Aydınlık – Henri Barbusse “Onların ışığa, aydınlığa ihtiyacı var. Bütün umudumuz dünyamızın yoksul insanlarında!”

Aydınlık (Clarté), ünlü Fransız yazarı Henri Barbusse’ün, kişisel serüveninden de izler taşıyan romanı. Fransız milliyetçiliğine ve genel olarak her türlü şovenizme keskin eleştiriler yönelten yazar, sistemin alt kademelerinde, yalıtılmış bir hayat süren küçük burjuva bir fabrika memurunun zihinsel aydınlanma sürecini anlatır.
‘Savaş’, ‘kahramanlık’, ‘vatanseverlik’ gibi kavramlarla cepheye sürülen yığınların kendi öz çıkarlarından nasıl uzaklaştırıldığını, cephede birbirini boğazlamak zorunda bırakılan her ulustan insanların aslında nasıl da birbirine benzediğini ve insanlığın kurtuluşunun da bu benzerlikten doğacak kardeşlik üzerinden gerçekleşebileceğini çarpıcı bir dille anlatıyor.
Emperyalist paylaşım savaşlarının ve birbirine kırdırılan emekçilerin hikâye edildiği kitap, aslında günümüz dünyasının ahvaline de ışık tutuyor.
Duygulu, derin ve sade anlatımıyla Barbusse, yüzyıl öncesinden günümüze sesleniyor: “Barış günlerinde forsalar gibi çalıştırılan ve savaşta ölüme sürüklenenlerde bütün umudumuz. Sadece onların ışığa, aydınlığa ihtiyacı var. Bütün umudumuz dünyamızın yoksul insanlarında!”
(*)“Henri Barbusse’un, Aydınlık’ı, tarihin her döneminde aynı olan kalabalıklarla ilgili gerçeği bir kez daha hatırlatması açısından anlam taşıyor. Zira, Aydınlık, şimdi olduğu gibi geçmişte de yaşamları daraltılmış, yoksul kalabalıkların nasıl malzeme ve kurban olduklarına dair bir savaş gerçeği etrafında dönüyor.
Er olarak katıldığı 1. Dünya Savaşı’nı bizzat yaşamış biri olarak, Aydınlık’ta da savaşan insanların gerçeğini, onların psikolojilerini ve toplumsal koşulları ana tema olarak işleyen Henri Barbusse, on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren dünyadaki büyük çalkalanmalara tanık olmuş. Cephe dönüşü, emperyalist paylaşımın sıradan insanların üzerindeki travmatik etkisini anlatan Ateş romanıyla dikkat çeken Barbusse, komünist bir yazar olarak tanınıyor.
Bunun yanı sıra Barbusse, ‘Proletarya Edebiyatı’yla ilgili düşünce üreterek dönemin ün yapmış toplumcu yazarlarını içine alan bir edebiyat çevresi kurmuş. Yaşamını komünist değerler doğrultusunda sürdüren Barbusse’ın son dönemini Sovyetler Birliği’nde geçirmesi, Batı edebiyatının hışmına uğramasına neden olmuş. Yani görmezlikten gelinmiş.
Ekim Devrimi’ne destek veren, Fransız Komünist Partisi üyesi olan yazar, 1935 yılında Moskova’da yaşamını yitirdiğinde, ardında birçok eser bırakmış.
Kitapta, Fransa’nın Viviers kasabasında bir mahalleyle tanışırız ilkin. Yoksul mahallenin ayyaşları, düşkün kadın ve erkeklerinin yanı sıra, kör küçük bir kız çocuğuyla birlikte, şato ve kilise de dekoru tamamlar. Halasıyla birlikte yaşayan yirmili yaşlarındaki Simon, akşam saat yediyi vurduğunda her zamanki gibi çalıştığı fabrikadan kendini dışarı atmaktadır. Çalıştığı fabrikada bir tür kâtiplik yapan Simon, nedense kendisini diğer çalışanlardan farklı hissetmektedir. Simon’u edindiği güç duygusundan kaynaklı, kendisini bekleyen olası yaşam olanakları karşısında bir hayli umutlu olduğunu görürüz. Yaşlı ve hasta olan halası tarafından büyütülen Simon, kendi hayatından ve mutluluğundan başka bir şey düşünmeyen genç bir adam olarak bencil davranışlar sergilese de, bütün bir mahalle ve kasaba yaşamını onun gözüyle izleriz. Simon’un yaşadığı her çelişki aynı zamanda bir doğrunun daha açığa çıkması demek olacaktır. Zira, kitabın en başat karakteri olarak tanıdığımız Simon, aynı zamanda olaylardan sıyrılarak bilge bir anlatıcı olarak da çıkar karşımıza. Halasının ölümüyle birlikte yaşamının yörüngesi de değişir Simon’un ve olayların seyri değişmeye başlar.
İnsan yapısıyla ilgili güçlü ayrıntıların geniş yer tuttuğuna tanık olduğumuz kitapta, sosyo-ekonomik gerçekliklerin insanları biçimlendirişi üzerindeki etkisi ön planda yer almış. İçinde yaşadığı şartların insanı olarak karşımıza çıkan Simon, dönemin yaşam şeklinin bir yansıması gibidir. Yoksulların çokça bulunduğu Simon’la birlikte tanıştığımız mahalle halkı da, sosyal-ekonomik statü farklarına göre biçimlenmiştir. Aşık olduğu Marie ile evlenen Simon, evliliğinin üzerinden yıllar geçtikçe eski ilişkilerine, çapkınlıklarına döner. Yaşamı adeta tüketilen bir şey gibi algılamaktadır. Aşklar, insanlar eskimektedir.

BÜYÜK BOŞLUKLAR YUTAR

Olanca kasvetiyle Viviers kasabasının insanlarının üzerine 1. Dünya Savaşı’nın gölgesi düşmekte gecikmez. Yoksul ailelerin yaşadığı orta yerde görkemli görünüşüyle değersizlik duyguları salgılayan şato ve onların sahipleri prenslerin, baronların, baroneslerin altlarda yaşayanların davranışlarını nasıl belirlediklerine tanık oluruz. Şaşaalı yaşamlarıyla gösteri ustalarının rolünü de üstlenen şato sakinleri, her ortaya çıktıklarında yeni bir buyruğu da ortaya atmakta gecikmezler.
Buna bağlı olarak, yaklaşmakta olan savaşa karşı çoğunluluğun tavrı çoktan ortaya çıkmıştır bile. Viviers’in her köşesinden, mahallenin her evinden büyük coşku sesleri gelmektedir. Savaş, tüm ezilmişliğin, yoksulluğun üstünün çizilerek kahramanlıkla bitecek bir umut anlamına gelir. Askerleri taşıyan vagonlar yetersiz kalmaktadır, yığınlar akın akın savaşa gitmek için yollardadır artık. Simon’da ilerlemiş yaşına rağmen karısına veda edip, aynı kafileye katılmakta gecikmez.
Kitabın başından itibaren okuyucusunu yönlendiren anlatıcı bu kez de savaşın dehşetini betimleyecektir. Başlangıçta monoton bir yaşam etrafında dönen kitap, savaşta yaşananlarla birlikte dehşetin de eşlik ettiği bir hızla akmaya başlar. Ateş ve kanın ortasındayken geri dönüş yoktur artık. Yığınlar bir tuzağa düştüklerini hissetseler de, artık çok geçtir: “Ezileceksin sonunda. Sadece senin gibilerin çarpıştırıldığı olaydır savaş; öleceksin, kurtulsan bile hasta ve sakat, yenik bir insan olarak döneceksin evine; neşelenmenin, sağlıklı olmanın tadını bile unutacaksın, zamanı amaçsız ve boşuna tüketmişliğin yılgınlığı çöreklenecek yüreğine. Tesadüfün mucizesi seni kurtarsa bile, görülmemiş bir zaferin askeri olsan bile, yenik döneceksin. Sonra o yavan, keyifsiz tüketilen iş saatlerinin girdabında daha büyük belalar dikilecek karşına; kan emiciler orada da sömürecekler seni, daha fazla kazanmak için kudurmuş bir öfkeyle saldıracaklar insanlığına ve sana ödetecekleri fatura savaş yüzünden, gittikçe kabaracak ve büyüyecek. Savaş günlerinde şehirlerdeki sığınaklarda, köy evlerinin ahırlarında geceleyen sen, savaş meydanlarının sonsuzluğunu dolduracaksın ve eğer yaşarsan, her şeyi yeni baştan ödetecekler sana! Senin olmayan bir zaferi, ya da harabeleri gene sen ödeyeceksin.
“Aydınlık’ta, büyük çoğunluğun nedenini bilmediği savaşlara güle oynaya gitmesinin ardında yatan gerçekleri titizlikle işleyen yazar, savaş öncesi ve savaş sonrası dönemlerde insanların ruh hallerini biçimlendiren koşulları ve dış etkenleri gözler önüne sermiş. Bu anlamda, savaşta yaşananları kitabın en can alıcı bölümü olarak görebiliriz. Militarizmin bir kültürel öğe olarak önce sivil yaşamda başla(tıl)ması ise Aydınlık’ın ana temalarından biri. Bir anlamda kitap, yakınında bulunduğumuz savaş ve kalabalıkların durumu açısından da yaşadığımız döneme denk düşüyor.”
(*) Aysel SAĞIR, 21.02.2008, Cumhuriyet Kitap

Kitabın Künyesi
Aydınlık
Orijinal Ad: Clarté
Henri Barbusse
Çeviri: Erdoğan Tokatlı
Yordam Kitap
Düzeltme: Nesrin Yazıcı,Sakine Erdoğan
Yayın Yönetmeni: Hayri ERDOĞAN
Kapak Tasarım: Savaş ÇEKİÇ
İç Tasarım: Savaş ÇEKİÇ
Sayfa Düzeni: Gönül GÖNER
Baskı: 4. Baskı, Ağustos 2007, İstanbul
Sayfa Sayısı: 284

Henri Barbusse ‘nin Hayatı

1873’de Fransa’nın Asniéres kentinde doğdu. Edebiyata genç yaşta şiirle başladı. Daha sonra, 1. Dünya Savaşı’na sıradan bir er olarak katılan Barbusse, savaş karşıtlığı nedeniyle ordudan atıldı.
Cephe dönüşü, sonradan büyük yankılar uyandıran ve savaşın vahşetini, emperyalist paylaşımın sıradan insan üstündeki ölçüsüz yıkımını anlatan Ateş romanını yayınladı.
Komünist kimliği, savaş dönüşü iyiden iyiye olgunlaşan yazar, “Proleterya Edebiyatı” hakkında düşünce üreten ve dönemin ünlü toplumcu Fransız yazarlarını içine alan bir edebiyat çevresi oluşturdu.
Yaşamını bir komünist olarak sürdürmesi ve hayatının son dönemlerini Sovyetler Birliği’nde geçirmesi nedeniyle, Batı edebiyat dünyasında görmezden gelinen yazar, Bolşevizme ve SSCB’deki Ekim Devrimi’ne gönülden destek verdi. Bu arada Fransız Komünist Partisi’ne de üye oldu.
Yaşamının son yıllarında Sovyetler Birliği’ne yerleşen Barbusse, 1935’de Moskova’ da yaşamını yitirdi. Dişlerin Arasındaki Bıçak (1922), Lenin (1934) diğer eserlerinden bazılarıdır.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları, Romanlar
Yarın Yeni Bir Gün Olacak – Öznur Özkaya

Doğu Almanya?nın yıkılmasından sonra kendince geçmişiyle hesaplaşmaya girişen yazarlardan biri de Monika Maron?dur. 1941?de Berlin?de doğan, ancak annesi ve Demokratik...

Kapat