Akıl ve Akıldışılık

Vedat Günyolİnsanın dini aklıdır, aklı olmalıdır, diyorum. Aklı olmayan, yani aklını kullanmayan, kullandırılmayan kimsenin saygıya değer dini yoktur, olamaz da. O insan ancak çok eskilerden kalma cennet cehennem masallarıyla beşli, akıldışı inançların kulu kölesidir. Peki, insan ne zaman aklını kullanma yetisine, onuruna ulaşabilir?

Eskilerin akıl-baliğ dedikleri ergenlik çağına varanlar, on yedi-on sekiz yaşta ulaşabilir. O yaşa kadar, bir Müslüman ülkede dünyaya gelenler, kimlik kağıtlarında Müslüman sayılmaktadır. Hiçbir Müslüman ülke, on sekizine basmış bir delikanlıya ya da genç kıza: “Söyleyin bakalım, kimlik kağıdınızdaki dini kabul ediyor musunuz?” diye sormaya yanaşmaz, olumsuz yanıtı yaşamıyla ödetir ona. Aynı tutum, Batı ülkeleri için de, aynı katılıkta olmasa bile geçerlidir, bir ölçüde.

Bugün, bir Fransız delikanlısı on sekiz yaşına geldiğinde, pekala ben Katolik değilim diyebiliyor ve hiçbir cezaya çarptırılmıyor. Aynı durum, aşağı yukarı bütün uygar Batı ülkeleri için geçerlidir. Son elli yılın dünyaca ünlü yazarları (bizimkiler de içlerinde olmak üzere) dinsel inançlara kapılarını kapamış dürümdalar. Bunun dışında, bir Heine örneği var ki, insanı şaşırtıyor. Yahudi kökenli Alman yazar Heine (Hayne) bir dostuna yazdığı 2 Şubat 1824 tarihli bir mektupta Yahudi dinini niye benimsediğini şöyle anlatıyor:Yahudiliğe bağlılığım ancak Hıristiyanlığa duyduğum derin antipatiden kaynaklanıyor. Ben ki, var olan tüm dinleri hiçe sayanlardanım, bugün koyu bir Yahudi din adamı gibi karşınıza çıkarsam şaşmayın. Yahudiliği, Hıristiyanlığa karşı bir panzehir saydığım içindir.” (Melahat Togar çevirisinden). Çok ilkel bulduğum bu tutumu, Heine gibi üstün nitelikte bir yazara yakıştıramadığımı söylemeliyim.

Yukarıda, “insanın dini aklıdır” dedim ya, buna Doğulu bir Hint bilgesinin, bağnazlığın beline kazmayı vurmaktan çekinmeyen koyu, ama hoşgörülü bir dindarın, Rabindranat Tagor’un övünülesi örneğini yansıtan tutumunu sunmak istiyorum. Burada, Cemil Meriç’in Hint Edebiyatı adlı yapıtından yararlanıyorum. Dini bir susuzluk, sonsuza karşı duyulan bir susuzluk sayan Tagor’un insanla doğayı kaynaştırmak amacıyla kurduğu Huzur Evi’nin kapışma “Burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir” diyecek kadar Mevlanalaşmasını ve dünyaya hümanist bir tutumla bakmasını, dinini aklının buyruğuna vermesini saygıyla anıyorum. Daha önce de yazdım: Cemil Meriç’e bakılırsa, “dünyanın bu en dindar şairi batıl inançların kökünü kazımak için maddeciliğe el uzatacak kadar anlayışlıdır”: “Bir ateizm dalgası Hint için çok hayırlı olurdu,” diyor. “Bu dalga  ormana zarar veren çalıları siler süpürür, büyük ağaçlara dokunmaz.”

Batı-Doğu ayrımı yapmadan söylüyorum, kör inançlara, bağnazlığa karşı, insan onurunu ön plana alan, bu uğurda savaşan insanların yüzüsuyu hürmetine insanca yaşamanın vazgeçilmezliğine bel bağlayan bir dünya özlemi değil mi, bizi umutla yaşatan? Hadi gelin bu yazıyı birlikte bitirelim Aristoteles’in şu sözüyle: “Umut insanı uyandıran bir rüyadır.”

Vedat Günyol
Cem / Kültür Yayınları

Yorum yapın