Alfred Adler: İnsanı gerçekten tanıyış, belirli ölçüde bir alçakgönüllülüğün doğmasını sağlar.

Alfred Adler“İnsanın ruhu onun yazgısıdır.” Herodot

İnsanı tanıma sanatının temelleri, fazla böbürlenip gururlanmaya izin verecek gibi değildir. Tersine, insanı gerçekten tanıyış, belirli ölçüde bir alçakgönüllülüğün doğmasını sağlar, çünkü bunun ne çetin bir iş olduğunu öğretir bize; öyle bir iş ki, uygar yaşamlarının başından beri insanlar üstesinden gelebilmek için uğraşıp durmaktadır.

Gelgelelim, şimdiye kadar bu işin planlı ve sistematik şekilde ele alındığı söylenemez; dolayısıyla, insanı tanıma bilgisiyle donatılmış büyük insanlara her zaman seyrek rastlamaktayız. Bunu söylemekle nazik bir noktaya parmak basmış oluyoruz. Nedeni şu: Kendimizi önyargılara kaptırmaksızın insanları böyle bir bilgiye sahip olup olmadıkları açısından yokladık mı, genellikle sınavı başaramadıklarını görürüz. Hiçbirimizin insanı tanıma konusunda fazla bilgisi yoktur. Bunun da nedenini, toplumdan soyutlanmış bir yaşam sürmemizde aramak gerekiyor. Hiçbir dönemde, insanların bugünkü kadar soyutlanmış bir yaşam sürdüğü görülmemiştir. Hepimiz daha çocukluktan başlayarak, yeterince ilişkiler örgüsü içermeyen bir yaşamı üstleniriz. Ailemiz toplumdan soyutlar bizi. Ayrıca tüm yaşam biçimimiz, hemcinslerimizle aramızda insanı tanıma sanatını öğrenebilmek için mutlaka zorunlu içli dışlı bir ilişkinin kurulmasına fırsat vermez. İşte birbirine bağlı iki etken size; çünkü insanı doğru dürüst tanıma sanatını kavrayamadığımızdan kendi dışımızdakilere, yabancı kimseler gözüyle bakarız; bu da onlarla ilişki kurmamızı önler.

İnsanı tanıma sanatının gereği gibi üstesinden gelemeyişimizin en büyük sakıncalarından biri de, hemcinslerimizle bir- arada yaşamayı pek beceremememizdir. İnsanların birbirlerini görmeden birbirleri önünden geçip gitmeleri, ne söylediklerini anlamadan birbirleriyle konuşmaları, birbirlerinin karşısında yabancı gibi dikildiklerinden aralarında bir türlü ilişki kuramayışları, yalnızca geniş bir toplum içinde değil, pek dar bir aile çevresinde bile bunu başaramayışları sık sık üzerinde durulan önemli bir noktadır. Çocuklarını anlamayan anne ve babaların, beri yandan anne ve babaları tarafından kendilerini anlaşılmamış gören çocukların yakınmalarından daha sık karşılaştığımız bir başka yakınma gösterilemez. Oysa toplumsal yaşamın temel koşulları, insanları birbirlerini anlamaya alabildiğince zorlayıcı nitelik taşır, çünkü yanı başımızdaki hemcinsimize karşı takınacağımız tutum ve davranış buna bağlıdır. İnsanı tanıma konusunda daha çok bilgi edinebilsek, bir arada yaşamanın bazı köstekleyici biçimleri silinip giderdi ortadan; çünkü bunlar günümüzde varlığını sürdürüyorsa, tek nedeni birbirimizi tanıyamamamız, dolayısıyla dış görünüşe aldanıp birbirimizin iki yüzlü ve sinsi oyunlarına gelmemizdir.

Böylesine zorlu ve çetin bir alanda insanı tanıma sanatı diye bir disiplini kurmaya yönelik çabaların neden özellikle tıp biliminden kaynaklandığını, böyle bir sanatın ne gibi önkoşullara dayanıp, ne gibi ödevleri üstlenmesi gerektiğini ve kendisinden neler beklenebileceğini bu kitapta anlatmaya çalışacağız.

En başta nöroloji, insanı tanıma sanatına ivedilikle gereksinim gösteren bir disiplindir. Bir sinir hekimi, kendisine başvuran hastaların ruhsal yaşamıyla ilgili olarak bir an önce bir fikir edinmek zorundadır. Tıbbın bu dalında hastaların durumu konusunda işe yarar bir yargıya varabilmek, tedaviye yönelik gerekli önlemleri alıp, zorunlu kürleri uygulamak ya da salık vermek için hastanın iç dünyasında neler olup bittiğini anlamak şarttır. Üstünkörü davranışların burada yeri yoktur, atılacak yanlış bir adımın çok geçmeden cezası çekilir, beri yandan doğru bir yaklaşım hemen başarıyla ödüllendirilir. Yani nöroloji dalında sonucu o saat alınan hayli sıkı bir sınav söz konusudur. Toplumsal yaşamda ise, bir insana ilişkin olarak verilecek yargılarda hataya daha çok yer vardır. Gerçi burada da yapılan hatalara karşılık ceza her defasında hazırdır; ama söz konusu ceza bazen kendini o kadar geç açığa vurur ki, aradaki ilişkiyi bundan böyle kavrayamaz, içine düşülen bir yanılgının nasıl olup, belki on yıllar sonra tehlikeli sonuçlara yol açabildiğine şaşmakla kalırız. Böylesi durumlar, insanı tanıma sanatını öğrenmenin ve bu konuda derinleşmenin herkes için bir zorunluluk, bir ödev bilinmesi gerektiğini dönüp dolaşıp gözlerimizin önüne sermektedir.

İnsanı tanımaya yönelik araştırmalarımızın, çok geçmeden ortaya koymuş olduğuna göre, günümüzde sıklıkla karşılaşılan ruhsal anormallikler, komplikasyonlar ve yetersizlikler, gerçekte normal diye nitelediğimiz insanların ruh yaşamlarına yabancı hiçbir öğeyi içermemektedir. Ruhsal anormalliklerde de normal ruhsal yaşamdaki aynı öğe ve durumlarla karşılaşmaktayız; ne var ki, bunlar daha kaba hatlarla ve daha belirgin olarak açığa vurur kendilerini ve daha kolay teşhis edilirler. Bu da bir avantaj sağlar bize; ruhsal anormalliklere dayanarak gerekli bilgileri edinir ve anormal ruhsal yaşamla normal ruhsal yaşam arasında karşılaştırmalara giderek birtakım deneyimler kazanır, nihayet ilgili deneyimlerden yararlanıp, normal durumları daha iyi kavrayabilecek yeteneğe kavuşuruz. Bu da her mesleğin insandan istediği egzersizden fazla bir şeyi gerektirmez; ancak, bu alanda kendimizi vererek çalışmamız ve hiçbir zaman sabrı elden bırakmamamız şarttır.

Ruhsal anormalliklerin bize öğrettiği ilk şey, insanın ruhsal yaşamının oluşumunda en güçlü dürtü ve uyarıların ilk çocukluk çağından kaynaklandığıdır. Hani gerçekte pek gözde büyütülecek bir keşif değildir bu; çünkü benzeri görüş ve düşünceler çeşitli dönemlerde çeşitli bilgin ve araştırıcılar tarafından savunulagelmiştir. Ancak, bizim, insanı tanıma sanatında yeni olan şey, çocukluktaki yaşantı, izlenim ve davranışları bireyin daha ilerideki durum ve davranışlarıyla karşılaştırarak, çocukluktaki ruhsal yaşamla daha sonraki ruhsal yaşam arasında bağlayıcı bir ilişkinin varlığını saptamamızdır. Söz konusu çalışmalar sırasında ele geçirdiğimiz çok önemli bir bulgu da şudur: Ruhsal yaşamdaki olaylara, asla bir bütünlüğü içeren kendi içinde kapalı birimler gibi bakılamaz; bunları kavramak istiyorsak, ruhsal yaşamdaki olayları bölünmez bir bütünün parçaları gibi ele alıp insanın devinim çizgisini, yaşam modelini ve yaşam üslubunu saptamamız, çocuklukta izlenen yolun gizli amacının ilerideki yıllarda izlenen yolun gizli amacıyla özdeşliğini kabullenmemiz mutlaka zorunludur. Kısaca, araştırmalarımız şu noktayı şaşılacak bir açık seçiklikle ortaya koymuştur: Bireydeki ruhsal devinim hep aynı kalmakta, ruhsal olayların dış görünümü, somutluk derecesi, dışavurum biçimi değişmesine karşın, bu olayların dayandığı temeller, amaç ve dinamizm, kısaca ruhsal yaşamın amaç doğrultusunda devinimini sağlayan tüm öğeler değişmeden varlığını sürdürmektedir. Diyelim bir hastamız var, karakterinde bir korkaklık özelliği saklı yatıyor, güvensizlikle dolup taşıyor içi, başkalarından kendini soyutlamaya sürekli çaba harcıyor; bu durumda, hastanın, söz konusu karakter özelliklerini henüz üç, dört yaşındayken edindiğini, ne var ki bunların o yaşta bir sadelik ve yalınlık taşıyıp daha kolay saptanabildiğini kanıtlayabiliyoruz. Bu yüzdendir ki, çalışmalarımızı sürdürürken ilk planda dikkatimizi hastanın çocukluğuna yöneltmeyi her zaman kural edindik. Çocukluğundan yola koyularak bir insanın ilerideki yaşamına ilişkin birçok şeyi kestirebiliyor, bu konuda kimseden bir açıklama beklemeksizin pek çok şeyi önceden bilebiliyoruz. Bir insanda gördüğümüz şeylere ilk çocukluk yaşantılarının izleri diye bakıyoruz. Öte yandan, çocukluğunda yaşanmış hangi olayları anımsadığını bir insanın ağzından işitip, bunları gereği gibi yorumladık mı, karşımızdakinin nasıl biri sayılacağı konusunda bir fikir edinebiliyoruz. İlgili konuda bize yardımcı olan bir gerçek de, insanların ilk yaşam yıllarında edindikleri modelden ileride kolay kolay yakayı sıyıramamalarıdır. Bunu başarabilenler varsa da, sayıları fazla değildir. Gerçi erişkinlik döneminde ruhsal yaşam değişik durumlarda değişik biçimde açığa vurur kendini ve değişik bir izlenim uyandırır; ama bu, yaşam modelinin değiştiği anlamına gelmez. Ruhsal yaşam, erişkinlik döneminde de aynı temel çizgi üzerinde seyreder ve ister çocukluk, ister yaşlılıkta bireyin yaşam amacının aynı kaldığı görülür. Dikkatimizin ağırlık noktasını çocukluk yaşamı üzerine kaydırmamızın bir nedeni de işte budur; çünkü bir kez şunu öğrenmiş bulunuyoruz ki, hastalarımızda bir değişikliği amaçlıyorsak, sondan işe koyulup sayısız yaşantı ve izlenimlerini teker teker gözden geçirerek işin üstesinden gelemeyiz; yapmamız gereken, hastalarımızın yaşam modellerini ele geçirmek ve ilgili modellere dayanarak onların nasıl kimseler sayılacakları, dolayısıyla sergiledikleri hastalık belirtileri konusunda bilgi edinmektir.

Bu yüzden, çocuğun ruhsal yaşamının gözlemlenmesi insanı tanıma sanatımızın belkemiğini oluşturmuş, şimdiye kadar ilk yaşam yıllarının incelendiği çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu alanda henüz gereği gibi işlenip değerlendirilmemiş alabildiğine zengin bir malzeme elimizin altında bulunmaktadır; öyle ki, söz konusu malzeme topluluğu daha uzun bir süre araştırmalara yetecek düzeyde olup, isteyen bunlara dayanarak önem taşıyan yeni ve ilginç bulgulara varabilecektir.

İnsanı tanıma sanatı, aynı zamanda hatalardan sakınabilmemizi sağlar, çünkü salt kendisi için var olan bir bilim değildir bu. İnsanı tanıma konusunda öğrendiklerimiz, bizi kendiliğinden eğitsel çalışmaların içine sürüklemiştir ve yıllar var ki ilgili alanda çaba harcayıp duruyoruz. Beri yandan, eğitsel uğraşlar, insanı tanımayı önemli bir bilim sayan, söz konusu bilimi yaşamayı ve öğrenmeyi amaç edinen herkes için alabildiğine zengin bir maden kuyusudur; çünkü böyle bir bilim, kitaptan okuyarak değil, pratikteki deneyimlerle ele geçirilebilir ancak. Nasıl ki iyi bir ressam, portresini yapmak istediği kişinin yüz hatlarına ancak o kişinin kendisinde uyandırdığı duyguları yerleştirebilirse, ruhsal yaşamdaki her olayın da insanı tanıma sanatını öğrenecek kişi tarafından yaşanması ve kendi iç dünyasına aktarılması gerekir. Dolayısıyla, insanı tanıma sanatına, öğrenilmesi için elde yeterince araç ve gerecin bulunduğu, öbür sanatların yanında yer alıp onlardan hiç de aşağı kalmayan ve belirli bir grup insanın, yani sanatçıların büyük bir önemle el atıp yararlandığı bir sanat gözüyle bakmak gerekmektedir. Söz konusu sanat, özellikle bilgilerimizin zenginleşmesini sağlar, ki bu da en azından daha düzgün ve daha sağlıklı bir ruhsal gelişim olanağının ele geçirilmesi demektir.

İnsanı tanımaya yönelik çalışmalarda sık karşılaşılan bir güçlük, biz insanların bu noktada son derece alıngan davranmamızdır. Az sayıda kişi vardır ki, ilgili konuda araştırma ve incelemelerde bulunmamış olmalarına bakmaksızın, kendilerinden insanı tanıyan kimseler olarak söz etmesin. Hele insanı tanımaya yönelik bilgilerini zenginleştirmek istemenizden ilk anda alınmayacak kimselerin sayısı daha da azdır. İnsanı tanıma sanatını gerçekten öğrenmek isteyenler, insanın değerini kendi yaşantılarından ya da başka kişilerin ruhsal sorunlarını paylaşmaktan kaynaklanan bir yaklaşımla sezip kavrayanlardır ancak. Bu da, çalışmalarımızda belirli bir taktik uygulamamızın gerekliliğini ortaya koymaktadır; çünkü ruhsal yaşamını gözlemleyerek elde ettiğimiz bilgileri, bir insanın gözlerinin önüne kabaca sermek kadar kötü bir nazarla bakılıp yergi konusu yapılan bir başka şey gösterilemez. Başkalarının düşmanlığını üzerine çekmek istemeyen kimse, bu konuda dikkatli davranmak zorundadır. Bu bilimle uğraşırken gereken titizliğe aldırmamak ve ondan kötü yolda yararlanmak, diyelim bir masada başkalarıyla otururken yanı başınızdakilerin ruhsal yaşamı konusunda ne çok şey bildiğinizi ya da sezdiğinizi kendilerine belli etmek kadar, insanın adını kötüye çıkaracak başka bir şey yoktur. Bu öğretinin temel görüşlerini yabancı birine hazır ürünler gibi sunmak, yine sakıncalar doğuracak bir davranıştır. İlgili konuda bazı şeyler bilenler bile, böyle bir davranışla kendilerini haklı olarak incinmiş hissedeceklerdir. Dolayısıyla, başta söylediğimizi tekrarlayarak diyebiliriz ki, insanı tanıma sanatı, bu sanatla uğraşanları alçakgönüllü olmaya zorlar, kazanılacak bilgilerin zamanından önce ya da durup dururken karşıdakilere sunulmasına izin vermez çünkü; zaten tersi bir davranış, yüksekten atmak ve elinden neler geldiğini başkalarına göstermek gibi çocuksu bir kibir ve gururu sergiler. Erişkinler için böyle bir davranış çok sakıncalıdır. Dolayısıyla, bizim önerimiz beklemek, kendi kendini sınamadan geçirmek ve insanı tanımaya yönelik bilgilerle kimsenin başını ağrıtmamaktır; böyle yapılmaması, oluşum evresindeki bu bilim ve izlediği amaç konusunda yeni birtakım güçlükler doğuracak, bizi bu bilimi öğrenenlerin coşkulu olmakla beraber düşüncesiz tutumlarından doğmuş hataları üstlenmek zorunda bırakacaktır. Bu yüzden dikkat ve ihtiyatı elden bırakmamak, şu ya da bu kişi üzerinde bir yargıya varırken hiç değilse elimizde o kimseye ilişkin derli toplu bir bilginin varlığının gerektiğini unutmamak, ancak karşımızdakine bir yararı dokunacağına emin olduktan sonra kendisi hakkında bildiklerimizi açığa vurmak en iyi yoldur. Çünkü, doğru sayılsa bile, bir yargıyı zamansız ve yersiz olarak kaba biçimde dile getirmek, yığınla zararlı sonucun doğmasına yol açar.

Bu konuşmamızı sürdürmeden, kuşkusuz şimdiye kadar bazı kişilerin kafasında uyanan bir itirazın üzerinde durmak yerinde olacaktır. Yukarıda ileri sürdüğümüz sava, yani bir insanın yaşam çizgisinin değişmeden kaldığı gerçeğine birçok kimse akıl erdiremeyecek, insanın hayatta nihayet bir sürü deneyim edindiğini ve ilgili deneyimlerin o kimsenin tutum ve davranışlarında değişikliklere yol açacağını düşünecektir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, her deneyim çok çeşitli değerlendirmelere açıktır. Şöyle iki insan gösterilemez ki, aynı deneyimden aynı yararlı sonucu çıkarabilsin. Dolayısıyla, deneyimlerinden bir türlü ders alamadığı görülür insanların. Gerçi bazı güçlüklerden nasıl sakınılabileceği öğrenilir, ilgili güçsüzlükler karşısında belirli bir tavır takınılır. Ama bir insanın devinim çizgisinde bir değişikliğe yol açmaz, bu. İncelemelerimiz sırasında göreceğimiz gibi, insanlar edindiği deneyimlerden ancak belirli bir ölçüde yararlanır ve deneyimlerden çıkarılan bu yararlı sonuçların, daha yakından bakıldığında hep de o kişinin yaşam çizgisine uyan, onun yaşam modeline güçlülük kazandıran bir nitelik taşıdığı görülür. Dilin kendine özgü bir şekilde açığa vurduğu gibi, her insan kendi deneyimlerini edinir; bununla dilin söylemek istediği şey, deneyimlerini nasıl değerlendireceği konusunda herkesin kendi başına buyruk olduğudur. Gerçekten de deneyimlerinden insanların nasıl birbirinden alabildiğine değişik sonuçlar çıkardığını, günlük yaşamda gözlemler dururuz. Örneğin birine rastlarız, alışkanlık sonucu hep aynı hatayı işlemektedir. Diyelim hatasını görmesini sağladık ilgili kişinin; böyle bir durum değişik sonuçlara yol açacaktır. Söz konusu kişi, hatasından el çekmenin zamanı geldiği sonucuna varacaktır belki. Ancak bunun, seyrek karşılaşılan bir durum olduğunu söylemeliyiz. Bir başkası ise, bize vereceği yanıtta hatayı hanidir işleyegeldiğini, artık ondan vazgeçemeyeceğini belirtecektir. Bir üçüncüsü ise, böyle bir hatadan ötürü anne ve babasını, ya da genel olarak gördüğü eğitimi suçlayacak, kimsenin zamanında kendisiyle ilgilenmediğini, şımarık yetiştirildiğini ya da kendisine sert davranıldığını dile getirecek ve hatasında diretecektir. Ne var ki, bu sonuncular ilgili davranışlarıyla salt eleştirilmekten kaçmak istediklerini ortaya koyacaktır. Böyle bir yola başvurarak bir özeleştiriden titizlikle ve görünürde haklı olarak yakayı sıyırmaya bakacaklardır. Kendileri asla bir suçu kabullenmeyecek, elde edemedikleri şeylerin kabahatini hep başkalarına yükleyeceklerdir. Hatalarından kurtulmak için bizzat pek bir çaba harcamadıklarını hep görmezlikten gelecek, üstelik büyük bir inatla hatalarında ayak direyecekler, beri yandan hatalarının suçunu canları istedikçe gördükleri kötü eğitimin üzerine yıkacaklardır. Çok çeşitli şekillerde değerlendirilebilecek deneyimlerden değişik sonuçların çıkarılabilmesi, bir kimsenin tutumunu niçin değiştirmeye yanaşmadığını, neden yaşantılarını tutumuna uyacak gibi biçimlendirdiğini anlamamızı sağlar. Öyle görülüyor ki, kendini tanımak ve değiştirmek, insan için yapılması hepsinden zor bir iştir.

Bu konuda işe el atmak ve insanları daha iyi bir şekilde eğitmek isteyen kimsenin, insanı tanıma sanatının deneyim ve bulgularına sahip değilse enikonu güç durumda kalacağı kuşkusuzdur. Böyle biri belki yüzeysel bir çalışma dışına çıkamayacak ve aynı durumun değişik bir nüans kazanmasına bakarak bir şeyleri değiştirdiğini sanacaktır. Böylesi girişimlerle bir insanın ne denli az değiştirilebileceğini, devinim çizgisinin bir başka seyir izlememesi durumunda sözde baş gösteren değişikliğin ileride yine silinip gidecek bir yaldızdan başka bir şey sayılamayacağını pratik yaşamdan alınmış örnekler üzerinde kesinlikle görüp anlayacağız. Demek oluyor ki, insanı değiştirmek pek kolay gerçekleşen bir süreç değildir, bunun için belirli bir ihtiyat ve sabrın varlığı, özellikle her türlü kişisel büyüklenmeden el çekilmesi zorunludur; çünkü karşımızdaki kişi bizim büyüklenmelerimize konu olmakla yükümlü değildir. Ayrıca, ilgili sürecin karşıdaki kişiye cazip gelecek gibi yöneltilmesi şarttır; çünkü bir kimse normalde severek yediği bir yemeği önünden itip uzaklaştırıyorsa, nedeni yemeğin uygun biçimde sunulmamasıdır.

İnsanı tanıma sanatının aynı derecede önemli bir başka yönü de toplumsallığıdır. Birbirlerini daha iyi anlayan insanların birbirleriyle daha iyi geçinip birbirlerine daha çok yaklaşacakları kuşkusuzdur. Çünkü birbirlerini daha iyi anlamaları sonucunda insanların birbirlerini aldatma olanağı da ortadan kalkacaktır. Böyle bir olanak, toplum için çok büyük bir tehlikeyi içerir. Dolayısıyla, hayatın ortasına götürüp bırakacağımız çalışma arkadaşlarımıza söz konusu tehlikeyi göstermemiz gerekmektedir. Bu arkadaşlarımız yaşamdaki bilinçdışı öğeyi, tüm saklayıp gizlemeleri, tüm kamuflajları, maskelemeleri, hile ve hurdaları görüp sezme gücünü, etkileme konusu yapabilecekleri kişilerin dikkatini bunların üzerine çekme ve kendilerine yardım elini uzatma yeteneğini kazanmak zorundadır. Bunu da bize ancak bilinçli şekilde uygulayacağımız insanı tanıma sanatı sağlayacaktır.

İnsanı tanımaya yönelik bilgileri devşirmeye ve uygulamaya en çok kimlerin elverişli sayılacağı da yine ilginç bir sorudur. Bu bilimle salt kuramsal olarak uğraşılamayacağını daha önce belirtmiştik. Tek başına kuralların bilinmesi yeterli değildir, bunların yalnızca inceleme konusu olmaktan çıkarılıp pratiğe aktarılması ve daha yüce bir anlayışa konu edilmesi gereklidir; öyle ki, insanın gözü şimdiye kadar edindiği deneyimlerin elverdiğinden daha çok kesinlik kazansın ve daha derinleri görebilsin. Bizi insanı tanıma sanatıyla uğraşmaya iten neden de işte budur. Ancak, söz konusu sanatı canlı kılabilmemizin tek yolu, kuramsal olarak ele geçirdiğimiz ilkeleri yaşam içerisinde sınamadan geçirmek ve uygulamaktır. Eğitimimiz sırasında bize verilen bilgiler arasında insan bilgisinin çok az yer alması ve bunların çoğunlukla doğruluktan uzak oluşu, bizi yukarıdaki sorunla karşı karşıya bırakmaktadır. Ruhsal yaşamında ne ölçüde bir gelişimi gerçekleştireceği, okuduklarından ve yaşadıklarından insanı tanımada ne ölçüde yararlanabileceği her çocuğun kendisine bırakılmıştır. Ayrıca, insanı tanıma sanatı bir gelenekten de yoksundur. Bu konuda henüz bir öğretinin varlığından söz edilemez. İlgili sanat, günümüzdeki durumuyla, örneğin henüz simya aşamasındaki kimya bilimine benzemektedir.

Gözlerimizi eğitimimizin oluşturduğu karmaşa içinde dolaştırıp, insanı tanıma sanatını öğrenmeye en uygun kişileri saptamak istersek, bunların hemcinsleriyle ve yaşamla şu ya da bu şekilde ilişkilerini sürdüren, henüz böyle bir ilişkiler örgüsünden kendilerini koparıp almamış kimseler olduğunu, yani iyimserlik taşan ya da en azından kötümserliğin kendilerini bir tevekküle sürüklemediği insanlar sayılacağını görürüz. Ne var ki, insanı tanıma sanatını kavramak için söz konusu ilişkilerden ayrı olarak ilgili sanatı yaşamak da gerekmektedir. Bu noktadan kalkarak şöyle bir sonuca varabiliriz: Şimdiki kırık dökük eğitimimizi dikkate alırsak, gerçek anlamıyla insanı tanıma sanatını elde edecek kişiler belirli bir grup içinden çıkacaktır; bunlar da pişman olmuş günahkârlar’dır, yani ruhsal yaşama ilişkin yanılgıların içinde bulunup sonradan kendilerini kurtarmış, ya da en azından bu yanılgılarla burun buruna gelmiş kimselerdir. Ama doğallıkla daha başkaları, hataları kendilerine gösterebilen ya da belirgin bir özdeşleşme yeteneğine sahip olan kişiler de olabilir bunlar. Ne var ki, insanı en iyi tanıyanlar, sözü edilen yanılgıları kendi üzerlerinde yaşayanlar arasından çıkacaktır. Ancak, pişman olmuş günahkâr kimse yalnızca günümüzde değil, bütün dinlerin gelişim döneminde de hepsinden çok el üstünde tutulmuş, doğru yolda yürüyen binlerce diğer kişiden daha üstün görülmüştür. Bunun neden böyle olduğu sorusu karşısında şunu itiraf etmek gerekiyor ki, yaşamın güçlüklerinden geçerek gelen, harcadığı çabayla bataklıktan kendini kurtaran, tüm zorlukları geride bırakıp yüksek bir düzeye ulaşan biri, yaşamın iyi ve kötü yanlarını herkesten iyi bilir. Bu konuda kimse su dökemez eline, özellikle doğru yoldan ayrılmamışlar kendisiyle boy ölçüşemez.

İnsan ruhunu tanımanın kendiliğinden sırtımıza yüklediği bir ödev daha vardır: Bir insanın pratikte elverişsizliği görülen yaşam modelini yıkmak, hayatın içinde serseri dolaşmasına yol açan o sağlıksız perspektifi elinden alarak, başkalarıyla bir arada mutlu bir yaşam için ona, daha uygun bir perspektifi benimsetmeye çalışmak, bir düşünme ekonomisini, ya da alçakgönüllü bir söyleyişle toplumsallık duygusunun seçkin rol oynayacağı yeni bir yaşam modelini onun eline tutuşturmaktır. İdeal bir ruhsal gelişime ulaşmak gibi bir amacımız yok asla. Ama tek başına kendisine sunacağımız yeni perspektifin, yanılgı ve hatalar içinde yaşayan biri için pek büyük bir yardım sayılacağı, çünkü böylelikle ilgili kişinin, hangi doğrultuda hatalara düştüğünü kesinlikle görüp anlayacağı kuşkusuzdur. İnsanla ilgili tüm olayları bir neden ve sonuç ilişkisine bağlayan katı deterministleri de bizimki gibi bir bakış açısı pekâlâ memnun bırakacaktır; çünkü insanda yeni bir gücün, yeni bir etkenin, kendi kendini tanıma diye bir olayın, kendi içinde olup bitenleri kavrayıp, bunların nerelerden kaynaklandığını daha üst bir düzeyde anlama yetisinin gözlerini dünyaya açması durumunda, deterministlik [gerekircilik] bir başka kılığa bürünecek, bir yaşantının yol açacağı sonuçlar eskisinden değişik nitelik taşıyacaktır. İnsan değişecek ve değişik durumunu hep koruyacaktır.

Alfred Adler

İnsanı Tanıma Sanatı
Almanca aslından çeviren:Kâmuran Şipal
Say Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here