Aşk mı, Neydi o? – Celal İlhan

İlk ne zaman gördüm, neden başka bir değil de ona tutuldum?
Kendimi çok mu önemsiyor, köyün ileri gelen bir ailesinin çocuğu olmayı abartıyor muydum? Öyle bir vurgun; ince hesaplardan tümüyle uzak, olur mu olmaz mı kaygılarına kulak tıkayacak denli sert ve acımasız olmasıyla mı anlatılabilirdi yoksa?
Bilmiyorum. Nasıl başladığını da bilmiyorum aslında.
Evlerinin Lise Caddesinde, yolumun üstünde olması nedenlerden biri olabilirdi. Cadde de onların evine benzeyen, tek katlı, elinizi uzatsanız balkon korkuluklarına dokunabileceğiniz, yola koşut giden sekiz ev daha vardı. Yürürken yönünüzü hafifçe sağa çevirirseniz dosdoğru evin merdivenlerinin önünde bulurdunuz kendinizi. Sıranın sonunda yer alan ve bakımlılığı ile dikkat çeken eve, yedi sekiz yaşlarında, o da babamın kucağında ve ağır bir akciğer yangısı ile kıvranarak girdiğim henüz belleğimden silinmemişti.
Ev, kentin en ünlü, ünlü olduğu kadar da sevilen doktoru Azmi Bey?in eviydi. Ailemin koyduğu tanıya göre, köyün önünden akıp giden derenin su birikintisin de esintili bir güz gününde, arkadaşlarımla çimmeye kalkışmış, uzun süre çıplak ve ıslak dolaştığım için de ciğerlerimi üşütmüştüm.
Aylarca sürmüştü hastalığım. Annem, iyileşmem için yapmadık kocakarı ilacı, götürmedik tekke bırakmamış, eşekten yılana, köpekten kurbağaya değin yedirmediği mundar et çeşidi kalmamıştı.
Babamın bunların çoğundan haberi olmuyordu sanırım. Ben ve köyün öteki talihsiz hastaları, yediklerimizin ne olduğu hakkında en küçük bir bilgiye de sahip olamıyorduk. Bu gariplikleri tüm köy kadınları mı, yoksa, iyice saf olanları mı yapıyordu?? Annemin durumuna bakınca ikincileri gibi gelirdi bana.
Babamla birlikte kent pazarına gedip gelirken, hayatımı kurtaran doktorun hangisi olduğu hep anımsatılırdı. Hem konut, hem de muayenehane olarak kullanılan o evin önünden geçerken babam:
?Oğlum Doktor Avni Bey olmasa sen de olmayacaktın, bunu unutma,? diyerek, hatır gönül saymanın ne demek olduğunu da öğretmek istiyordu sanırım. İlkokulu köyümde bitirip ortaokula kaydolmak için kente geldiğimde, yerini ilk öğrendiğim yapı okulum, ikincisi de doktorumun eviydi.
Beni hastalığımdan kurtararak yaşama döndüren doktor Azmi Beyi ne denli sevdim, saydım bilemem ama benimle yaşıt olduğunu sandığım güzel kızını ilk gördüğüm andan başlayarak, uzun yıllar karşılık beklemeden sevdim ya da sevdiğimi sandım.
Aşıktım ona kendimce. On beş-on altı yaşlarında bir çocuğun tutkusuna, ne denli güçlü olursa olsun, aşk denilebilir miydi?…
Başka ne olabilirdi ki? Adı ne olursa olsun, doktorumun kızı yüreğimi tümüyle ele geçirmiş, ben de bu tutsaklığa boynumu seve seve uzatmıştım.
Onu, dört yılı aşan bir süre gölge bağımlılığıyla izlediğimi söylemek zorundayım. Bu süreçte, bir an bile aklımdan, yüreğimden uzaklaştırmayı denemedim sevdiğim kızı. Gömleğimin mendil cebinde ona veremeden, kırmızı mürekkeple yazılmış kaç mektup eskittim bilmiyorum. Benim tüm bu bağlılığıma karşı o ne yaptı? Bir kez olsun gözlerime bakıp, ?Allah seni kahretsin emi,? diye, alaycılıkla olsun, gülümsedi mi?
Hayır, yapmadı bunu. Yaparsa kıyamet kopacakmış gibi davranıyordu.
Kara, ceylan gözlerinin düşmanca bakışlarıyla karşılaştım hep. Her şeye karşın vazgeçemediğim aşkımın büyüklüğü, umutsuzluğundan, erişilmezliğinden güç buluyor olabilir miydi?
Aklı başında arkadaşlarım olsa, davulun bile dengi dengine vurduğunu bir anımsatabilselerdi, belki de takılıp kalmazdım doktorun dünya güzeli kızına. Herkes kendine benzer arkadaşlar seçer derler ya, ben de öyleydim. Arkadaşlarım benden beter, ayakları yere basmayan tiplerden oluşuyordu. Muammer, bunların başta gelenlerinden biriydi. Sevmek, tutulmak için hiçbir engel tanımayan, önüne çıkan yalçın kayaları tozlu yol gören, ölümüne duygusal bir şairdi o. Umutsuzluk bulutları ufkumu kararttığı zamanlarda Hızır gibi yetişirdi. Önce, kızın beni sevmediğinden nasıl emin olduğumu sorar, yanıldığımı kanıtladıktan sonra da, önemli olanın benim onu sevmem olduğuna inanmamı sağlardı. Ve oy birliği ile devam kararı alırdık.
Türkçe dışındaki derslerinde hayli başarısız olan Muammer, matematik, tarih, coğrafya derslerindeki başarımı küçümser, yaşamımda aşka daha çok yer ayırmam için şiir yazmamı, şiir okumamı salık verirdi. Kahveci çıraklığı yaparken, sürekli Varlık dergisi okuyan kaç kişi tanıyorsunuz? Muammer altını çizerek okuyordu Varlık?ı. Duygusallıkta ondan geri kalmadığımı, zorlanarak da olsa, önerilerine uyarak göstermeye çalışıyordum.
Gece yarsına yakın saatlerde, sevgilimin pencere önündeki günün son turunu atarken hep yalnız başıma olurdum. Muammer?in babasının, ona koyduğu gece çıkma yasağını bozmak çok zordu. Böyle bir durumda yakalandığı zaman dayak yemekten kurtulamazdı arkadaşım. Onun babasıyla kıyaslayınca ne denli şanslı olduğumu anlar, babamı daha çok sevmem gerektiğini düşünürdüm.
Günlerden bir gün, içimdeki patlamalara söz dinletmediğim, bahtımı gökteki yıldızlarda aradığım bir gecede, ona doğru sürükleniyorum yine. Lise caddesinde yapayalnızım. İn cin top oynuyor. Postanenin oralarda tanıdık beyaz bir köpek karşılıyor beni. Göz göze gelince, başından beri yüreğimde çöreklenmiş korkunun gevşediğini duyumsuyorum. Yanıma sokulup, bacaklarıma sürünerek dünyada yalnız olmadığımı anımsatıyor bana. Onun da benim gibi sevdalı olup olmadığını düşünüyorum biran. Köpek ve öteki dörtayaklıların biz insanlardan daha özgür, karşı cinsle dostluk etmekte, koklaşmakta şanslı olduklarını düşünüyorum. Bir süre yan yana yürüyoruz. Köpek işte, kendininkine benzeyen bir ses duyuyor, ne halde olduğuma bakmadan, yalnızlığımla başa başa bırakıp uzaklaşıyor yanımdan. Koca kentte, ikimizden başka sevdalı kimsenin olmamasına şaşarak bakakalıyorum ardından.
Sevgilimin evine henüz ulaşmamışım. İlerde, evin önünde, çam ağaçlarının altında karartılar görerek irkiliyorum. Bana her zaman korku ve sıkıntı veren bu karartılarla ilk kez karşılaşmıyorum. Kendimi iyi hissetmediğim, korkumun ağır bastığı günlerde çaktırmadan geri döndüğüm, uzaktan kollayarak dağıldıklarını gördükten sonra turumu tamamladığım çok olmuştur. Gece yarısı, sıcak yatağında olması gereken bir küme gencin, benimkilere benzer nedenleri yoksa orada ne işleri olabilir ki? Her birinin yüreğinde doktorun kızına ayrılmış özel bir yerin olduğunu, ancak, onlardan önce davranmış üniversiteli bir ağabeylerinin gönül koyması yüzünden, duygularını bastırmak zorunda kaldıklarını düşünüyorum. Düşünmekten öte, sıkça duyuyor, buna kâh seviniyor kâh üzülüyorum. Sevincim, hasmımın uzaklarda, taa İzmir?de olmasından. Gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş ya. Üzüntümse, bir üniversite öğrencisiyle yarışmak zorunda kalmamdan. Kızın, o üniversiteliye delice tutkun olduğunu söyleyenler olduğu gibi benim karşılıksız aşkıma benzer bir aşkın esiri olduğunu söyleyenler de var.
Bu gece tüm cesaretimi toplayarak, tehlikenin üstüne yürümekten yanayım.
Yürüyorum?
Başım önümde değil. Ayağımın ilk kez tanıştığı yeni iskarpinlerimin sesi, gücüme güç katıyor. Korkumu gizlemek için uzaklara bakıyorum. Taa uzaklara.
Küme, daha yanlarına varmadan benimle ilgilenmeye başlıyor.
?Sool sağ! Sool sağ! Sool sağ!?
Onlar komutan, ben yürümeyi yeni öğrenen yalnız bir askerim. Korku tüm bedenim sarıyor. Çözülmek, tabana kuvvet kaçmak ya da her şeyi göze alıp sonuna değin dayanmak.
Belki de unutuyorum içinde bulunduğum acıklı durumu. Kendimi acemi asker yerine koyuyor, yürüyorum. Pat, pat, pat. Böyle giderse, kaçmaya gerek kalmayacağını yürüyerek onlardan uzaklaşabileceğimi, sokaklardan birine sapıp izimi kaybettirebileceğimi düşünüyorum. Olmuyor? Bırakmıyorlar.
?Takım dur!? komutu geliyor, gülüşmeler eşliğinde.
?İşte şimdi boku yedik,? diyorum içimden. Anımsadıkça, o an düşünebildiğim şeylerin çokluğuna şaşarım. Aklımdan geçenlerin arasında, hapse atılmak, eşek sudan gelene dek dövülmek, bıçaklarla delik deşik edilmek bile vardı. Benden, selamı dursun, ılık bir bakışını bile esirgeyen sevgili için ölümü göze almak?
Bu çocukluk muydu, aptallık mıydı, neydi Allah?ım?
Durdum?
Oyun sürüyor.
?Geriye dön! Dönüyorum? ?İleri marş!?
Artık düşünerek davrandığımı sanmıyorum. Ateş üstünde yürür gibiyim, korkuyu bir çeşit dalgınlık gibi algılıyorum. Burunlarının dibine kadar sokulmuşum. Dur demeseler aralarına bile dala bilirim.
?Bölük dur!? demek zorunda kalıyor biri. Bir başkası:
?Oğlum sen manyak mısın, gece yarısı ne işin var buralarda?? diyor. Sesinde bir düşmanlık tınlaması yok.
?Hem manyak, hem de aptal bu herif!? diyor başka biri. Farkında değilim ama sallanıyorum her halde.
?Sarhoş musun yoksa lan, sallanıp duruyorsun? Hoh de bakıyım!?
?Hoh,? diyorum. Ağzımı koklayan, ?Ana sütü kokuyor,? diye alay ediyor, gülüyor.
Sesinde düşmanlık tınısı algılamadığım ilk konuşan genç, ikinci kez konuşuyor,
?Hadi defol! gözüm görmesin. Bir daha karşıma çıkarsan ayaklarını kırarım lan!? Biri, omzumdan tutup yüzümü gitmemi istedikleri yöne çeviriyor, kıçımın üstüne hafif bir tekme atıyor. İçimden geri dönüp çemkirmek geliyorsa da kendimi tutuyorum. Yanlarından uzaklaşırken, ayaklarımı kıracağını söyleyen dost sesin:
?Ben tanıyorum bu oğlanı, İsmail?in kardeşi bu serseri,? dediğini duyuyorum.
Vurgundan, lise sonda okuyan ağabeyimin arkadaşı kurtarıyor beni. Vücudumun su içinde kaldığını, caddenin başındaki saat kulesinin önüne geldiğimde ancak fark edebiliyorum.

Celal İlhan

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Bir Top Anahtar – Doğan Soydan

O sabah Korkunç bir sarsıntıyla uyandık. Hanım benden önce sıçrayıp kalktı yataktan. Hem, ?deprem oluyooo!? diye bağırıyor, hem merdivene doğru...

Kapat