Carl Gustav Jung’un kaleminden kendi çocukluk dönemi

Doğumumdan (1875) altı ay sonra annemle babam, Konstanz Gölü’nün kenarındaki Kesswill’den, Ren Nehri’nin şelalelerinin olduğu yerin yamacındaki Laufen Sarayı’na ait rahip evine taşınmışlar. İlk anılarım iki ya da üç yaşıma ait. Rahip evini, bahçeyi, çamaşırhaneyi, kiliseyi, sarayı, şelaleleri, Wörth Köşkü’nü ve zangocun avlusunu anımsıyorum. Bu anılar, bir sis denizinde her biri tek başına ve belli

okumak için tıklayınız

SCHOPENHAUER: Bir Kimsenin, Neyi Temsil Ettiği Üzerine

Bu konu, yani, bizim başkalarının görüşündeki varoluşumuz, doğamızın özel bir zayıflığı sonucunda, istisnasız bir biçimde çok abartılır; oysa en küçük bir düşünüş bile, kendi başına bunun bizim mutluluğumuz açısından önemsiz olduğunu gösterebilir. Buna göre, her insanın ötekilerin elverişli görüşlerini fark eder etmez ve gururu bir biçimde okşanır okşanmaz neden içten içe sevindiğini açıklamak zordur. Nasıl

okumak için tıklayınız

SCHOPENHAUER: Bir Kimsenin Ne Olduğu Üzerine

Bir kimsenin ne olduğunun, onun mutluluğuna, sahip olduğu ya da temsil ettiği şeyden daha çok katkıda bulunduğunu zaten genel olarak kabul etmiştik. Her zaman, bir kimsenin ne olduğu ve buna göre kendinde neye sahip olduğu önemlidir: Çünkü bireyselliği ona sürekli ve her yerde eşlik eder ve yaşadığı her şey rengini bireyselliğinden alır. Her şeyin içinde ve her şeyde öncelikle kendini

okumak için tıklayınız

SCHOPENHAUER: Bir Kimsenin Neye Sahip Olduğu Üzerine

Mutluluk öğretmeni Epikuros, insan gereksinimlerini doğru ve güzel bir biçimde üç sınıfa ayırdı. Birinciler doğal ve zorunlu olanlardır: Bunlar, karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. O halde bu sınıfa salt victus et amictus (beslenme ve giyinme) girer. Bu gereksinimleri karşılamak kolaydır. İkinciler ise doğal ama zorunlu olmayanlardır: Bu da cinsel doyum gereksinimidir; Laertius’un kitabında, Epikuros bundan söz etmiyor

okumak için tıklayınız

Çevirikurgu: Bilimkurgudan Örneklerle – Cazibe Yiğit

Çevirikurgu, yani içinde çeviriyi ve çevirmenleri kahramanlaştıran kurgu türü son zamanlarda çeviribilim araştırmalarının önemli bir alanı haline geldi. Roman türünün klasik örneği olan Don Quixote çevirikurgunun ünlü eski örneklerinden biri sayılıyor. Edebiyat tarihi çevirikurgu eserlerin tarihi olarak yeniden okunuyor. Cazibe Yiğit, bu alana dair uygulamalı çalışmasında, Kim Stanley Robinson’ın 2312, Orson Scott Card’ın Ender’in Gölgesi

okumak için tıklayınız

Renk Algısı ve Kandinsky’nin Manevi Sanatı

Renk Algısının Psikolojik Temelleri Renk algısı, insan beyninin görsel uyaranları işleme biçimine dayanan karmaşık bir süreçtir. İnsan gözü, retinadaki koni hücreleri aracılığıyla farklı dalga boylarındaki ışığı algılar ve bu bilgi, beynin görsel korteksinde anlamlandırılır. Üç renk teorisi, kırmızı, yeşil ve mavi koni hücrelerinin ışığı algılama biçimini açıklar; bu hücreler, farklı renk tonlarını ayırt etmek için

okumak için tıklayınız

Şamanizmin Doğa Olayları Üzerinden Yarattığı Korku İklimi ve Toplumsal Hiyerarşi Üzerindeki Etkileri

Doğa Olaylarının Şamanist İnanç Sistemindeki Yeri Doğa olayları, Şamanizmin temel unsurlarından biri olarak, evrenin işleyişine dair anlam arayışında merkezi bir rol oynamıştır. Şamanist topluluklar, gök gürültüsü, fırtına, yıldırım, deprem gibi doğa olaylarını yalnızca fiziksel fenomenler olarak değil, aynı zamanda doğaüstü güçlerin ifadeleri olarak algılamışlardır. Bu topluluklar, doğanın bu güçlü ve öngörülemez olaylarını, ruhların, tanrıların ya

okumak için tıklayınız

Phillip Cole, Kötülük Miti: Geleneksel Kötülük Anlayışının Eleştirisi ve Etik Dönüşüm Engelleri

Ergün DOĞAN Kötülük Kavramının Geleneksel Çerçevesi Geleneksel kötülük anlayışı, bireylerin eylemlerini insanüstü bir boyuta taşıyarak, onları sıradan insan kimliğinden uzaklaştırır. Phillip Cole, Kötülük Miti adlı eserinde, bu yaklaşımın, failleri insanlık dışı varlıklar olarak resmederek, kötülüğün toplumsal ve bireysel kökenlerini anlamayı zorlaştırdığını savunur. Bu çerçeve, suçluların eylemlerini irrasyonel dürtülere indirger ve sosyal bağlamı göz ardı eder.

okumak için tıklayınız

Deliliğin ve Günahın Aynası: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın ‘Ben Deli Miyim?’ ve ‘Cehennemlik’ Romanlarındaki Ana Karakterleri Karşılaştırma

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk edebiyatının en özgün ve keskin kalemlerinden biridir. Toplumsal yaşamın aksayan yönlerini, Batılılaşma sancılarını, batıl inançları ve ahlaki yozlaşmayı mizah ve ironiyle harmanlayarak anlatır. Onun eserlerinde karakterler, çoğu zaman birer toplumsal tip olarak karşımıza çıkar. “Ben Deli Miyim?” romanındaki Şadan ve Kalender Nuri ile “Cehennemlik” romanındaki Ferruh Efendi karakterlerini karşılaştırmak, Hüseyin Rahmi’nin insan doğasına ve topluma bakışındaki farklı

okumak için tıklayınız

Bilinçli Eril ve Bilinçli Dişil

Marion Woodman’ın Jungçu psikoloji geleneğindeki analizine göre, “bilinçli eril” (conscious masculine) ve “bilinçli dişil” (conscious feminine), bireyin bütünlüğe ulaşma yolculuğunda entegre edilmesi gereken, cinsiyetten bağımsız içsel enerjilerdir. Bu kavramların tanımı ve psikolojik önemi kaynaklarda şu şekilde açıklanmaktadır: Bilinçli Eril ve Bilinçli Dişil Tanımı Bilinçli eril ve dişil, her bireyin içinde bulunan ve içsel bir uyuma

okumak için tıklayınız

Bilmek Yetmez Beyim, Yokuşu Çıkmak Gerek!

Engelli Olanı Fark Etmek Bir İbadet Değil, Yükümlülüktür! Yazar: Âkil Bîçare (Eksikliği Sadece Başkasında Arayan O Gözün İfşası.) Aziz Komşularım, Ey İnsan Tabiatının Garabetine Şaşanlar! Şu zamanda bir moda çıktı ki, sormayın gitsin! Herkesin dilinde bir “farkındalık” türküsüdür gidiyor. Özellikle bizim o mektepli, ince ruhlu genç tayfası, bütün dünyayı bu farkındalıkla kurtaracaklarını sanıyorlar. Dertleri ne?

okumak için tıklayınız

Bir Erkeğin (veya ataerkil bilinci taşıyan bir kadının) İçsel Değişimi, “Zorluklarla kazanılmış erkeklik” olarak Gördüğü Şeye Karşı Kaçınılmaz Bir Tehdit Olarak Yüzeye Çıkar.

Marion Woodman’ın Jungcu psikolojisinin, özellikle Batı kültüründeki eril kimlik krizi ve zorunlu psikolojik dönüşüm mekanizmaları üzerine yaptığı en derin analizlerden birini işaret etmektedir. Kaynaklara göre, bir erkeğin (veya ataerkil bilinci taşıyan bir kadının) içsel değişimi, “zorluklarla kazanılmış erkeklik” olarak gördüğü şeye karşı kaçınılmaz bir tehdit olarak yüzeye çıkar. Bu durum, toplumsal deneyimin (kolektif bilinç) bireyi

okumak için tıklayınız

Orpheus’un Liri mi, Yoksa Engelli Ruhun Feryadı mı?

Melankolik Şairin Derdi: O Farklılık, Züğürt Tesellisi Değil, Esas Varlıktır! Yazar: Âkil Bîçare (Hayatı Yorumlamayı Reddettiği İçin Yargılanan Ruhların Nâmı) Aziz Okuyucularım, Ey Sessizliğin Sesini İşitenler! Şimdi size, Avusturyalı o melankolik şair Rainer Maria Rilke Efendi’nin “Orpheus’a Soneler” dediği, felsefi derinliği olan bir fena dertten bahsedeceğim. O koca koca soneler, güya ölen genç bir kızın

okumak için tıklayınız

“Bakireden Doğum Miti”

Marion Woodman’ın Jungcu analizlerinde “Bakireden Doğum Miti” (Virgin Birth Myth), sadece dini bir olay olarak değil, aynı zamanda bireysel bilincin ve ruhun “somut madde” (matter) ile birleşerek dönüşmesi anlamına gelen derin bir arketipsel süreç olarak incelenir. 1. Bakire (Virgin) Arketipinin Anlamı “Bakire” terimi, Batı kültüründeki çağrışımlarına rağmen, psikolojik olarak sadece saflığı değil, aynı zamanda kişinin

okumak için tıklayınız

Kore Miti

Kore miti, Jungcu analizlerde kadınlığın psikolojik olgunlaşma ve bilinçdışı bağlardan kurtulma sürecini anlamak için kullanılan temel bir arketipsel anlatıdır. Marion Woodman’ın kaynaklarda yer alan yorumlarına göre, Kore mitinin temel unsurları ve psikolojik anlamları şunlardır: 1. Kore’nin Sembolik Kimliği 2. Zorunlu Ayrılık ve Erginlenme (Initiation) Bireyin tam kadınlığına ulaşması ve annenin gölgesinden ayrılması, mitosun temelini oluşturur:

okumak için tıklayınız

Engelli Bireyin Labirenti ve Sağlamcılığın İhaneti

Özne Olmanın Bedeli: Ananın Gölgesinden Hades’in Çekiç Gücüne Yazar: Âkil Bîçare (Otoritenin Koruyucu Kolları Altında Boğulan Ruhların Ahvalini Anlatan Kadim Hikmet.) Aziz Okuyucularım, Ey Farklılığın Adını Arayanlar! Şimdi size, Marion Woodman’ın o keskin Jungcu merceğinden süzülen, Otizm ve Engelliliğin en derin travmasını anlatan bir miti, yani Kore Mitosu’nu anlatacağım. Bu hikâye, sadece bir ana-kız meselesi

okumak için tıklayınız

Bedensizleştirilen Tin ve Somutlaştırılan Madde Ruhu Nedir ?

Marion Woodman’ın Jungcu analizlerinde “Ruh Yapımı” (Soul Making) sürecinin karşılaştığı en temel tehlikeyi, yani eril ve dişil enerjinin aşırı ve sağlıksız kutuplaşmasını ifade etmektedir. Ruhun (soul)—Woodman’ın “bilinçli dişillik” (conscious femininity) olarak anladığı cevherin—tehlikede olmasının iki ana yolu vardır: bedensizleştirilen tin (disembodied spirit) ve somutlaştırılan madde (concretized matter). İşte bu iki tehlikenin bilinci nasıl tehdit ettiğinin

okumak için tıklayınız

Patriarkal Anne

Marion Woodman’ın Jungcu analizlerinde, bir kadının “Ataerkil Anne” figürüne dönüşmesi ve bu süreçte babanın üstlendiği rol, eskimiş ebeveyn komplekslerinin bireysel gelişim üzerindeki yıkıcı etkilerini anlamak için kilit bir öneme sahiptir. Woodman, patriyarkayı yalnızca bir cinsiyet meselesi değil, psikolojik bir güç kompleksi olarak görmektedir. Anne Neden Patriyarkaya Dönüşür? Marion Woodman’a göre, patriyarka gücü, kişisel gelişimi engelleyen

okumak için tıklayınız

Siyasi Nefretin Psikodinamiği: İçsel Zorbanın Kolektif Gölgeye Yansıtılması

Marion Woodman’ın analizine göre, bireysel psikolojideki derin çatışmalar ve çözülmemiş kompleksler, kolektif düzeyde de diktatörlük sistemlerinin ve anlamsız şiddetin temelini oluşturur. Türkiye’deki sağ-sol kutuplaşması gibi derin toplumsal ayrılıklar, Woodman’ın incelediği “eskimiş ebeveyn komplekslerinin” ve “gölge” enerjilerinin karşıt siyasi kimliklere yansıtılması olarak psikolojik düzeyde incelenebilir. 1. Ataerkil Düşüncenin Bölünmüşlüğü ve Güven İhaneti Woodman, ataerkil düşünce yapısının

okumak için tıklayınız

Camus’nün Akdeniz Düşüncesi ve Batı Rasyonalizmine Yönelik Eleştirisi

Akdeniz Düşüncesinin Kökleri Camus’nün Akdeniz düşüncesi, onun doğup büyüdüğü Cezayir’in Akdeniz kıyılarındaki yaşam deneyimlerinden beslenir. Akdeniz, Camus için yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir duyarlılık ve bir düşünce tarzıdır. Bu düşünce, Antik Yunan’dan başlayarak Akdeniz havzasında şekillenen bir insan merkezli yaklaşımı yansıtır. Camus, Akdeniz’in güneşli, sıcak ve duyusal atmosferini, insanın doğayla

okumak için tıklayınız