Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar

Geçmişimiz, kimliğimiz, Doğu ile Batı’nın engin kültürleri arasında, -iki cihan arasında- kendimizce ve kimi zaman kendimiz olamadan duruşumuz, tereddütlerimiz, günü ve ânı yaşayışımız, itiyatlarımız, itikatlarımız, sükût musikisi’nden aldığımız haz, kendi kültürünü üreten, ürettikçe harcayan İstanbul, neylerin, kudümlerin ve derin bir musikiyi yaratmışların hâlâ bizi çeken hâlesi, ruh gezintileri, yumuşak ama derin sorular, bütün bu “terkip”ten bize kalan lezzetli bir huzursuzluk… Huzur, önce Mümtaz ile Nuran’ın aşklarının romanıdır, sonra ömrümüzün romanı. Ahmet Hamdi Tanpınar, en önemli romanı kabul edilen Huzur’u önce tefrika olarak Cumhuriyet gazetesinde yayımladı. Bir süre sonra romanda önemli yapısal değişiklikler yaptı. Eklediği yeni bölümler romana bambaşka bir boyut getirdi ve bu haliyle kitaplaştı. Elinizdeki bu kitap, Huzur’u ve tefrikadan kitaba geçerken yazarın roman üzerinde yaptığı tüm değişiklikleri içeriyor. Huzur’u,yazarının elinden ilk çıktığı ve son çıktığı biçimde, bir arada görmek isteyenlere…
Tanıtım Yazısı

Huzur, okunması zor bir kitaptır. Başlangıçta huzursuzluk verir bile denebilir. Romanın baş kişilerinden biri, bir şehir olan kaç roman vardır? İstanbul, Huzur?un ana karakteridir. İstanbul’dan uzaktaki tüm İstanbulseverlere duyurulur!
Huzur, 22 Şubat 1948 – 2 Haziran 1948 tarihleri arasında Cumhuriyet Gazetesi tarafından tefrika edilmiş, 1949 yılında da kitap olarak tek cilt halinde basılmıştır. 1949yılından 2004 yılına kadar onüç kez basımı yapılan Huzur, en son Dergah yayınları tarafından yayınlanmıştır.Tanpınar, Dr. Tarık Temel ‘e ithaf ettiği 391 sayfalık romanını, 1939’da İstanbul’da Mümtaz karakteri çerçevesinde kurar.
Romanda sevgilisi Nuran’a kavuşma – kavuşamama gelgitleri yaşayan, İkinci Dünya Savaşı’nın her an patlayacak olması korkusuyla tetikte bekleyen, Cumhuriyet sonrası kültürü red ya da kabul ikilemleri yaşayan genç, sorunlu bir kuşağın temsilcisi olan Mümtaz; ana hatlarıyla varoluş sorununa çare arayan bir Istanbullu. Bir çocuklu dul Nuran, Mümtaz’ı seven ama toplum baskısı ve dedikodulardan bunalmış, yeni cumhuriyetin hayatına pek de olumlu katkısı olmadığı aşikar, sonuçta topluma karşı yenilen ve sevgisini yokedip, Mümtaz’la evlenmekten vazgeçen, kitabın ana kadın kahramanı. Okuyucunun bu romanda hem Mümtaz, hem de Nuran karakterleriyle özdeşleşmesi çok kolay. Ne Doğu’yu, ne de Batı’yı tam olarak bilmeyen yeni yeni kuşakların hayata eklendiği de düşünülürse bu kitabın güncelliği hala taze, mesajları ve arayışları hala güncel.

Huzur’un gizli kahramanı Suat diyebiliriz. Suat, melek mi yoksa şeytan mı olduğu pek de bilinmeyen, kitapta verilen ipuçlarına bakarsak kolayca şeytan olduğunu iddia edebileceğimiz bir kaybeden. Sonunda ulaşamadığı bir şey uğruna intihar eden Suat, varoluş problemi çeken, yaşayan, yaratma sancıları içinde kıvranan insanlara da sonlarının hüsran olduğunu başarıyla anlatıyor.Varolmaya çabalayan ama sonunda her biri kaybeden huzursuz bireylerin romanı Huzur yazıldığı tarihten itibaren , yazıldığı yerin insanlarının hiç değişmemiş sorunlarıyla hala toplumun en parlak aynası niteliğinde.

BİRİNCİ BÖLÜM

İhsan

1

Mümtaz, ağabey dediği amcasının oğlu İhsan?ın hastalandığından beri doğru dürüst sokağa çıkmamıştı. Doktor çağırmak, eczaneye reçete götürüp ilaç getirmek, komşunun evinden telefon etmek gibi şeyler bir tarafa bırakılırsa, bu haftayı hemen hemen ya hastanın başı ucunda, yahut da kendi odasında, kitap okuyarak, düşünerek, yeğenlerini avutmaya çalışarak geçirmişti. İhsan iki gün kadar ateşten, halsizlikten, arka ağrılarından şikâyet etmiş, sonra birdenbire zatürree fevkalâdelik halini ilan etmiş, evin içinde korkudan, telâştan, üzüntüden bir türlü ağızlardan düşmeyen ve bakışlardan eksilmeyen temennilerden saltanatını, o yıkım psikolojisini kurmuştu.
Herkes İhsan?ın hastalığının verdiği üzüntü ile uyuyor, onunla uyanıyordu.
Bu sabah, tren düdüklerinin büsbütün başka korkularla kanattığı uykusundan, Mümtaz gene bu üzüntü ile uyandı. Saat dokuza yaklaşıyordu. Bir müddet yatağının kenarına oturup düşündü. Bugün yapacak bir yığın işi vardı. Doktor onda geleceğini söylemişti; fakat onu beklemeye mecbur değildi. Her şeyden evvel bir hastabakıcı bulmak zorunda idi. Ne Macide, ne yengesi ?İhsan?ın annesi? hastanın başı ucundan ayrılmadıkları için, çocuklar haraptılar.
İhtiyar hizmetçi, Ahmet?le şöyle böyle meşgul olabilirdi. Fakat Sabiha ile adamakıllı uğraşacak birisi lâzımdı. Onun her şeyden evvel konuşacak insana ihtiyacı vardı. Mümtaz, bunu düşünürken küçük yeğeninin hallerine içinden gülümsedi. Sonra, eve döndüğünden beri, akrabasına karşı olan sevgisinin daha başka bir hal aldığına dikkat etti: ?Acaba, hep alışkanlık mı? Hep yanımızdakileri mi seviyoruz?? dedi.
Bu düşünceden kurtulmak için tekrar hastabakıcı meselesine döndü. Macide?nin sıhhati de öyle düzgün değildi. Hattâ bu kadar yorgunluğa nasıl tahammül ettiğine şaşıyordu. Biraz fazla üzüntü, yorgunluk, onu yeniden bir gölge haline getirebilirdi. Evet, gidip bir hastabakıcı bulmalıydı. Öğleden sonra da o kiracı denen derde uğraması lâzımdı.
Elbisesini giyinirken, ?İnsan denen bu saz parçası?? diye birkaç defa tekrarladı. Çocukluğunun mühim bir devrinde çok yalnız kalan Mümtaz, kendi kendisiyle konuşmayı severdi. ?Ve hayat dediğimiz çok ayrı şey?? Sonra zihni tekrar küçük Sabiha?ya gitti. Küçük yeğenini sade eve döndüğü için sevdiğini düşünmek hoşuna gitmiyordu. Hayır, ona doğduğu günden beri bağlıydı. Hattâ doğuşunun şartları düşünülürse ona karşı minnettardı da. Pek az çocuk bu kadar zamanda bir eve teselli ve sevinç getirebilirdi.
Mümtaz, üç gündür bu hastabakıcının peşinde idi. Bir yığın adres almış, telefonlar etmişti. Fakat bizim memlekette aranan kaybolur. Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir. Mesela İhsan iyi olduktan altı ay sonra bile bir iki hastabakıcı mutlaka onu arayacaktır. Fakat lâzım olduğu zaman? İşte hastabakıcı meselesi böyleydi. Kiracıya gelince?
Kiracı meselesi büsbütün başka bir dertti. İhsan?ın annesinin bu küçük dükkânını tuttuğu günden beri beğenmemiş, hor görmüştü. Fakat şöyle bir on iki senedir de çıkmayı aklına getirmemişti. Bu adamcağız iki haftadır üst üste haberler gönderiyor, beyefendilerden birinin veya hanımefendinin behemehal teşrif etmelerini rica ediyordu.
Bu evcek inanılmayan bir hadise idi. Hasta bile, humma ve sancılar içinde buna şaşıyordu. Çünkü ev halkı kiracılarının biricik vasfının, görünmemek, gizlenmek, aranmazsa, hattâ arandığı zamanlarda bile mümkün mertebe geç ve güç meydana çıkmak olduğunu bilirlerdi.
Birkaç seneden beri kontratı yenilemek, kiraları almak gibi işleri yüklenen Mümtaz onu, hattâ dükkânında ve karşısında iken bile görmenin ne kadar güç olduğunu bilirdi.
Daha genç adam dükkâna girer girmez siyah gözlüğünü, bir kudret tılsımı, büyülü bir silah gibi gözlerine takar, bu cam perde arkasında âdeta görünmez olur, oradan piyasanın durgunluğunu, hayatın ağırlığını, devlet memuriyetinde belli bir gelirle çalışanların saadetini anlatır, memurluğu bırakıp da elkâsibü habibullah hadîsine uyduğu için ?evet sırf bunun için, Peygamber?in bu sözüne, bildiği halde riayetsizlik etmemek için ticarete başlamıştı? kendisine kızar, dövünür, nihayet:
? Beyefendi vaziyeti biliyorsunuz, şimdilik kabil değil; hanımefendiye arz-ı tazimat ederim. Bana birkaç gün daha mühlet versinler. O bizim mal sahibimiz değil, velinimetimiz oldu. İnşallah on beş gün sonra uğrarlarsa hem teşerrüf etmiş oluruz, hem de bir parça şey takdim ederim, diye işi müpheme bağlar, fakat genç adam kapıdan çıkarken yaptığı vaadin büyüklüğünden ürkmüş gibi sesi titreyerek; ?On beş günde de kabil olur mu, bilmem ki?? diyerek tekrar söze başlar ve ?Mümkünse hiç gelmesin, hiçbiriniz gelmeyin, ne diye geleceksiniz sanki! Bu çürük binada, bu acayip kafeste oturduğum yetmiyormuş gibi bir de size para mı vereceğim? diyemediği için, ?Daha iyisi aybaşına doğru, hattâ gelecek ayın ortasında teşrif buyursunlar?? ricasıyla, bu mülâkatı gerilere, çok uzak zamana atmaya çalışırdı.
Bu sefer, bu aranmaktan, yoklanmaktan hoşlanmayan adam üst üste haber gönderiyor, hal hatır soruyor, hanımefendinin, olmazsa beylerden birinin behemehal gelmelerini, kendisini görmelerini istiyor, dükkânın arkasında eski konağın müştemilâtından olan bakımsız kısımla üstündeki iki oda için konuşacağını, kontratın geciktiğini söylüyordu. Buna şaşmaya hakları vardı.
İşte Mümtaz o gün öğleden sonra da, her ay istemeye istemeye, alacağı cevabı ezberden bildiği için uğramaktan çekindiği yere gidecekti. Fakat bu sefer iş farklı idi. Yengesi dün akşam, “Mümtaz, git şu adamı görüver?” diye kendisine tembih ettiği zaman, İhsan annesinin arkasından, ?Beyhude yorulma, ne diyeceğini biliyorsun, şöyle bir dolaş, gel!? diye işaret edememişti. O yatakta çivili idi; göğsü zorlukla inip kalkıyordu.
İhsan?ın bu kiracı ile münasebeti, bilinen bir şeyi beyhude tecrübe etmenin makûl olamayacağı hikmetine dayanırdı. Mümtaz ise, baba mirası olduğu için bir türlü bu kirayı aklından çıkaramayan yengesini kırmak istemezdi. Ayrıca bu kira hikâyesi bu iç içe yaşayan insanların hayatında, Mümtaz’a göre İhsan Bey Adası?nda bir yığın latifeye vesile olurdu.
Eve dönüp de ihtiyar kadına aldığı cevapları söyleyince, onun ilk andaki hiddetinin ?boynu kopasıca herif? bunak?? yavaş ve perde perde merhamete ?zavallı, biçare, adamcağız hasta zaten? doğru gidişi; sonunda:
? Belki de hakikaten kazanmıyordur, diye yengesinin üzülüşleri, sonra yeniden bir hal çaresi aramaları, ?Elde koca konaktan orası kaldı, yoksa çoktan satar, kurtulurdum? diye bir türlü vaktinde ele geçmeyen bu kiranın hayatında nasıl bir üzüntü kaynağı olduğunu gösteren cümleler, bu işin herkes için en eğlenceli safhası olurdu. Günün birinde büyük yenge mutat ziyaretini yapmaya karar verir ve merhum Selim Paşa?nın kızı refakatinde kimse olmadan sokağa çıkamayacağı için Üsküdar?daki Arife Hanım?a haber gönderilir, Arife Hanım tayin edilen günde gelir, o geldikten sonra üç dört gün üst üste, ?Yarın gitsek, şu herifi görsek?? diye karar verilir, hattâ komşuları ziyarette, yahut Kapalıçarşı?da hızı kesilen teşebbüsler olur ve nihayet günün birinde bindiği otomobil bir yığın eşya ile dolu eve dönerdi.
Şurası var ki onun kiracıya uğraması hiç de beyhude olmaz, paranın bir kısmını olsun behemehal alırdı. Mümtaz da, İhsan da bu muvaffakiyete şaşırırlardı. Halbuki şaşacak hiçbir tarafı yoktu.
İhsan?ın annesi, Arife Hanım?ı hem sever, hem de çenesine tahammül edemezdi. Arife Hanım?ın ikameti evde uzadıkça, ta çocukluğundan beri tanıdığı o keskin hiddet çoğalır, büyürdü. Nihayet tam kıvamına gelince otomobil ısmarlanır, Arife Hanım nereye gideceğini bilmeden yola çıkılır, evvela Üsküdar iskelesinde ihtiyar emektar, ?Güle güle Arifeciğim? Ben seni gene çağırtırım olmaz mı?? diye bırakılır, ondan sonra doğru dükkâna gidilirdi.
Böyle bir halet-i ruhiye içinde gelen bir mal sahibini atlatmak elbette güçtür. Vâkıâ adamcağız birkaç defa onu da tecrübe etmiş, mide ağrılarından filan bahse kalkmıştı. Sabire Hanım birincisinde nane içmesini tavsiye etmiş, ikincisinde daha karışık bir ilaç söylemiş, fakat üçüncüsünde gene hastalıktan şikâyet işitince, ?Söylediğim ilaçları içtin mi?? diye sormuş. Adamcağızın hayır, cevabı üzerine, ?O halde bir daha bana hastalıktan bahsetme, anladın mı?? cevabını vermişti. Hiddetle vicdan azabı arasında bulunan bu ihtiyar kadını atlatamayacağını kiracı bu üçüncü ziyarette öğrenmişti. Onun için gelir gelmez kahvesini ısmarlar, masası üstünde yalancıktan bir iki hesap yapar, kahve biter bitmez eline bir zarf tutuşturarak onu savardı. Ondan sonra kadın altında taksi, dükkân dükkân dolaşır, herkese münasip hediyeler arar ve aldığı parayı son kuruşa kadar sarf ettikten sonra eve dönerdi. İhsan da Mümtaz da bu dükkânı, kirası ve kiracısıyla, hattâ biraz müştemilâtından sayılan Arife Hanım’la beraber, ihtiyar kadının biricik eğlencesi, lüksü, boş saatlerini dolduran tek mühim meselesi addederler, onunla avunduğu için hoş görürlerdi.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı – Erich Maria Remarque

Kapat