“Benim çocukluğum, memleketimde kan, zulüm ve vahşet içinde geçti.” TİP ve 65 Seçimleri – Musa Anter

TİP ve 65 SEÇİMLERİ
Daha önce, hayatım boyunca Türkiye İşçi Partisi’nden başka ne gizli ne de açık bir partiye girmediğimi söylemiştim.

Geçenlerde, 1990 yılında bir derginin benimle yaptığı röportajda eski bir TKP üyesi olarak tanıtıldım. Halbuki ben bu partinin kayıtlı üyesi olmadım. Ancak İstanbul’a ilk gelişimden sonra Nazım Hikmet de dahil, aşağı yukarı tüm Türkiye komünistleri ile tanıştım ve onlarla arkadaşlık ettim. Mesela Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Aziz Nesin, Reha İsvan, Rıfat İlgaz, Kemal Sülker, Hikmet Kıvılcımlı, Sabahattin Ali, Mihri Belli, Sadun Aren, Rasih Nuri İleri, Adnan Cemgil, Nihat Sargın gibi daha sayamadığım birçok arkadaşla tanışmıştım. Ancak, bu arkadaşlarla aramızda daima fikir ayrılığı vardı. Tabii bu ayrılığımız Kürt meselesi üzerineydi. Bu konuda söylenenler, Türkiye’de solcu olmanın zaten başlı başına ağır bir külfet getirdiği, buna bir de Kürt sorunu eklenirse bu işin altından çıkılamayacak kadar zorlaşacağı; şayet bir gün muvaffak olunursa, zaten sosyalist bir Türkiye’nin kurulmuş olacağı ve haliyle de Kürtlere haklarının verileceği biçiminde bir düşünceye dayanıyordu. Ben ise, bu arkadaşlara, Kürt sorununun Türkiye’nin temel sorunu olduğunu, daha baştan bu sorun ele alınmazsa, başka hiçbir sorunun çözülemeyeceğini ve aynı zamanda dinamik Kürt milli potansiyelinin kazanılamayacağını savunuyordum. Hatta şaka yollu, “Sittinsene İstanbul meyhanelerinde komünist edebiyatı yapar durursunuz” derdim.

Ama denebilir ki, “Peki, senin fikirlerini benimsemeyen bu adamlar ile ne diye ilişkilerini sürdürdün?” Ne yapabilirdim? Türkiye’nin diğer tüm politik kanatları faşist ve Kürt davasında düşmanca bir ortaklık içindeydiler. Turancılar, Kemalistler aynı fikirdeydiler. Hiç olmazsa bunlar, doğru-yalan, “ileride kazanırsak, haklarınızı veririz” diyorlardı. Yani hiç olmazsa, gaspedilen haklarımızın varlığını kabul ediyorlardı.

Denecek ki; “Sen iyi kötü bir toprak ağası çocuğusun. Mardin bölgesinde halkın beynini yıkayan ve hükümetten de destek alan mantar gibi türeme şeyhler vardır ve üstelik ilkel bir Eski Mağara’da büyümüşsün… Kürtçü olmuşsun, ama ne diye sağcı bir Kürt milliyetçisi değil de solcusu olmuşsun?”

Bu soruya şöyle cevap verilebilir. 1962 yılında Yön ve Barış Dünyası dergilerinde birçok Kürtçü arkadaşların etkinlikleri nedeniyle MİT müsteşarı General Ziya Selışık yayımlaması amacıyla Yön dergisine bir yazı yollamıştı. Türk solcularına bir nevi gözdağı vermeyi ve onlara bir yerde yol göstermeyi amaçlayan bu yazıda, resmi otoritenin görüşünce, okuyan her Kürdün komünist olarak kabul edildiği, Avcıoğlu ve arkadaşlarının bundan birşey anlayamayacakları dolaylı bir biçimde söylenmeye çalışıyordu.

Namuslu bir milliyetçiliktir ki beni solculuğa itmiştir. Çünkü şu anda bile esir milletler ancak sosyalizm sayesinde kurtulurlar. Bugün Kürdistan bazı antik heykellere benzer. Faraza, bir Apollon heykeli gibi; başı Alman müzesinde, gövdesi Türkiye müzesinde, ayakları ve elleri başka başka müzelerde. Ne tuhaftır ki, Kürdistan dört devletin coğrafi müzelerini zenginleştirmiştir.

Öte yandan, bir de insanın siyasi ve ahlaki meşrebine tesir eden etkenler vardır. Benim çocukluğum, memleketimde kan, zulüm ve vahşet içinde geçti. Muhakkak daha o zaman da Avrupa’da hayvanları koruma örgütleri vardı ve faraza bir at arabasının yükünü ağırlaştıran sahibine müdahale ediliyor ve cezalandırılıyordu. Ama biz Kürtlerin, elin hayvanları kadar değeri yoktu. Gerçi şimdi de yoktur ama, o vakit Kürtleri öldürmenin adı, ‘temizlemek’ti. Bu zulüm o denli yaygın bir biçimde işlenmişti ki, artık Kürtler de bunu doğal birşey olarak görüyordu. Zannediyorlar ki, hükümetin görevi Kürtleri öldürmektir. Kürtler, hükümetten zulümden ve ölümden başka birşey görmemiştir. Ben bunları çocukluk hatıralarımda anlatmaya çalışmıştım. Burada, Mahatma Gandi’nin bir sözünü elli sene geçmesine rağmen hatırlar ve rehber bilirim. Hindistan 1947’de özgürlüğüne kavuşunca, Gandi bir okulda, “Gençler, siz bizden daha şanslısınız. Çünkü bundan sonra namuslu bir hava içinde büyüyeceksiniz” demişti. Ama işte ben, yukarıda anlattığım hava içinde büyümüştüm, solcu olmayıp da ne olacaktım!?

1937, 1959, 1963 ve diğer bir sürü tezgahtan geçtikten sonra baktık ki, Türkiye’de ‘eh’ bir sol parti, yani İşçi Partisi kurulmuş. Tüzüğünü okudum. O zamana göre zararsız buldum ve partiye girdim. Partinin genel merkezi o vakit İstanbul’daydı. Partiye gelince, hiç yadırgamadım. Genel başkanı, daha talebeliğimden beri hürmet ettiğim, Zincirli Hürriyet dergisinin sahibi, devletler hukuku doçenti M. Ali Aybar’dı. İdareciler de Behice Boran, Sadun Aren ve diğer tanıdık arkadaşlardı. Parti bir enstitü gibiydi. Üyelerimizi eğitiyorduk. Haftanın sayılı günlerinde çeşitli konularda seminerler düzenliyorduk. Ben ‘Kürt sorunu’nu üstlenmiştim. Verdiğim seminerler, hocalarımız M. Ali Aybar, Behice Boran ve diğer arkadaşlarca beğeniliyordu. Böylece 1965 yılına geldik. O yıl seçim vardı.

Seçim Kanununda ‘milli bakiye’ diye bir kural bulunuyordu. Bu kurala göre, bir partinin tüm Türkiye’de aldığı oylar toplanıyor ve bir milletvekilinin aldığı oylar oranında partinin genel oylarından o adaya oy transferi yapılarak, milletvekili seçilmesi mümkün oluyordu. Belki söylemesi palavra gibi gelebilir ama, hakikaten ben faşist bir ülke parlamentosunda üye olmak istemiyordum. Ama bir gün Tank Ziya Ekinci, Nihat Sargın ve diğer partili arkadaşlar bana geldiler. Bütün karşı koymalarıma rağmen ısrarlarını sürdürdüler ve Mardin’den liste başına geçmemi rica ettiler. Ben hapisten yeni çıkmıştım, param yoktu ve hiçbir yerden de para kabul etmiyordum. Tam o sırada Birîna Reş adlı piyesim İsveç’te tercüme edilmiş ve bir ressam, tasvir ettiğim perde sahnelerinden etkilenmiş, yaptığı tablolann satışından bana da, daha önce bahsettiğim gibi, Şahap Balcıoğlu vasıtasıyla üçbinbeş- yüz lira tutarında bir para göndermişti. Ben de işte bu para ile seçime girdim.

Seçimden iki ay önce Nusaybin’e gittim. Hiç alışmadığım ve her zaman tenkit ettiğim, Türkiye’deki burjuva partilerinin nümayişleri benzeri bir kalabalıkla Nusaybin’in tüm havalisi beni karşılamaya tren istasyonuna geldi. Her zaman Ankara’dan gelen devlet büyüklerini Haydarpaşa Garında karşılayan ve beni tiksindiren merasimlere benzettiğimden, böyle bir işe girdiğim için kendimden nefret ettim. Omuzlara alındım. Alkışlardan, zartlı zurtlu nutuklardan sonra köyüme giderek çalışmalara başladım.

Halka, daha önce Türkiye işçi Partisi’nin “komünist, kötü bir parti” olduğu yaydırılmış. Halk beni bu partinin adayı olarak görünce, ailemden ötürü şaşırmıştı. Yolumuzun işçi Partisi yolu olduğunu halka kabul ettirdim. Doğal olarak, herhalde tercüman vasıtasıyla akrabam, aşirim ve hemşehrim Mardinliler ile konuşmayacaktım. Bütün konuşmalarımı Kürtçe olarak yapıyordum, işler oldukça ümit verecek bir biçimde gidiyordu. Öyle ki, Mardin valisi seçimden çok önce, milletvekili diye beni tebrik edecekti.

Ancak bir gün, işçi Partisi Diyarbekir teşkilatından, acele bir biçimde oraya gitmemi isteyen bir mesaj aldım. Diyarbekir TIP teşkilatına Tank Ziya Ekinci hakimdi. Partiye gittim, halk beni coşku ile karşıladı. Ancak Tarık’ın suratı çok karışıktı. Bir aralık ikimizin başbaşa kalmasını temin etti. Dedi ki, “Musa Ağabey, gerçi biz, ‘Mardin’de seçim olmayacak ve siz liste başı olacaksınız’ diye söyledik. Ama Parti ön seçime karar vermiş.” Zaten o zaman Mardin ilinde partinin teşkilatı yalnız Derik kazasında vardı. Meğer Derikli hemşehrilerimi de bana rey vermeleri için ikna etmişler. “Peki kiminle önseçime gireceğim?” diye sordum. Bunun üzerine Tank Ziya Ekinci, “Sen ve Canip Yıldırım ile birkaç fakir fukara” dedi. Ben deliye döndüm. Tarık, bunun üzerine çekindi ve “Bugün son gündür. Ancak sabaha kadar vakit var. Sen de git Nusaybin ve Cizre’de yirmi kişilik bir örgüt kur. Ön seçimde Canip kazanmaz, sen kazanırsın” dedi. Ben daha da sinirlenmiştim. Dedim ki, “Arkadaş, benim böyle bir fikrim yoktu. Sen geldin beni bu yola koydun. Canip, otuz senedir benim çok sevdiğim, temiz bir arkadaşımdır. Ben nasıl delegelere, ‘Canip’e oy vermeyin, bana verin, ben daha iyiyim’ derim?” Bunu şiddetle reddettim. Sabahleyin seçim kuruluna ve Mardin valiliğine birer telgraf çekerek, Türkiye İşçi Partisi’nden değil, bağımsız olarak seçimlere gireceğimi bildirdim.

Akrabalarım, ileride param olduğunda bedelini vermek şartıyla bana bir jip hediye ettiler. Köy köy dolaşıyoruz ve halk bana büyük bir ilgi gösteriyordu. Canip’in durumu hiç içaçıcı değildi. Zaten dediklerine göre; Doktor Tarık Ziya Ekinci, Canip’i Diyarbekir’de başından atmak için bu senaryoyu kurmuştu. Seçim yapıldı. Arkamda yirmiye yakın MlT ve emniyet arabası dolaşıyordu. Gittiğim her yere benden sonra onlar giriyor, halkı tehdit edip bana oy vermeleri durumunda büyük zararlar göreceklerini söylüyorlardı.

1965 seçim mazbatasında da yazılıdır, tüm Türkiye’de seçime katılan hiçbir TIP adayı benim kadar oy alamadı. Öyle yerler oldu ki, demin de sözünü ettiğim ‘milli bakiye’ sayesinde üç-dört bin oyla milletvekili oldular. Ama ben on bin oy aldım ve dört bin oyum da iptal oldu. Eğer TİP’in bana yaptığı bu oyun olmasaydı, milletvekili seçileceğim gibi, artan reylerim sayesinde bir- iki milletvekili daha çıkarılabilecekti.

Tam da seçim sırasında Ankara Hava Kuvvetleri Mahkemesi benim mahkumiyetimi ve Çanakkale’de sürgünümü ilan etti. Türk basını da aleyhimde geniş bir propaganda yaptı. Güya ben, Irak hududunda bir kıta Berzani peşmergesini teftiş etmiş, Kürtçe olarak, “Nasılsınız peşmergeler?” demişim. Onlar da, “Sağol” demişler ve komutanları da, “Emrinizdeyiz” diye tekmil vermiş… işte bizim 1965 seçimleri böyle geçti.

Ama yine de TIP ile olan ilişkimi kesmedim. 1971 tutukluluğuna kadar bu ilişkim sürdü.

Musa Anter
Hatıralarım (1-2)
avesta yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Anlatı, Politika, Tarih
Sait Faik’in “Abasıyanık” soyadını alma hikayesi

Aile önceleri Abasızzadeler olarak anılırmış. Aileye bu lakabın takılması ise Sait Faik'in büyük dedesinin başından geçen bir olaya dayanmaktadır.

Kapat