Siyasetin Kısır Döngüsü: “Demokratik Dürtü”ye Karşı “Devrimci Arzu”

Bugün siyaset dendiğinde aklımıza ne geliyor? Bitmek bilmeyen seçim döngüleri, sosyal medyadaki sonu gelmeyen tartışmalar, aynı vaatlerin farklı paketlerle sunulması… Bir şeyler sürekli hareket ediyor gibi görünüyor ama aslında hiçbir şey değişmiyor.

Jodi Dean’in analizleri bu durumu psikanalitik bir teşhisle açıklıyor: Bizler devrimci bir “Arzu”yu değil, demokratik bir “Dürtü”yü yaşıyoruz. Peki, bu ikisi arasındaki fark neden hayat memat meselesi?

1. Demokratik Dürtü: Hareket Var, Varış Yok

Psikanalizde Dürtü (Drive), bir nesneye ulaşmakla değil, o nesnenin etrafında dönüp durmakla ilgilidir. Dürtü tatmin aramaz; dürtü, “tekrarın kendisinden” zevk alır.

Bugünün “demokratik” siyaseti tam olarak budur:

  • Sürekli Süreç: Seçimden seçime koşmak, anketleri takip etmek, meclis tartışmalarını izlemek.
  • Sonuçsuzluk: Sistem, sorunları çözmek için değil, sorunun etrafında dönen mekanizmayı (bürokrasi, medya, tartışma kültürü) canlı tutmak için kurgulanmıştır.
  • Keyif (Jouissance): Şikayet etmenin, protesto etmenin ama aslında o “yıkılmasını istediğimiz” sistemin çarkları içinde kalmanın verdiği tuhaf, mazoşist bir haz vardır. Bu, Dean’in deyimiyle “demokratik dürtü”dür: Çizginin etrafında dönüp dururuz ama çizgiyi asla aşmayız.

2. Devrimci Arzu: Eksikliğin Peşinde Bir Kırılma

Arzu (Desire) ise dürtünün aksine bir “eksiklik”ten beslenir. Arzu, mevcut olanla yetinmez; o, sistemin dışında kalan, henüz var olmayan bir “şeyi” ister.

Devrimci arzu, dürtüsel döngüyü kıran şeydir:

  • Radikal Kopuş: Arzu, “bu sistemin içinde nasıl daha iyi yaşarız?” demez. “Bu sistemi neyle değiştiririz?” der.
  • Hedef Odaklılık: Dürtü yolun kendisinden zevk alırken, arzu varılacak olan o “imkansız” hedefe kilitlenir.
  • Eksikliği Kabul Etmek: Devrimci arzu, mevcut düzenin bizi tatmin edemeyeceğini, bu düzenin içinde bir “delik” olduğunu kabul etmekle başlar.

3. İletişimsel Kapitalizm: Dürtünün Yakıtı

Dean, dijital çağın (İletişimsel Kapitalizm) bizi nasıl birer “dürtü makinesi”ne dönüştürdüğünü vurgular. Sosyal medyada bir adaletsizliğe öfkelenmek, bir paylaşım yapmak ve sonra bir sonraki habere geçmek… Bu, devrimci bir eylem değil, dürtüsel bir döngüdür.

Sistem bizim öfkemizi yok etmez; aksine, öfkemizi veri ve trafik olarak kullanıp kendi döngüsünü besler. Biz “bağırırken” sistem daha da güçlenir. Çünkü arzumuz bir hedefe yönelmek yerine, “ifade etme” dürtüsü içinde sönümlenir.

4. Döngüyü Kırmak: Arzuya Sadık Kalmak

Peki, bu “demokratik hapishane”den nasıl çıkarız?

Lacan’ın meşhur etik ilkesi şudur: “Arzundan ödün verme!”

Siyasi anlamda bu; seçim süreçlerinin, medya gürültüsünün ve “aman ağzımızın tadı bozulmasın” diyen demokratik nezaketin bizi asıl hedefimizden (başka bir dünya kurma arzusundan) saptırmasına izin vermemektir.

  • Kolektif İrade: Arzu kişiseldir ama siyasi arzu kolektif olmak zorundadır. Dean, bu arzuyu sabit tutacak olanın “Örgüt” (Parti) olduğunu savunur.
  • Dürtüden Vazgeçmek: Şikayet etmenin verdiği o pasif hazdan vazgeçip, eylemin getireceği belirsizliğin ve sorumluluğun riskini almak.

Sonuç: Seçim Sizin

Demokratik dürtü güvenlidir; size her gün konuşacak bir konu, her birkaç yılda bir oy atacak bir sandık ve bitmek bilmeyen bir “mağduriyet” alanı sunar. Devrimci arzu ise tehlikelidir; mevcut konforunuzu ve bildiğiniz dünyayı feda etmenizi ister.

Bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Gerçekten bir değişim mi istiyoruz, yoksa değişimin imkansızlığı üzerine konuşmanın verdiği o huzursuz hazla mı yetiniyoruz?