Oedipus Redivivus*, Freud, Jung ve Psikanaliz

Redivivus * Yeniden Doğuş

Douglas A. Davis tarafından yazılan bu yazı, Sigmund Freud ve Carl Jung arasındaki karmaşık ilişkiyi psikanalitik hareketin erken tarihi bağlamında ele almaktadır. Yazı, bu ilişkinin hem kişisel hem de profesyonel dinamiklerini inceleyerek, iki düşünürün teorik gelişimlerini ve psikanalizin yönünü nasıl etkilediğini özetlemeyi, anahtar kavramları açıklamayı ve eleştirel bir analiz sunmayı amaçlamaktadır. Metin, Freud’un psikanalizi geliştirme ve uluslararası bir harekete dönüştürme çabalarında Jung’un ne kadar kritik bir rol oynadığını ve bu ilişkinin neden kaçınılmaz olarak bir ayrılıkla sonuçlandığını psikanalitik kavramlar (aktarım, Oedipal dinamikler vb.) üzerinden açıklamaktadır.

Metin, 1906’da başlayan ve 1913’te sona eren Freud-Jung ilişkisinin Freud ve psikanalizi anlamak için hayati önem taşıdığını savunur. Jung, otuz bir yaşında, kariyerinde iddialı ve yetenekli bir psikiyatrist iken, elli bir yaşındaki Freud, psikanalizi Viyana’daki meslektaşlarından kurtarıp uluslararası alana taşımak istiyordu. Freud, Jung’a büyük değer vermiş, onu hızla varis olarak görmüş ve psikanalizin Burghölzli Kliniği ve deneysel psikoloji gibi alanlarla bağlantı kurmasını sağlamıştır. Ancak, ilişkinin başından itibaren gerginlikler mevcuttu, özellikle de kişilik gelişiminde ve nevroz etiyolojisinde cinselliğin rolü konusunda. Jung, bu konuda Freud kadar dogmatik değildi.

Yazı, ilişkinin sadece profesyonel bir işbirliği olmadığını, aynı zamanda her iki adamın da çözülmemiş kişisel ihtiyaçları tarafından yönlendirildiğini öne sürer. Freud, kendisine yakın, alter ego olabilecek bir erkek figürü arıyordu, Jung ise idealize edebileceği güçlü bir baba figürüne ihtiyaç duyuyordu. Bu kişisel ihtiyaçlar, Jung bağımsızlık kazandıkça ilişki için ölümcül oldu ve Freud bu büyümeyi Oedipal düşmanlık olarak yorumladı.

Metin, Freud’un kendi geçmişindeki (kardeşi Julius’un ölümü, yeğenleri John ve Pauline ile ilişkisi, Wilhelm Fliess ile ilişkisi) “ebedi üçgen” temasının ve erkek ilişkilerindeki rekabet ve homoerotik duyguların, Jung ve diğer müritleriyle ilişkilerinde bir şablon oluşturduğunu vurgular. Sabina Spielrein ve Josef Breuer’in hastası Anna O. (Dora) gibi kadın figürlerin bu üçgenlerde aracı rol oynadığını belirtir.

Ayrılığın temel nedenlerinden biri, libido teorisindeki farklılıklardı. Jung, libidonun cinsel enerjiden daha geniş bir motivasyonel enerji olduğunu savunuyordu. Freud ise, özellikle Adler ve Stekel’in ayrılıklarından sonra, ortodoks Oedipal kurama ve çocukluk cinselliğine olan vurgusuna daha da bağlandı.

İlişki, kişisel aktarımın ve karşı-aktarımın yoğunluğu, Jung’un Freud’un takipçilerine karşı “hasta gibi davranma” tekniğini eleştirmesi ve Freud’un Jung’un bağımsızlığını bir tehdit olarak algılaması nedeniyle gerildi ve koptu. Metin, bu ayrılığın psikanalitik hareket için kaçırılmış fırsatlara yol açtığını ima eder.

Ana Kavramların Açıklanması:

Metin, Freud ve Jung arasındaki ilişkiyi ve psikanalitik hareketin erken dinamiklerini açıklamak için bir dizi temel psikanalitik kavramı kullanır:

Aktarım (Transference): Bu, çocukluğun önemli duygusal bağlarının kalıntıları olarak, gelecekteki kişilerarası ilişkiler için yanımızda taşıdığımız şablondur. Metin, Freud’un kendi takipçilerinde derin bir aktarım uyandırdığını ve psikanaliz tarihinde bunun bolca kanıtı olduğunu belirtir. Freud ve Jung ilişkisi, erotik ve saldırgan aktarımın somut bir örneği olarak sunulur ve bu aktarımı anlamanın aralarındaki dinamiğin anahtarı olduğu söylenir. Jung, Freud’a duyduğu hayranlığın “dinsel” bir aşk karakteri taşıdığını, ancak bunun “inkar edilemez erotik alt tonu nedeniyle iğrenç ve gülünç” olduğunu itiraf eder. Freud ise Jung’un bağımsızlığını bir tehdit olarak algıladığında veya saldırıya uğradığını hissettiğinde bayılma nöbetleri geçirir, bu da güçlü bir karşı-aktarım tepkisine işaret eder. Terapinin kendisi, hastanın analiste aşık olduğu ve her hareketini aktarımın erotik ve saldırgan olasılıklarına asimile ettiği bir süreç olarak metaforik bir “baştan çıkarma” olarak tanımlanır.

    Oedipus Kompleksi / Oedipal Dinamikler: Metin, Freud-Jung ilişkisinin Oedipal mitin modern bir tekrarı gibi trajik bir karakter taşıdığını öne sürer. Freud’un kendi hayatındaki Oedipal dinamikler, erkek ilişkilerini (babası, Julius, John, Fliess) ve teorilerini (Oedipus kompleksi, başarı tarafından mahvolma) şekillendirmiştir. Freud, Jung’un bağımsızlığını ve teorik sapmalarını Oedipal düşmanlık ve yaşlı adamı yutmak isteyen bir “kardeş çetesi” üyesi olma arzusu olarak yorumlamıştır. Jung ise Oedipus kompleksini ruhtaki mitin evrensel rolü açısından ele almıştır, ancak Freud’un bu dinamiği kişisel ilişkilerine, özellikle de öğrencilerine uygulamasını eleştirmiştir.

      Libido: Freud için başlangıçta nevrozda merkezi rol oynayan cinsel enerjiyi ifade eder. Jung ise libidonun daha geniş bir motivasyonel enerji olduğunu düşünüyordu. Bu temel teorik farklılık, Freud-Jung ayrılığının profesyonel gerekçesi haline geldi.

        Baştan Çıkarma Teorisi (Seduction Theory): Freud’un başlangıçta nevrozun çocukluktaki gerçek cinsel travmalardan kaynaklandığını öne süren teorisidir. Metin, Freud’un bu teoriden Eylül 1897’de vazgeçtiğini belirtir. Vazgeçme nedenleri arasında analitik çabaların hayal kırıklığıyla sonuçlanması, hastaların kaçması, babaların (kendi babası dahil) sapık olmakla suçlanmasıyla duyulan şaşkınlık, çocuklara karşı bu kadar yaygın sapkınlığın düşük olasılığı ve bilinçdışında gerçek ile fanteziyi ayırt etmenin imkansızlığı sayılır. Bu değişim, psikanalizi gerçek olaylardan çok deneyimin öznel anlamına odaklanan hermeneutik bir disipline kaydırmıştır.

          Ekran Dönem Anıları (Screen Memories): Freud’un erken deneyimlerin görünürdeki hatırlanmasının, gerçek olaylardan ziyade, hafıza ve bastırılmış istekler arasındaki bilinçdışı bağlantılar tarafından belirlenebileceğini göstermek için kullandığı bir kavramdır. Freud, kendi çocukluğundan bir anının (çiçek tarlasında oynama) bir ekran anısı olduğunu ve bunun yakın bir erkek arkadaşa duyduğu ihtiyacı ve rekabetçi saldırganlığı ifade ettiğini göstermiştir. Bu kavram, bilinçdışında gerçeği istekten ayırt etmenin zorluğuna işaret eder.

            Direnç (Resistance): Metin, Jung’un Freud’un öğrencilerine yönelik yaklaşımını eleştirirken “direnç” kavramına dolaylı olarak değinir. Jung, Freud’un “yakınındaki tüm semptomatik eylemleri koklayarak dolaşmasını” ve herkesi “hatalarının varlığını utanarak kabul eden oğullar ve kızlar” seviyesine indirgemesini eleştirir. Jung’a göre bu, öğrencilere hasta gibi davranma tekniğidir ve dirençlerini (veya bağımsızlıklarını) patoloji olarak yorumlamaktır. Freud’un kendisi de, aktarım ve direncin tedavinin en önemli yönleri olduğunu keşfinin “kişiyi geri dönülmez bir şekilde ilkel sürünün bir üyesi haline getirdiği” yorumunu yapmıştır.

              Eleştirel Analiz: Yazı Ne Anlatmak İstiyor?

              Yazı, Freud ve Jung arasındaki ayrılığın sadece teorik bir anlaşmazlık değil, aynı zamanda ve belki de daha önemlisi, derin kişisel ve bilinçdışı çatışmaların bir sonucu olduğunu anlatmak istemektedir. Metin, psikanalizin kurucusunun (Freud) kendi teorilerini (aktarım, Oedipus kompleksi, erkek ilişkilerindeki dinamikler) hem en yakın ilişkilerini (özellikle erkek takipçilerle) anlamak hem de onlarla başa çıkmak için nasıl kullandığını (veya kötüye kullandığını) göstermektedir.

              1. Teorinin Kişisel Kökenleri ve Savunmacı Kullanımı: Metin, Freud’un kendi çocukluk deneyimlerinin (özellikle Julius’un ölümü ve suçluluk duygusu) ve erkek arkadaşlara duyduğu nevrotik ihtiyacın, Oedipal teori gibi temel kavramlarının oluşumunda etkili olduğunu güçlü bir şekilde ima eder. Freud’un teorilerini, arkadaşlarının ve takipçilerinin eylemlerini (ve eylemsizliklerini) ve onların analitik sürece karşı direncini yorumlamak için kullanması, bu teorilerin sadece klinik araçlar değil, aynı zamanda kişisel dinamiklerle başa çıkma yolları (belki de savunmalar) olduğunu düşündürür. Jung’un, Freud’un öğrencilerini “hasta gibi” görüp dirençlerini semptom olarak yorumlamasını eleştirmesi, teorinin bu potansiyel olarak savunmacı veya kontrol edici kullanımına bir eleştiridir.
              2. İlişkilerin Rolü: Yazı, psikanalizin gelişiminin, Freud’un kişisel ilişkilerinden, özellikle de Fliess, Ferenczi ve Jung gibi erkek takipçileriyle olan ilişkilerinden ayrılamayacağını vurgular. Bu ilişkiler, Freud’un düşüncelerini şekillendirmek, teorilerini test etmek, ancak aynı zamanda kendi bilinçdışı örüntülerini (ebedi üçgen, rekabet, homoerotik gerilimler) sergilemek için bir zemin sağlamıştır. Ayrılık, bu örüntülerin kişisel düzeyde yönetilememesinin bir sonucudur.
              3. Kaçırılmış Fırsatlar: Metin, bu kişisel ve teorik çatışmanın ve nihai ayrılığın, psikanalitik hareket için potansiyel olarak ne gibi kayıplara yol açtığını düşündürür. Daha birleşik bir eğitim ve terapi modelinin, kadın cinselliği üzerine daha iyi bir teorinin, cinsel ve saldırgan dürtülerin daha dengeli bir analizinin ve belki de ruhun manevi yönüne bir yerin, iki düşünür birlikte devam etseydi mümkün olabileceği ima edilir. Ayrılık, psikanalizi “libidinal dürtü teorisi etrafında somutlaştırılan” daha dar bir ortodoksiye yöneltmiş, daha orijinal hipotezler ise “alışılmışın dışında” kabul edilenler tarafından geliştirilmiştir.
              4. Jung’un Rolü ve Bağımsızlığı: Yazı, Jung’un sadece bir öğrenci olmadığını, aynı zamanda Freud’a başından itibaren (cinsellik konusunda) ve sonrasında (teorik bağımsızlık, metodoloji eleştirisi) meydan okuyan, bağımsız bir düşünür olduğunu gösterir. Nietzsche’den alıntılanan “Şimdi beni kaybetmeni ve kendini bulmanı istiyorum” sözü ve Jung’un kendi kitabı hakkındaki yorumu, Jung’un Freud’dan ayrılma sürecinin kendi zihinsel içeriği için nefes alma alanı yaratma ihtiyacından kaynaklandığını destekler.

              Özetle, yazı, Freud ve Jung arasındaki ilişkinin, psikanalitik teorinin ve hareketin gelişiminde merkezi ve açıklayıcı bir rol oynadığını savunur. Ayrılık, sadece teorik farklılıklardan değil, aynı zamanda ve yoğunlukla, kurucuların derin kişisel dinamiklerinden, aktarım ve karşı-aktarımın karmaşıklıklarından ve teorinin kişisel çatışmaları yönetmek için potansiyel olarak savunmacı kullanımından kaynaklanmıştır. Yazı, bu tarihi, psikanalitik kavramları bizzat tarihin kendisini anlamak için bir araç olarak kullanarak psikanalitik bir bakış açısıyla analiz etmektedir.

              Bu analizi takiben, üst düzey liderlik ekibi için stratejik öneriler bağlamında bir sonraki adım, bu metindeki dinamiklerin daha geniş organizasyonel bağlamlara (mentor-mentee ilişkileri, kurumsal bölünmeler, teorik/kültürel ortodoksinin potansiyel kısıtlamaları) nasıl uygulanabileceğini veya benzetilebileceğini değerlendirmek olabilir. Bu tür tarihi vaka çalışmalarından, liderlik, değişim yönetimi ve kişisel dinamiklerin kurumsal yapıları nasıl etkilediği hakkında dersler çıkarılabilir.

              Kaynk : https://therapyvlado.com/oedipus-redivivus-freud-jung-and-psychoanalysis/