tabancayla yakalanmıştım; tabancanın emniyeti açıktı, ağzında da mermi vardı. İhsan Parlak ?Oğlum siz delisiniz, silah taşımayı da bilmiyorsunuz? demişti. Ama namluya mermi sürmeye vaktimiz kalmazsa diye öyle dolaşıyorduk. Üç gün önce bir arkadaşın vurulup ölmüş, ruh halin bu…

* Arkadaşlarınızın ölümlerini nasıl yaşadınız? Mesela Ulaş Bardakçı…
En yakınımdaki insanlardan ilk kayıp Ulaş?tı. Daha önce de ölen arkadaşlarımız oldu. Ölümleri biraz metanetle karşılamaya çalışırdık, nasıl olsa biz de bir yerde vurulup ölebilirdik. Hatta şakalaşırdık, fotoğraf çektirelim de ölünce pankartlarda yakışıklı bir resmimiz olsun diye… Ulaş?ın öldürüldüğü gün Ertuğrul (Kürkçü) ve Mahir (Çayan) ile birlikteydik. Gece sabaha karşı nöbette olan Ertuğrul bizi ?Ulaş?ı öldürdüler? diye ağlayarak uyandırdı. Gözyaşlarımızı tutamadık.

* Aradan bunca yıl geçti. Aklınıza sık sık gelirler mi?
Gelirler tabii. Sonraki 20-30 yıl boyunca, özellikle de 1991 sonrası çok anma toplantıları oluyor. Oralarda konuşmakta zorlanırım. Onları anlatmaya çalıştığım zaman çok duygulanırım. Cemal Süreya?nın ?Sen öldükten sonraki güzelliğindesin? diye başlayan bir şiiri var. Onları o güzellikleriyle hatırlarım. Bazen ?Onlar öldü, biz hâlâ yaşıyoruz? diye belki manasızca şeyler gelir aklıma…

?Bacı kültürü diye bir şey yok. Biz başka yerde mi yaşadık??
* Bu kitapta neden öne çıkan bir kadın ismi yok?
Aslında 12 Eylül öncesinde ve sonrasında hareket içinde çok sayıda kadın arkadaşımız vardı. Belki yeri gelmedi, sorulan sorular bağlamında konuşurken yeri gelmedi, isimlerini anamadık. Zaten benim ilişkilerim çok dar bir alanda yoğunlaşmıştı, çok az sayıda insanla görüşüyordum. İster istemez anlattıklarım da o dar çerçevede kaldı.

* Adnan Bostancıoğlu?nun da altını çizdiği, sol hareketteki kadın-erkek ilişkisine yöneltilen eleştiriler var. Soruyu tekrarlayayım. Mesela hareket içinde aşkı yasaklayan ?bacı kültürü?…
Çok doğru değil o. Biraz abartılmış bir konu.

* Neden böyle biliyoruz peki?
80 sonrasında sol hareketin geçmişini küçümseme, özgürlükçülüğü yoz bir çerçevede görme modasının bir sonucu bence. Bacı kültürü varmış, aşk yasakmış. Peki de, arkadaşlarımızın hepsi birbirlerinin sevgilisi, eşiydi. Bunlar gizli gizli yasak mı deliyorlardı? Benim tanıdıklarımın hepsinin sevgilileri vardı. Biz başka yerde mi yaşadık? Belki hareket tabana yayılıp kitleselleştikçe, yöresine göre farklı uygulamalar olmuştur.

MİT Demirel?i uyarmış: ?Müftüoğlu ailesi size takmış; Oğuzhan beceremedi, sıra Osman?da?
* Çok ünlü bir akrabanız var; Osman Müftüoğlu. Ne kadar yakınsınız?
Osman?ın babası Abdullah Müftüoğlu benim amcamın oğluydu. Selahattin Duman akrabalığımıza dair mizahi bir yazı yazmıştı. Osman, Süleyman Demirel?in doktorluğuna atanacağı zaman güya MİT, Demirel?i uyarmış;
?Bu adam anarşist Oğuzhan Müftüoğlu?nun yeğenidir, Müftüoğlu ailesi size takmış; Oğuzhan beceremedi, sıra Osman?da? diye. Demirel yıllar sonra bir keresinde ?Hey gidi Osman, nereden nereye? diye takılmış.

Kitaptan
?Yılmaz Güney, Mahir Çayanları saklamıştı?
?Mahirleri yakalamak için İstanbul?da bütün evleri, bütün işyerlerini tek tek arıyorlardı. Mahirler de ne yapalım diye düşünüyorlar. Yılmaz?ın (Güney) evine geçiyorlar. Anlatıldığına göre o arama sırasında Yılmaz?ın evine de gelmişler, ?Kaçakları arıyoruz? demişler. O da gülerek ?Buradalar? demiş. Hakikaten oradalar ama! Askerler de gülüşmüşler tabii. Şöyle bir bakıp gitmişler. O ara tavanarasındaymış Mahirler.?

?Acaba yakalanmasaydım Kızıldere katliamı olmaz mıydı??
?Kızıldere?nin benim üzerimdeki etkisi son derece derin oldu. İstanbul?da yargılandığımız ikinci THKP-C davasının iddianamesinde Kızıldere?ye doğru gelişen olaylar anlatılırken, Mahirlerin Karadeniz?e geçişleri hep benim yakalanmamla bağlantı içinde anlatılıyordu. Ben yakalanmamış olsaydım acaba olaylar nasıl gelişirdi? Benim ve orada kaybettiğimiz arkadaşlarımızın akıbeti nasıl olurdu? Dikkatsizliğim sonucu yakalanışımın sebep olduklarının sıkıntısını içimde uzun süre taşıdım.?

?Solun geçmişini darbecilikle suçlayanlar darbeci kanattaydı?
* Solun kötülenme çabalarından bahsettiniz? Sol neden ürkütüyor?
Evet, dünyadaki ve Türkiye?deki gelişmelerin bir sonucu olarak bugün için sol büyük bir tehlike değil. Buna rağmen bir karalama kampanyası var çünkü Türkiye?de uygulanmakta olan yeni sağ politikalara solu eklemlemek istiyorlardı. Açıkçası, AKP eliyle yürütülen politikalara soldan bir payanda oluşturmak… Bu, solu kendi geçmişinden koparmadan yapılabilecek bir şey değildi. Maalesef bunun için solun içinden devşirdikleri birtakım insanları kullandılar.

* Onlar niye devşirildiler?
Söylemekten hicap duyduğum nedenlerle. Kendi gayretkeşlikleri de oldu. Kendilerini kanıtlamak, yeni yaptıkları işi meşrulaştırmak için geçmiş üzerine bir ideolojik saldırı yapmayı zorunlu gördüler.

* Kitabın sonunda ?İnancımı yitirmedim? diyorsunuz. Onlar inançlarını yitirenler mi?
İnanç yitimi esas mesele tabii. Bunda 80?lerden sonra dünyada sosyalist kampta yaşananların, küreselleşme sürecinin yorumlanmasındaki farklılıkların ve değişik çıkar ilişkilerinin de önemli rol oynadığını düşünüyorum. Neoliberalizm denen şeyle hem solu bırakmamış gibi görünüp hem de yeni iktidar güçlerinin eline geçen olanaklardan yararlanma yolu açılıyor.

* Solun geçmişine yönelik en yaygın suçlama darbecilik…
Geçmişte Türkiye solu içinde darbecilik, cuntacılık olmadığını iddia etmiyorum. Sol içindeki ayrışmalar 12 Mart öncesinde darbe söylentilerinin, hazırlıklarının hızlandığı dönemlerde başladı. Şimdi solun geçmişini darbecilikle suçlayanların hepsi; Hasan Cemal, Halil Berktay, Şahin Alpay, Oral Çalışlar, hepsi darbeci kanatın içindeydi. Benim karşı çıktığım şey, onların kendilerine ait bir görüşü solun bütününe mal ederek geçmişi tümüyle suçlama yolunu tutmalarıdır.

* Hasan Cemal?in Dev-Genç?in darbeci amaçlarla kullanıldığı iddiasına da itirazınız var kitapta.
Hasan Cemal bir yazısında bir olay anlatıyor. Dev-Genç içindeki bir grubu, Aktan İnce grubunu bir yerlere bomba atmak için ikna etmişler; Kızılay?da bir miting sırasında polisle çatışma çıkarılacak, bomba atılacak. Bu, bir yere kadar doğru. Ama sonra olay öyle gelişmiyor ki. Dev-Genç yönetimi bu tertibi öğrenmiş ve engel olmuş. Ama Hasan Cemal işin bu yönünden hiç bahsetmiyor, ?Cunta ortamı oluşturmak için Dev-Genç?lileri bomba atmak için kullandık? diyor. Benim karşı çıktığım bu.

Uzun ve zor bir yolculuk – Semih Gümüş
(04/03/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Hayat mı bizi kuşaklara bölüyor ve bazı dönemleri yaşamak zorunda bırakıyor, yoksa biz mi kuşağımızı hayata dayatıyoruz? Sanırım her ikisi de yaşanıyor tarihte ve bazen hayat kazanıyor, bazen biz. Yenilgiler içinde kazanmak da varsa, belki kırk yıldır yaşadıklarımız anlatır onları. Bu ülkenin siyasal tarihi, kuşakları ile ülkenin siyasal gerçekliği arasındaki çatışmanın da tarihi olarak yazılmalı. Cumhuriyet tarihinin 1940?lı ve 1950?li yıllarında ülkenin siyasal gerçekliğiyle insanlar arasındaki çatışma öne çıkarken, 1960?lar ve 1970?ler, yetişen iki büyük kuşağın doğrudan siyasal iktidarın terörüyle karşı karşıya kaldığı ve iki kez yenilip iki yenilgisinden büyük bir geçmiş çıkardığı dönemleri anlatır.
Türkiye?de sosyalizm asıl olarak 1960?larda karanlık mağarasından sokaklara çıkmaya, bitmeyen yolculuğuna başlamıştı. ?Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı?nın da adı olarak seçilmiş ?Bitmeyen Yolculuk?. TİP?in o güne dek bilinenlerden apayrı bir gelecek tasarımıyla ortaya çıkışı ve Meclis?teki benzersiz muhalefeti, sosyalist hareketin daha sonra bir benzerini pek bulamadığı toplumsal karşılıklar yaratmıştı. Neden sonra 1990?ların ertesinde, en çok da ÖDP ile yapılmaya çalışılan da aslında eski TİP?in hayata, sıradan insanlara, emekçilere düşen izdüşümünü bulmaktı.
Türkiye?de sosyalist hareketin özellikle 1960?lardan sonraki tarihine ilişkin değerlendirmelerin epeyce öznel olduğu söylenebilir. Öte yandan tarih, hiç kuşku yok ki her zaman özneldir; dahası, öznelliğinin niteliğine göre değer kazanır. Benim içinde yer aldığım yakada, sosyalist hareketin tarihi yakın zamanlara dek, THKP-C, THKO ve devrimci solun o yakasındaki hareketleri önemsizleştirerek konuşulmuş, yazılmıştır. Silahlı mücadelenin sonunda sosyalizme geçişin Türkiye?nin gerçekliğine uygun olup olmaması değil asıl sorun. Olmadığı doğrusunu çıkış noktası alabilirsiniz elbette, ama devrimci gençlik hareketini içine alan dalganın tepesinde yapılan seçimlerin büyük savrulmalar içerebileceği de unutulmadan. 1968-1971 döneminde yapılmış seçimlerde volontarizmin etkisi kuşkusuz büyüktü. THKP-C?nin silahlı mücadeleyi de içine alan kimliğinin belirgin özelliği devrimcilikti. Gelgelelim, değil mi ki Sovyet sosyalizmi modeline uygun bir proletarya iktidarını amaçlamıştır, reformcu bir parti olarak nitelenmiş TİP?in de ?özellikle 1975?ten sonra? özünde devrimci olduğu söylenebilir.
Öyle ya da böyle, sosyalist hareketin geçmişini değerlendirmekte bugüne dek tam bir açıklık gösterilebilmiş değil. Bunun nedeninin özeleştiriden kaçınma olduğunu sanmıyorum; geçmişte de bulunmaz o nedenler. Asıl sorun, sosyalist hareketin, birbirinden ayrı bütün uçlarıyla, bugün yaşadığı çaresizlik ve yakın gelecek tasarımının olmaması. Bu da özeleştiriyi ve onun öznelerini belirsizleştirip anlamsızlaştırıyor.
Oğuzhan Müftüoğlu, ?Bitmeyen Yolculuk?ta, tarihsel bir değerlendirme yapmıyor. Amacı bu olmamış. Kendi çocukluğundan başlayarak, ama asıl olarak devrimci gençlik hareketine katıldığı günlerden bugüne, hayat hikâyesini anlatıyor. Bu denli yoğun ve her adımı yorumlanmayı gerektirebilecek bir hayatı aktarırken, Oğuzhan Müftüoğlu?nun hem son kertede özen gösterdiği, hem de olabildiğince nesnel olmaya çalıştığı görülüyor. Anlatılan iki dönemin içinden çıkmış devrimci, sol hareketlerin, ötekiler karşısında kendi kimliklerini korumak için gösterdiği keskin çizgileri ve Devrimci Yol?un 1974 sonrasındaki en etkin siyasal hareket olduğu da düşünülünce, Oğuzhan Müftüoğlu?nun serinkanlı hayat hikâyesinin değeri de artıyor.
?Bitmeyen Yolculuk?, siyasal ve ideolojik değerlendirmelerle iç içe gelişen bir hayat hikâyesi olsaydı, belki daha çok ilgi çekerdi. Ne ki, o zaman da Oğuzhan Müftüoğlu?nun kendi hayat hikâyesinin gerçekliğine idelojik bir müdahalede bulunduğu, böylece kendisini anlatırken bizi dışlaştırdığı düşünülebilirdi. Sonunda, sosyalist hareketin tarihinin, bütün bileşenlerince paylaşılabilir olması gerekmez mi? Tarih, öznellikle değişen bir gerçeklikse, sosyalist sol içinde bazen nüanslarla, bazen temelden ayrılan değerlendirmeler yapılacak, yargılar verilecektir. Gelgelelim, ?Bitmeyen Yolculuk? öznelliği en aza indirmiş bir tarih olarak okunabilir. Asıl eksiklik, Türkiye?nin siyasal tarihinin en önemli üç döneminin, onun sol içindeki aktörlerince yeterince yazılmamış oluşu. Doğrusu, okuduklarım arasında, Bitmeyen Yolculuk bana en yakın gelenlerden oldu.
Sosyalist ve devrimci solun tarihinde yaşanmış bazı önemli dönüm noktalarının hâlâ yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Verilmiş yargılar değil de, yaklaşım biçimi bakımından. Sözgelimi sosyalist solun Kemalizmle ilişkisi ve 12 Mart?ın hemen öncesindeki darbeci kimliği, bugün kimilerine göre, üstünde artık tartışmaya bile değmeyecek kertede lekelidir. Öyle mi gerçekten? Farklı biçimde tartıılması gerekir. Te yandan, 12 Mart darbesi Kemalizmle sol arasındaki ilişkiyi de öyle anlamsızlaştırmıştı ki, 1974?ten sonra gelen yeni kuşağın (bizim kuşağımıza ?78 Kuşağı? yerine ?74 Kuşağı? denmesini daha doğru buluyorum) dünyasında Kemalizmin herhangi bir izi olmamıştır. Darbeciliği içselleştirmiş bir grup Bonapartistin dışında, sosyalizm mücadelesinin daha önce yığınsal biçimde yaşanmadığı koşullarda, darbecilik de ?Neden olmasın!? yanlışından çıkmış bir safdillikti. Sözgelimi TİP bunun bütün bütüne dışındaydı, ama THKP-C ya da THKO gibi radikal devrimci örgütlerin kimliğini de anlatmaz darbecilik.
Oğuzhan Müftüoğlu?nun en önemli özelliklerinden biri, 68?i bir 68?li olarak yaşamışken, 74?ten sonrasını da bir 74?lü gibi yaşamış olması. Çünkü pek çok 68?li, 1974?ten sonrasını içeriden yaşamadı ve Cumhuriyet tarihinin o en acımasız saldırısıyla somut biçimde çarpışmadı. Bunun, 74 Kuşağı?nın 68?i yaşayamamış olmasından daha önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu yargıyı verirken, tuhaf bir noktada durduğumu da hissediyorum. Bu ülkede yaşanmış en karşılıksız özverilerin, anlatılması olanaksız anıların yaşanmaması nasıl bir eksiklik sayılabilir? Bunu da bugün de kendisini Marksizm düşüncesini ve sosyalizm ideallerini yenileyerek yaşamayı sürdürenlere sormak gerekir. Oğuzhan Müftüoğlu da, 12 Mart hapishanelerinde bir grup arkadaşının gösterdiği pişmanlıktan, ?Bizim yenilgimizi büyük bir trajediye dönüştüren de asıl buydu,? diye, acıyla söz ediyor. Sosyalist solun ister silahlı, ister parlamenter mücadeleyi seçmiş kesimlerinden gelsin, sonunda iki büyük trajik yenilgi yaşandı. İlkinden sonra hiç ara vermeden bıraktığı yerden yola devam edenlerin bildiği neydi acaba? Bunların, bugünün gözlükleriyle anlaşılması gerçekten olanaksız.
Oğuzhan Müftüoğlu, bu arada Devrimci Yol?un kurucuları ve yöneticileri arasındaki ilk ad olarak, 12 Eylül?e gidişte yaptıkları yanlışlara da değiniyor. Devrimci Yol, 1974-1980 arasındeki sert dönemin en yığınsal hareketiydi ve büyük bir hızla yığınsallaşmıştı. Yayımladığı gazetenin tirajını 120 bine ulaştıran bir hareketten söz ediyoruz, bugün dile kolay. Hem en genç yöneticiler tarafından yönetilen, hem de en yığınsal hareket olmak, kaçınılmaz yanlışları getirecekti elbette. Oğuzhan Müftüoğlu, ?Belli bir döneme kadar mücadelenin ihtiyaçlarına ciddi bir karşılık veren bu yarı amatör örgüt formu, belli bir dönemden sonra kendisini aşarak daha üst bir örgütsel yapıya ulaşamadı. Bunu başaramadık. Bunu güçlü örgütsel geleneği omayan bir hareket olmamıza da bağlıyorum,? diyor. Devrimci Yol?un sonunda bir halk hareketine dönüşen, kendiliğinden bir hareket olduğunu da belirtiyor Oğuzhan Müftüoğlu.
Bunlar, ?Bitmeyen Yolculuk?ta yapılmış özeleştirilerden bazıları. Gelgelelim bu eleştiriler, dışarıdan bakarak, bana kalırsa tam tersine, Devrimci Yol?un olumlu değerleriydi. Hem siyasal olup hem kendiliğinden gelişen, otoriter bir merkeziyetçi yapı yerine, ademi merkeziyetçiliğe bağlı bir hareket olması; siyasal iktidar amacından önce antifaşist, yani demokratik ?ve devrimci? mücadeleyi asıl amacı olarak görmesi; bu özellikleri taşırken bu arada kendiliğindenlikten beslenerek ülkenin siyasal tarihinin gördüğü en yığınsal sol harekete dönüşmesi, Devrimci Yol?un sosyalist hareketin bugünkü mücadele ve örgütlenme biçimine, geleneksel anlayışların yerine geçecek bir ışık tuttuğunu niçin göstermesin. Bugüne dek yapılmadı, ama bir de bu açıdan tartışılmalı.

Kitabın Künyesi
Bitmeyen Yolculuk – Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı
Söyleşi : Adnan Bostancıoğlu
Ayrıntı Yayınları / Biyografi-Otobiyografi Dizisi
İstanbul, Şubat 2011, 1. Basım
336 sayfa

One Response to Bitmeyen Yolculuk / Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı – Adnan Bostancıoğlu

  1. Ali Ay diyor ki:

    25.11.2011 – 07:30 YURDAKUL ER, Sol Portal

    Sır!
    Her fırsatta, artık hangi Batı merkezinde duyup akıllarına sokmuşlarsa, “resmi tarihe” veryansın edenlerin, gözlerinin önündeki “gayrıresmi tarih” belgelerine ilgi göstereceğini bekleyecek değiliz. Ama olup bitenleri farklı değerlendirdiğimiz açıktır: Türkiye artık bir ölüm-kalım savaşı içindedir ve buradan ya sosyalizmle çıkılacak ya da Türkiye denilen bu yaralı şiir yarım kalacak. Kanla boğulacak. Acı.
    Peki, böyle bir ortamda resmi tarih kimler tarafından sorgulanıp yenilenecek?
    Elbette bakışa ve arayışa göre değişebilir, ortada mutlak bir doğru yok, ama sonuçta bu da bir öneridir: Sonuna yaklaştığımız 2011 yılı içinde Türkçe kitap dünyasında, en azından bu satırların yazarına göre, en önemli iki kitap, tarihimizin çoktandır yepyeni bir aşamaya girdiğini göstermiş oldu.
    Birincisi, geçen yıl “devrimcilerin 12 Eylül?ün mağduru değil muhatabı olduğunu” söyleyerek, yüz binlerce insanı sarsan Oğuzhan Müftüoğlu?na aittir. Adnan Bostancıoğlu?nun hazırladığı bir “nehir söyleşi” bu: “Bitmeyen Yolculuk”. Müftüoğlu, bu mütevazı kitapla, Türkiye toprağının derinlerinde akan bir ırmağın hallerine, bir büyük kavganın ayrıntılarına dikkat çekmiş oldu. Yeni şeyler öğrendik. Trajedi, bu önemli kitabın, Türkçeye ve Türkiye devrimci hareketine düşman bir yayınevi bünyesinde okur önüne çıkmasıdır. Bu, belki de bizim tarihimizin özgün bir cilvesidir. Unutulmaz Mihri Belli de anılarını, o soylu yaşamını, Türkiye?yi soyup soğana çeviren bir yayın tekeli bünyesinde yayımlamıştı. Kim bilir neler böyle bir kararı zorunlu kılmıştır? Oğuzhan Müftüoğlu ve soylu kavgasına saygımızın, kitabını layık gördüğü yayınevi nedeniyle yine de fazla hasar gördüğünü söyleyemeyiz. Bir kırıklığımız olduğu açıktır, ama karşı karşıya olduğumuz ömür, önünde saygıyla ayağa kalkacağımız bir ömürdür.
    Tabii onu bazı açılardan kompanse eden bir başka kitap ve yayınevi var.
    İkinci kitap, dedik. Bu kitap, yeni yüzyıla ve Türkçeye, galiba Kemal Özer’in güzel bir şiirinde kullandığı imgeyle, şeker kamışı tarlasına giren bir bıçak gibi dahil olan Yordam Kitap?ın armağanıdır. Yaşar Ayaşlı?nın “Yeraltında Beş Yıl” adlı bilançosu, Türkiye solunun nasıl soluk soluğa bir akış olduğuna, bitti denilen yerde nasıl yeniden başladığına, cehennemin içinde insan sevgisinin nasıl yaşatılabildiğine bir başka örnektir. Yordam Kitap, Türkiye solunun yüzünü ağartan dört dörtlük bir yayıncılık başarısıdır.
    Eğer bu kitaplar varsa, Türkiye?nin çok uzun yıllardır bambaşka ve bize anlatılanların dışında bir tarihe sahne olduğu rahatça ilan edilebilir.
    İki tarihsel kişiliğin, zaman zaman birbirlerine ve siyasal çizgilerine sert eleştirilerde bulunduğunu gördüğümüz iki kitap, büyük devrimci akışımızdaki karakterlerin, birbirlerini ne kadar ağır eleştirirlerse eleştirsinler, aynı akışın parçaları olduğunu gösteriyor.
    Asıl önemlisi, Türkiye?nin, belki kendi alanlarında başarılı, ama her zaman tuzu kuru kimi sinemacıların ağzına değil, bu devlerin mütevazı anlatımlarına sığacak kadar büyük olduğunu görüyoruz. Acıyı, direnci ve umudu, sanatçılar değil, bu alçakgönüllü devler temsil ediyor.
    Birbirlerini eleştiriyorlar, dedik. Çünkü birbirlerinin akrabası olduklarını biliyorlar. İtiraf etmeyi pek yakışır bulmadıkları sevgileri, birbirlerine duydukları sevgi, çok büyüktür; bu nedenle bazen eleştirinin dozu da kaçabiliyor. Bu büyük akışta, Mahir?den Dr. Hikmet?e, Behice Hanım?dan Deniz Gezmiş ve Mustafa Hayrullahoğlu?na, Türkiye tarihinin en büyük acılarını sessiz sedasız omuzlamış on binlerce devrimci militanı hep birlikte görüyoruz. Bir sevgi okyanusu bu. Görmek isteyenler için tabii.
    İki kitap, iki yazar, Müftüoğlu ve Ayaşlı, gayriresmi tarihi sadece yaşamakla kalmıyorlar, ayrıca o tarihin ayrıntılarını “tahsil edilmek üzere” sonraki kuşaklara bırakmayı da bir görev sayıyorlar.
    Oradayız.
    Oradayız ve bu devlerin sırtında yükselmeden, onları tahsil etmeden yeni bir tarih yapılamayacağını ve yazılamayacağını hatırlatmış olalım. Isaac Newton?un sözüdür: “Eğer ben diğer insanlardan biraz daha uzağa bakabildimse, bu sadece devlerin omuzlarında durabildiğim içindir” diyordu. Devlerimiz: Omuzlarını yeni devrimci kuşakların ayakları altına, bütün yüce gönüllülükleriyle seren insanlarımız. On binlerle ifade edilebilirler. Dünyanın bu konuda az sayıda zengin topraklarındayız.
    Galiba hep birlikte bir sırrı paylaşıyoruz.
    Hani geçen hafta Belkıs Önal Pişmişler, bu gazetede, 25 yaşında bu topraklara körpe ömrünü serip giden bir devrimciyi, Necdet Pişmişler?i hatırlatırken hepimize sormuştu ya… O sırrı paylaşıyoruz.
    Bir sır?
    Ömrünü büyük acılarla halkının ayakları altına sermeyi seçen devrimcinin üzerine eğilen kadın, Türkiye, ona nasıl bir sır vermektedir?
    Yanıtı çok.
    Büyük acıların üzerine serin elini uzatan Türkiye adlı kadın, ölen veya ölümün eşiğinden şans eseri dönecek bir devrimciye gerçekten de bir sır vermektedir. Söylediği herhalde şudur: “O sır sensin çocuğum! Sen hepimizin sırrısın!”
    Bize ve bizden sonrakilere bu sırrı taşıyan, cehennemin içinden özgürlük ateşini söküp alan o çocuklara selam olsun.
    Aşkolsun!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>