Joyce, Ulysses’te Kadın Karakterlerin Doğayla İlişkisine Ekofeminist Bakış

ERGÜN DOĞAN

Molly Bloom’un Doğal Döngülerle Bağlantısı

Molly Bloom’un Penelope bölümündeki iç monoloğu, ekofeminist analizin temel taşlarından birini oluşturur. Düşünceleri bedeninin biyolojik süreçleri etrafında yoğunlaşır; menstrüasyon döngüsü, cinsel istek dalgalanmaları, doğum deneyimleri ve yaşlanmanın fiziksel belirtileri doğrudan doğanın ritmik yapısıyla eşleşir. Bu ritimler, patriyarkal toplumun kadın bedenini tıbbi ve sosyal normlarla düzenleme çabasını vurgular. Molly’nin zihninde beliren çiçek kokuları, deniz dalgaları, ay ışığı ve akarsu imgeleri, onun doğayla iç içe geçmiş bir varlık olarak tasvir edildiğini gösterir. Ekofeminist yaklaşım, bu iç içeliği patriyarkal düzenin kadınları ve doğayı aynı kategoride nesneleştirme stratejisi olarak değerlendirir. Liffey Nehri’nin Dublin boyunca akışı ile Molly’nin beden akışkanlığı arasında kurulan paralellik, nehrin endüstriyel atıklarla kirletilmesinin kadın bedeninin toplumsal baskılarla kısıtlanmasına benzerliğini ortaya koyar. Molly’nin monoloğunun “evet” ile sonlanması, doğanın yenilenme kapasitesini simgelerken, patriyarkal yapıların bu kapasiteyi sınırlama girişimlerini de eleştirir. Böylece Molly, bastırılmış üretkenliğin hem doğal hem de kadınsal boyutunun temsilcisi konumuna yerleşir. Bu ilişki biçimi, patriyarkal toplumun doğaya hakimiyet kurma isteğinin kadın karakterler üzerinden nasıl tezahür ettiğini açıkça ortaya koyar.

Gerty MacDowell ve Romantize Edilmiş Doğa

Gerty MacDowell’ın Nausicaa bölümündeki sahil sahnesi, patriyarkal bakışın doğayı ve kadını eşzamanlı olarak estetikleştirme sürecini sergiler. Deniz, kum, gün batımı ve havai fişekler Gerty’nin fiziksel varlığını çerçeveleyerek onu manzaranın bir parçası haline getirir. Sakat bacağının gizlenmesi, patriyarkal toplumun hem kadını hem doğayı kusursuzluk beklentisiyle yeniden şekillendirme çabasını yansıtır. Gerty’nin zihnindeki romantik imgeler, popüler dergilerden alınmış idealize edilmiş doğa betimlemeleriyle doludur; dalgaların köpüğü, çiçek açan çayırlar ve yumuşak ışıklar bu hayalleri besler. Ekofeminist bakış, bu idealizasyonu patriyarkal düzenin doğanın karmaşık gerçekliğini bastırarak kontrol edilebilir bir nesneye indirgeme yöntemi olarak okur. Gerty’nin cinsel uyarılmasının tam da doğanın gösteriye dönüştüğü anda zirveye ulaşması, kadın ve doğanın erkek bakışıyla aynı anda tüketildiğini gösterir. Sahil ortamı, patriyarkal toplumun doğayı ve kadını hem yüceltip hem de aşağılayan çelişkili tutumunu somutlaştırır. Gerty’nin fiziksel sınırlılığı, doğanın endüstriyel müdahalelerle değiştirilmesine benzer bir tahakküm mekanizması olarak işlev görür. Bu sahne, patriyarkal yaklaşımın estetik ve cinsel sömürü boyutlarını kadın-doğa ilişkisi üzerinden detaylı bir şekilde ortaya koyar.

Mina Purefoy ve Doğumun Doğallaştırılması

Mina Purefoy’nin Oxen of the Sun bölümündeki uzun doğum süreci, kadın bedeninin doğanın temel üretim mekanizması olarak konumlandırıldığı bir örnektir. Doğum sahnesi, tıbbi personel ve erkek ziyaretçiler tarafından çevrelenirken, Mina’nın acısı arka plana itilir. Bu durum, patriyarkal toplumun doğanın en güçlü yenilenme sürecini kurumlar aracılığıyla kontrol etme eğilimini vurgular. Erkek karakterlerin doğum üzerine yaptığı şakalar ve teorik tartışmalar, kadın deneyiminin sessizleştirilmesini sağlar. Ekofeminist analiz, doğumun hayvan üremesinden insan üremesine uzanan bir zincir içinde sunulmasını, kadın bedeninin hayvanlaştırılması ve doğayla özdeşleştirilmesi olarak değerlendirir. Tıbbi müdahalelerin yoğunluğu, patriyarkal düzenin doğal süreçleri teknolojiyle yönlendirme çabasının bir yansımasıdır. Mina’nın sessizliği, doğanın ve kadının patriyarkal anlatıda söz hakkından yoksun bırakılmasını temsil eder. Doğum odasının erkekler tarafından domine edilmesi, kadın bedeninin ve doğanın aynı anda kolonileştirildiğini gösterir. Bu bölüm, patriyarkal toplumun üretim süreçlerini hem kadın hem de doğa üzerinde nasıl merkezileştirdiğini detaylı bir biçimde inceler. Mina Purefoy’nin deneyimi, ekofeminist çerçevede patriyarkal tahakkümün biyolojik boyutunu aydınlatır.

Milly Bloom ve Kırsal Doğadan Kopuş

Milly Bloom’un babasına yazdığı mektup, kırsal Mullingar’daki kısa süreli deneyimlerini aktarır. Çiçekler, atlar ve açık hava imgeleri, genç kadının doğayla kurduğu geçici yakınlığı vurgular. Ancak bu yakınlık, patriyarkal toplumun genç kadınları hızla cinsellik ve evlilik piyasasına yönlendirmesiyle kesilir. Ekofeminist yaklaşım, Milly’nin kırsaldan şehre geçişini patriyarkal kapitalizmin kadınları doğadan sistematik olarak uzaklaştırma sürecinin bir parçası olarak görür. Cinselliğinin uyanışının doğayla temas halinde gerçekleşmesi, patriyarkal düzenin kadın cinselliğini doğal döngülerle özdeşleştirip denetleme stratejisini yansıtır. Fotoğrafçılık öğrenmesi, doğayı çerçeveleme ve nesneleştirme eylemi olarak işlev görür; bu da patriyarkal bakışın kadını ve doğayı sahip olunabilir kılma yöntemine paraleldir. Milly’nin kısa kırsal dönemi, kadınların doğayla bağlarının patriyarkal yapı tarafından nasıl sınırlı tutulduğunu gösterir. Şehir hayatına çekilişi, endüstriyel gelişmenin doğayı marjinalleştirirken kadınları ev içi rollere hapsetmesini özetler. Bu karakter, patriyarkal toplumun genç kadınlar üzerinden doğaya erişimi nasıl kısıtladığını somut bir örnekle ortaya koyar.

Hizmetçi Kızlar ve Evcil Doğanın Temsili

Romanın çeşitli bölümlerinde görünen hizmetçi kızlar, sütçü kadın, maden suyu satıcısı ve Dilly Dedalus gibi figürler, doğayla en doğrudan fiziksel temas kuran kadınlardır. Sütçü kadının taşıdığı süt, doğanın doğrudan ürünü olmasına rağmen şehirde metalaştırılır ve paketlenir. Ekofeminist analiz, bu kadınların konumunu patriyarkal düzenin doğayı evcilleştirme ve kadını hizmet sektörüne koyma politikalarının kesişim noktası olarak değerlendirir. Hizmetçi kızların düşük ücretli emeği, patriyarkal kapitalizmin hem kadın iş gücünü hem doğal kaynakları ucuza kapatma mekanizmasını yansıtır. Dilly Dedalus’un yıpranmış kıyafetleri içinde kitap arayışı, doğadan ve kültürel erişimden aynı anda mahrumiyetin göstergesidir. Sütçü kadının fiziksel varlığı, doğanın verimliliğinin sömürüldüğü bir beden olarak işlev görür. Bu kadınlar, sokaklarda dolaşırken şehirdeki marjinalleştirilmiş doğayı temsil eder. Patriyarkal toplumun sınıfsal ve cinsiyetçi baskısı, hizmetçi kızlar üzerinden doğanın ve kadının alt katmanlardaki ezilmesini somutlaştırır. Onların günlük etkileşimleri, patriyarkal yapıların doğal ürünleri ve kadın emeğini nasıl eşzamanlı olarak araçsallaştırdığını detaylandırır.

Dublin’in Kirli Nehirleri ve Kadın Bedenleri

Liffey Nehri roman boyunca pis, kokuşmuş ve atık dolu olarak betimlenir; bu betimleme kadın bedeninin akışkanlığıyla sıkça ilişkilendirilir. Nehrin dişil kodlanması, özellikle Anna Livia figürüyle güçlenir. Ekofeminist çerçeve, nehrin endüstriyel kirlenmesini patriyarkal kapitalizmin doğayı zehirlemesinin doğrudan sonucu olarak görür. Kadın bedenlerinin menstrüasyon ve doğum sonrası süreçlerde “kirli” addedilmesi, bu zehirlenmenin toplumsal paralelidir. Nehir kıyısında sevişen çiftler, fahişeler ve intihar eden kadınlar, doğanın ve kadının marjinal alanlara itildiğini gösterir. Patriyarkal atıkların nehre boşaltılması, kadın bedenine yönelik toplumsal dışlamanın fiziksel karşılığıdır. Nehrin denize ulaşırken potansiyel temizlenme olasılığı, kadınların ve doğanın ortak yenilenme kapasitesini temsil eder. Liffey’nin kirletilmesi, patriyarkal toplumun sistematik çevresel ve cinsiyetçi şiddetinin en belirgin göstergelerinden biridir. Bu imgeler, kadın-doğa ilişkisinin patriyarkal tahribat altında nasıl şekillendiğini kapsamlı bir biçimde ortaya koyar.

Bloom’un Annesinin Hayaleti ve Bastırılmış Doğa

Leopold Bloom’un annesinin Circe bölümündeki hayalet olarak belirmesi, bastırılmış annelik ve doğal bereket imgelerini gün yüzüne çıkarır. Anne figürü, Yahudi ve İrlandalı kimlikleriyle doğanın dışlanmış ancak verimli yönünü somutlaştırır. İntiharı, patriyarkal düzenin anne-doğa bağını yok etme çabasını yansıtır. Ekofeminist analiz, hayaletin çiçek ve toprak kokularıyla görünmesini bastırılmış dişil doğanın geri dönüşü olarak değerlendirir. Patriyarkal suçluluk yüklemesi, doğanın üretkenliğini olumsuz kodlama girişimidir. Bloom’un annesine karşı hissettiği utanç, patriyarkal toplumun erkekleri anneden ve doğadan koparmaya zorlamasını gösterir. Hayaletin “sen benim oğlumsun” ifadesi, patriyarkal ayrıştırmanın başarısızlığını ilan eder. Bu sahne, bastırılmış kadınlık ve doğanın nihai direncini vurgular. Anne hayaleti, patriyarkal baskıların doğa ve kadın üzerindeki uzun vadeli etkilerini detaylı bir şekilde inceler.