Akademi için bir rapor – Franz Kafka

Saygıdeğer Akademi Üyeleri!

Geçmişteki maymun yaşamıma ilişkin bir rapor hazırlayıp akademiye sunmaya çağırmakla bana şeref veriyorsunuz. Ne yazık ki, çağrınıza uyamayacağım. Maymun yaşamım neredeyse beş yıl geride kaldı. Belki takvime göre kısa, ama bu zamanı dolu dizgin geride bırakan benim için alabildiğine uzun bir süre. Gerçi yer yer seçkin insanların, öğütlerin, alkışların ve orkestra müziğinin eşliğinde geçti bu süre, ama gerçekte yalnızdım; çünkü bütün eşlikçiler beni izlemek için manejin çok gerisinde duruyordu.

Kökenime ve gençlik anılarıma bağlı kalacağım diye diretseydim, böyle bir başarıya ulaşamazdım. Özellikle her türlü inattan vazgeçmeyi, kendimi uymakla yükümlü kıldığım en yüce buyruk edindim; ben, özgür maymun, bu boyunduruk altına girmeye razı oldum. Ama bu da anılarımın kapılarının bana giderek daha çok kapanmasına yol açtı. İlkin, insanlar istese, göğün yerin üzerinde oluşturduğu o kocaman kapıdan çıkıp geldiğim yere geri dönebilecekken, söz konusu kapı, kırbaçlanıp hızlandırılan gelişimim ilerledikçe alçalıp daraldı, insanların dünyasında kendimi daha rahat ve daha tutsak hissetmeye başladım; geçmiş yaşamımdan esip duran fırtına yatıştı; bugün topuklarımı serinleten bir esintiden başka şey değil artık; esintinin geldiği ve benim de bir vakit gelmiş olduğum kapı öylesine küçüldü ki, gücüm ve iradem elverip gerisin geri oraya kadar varabilsem bile, postum yüzülmeden geçemezdim içinden. Açık konuşayım ki, böyle şeyleri simgelerle anlatmayı yeğlesem de, açıkça konuşayım ki, maymunluğunuz, eğer buna benzer bir şeyi geride bıraktınızsa beyler, benimkinden uzak olamaz size. Topuklarımın gıdıklanmasına gelince: Küçük şempanzeden büyük Akhilleus?a kadar bu yeryüzünde gezip dolaşan her yaratığın gıdıklanır topuğu.

Ama yine de çok dar sınırlar içinde arzunuzu yerine getirebilir, hatta bunu büyük bir zevkle yapmak isterim. Öğrendiğim ilk şey toka etmekti; toka etmek bir açık yürekliliği belirtir; kariyerimin doruğunda bulunduğum şu sıra, varsın o ilk tokaya açık yürekli itiraflar da katılsın. Gerçi akademi için önemli bir yenilik getirmeyecek söyleyeceklerim, benden beklenenlerin ve ne kadar istesem de size söyleyemeyeceklerimin hayli gerisinde kalacak; ama olsun, eski bir maymunun hangi yolu izleyerek insanların dünyasına ayak atıp orada kök saldığını ortaya koyabilir. Ancak, şimdi söyleyeceğim önemsiz şeyleri bile, kendi konumumdan tamamen emin olmasam ve uygar dünyanın tüm büyük varyete sahnelerinde sarsılmaz bir yeri elimde bulundurmasam, elbet söyleyemezdim:

Yurdum Altın Sahili?dir. Nasıl yakalandığım konusunda, başkalarının raporlarına dayanmak zorundayım. Hagenbeck firmasından bir avcı grubu sırası gelmişken şunu da söyleyeyim ki, o zamandan beri söz konusu grubun başkanıyla az kırmızı şarap şişesi boşaltmadık sahildeki ağaçlıkta pusuya yatmış beklerken, akşam üstü soydaşlarımdan bir sürünün arasına katılarak su içmek için sahile indim. Derken ateş edildi, içimizden bir ben vuruldum; iki kurşun yemiştim. Biri yanağımdan; bunun açtığı yara hafifti, ama geride kocaman ve kırmızı bir yara izi bıraktı, düpedüz bir maymunun uydurduğu, hiç de yakışık almayan o iğrenç Rot Peter adını kazandırdı bana; sanki geçenlerde kuyruğu titreten, daha önce sağda solda kendine biraz bir ün sağlamış talimli maymun Peter?den beni yalnızca yanağımdaki leke ayırıyormuş gibi. Hani arada söylüyorum bunu.

İkinci kurşun, kalçamın altında bir yere isabet etmişti. Açtığı yara ağırdı, şimdi bile biraz topallamam bu yüzdendir. Geçenlerde, gazetelerde bana veriştirip duran o binlerce kişiliksiz adamdan birinin bir yazısında okudum: Benim maymun doğam henüz tümüyle alt edilmemiş, bunun kanıtı da beni ziyarete gelen kimselere söz konusu kurşunun girdiği yeri göstermek için pantolonumu sıyırmaya can atmammış. Hani silahı doğrultacak, herifin o yazıyı yazan elinin parmaklarını bir bir havaya uçuracaksın. Ben, ben canımın istediği kimsenin önünde sıyırırım pantolonumu; görülüp görüleceği bakımlı bir post ve bir yara izi burada belli bir amaç için belli bir sözcük seçelim ki, yanlış anlaşılmasın, hain bir kurşundan kalan bir yara izi olacaktır. Her şey ortada, saklanıp gizlenecek bir şey yok; gerçek söz konusu olunca, yüce ruhlu herkes aşırı nezaketi bir kenara bırakır. Oysa söz konusu yazar ziyaretçiler önünde pantolonunu sıyırsa, kuşkusuz başka türlü olur durum ve böyle bir şeye kalkışmazsa doğrusu akıllılık eder. İyi ama, o zaman da kibarlık taslayıp benim başımı ağrıtmasın. Kurşunları yedikten sonra işte bundan ötesini kendim anımsayabiliyorum Hagenbeck firmasına ait geminin ambarında bir kafes içinde gözlerimi açtım. Öyle dört tarafı parmaklıklı bir kafes değildi bu; bir sandığa tutturulmuş üç duvarı vardı sadece, sandığın kendisi dördüncü duvarı oluşturuyordu. Kafes ayakta durabilmek için fazla alçak, oturmak için fazla dardı. Bu yüzden, sürekli titreyip duran bacaklarımı karnıma çekip yere çömüyordum; öyle ki ilk zamanlar belki kimseyi görmemek ve hep karanlıkta kalmak istediğimden yüzümü sandıktan yana çeviriyor, parmaklığın çubuklarının sırtıma battığını hissediyordum. Vahşi hayvanların başlangıçta böyle muhafaza edilmesini yararlı görürler, ki bunun insanlar açısından gerçekten yerinde bir önlem olduğunu ben de şimdi, edindiğim deneyimlerden sonra yadsıyamayacağım.

Ama o zaman böyle bir şeyi düşünmüyordum. Hayatımda ilk kez bir çıkış yolu bulamaz duruma düşmüştüm; hiç değilse doğruca önümde uzanan bir yol göremiyordum. Tam karşımdaydı sandık, sıkıca yan yana dizilmiş tahtalarıyla. Tahtalar arasında yukarıdan aşağı inen aralıklar vardı gerçi ve ilk keşfettiğimde mutlu bir ulumayla bunları selamlayacak kadar akılsızlık etmiştim; çünkü aralıklar kuyruğumu sokmaya bile elvermiyor, bütün maymun gücümü kullansam da genişletilecek gibi görünmüyordu. Bana sonradan söylediklerine bakılırsa, alışılmadık ölçüde az gürültü patırtı yapmıştım; buradan da, benim ya çok geçmeden kuyruğu titreteceğim ya da, ilk nazik dönemi atlattım mı, talim ve terbiyeye pek yatkın bir hayvana dönüşeceğim sonucunu çıkarmışlar. Ve atlattım bu dönemi. Boğuk boğuk hıçkırmalar, canım yanarak pirelenmeler, bir Hindistan cevizini bezginlikle yalamalar, kafamla sandık duvarını dövmeler, yanıma biri yaklaştı mı dilimi çıkarmalar; işte yeni yaşamımdaki ilk uğraşılardı bunlar. Ama hepsinde de içimi bir tek duygu kaplamıştı: Bir çıkış yolunun olmayışı. Kuşkusuz o zamanlar maymun olarak hissettiklerimi şimdi ancak insan sözleriyle anlatabilecek, yani doğru dürüst dile getiremeyeceğim. Ama gerilerde kalmış maymun yaşamımın gerçeğine artık ulaşamasam da, bu gerçeğin hiç değilse anlattıklarım doğrultusunda olduğuna kuşku yok.

O zamana kadar bir sürü çıkış yolum olmuştu hep, oysa artık bir tek çıkış yolunun bile sözü edilemezdi. Köşeye kıstırılmıştım. Beni tutup bir yere çivileseler, özgürlüğüm bundan çok kısıtlanamazdı. Neden mi? Ayak parmaklarının arasındaki eti tırnaklarınla kaşıya kaşıya yırtıp parçalasan, nedenini bulamazsın. Seni adeta iki parçaya ayıracak kadar sıkıca parmaklık çubuklarına bastırsan sırtını, nedenini bulamazsın. Bir çıkış yolum yoktu, ama ele geçirmem gerekiyordu böyle bir yolu, onsuz yaşayamazdım. Boyuna bu sandık duvar önünde, kesinlikle kuyruğu titretip giderdim bir gün. Ama Hagenbeck firmasında da maymunların yeri sandık duvardır. Madem öyle, ben de maymunluktan vazgeçtim. İşte size karnımdan yumurtlamış olacağım parlak ve güzel büzüşünce; maymunlar karınlarıyla düşünür. Benim çıkış yoluyla demek istediğim şeyin, doğru dürüst anlaşılamamasından korkuyorum. En alışılmış ve en geniş anlamıyla kullanıyorum bu sözcüğü. Bilerek özgürlük demiyorum. Dört bir yana açılan özgürlüğün o yüce duygusu değil benim burada söylemek istediğim. Maymunken belki yabancı değildi bana bu duygu, ayrıca bunun özlemini duyan insanlar da tanıdım. Ama kendi payıma, ne o zaman ne de bugün istemedim özgürlüğü. Söz arasında şunu da söyleyeyim ki, özgürlük diyerek pek çok kez insanlar birbirini aldatıyor. Nasıl ki özgürlük en yüce duygulardan sayılıyorsa, bunun yol açtığı aldanışlar da en yüce aldanışlardan sayılıyor. Çok vakit varyetelerde sıram gelip sahneye çıkmadan, bir sanatçı çiftin tavandaki trapezlerde çalıştığını, boşlukta ileri geri sallanıp birbirlerinin kollarına atıldığını, birinin ötekini dişleriyle saçlarından tutup taşıdığını gördüm. ?Bu da insan özgürlüğü işte!? diye geçirirdim içimden, ?Ne kendini beğenmiş hareketler.? Kutsal doğanın alaya alınması! Maymunların bu manzara karşısındaki kahkahalarına dayanıp yıkılmayacak bir yapı yoktur doğrusu. Hayır, özgürlük değildi benim istediğim, yalnızca bir çıkış yoluydu; sağa mı olur, sola mı, nereye olursa; başka bir istek üzerinde durmuyordum; ama çıkış yolu bir aldanıştan başka şey değilmiş, kabulümdü. İstediğim şey büyük sayılmazdı, yaşayacağım düş kırıklığı da ondan büyük olmayacaktı. İlerlemeli, ilerlemeliydim! Kollar havaya kalkık, bir sandık duvara sıkıştırılmış durmamalıydım.

Bugün açıkça görüyorum; büyük bir iç huzuruna kavuşmadım mı, kurtuluş yoktu benim için. Belki de gerçekten şu andaki durumumu, gemideki ilk günlerin ardından içimi dolduran huzura, bu huzuru da sanırım gemideki adamlara borçluydum. Her şeye karşın iyi kimselerdi. O vakitler yarı uykularımda yankılanan ağır ayak seslerini, bugün bile zevkle anımsıyorum. Her şeyi son derece ağırdan almak gibi bir huyları vardı. İçlerinden biri gözlerini ovmak istese, sanki bir ağırlık kaldırıyormuş gibi kaldırırdı elini. Kaba, ama candan şakaları vardı. Gülüşlerine her vakit kötü kötü çınlayan, ama pek önem taşımayan bir öksürük karışırdı. Ağızlarında hep tükürüp atacak bir şey bulunur, nereye tükürdüklerini umursamazlardı. Pirelerimin üzerlerine sıçradığından yakınır, ama bundan dolayı bana asla gerçekten kızmazlardı. Postumda pirelerin yetiştiğini, pirelerinse zıplayıp sıçrayan yaratıklar olduğunu bilirlerdi, bir kez benimsemişlerdi bunu. Boş vakitlerinde bazıları çevremde bir yarım daire yapıp otururdu; birbirleriyle pek konuşmaz, kuğurdar gibi sesler çıkarır, sandıkların üzerine uzanarak pipo içer, en ufak bir hareket yapmaya göreyim, elleriyle dizlerine vururlardı; bazen içlerinden biri bir değnek alır, hoşlanacağım yerlerimden beni gıdıklardı. Bugün aynı gemiyle bir yolculuk yapmaya çağrılsam, çağrıyı elbet geri çevirirdim; ama kesinlikle bildiğim bir şey varsa, çağrıya uysam, ambarda anımsayacaklarımın tümünün hiç de kötü anılar olmayacağıdır. Bu insanların arasında kavuştuğum huzur, beni en başta her türlü kaçış denemesinden uzak tuttu. Bugünün açısından bakınca öyle görülüyor ki, yaşamak istiyorsam bir çıkış yolu bulmam gerektiğini, ama bu yolun kaçmakla elde edilemeyeceğini hiç değilse sezmiştim o zaman. Bir kaçış mümkün müydü, değil miydi, bildiğim yok artık; ama sanıyorum mümkündü; bir maymun her vakit kaçabilecek durumdadır. Bugünkü dişlerimle sıradan bir cevizi kırarken dikkatli davranmak zorundayım; ama o vakitler kafesin kapısındaki kilidi dişleye dişleye zamanla koparıp atabilirdim sanıyorum. Ancak bunu yapmadım. Yapsam da ne geçerdi elime? Başımı daha dışarı çıkarır çıkarmaz beni yine yakalarlar, öncekinden de kötü bir kafese tıkarlardı; ya da kaçtım diyelim, farkına varmadan öbür hayvanların, örneğin boğa yılanlarının yanında soluğu alır, onların kollarında son nefesimi verirdim veya kimse görmeden güverteye çıkmayı başarır, bordadan aşağı atardım kendimi, o zaman da kısa süre okyanusta çalkalanır, ardından boğulup giderdim. Umarsız işlerdi bunların hepsi. Kuşkusuz, o zamanlar bir insan gibi bunları hesaplamamış, ama çevremin etkisi altında sanki hesaplamış gibi davranmıştım. Hesap kitap yapmıyordum ama, alabildiğine serinkanlılıkla izliyordum çevremi. Çevremdeki insanların boyuna gidip geldiklerini algılıyordum; hep aynı yüzler, aynı devinimler; çokluk bana bir tek kişiymişler gibi görünüyorlardı. Demek ki insanlar rahat rahat dolaşabiliyorlardı. Derken yüce bir amaç belirdi kafamda. Kendileri gibi olursam, kafesin açılacağı sözünü kimse bana vermiyordu. Böyle gerçekleşmez görünen vaatlerde bulunmuyordu kimse. Ama zamanla bazı şeyler gerçekleşince, bunlara ilişkin vaatlerin daha önce sizin arayıp da bulamadığınız yerde durup durdukları sonradan anlaşılıyordu. Ne var ki, bu insanlarda beni kendine çekecek pek bir şey yoktu. O sözünü ettiğim özgürlüğün bir savunucusu olaydım, okyanusu, bu insanların bulanık gözlerinde kendini açığa vuran çıkış yoluna yeğlerdim elbet. Kesin olan bir şey varsa, daha söz konusu şeyleri düşünmeye başlamadan çok önce bu insanları gözlemlemeye başlamıştım; hatta ancak zamanla biriken gözlemlerdir ki, beni o belirli yöne yöneltmişti.

İnsanlara öykünmek o kadar kolaydı ki! Tükürmesini daha ilk günler öğrenmiştim. Giderek birbirimizin yüzüne tükürmeye başlamıştık; arada bir fark varsa, benim sonradan yüzümü yalayıp tükürüklerden temizlememdi, onlarsa bunu yapmıyordu. Çok geçmeden koca bir adam gibi pipo tüttürmeye koyulmuştum; hele bir de başparmağımı piponun ağzındaki tütünlerin üzerine bastırmayayım, bütün ambarı sevinç çığlıklarına boğuyordum; ne var ki, boş ile dolu pipo arasındaki ayrımı uzun süre kavrayamadım. Beni hepsinden çok uğraştıran, içki şişesi olmuştu. Kokusundan kahroluyordum; var gücümle zorladım kendimi, ama yine de ahşana kadar haftalar geçti. Ne gariptir ki, bu konuda kendimle sürdürdüğüm savaşımları, gemideki insanlar, bendeki bütün öbür şeylerden daha ciddiye alıyordu. Bu insanları anılarımda da birbirinden ayıramıyorum; ama aralarında biri vardı ki, yalnız veya arkadaşlarıyla gece ya da gündüz en değişik saatlerde ikide bir çıkıp geliyor, elinde şişe, karşıma geçip bana ders veriyordu. Beni anlayamıyor, varoluşumun sırrını çözmek istiyordu. Şişenin mantar tapasını ağır ağır çıkarıyor, sonra olup biteni kavrayıp kavrayamadığımı yoklamak için bana bakıyordu. Hani itiraf edeyim ki, ele avuca sığmayan pek aceleci bir dikkatle hep onu süzüyordum; bütün yeryüzünü dolaşsa, bir insan öğretmen, insan öğrenciler arasında benim gibi parlak bir öğrenci bulamaz. Mantarını çıkardıktan sonra şişeyi kaldırıp ağzına götürüyordu; ben de bakışlarımla gırtlağından içerlere kadar onu izliyordum; o, benden hoşnut bir edayla başını sallayıp şişeyi dudaklarına dayıyordu; bense yavaş yavaş durumu kavradığımdan mest olarak ciyaklıyor ve nerem rast gelirse hatır hatır kaşıyıp duruyordum. O, seviniyor, şişeyi ağzına dayayıp bir yudum alıyor, bense ona öykünemeyeceğimden sabırsızlık ve umutsuzlukla kafesimde üstümü başımı pisletiyordum; bu da yine onu hayli memnun ediyordu: Derken şişeyi kendinden epey uzakta tutuyor, sonra birden coşkuyla ağzına götürerek aşırı derecede öğretici bir pozla geriye kaykılıyor, bir dikişte şişeyi boşaltıyordu. Sonunda ben, aşırı istekten bitkin düşerek kendisini izleyemez duruma geliyor, o karnını sıvazlayıp sırıtarak kuramsal dersine son verirken, ben parmaklığa güç tutunuyordum. Pratik çalışma ancak bundan sonra başlıyordu. Kuramsal dersten fazlasıyla bitkin düşmedim mi? Evet, fazlasıyla bitkin düştüm. Bu, benim alın yazım. Yine de olanca gücümü topluyor, bana uzatılan şişeyi kavrıyordum; ellerim titreyerek çıkarıyordum mantarını; bu işi becerir becermez, içimde yeni güçler doğuyor, şişeyi havaya kaldırıyordum; orijinalinden pek ayırt edilecek gibi değildi; götürüp ağzıma dayıyor, boş olmasına ve içini sadece bir koku doldurmasına karşın, birden şişeyi tiksintiyle fırlatıp atıyordum elimden. Öğretmenimi üzüyor, kendim ondan da çok üzülüyordum; şişeyi kaldırıp attıktan sonra güzel güzel karnımı sıvazlayıp sırıtmayı unutmamam, ne onu teselli ediyordu ne de beni. Pek sık böyle geçiyordu dersler. Öğretmen de öğretmendi doğrusu; bana kızmıyordu, ama bazen vücudumda güç uzanabileceğim bir yere piposunu bastırıyor, söz konusu yer için için yanıp tutuşana kadar da geri çekeyim demiyordu; ama sonra yine kendisi, o kocaman iyiliksever elleriyle yanan yeri söndürüyordu. Bana hiç sinirlenmiyor, ikimizin de aynı safta maymun doğasına karşı savaştığımızı ve benim işimin kendisininkinden de zor olduğunu seziyordu. Bu yüzden bir akşam büyük bir seyirci topluluğu önünde sanırım bir şenlikteydi; gramofon çalıyor, subayın biri insanların arasında dolaşıyordu, işte böyle bir akşam kimsenin bana dikkat etmediği bir an, kafesimin önüne kazara bırakılmış bir içki şişesini kapıp seyircilerin giderek artan dikkatli bakışları karşısında mantarını ustalıkla çıkarmam, şişeyi ağzıma götürmem ve hiç duraksayıp yüzümü ekşitmeden, anadan doğma içkici biriymişim gibi gözlerimi devirip gırtlağımdan lıkır lıkır sesler çıkararak şişeyi gerçekten boşaltmam, boş şişeyi artık umutsuz biri gibi değil de, ustalıkla kaldırıp atmam, hem öğretmenim, hem de benim için ne büyük bir zaferdi doğrusu! Karnımı sıvazlamayı unutmuştum, ama buna karşın, başka türlüsü elimden gelmediğinden, içimden bir şey beni buna zorladığından, bir esriklik ha Vasi içinde kısaca ?Heeey!? diye bir nara atarak insan sesi çıkardım ve bu narayla insanların arasına karıştım ve onların, ?Duydun mu, konuşuyor!? sözlerinin yankısını tere batmış vücudumun her bir köşesinde bir öpücük gibi hissettim.

Yine söylüyorum: insanlara öykünmenin benim için çekici yanı yoktu; bir çıkış yolu aradığım için öykünmüştüm, başka nedenden değil. Üstelik, söz konusu zafer bana pek de fazla bir şey kazandırmamıştı. Sesim hemen kaybolmuş, ancak aylar sonra yeniden ortaya çıkmıştı; hatta içki şişesine karşı tiksintim daha da güçlenmişti. Ama tutacağım yön de kesinlikle belirlenmiş bulunuyordu. Hamburg?da ilk hayvan terbiyecisinin eline teslim edilmemden kısa süre sonra, önümde iki yol olduğunu anlamıştım: Hayvanat bahçesi ya da varyete. Duraksamadım, şöyle dedim kendi kendime:

Bütün gücünü kullan, bir varyeteye kapağı atmaya bak! Çıkış yolu budur senin için; oysa hayvanat bahçesi, yeni tir parmaklıklı kafestir yalnızca; oraya girdin mi, hapı yuttuğun gündür. Ve işte o zaman öğrenmeye başladım, beyler! Oh, insan zora gelince öğreniyor, bir çıkış yoluna kavuşmak istedi mi öğreniyor, hiçbir şeye aldırış etmeden öğreniyor! Kamçıyla denetliyor kendini, öz varlığında en ufak bir direnişle karşılaşmaya görsün, etini kıymık kıymık ediyor. Zamanla maymun doğam apar topar çıkıp gitti içimden; öyle ki, bunu gören ilk öğretmenim, adeta maymunlaşıp kısa süre sonra dersi bıraktı, bir kliniğe yatırılması gerekti. Neyse ki çok geçmeden iyileşerek dönüp geldi yine.

Ama bir hayli öğretmen eskittim doğrusu, hatta aynı zamanda birkaç öğretmen. Yeteneklerime güvenim artıp da, herkes bendeki gelişmeleri izlemeye koyulup, ışıl ışıl bir gelecek beni beklemeye başlayınca, bu kez kendim öğretmenler tuttum, bunları art arda beş ayrı odaya yerleştirdim; bir odadan çıkıp doğru öbürüne dalıyor, öğretmenlerin hepsinden ders alıyordum. Evet, bu gelişmeler! Bilim ışınlarının uyanan beynin içine dört bir yandan sızması! İnkar etmiyorum, beni mutlu kılıyordu. Ama şurasını da itiraf edeyim ki, gözümde fazla büyütmedim bunu, ne o zamanlar ne de bugün. Şimdiye kadar yeryüzünde eşi görülmedik bir çaba harcayıp bir Avrupalı?nın ortalama kültürünü edindim. Bu, gerçekte hiçbir şey değildi belki; ama kafesten çıkmama yararı dokunması ve bana bu özel çıkış yolunu, bu insansı çıkış yolunu sağlaması bakımından yine de önemliydi. Almancada çok güzel bir söz vardır: Sıvışmak. Ben de bunu yaptım, sıvıştım. Özgürlüğü seçemeyecek oluşum karşısında başka çıkar yol göremedim.

Elde ettiğim gelişmelere ve bunlarla şimdiye kadar ulaştığım amaca bir göz attığımda, ne yakınmam için bir neden görüyorum ne de memnunluk duymam için. Ellerim pantolonumun ceplerinde, şarap şişesi masamın üzerinde, bazen yatıyor, bazen de sallanan sandalyede oturuyor ve pencereden dışarı bakıyorum. Beni ziyarete gelen oldu mu, yakışık aldığı gibi kalkıp karşılıyorum kendisini. Menecerim ön odada; zili çalar çalmaz seğirtip söyleyeceklerime kulak veriyor. Akşamları hemen her zaman sahneye çıkıyorum ve artık bundan daha fazla başarılı olamam. Gece geç vakit şölenlerden, bilimsel toplantılardan, eş dost sohbetlerinden döndüm mü, yarı talimli küçük bir dişi şempanzeyi beni bekler buluyor ve maymun tarzında keyfime bakıyorum. Gündüzün görmek istemiyorum yüzünü, çünkü bakışlarında serseme dönmüş talimli bir hayvanın çılgınlığı okumu yor. Bunu bir ben anlıyorum ve katlanmak gelmiyor elimden.

Ulaşmak istediğim amaca genel olarak ulaştım. Zahmete değmezdi denilmesin. Hem hiçbir insandan bu konuda bir yargı beklemiyorum; amacım, yalnızca bazı bilgileri iletmekti, yalnızca bildirmekti bazı şeyleri, size de Sayın Akademi Üyeleri, size de yalnızca bir bildiride bulundum.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Fayton adlı öykü – Nikolay Vasilyeviç Gogol

"1835'te yazılmış olan Fayton'un ana düşüncesi yaşamın içinden alınmıştır. Gogol'un Viergorski adlı, dalgınlığıyla ünlü bir tanıdığı varmış. Bir gün Petersburg'daki...

Kapat