BEN KİRKE: Dünyanın Gürültüsünden Çekilen Gücün Hikâyesi – Luna Madanoğlu

“İnsan ancak gölgesini tanıdığında bütün olur.”
(C. G. Jung’a atfedilen düşünce – gölge arketipi üzerine)

Antik Yunan mitolojisi, yüzyıllar boyunca kahramanlık hikâyeleri, tanrıların öfkesi ve insanın trajedisiyle dolu dev bir anlatı okyanusu sundu bize. Bu okyanusun dalgaları arasında çoğu zaman sesi duyulmayan, gölgede bırakılmış bir figür vardı: Kirke.

Ta ki Madeline Miller, onu kendi destanının baş kahramanı yapana kadar…

2018’de yayımlanan Circe (Kirke), edebiyat dünyasında adeta bir fırtına estirdi. Miller, Homeros’un birkaç sayfalık bir bölümüne sıkışmış büyücü tanrıça Kirke’yi alıp ona bir ömür, bir karakter derinliği ve unutulmaz bir ses kazandırdı. Ortaya çıkan eser yalnızca bir roman değil; kadınların tarih boyunca susturulmuş hikâyelerine bir ağıt ve aynı zamanda güçlü bir manifesto niteliğinde.

Circe (Kirke), ilk bakışta mitolojinin içinden çıkarılmış bir hikâye gibi görünse de aslında daha derin bir yerden, insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye zorlayan bir anlatı olarak açılıyor ve bu yüzden romanı sadece bir olaylar zinciri olarak okumak mümkün olmuyor, çünkü her sahne dış dünyada değil, insanın iç dünyasında yankılanan bir değişime karşılık geliyor.

Kirke’nin hikâyesi baştan itibaren bir “uyumsuzluk” duygusuyla başlıyor, ama bu uyumsuzluk bir eksiklik gibi değil de sanki ait olmadığı bir yerden yavaşça çekilme hali gibi hissediliyor ve Aiaia adasına gönderilişi de bu yüzden bir cezadan çok bir kopuş anı gibi okunuyor; dünya onu dışarı itiyor gibi görünse de aslında hikâyenin alt katmanında başka bir şey oluyor, o da Kirke’nin artık dış dünyanın ritmine değil, kendi iç ritmine yaklaşması.

Aiaia adası bu noktada yalnızca bir mekân değil, bir tür içsel alan haline geliyor, çünkü burada zamanın akışı değişiyor, bakışlar kayboluyor, beklentiler susuyor ve geriye sadece bir insanın kendi varlığıyla baş başa kaldığı o çıplak hâl kalıyor ve işte tam da bu noktada hikâye gerçek anlamda başlıyor.
Kirke’nin gücü de burada ortaya çıkıyor ve bu güç klasik anlamda bir kontrol ya da hükmetme hali değil, daha çok doğayla kurulan sessiz bir uyumun içinde şekillenen bir farkındalık gibi ilerliyor; bitkilerle, suyla, toprakla kurduğu ilişki aslında bir “yapma” hali değil, bir “duyma” hali olarak gelişiyor ve bu yüzden büyü dediğimiz şey bile hikâyede doğaüstü bir yetenekten çok, var olan şeyleri daha derin bir dikkatle algılayabilme biçimi gibi çalışıyor.

Hikâye boyunca duygular da aynı şekilde bastırılan ya da silinen şeyler olarak değil, aksine insanın yapısının doğal parçaları olarak ortaya çıkıyor, öfke, kırgınlık, korku ve arzular hikâyenin kenarına itilmiş unsurlar değil, tam merkezinde duran ve zamanla dönüşen bir malzeme gibi işleniyor ve bu dönüşümün kendisi aslında hikâyenin en sessiz ama en güçlü tarafını oluşturuyor.
Odysseus ve diğer karşılaşmalar ise bu uzun içsel akışın içinde yalnızca dış olaylar olarak değil, Kirke’nin kendisini daha net görmesini sağlayan birer yansıma gibi işliyor, çünkü her insan teması onun kendi sınırını, kendi gücünü ve kendi yalnızlığını yeniden anlamlandırdığı bir alan açıyor ve bu yüzden hikâyedeki hiçbir karşılaşma sadece karşılaşma olarak kalmıyor.

Ve Aiaia’nın kendisi zamanla tamamen değişiyor, çünkü başlangıçta sürgün gibi görünen bu yer artık bir kaçış değil, bir dönüşüm alanı haline geliyor ve burada yalnızlık bir boşluk değil, insanın kendi iç sesini ilk kez net duyabildiği bir derinlik olarak açılıyor ve hikâyenin sonunda geriye kalan şey olayların kendisi olmaktan çıkıp bir hissin sürekliliğine dönüşüyor.
Sonuçta Kirke’nin hikâyesi bir karakterin macerası olmaktan çok daha fazlasına dönüşüyor, çünkü burada anlatılan şey bir dış dünya hikâyesi değil, iç dünyanın yeniden kurulma süreci ve bu yüzden metin kapandığında bile etkisi bitmiyor, aksine insanın içinde bir yerde sessizce devam ediyor.

Son söz: İçindeki Kirke
Ve belki de bu yüzden asıl soru hikâyenin sonunda değil başında duruyor, çünkü mesele Kirke’nin ne yaptığı değil, onun sende neyi uyandırdığıdır ve burada hikâye şunu fısıldıyor gibi kalıyor: insan bazen dışarıdan uzaklaştığı anda ilk kez kendine yaklaşır ve belki de en önemli dönüşüm tam olarak burada başlar.