Bayrak, kırmızı, hilal ve yıldız

Günümüzde kullanılan ‘Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’na en yakın şeklin III. Selim Dönemi’nde (1789-1808) çıkarılan bir fermanla başladığı biliniyordu yakın zamana kadar. Ancak 16. Yüzyıl Osmanlı minyatürleri üzerine yüksek lisans tezi hazırlayan Elif Şahintürk’e göre, III. Selim Dönemi, sadece berat, ferman, sikke, mezar taşı, kitabe, bayrak gibi unsurlarda ay ve yıldızın birlikte kullanımının sıklaştığı bir dönem. Yoksa hilal ve (köşe sayısı değişmekle birlikte) yıldız kompozisyonu 16. yüzyılda da kullanılıyordu. Belki de bir başka araştırmacı bu tarihi daha da eskiye götürebilir. Elif Şahintürk tezini okuma izni vermediği için ayrıntıları bilemiyorum (örneğin hilal ve yıldızlı formun kullanıldığı sancak veya bayrakların zemin rengi, hilal ve yıldızın rengi neydi, yıldızlar kaç köşeliydi, kompozisyon bayrağın üzerinde nasıl konumlanmıştı, bayrağın boyutları neydi gibi) ama kırmızı zemin üzerine beyaz bir hilal ve sekiz köşeli yıldız konularak oluşan bayrak, 1842’ten itibaren kullanılmaya başlamış ve 1844’te Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi bayrağı olmuş. ‘Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’ ise formunu iki aşamalı olarak, önce 1936’da sonra da 1983’te almış.

Efsaneye göre Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’ndaki (milliyetçi jargonda Türk bayrağı) kırmızı, şehitlerin dökülen kanlarını (ki şehitlik, kan ve milliyetçilik meselesini bir başka yazıda ele alacağım) temsil ediyor. Üzerindeki hilal biçimli ay ve yıldız ise bazılarına göre İslamiyet’in sembolü (ki bu çevreler yıldıza değil hilale sahip çıkıyorlar), bazılarına göre ise 1389 tarihli I. Kosova Muharebesi sırasında oluşan kan gölüne yansıyan Ay’la Jüpiter’den esinlenilmiş. Muharebenin tarihi konusunda kesinlik olmadığı için (kimine göre 10 Haziran, kimine göre 28 Haziran, kimine göre ise 10 Ağustos 1389’da meydana gelmiş mesela) Ay’la Jüpiter’in o tarihte hangi konumda olduğunu araştırmaya kalkmadım. Ama öyle olsaydı bile bu efsaneyi çok önemsemezdim çünkü yukarıda da belirttiğim gibi kırmızı zemin üzerine hilal ve yıldızlı bayrağın gayri resmi tarihi 16. Yüzyıla, resmi tarihi ise 19. Yüzyıla kadar götürülebiliyor, daha öncesine değil. Bu yüzden bu yazıda, sırasıyla bayrak denilen nesnenin, kırmızı rengin, hilal ve yıldız sembollerinin tarihteki izini sürdüm.

BAYRAK, SANCAK, TUĞ

‘Bayrak’ kelimesi eski Türkçedeki ‘batrak’dan geliyor. ‘Batrak’ ise ‘batırmak’ fiilinden. Bir de ‘saplamak’ anlamına gelen ‘sançmak’ fiilinden gelen ‘sancak’ var. İkisinin farkını anlatmak kolay değil ama deneyeyim: Bugünkü anlayışa göre bayrak, bir milletin ya da toplumun alameti olarak kullanılan dört köşe, düz bir renk veya çeşitli renklerde, üzerinde o millet ve cemiyete mahsus özel şekiller bulunan beze deniyor. Bayrakların büyük ve gösterişli olanlarına da ‘sancak’ deniyor. Gemi sancağı, alay sancağı, ‘Sancak-ı Şerif’ gibi kullanımları var ama sancak kelimesinin bayrak anlamına kullanılması Yeniçeri Ocağı ile ilgili bir gelenek.

Dünya yüzündeki gelmiş geçmiş kültürlerde bayrak var mıydı konusunu araştırmaya zamanım olmadı ama Roma ordusunun Hunlarla karşılaşmaları sonucu kumaş bayrakla tanıştığını ileri süren kaynaklara rastladım. Bizi daha çok ilgilendirdiğini düşündüğüm eski Türk kültürleri konusunun duayen ismi Bahaddin Ögel ise Eski Türklerin (ki Orta Asya’daki pek çok kavme ‘Türk’ veya ‘Türki’ denmesinin yanlış olduğuna dair yazımı (buraya) basarak okuyabilirsiniz: bayrak kullanımı hakkında şunları söylüyor: “Bayrak resimlerine gelince, karşımıza başlıca iki bayrak tipinin çıktığını görürüz. Bunlardan birincisi ve en çok rastlanan tipi, bir mızrak ucuna asılmış üç dilimli bayraklardı. Diğerleri de doğrudan doğruya dört köşe, düz bayraklardı. [Rus arkeolog, tarihçi ve etnografı] Okladnikov, bunların ‘tuğ’ olduğunu söylemektedir. Halbuki mızrak ucuna asılan bu bayraklar, mahiyet itibarı ile tuğdan ayrı idiler. Uçlarına bir ipek parçası veya bayrak asılan mızraklara Türkler, ‘beçkem’ veya ‘batrak’ yani bayrak derlerdi. Tuğlar ise at kuyruğunun asılması ile meydana gelen bayraklardı. Bu üç dilimli bayraklara Çinlilerde de rastlanır.”

Yine Ögel’e göre, Çin kaynaklarında Göktürk, Uygur ve Kırgızların bayraklarından bahsedilmekte. Göktürk bayraklarının alem olarak başında altından yapılma kurt başı da varmış. Baykal gölünün batısında Lena ve Yenisey kıyılarındaki Göktürk döneminde onlara tabi olarak yaşamış Kurıkanlara ait kaya resimlerinde, bazı süvarilerin ellerinde bayraklar görülüyormuş. Ancak ilginç olan, bayrak terimine ve işlevsel olarak bayrağın muadili olduğu anlaşılan ‘tuğ’ terimine 7.-8. yüzyıla tarihlenen ünlü Orhun ve Yenisey yazıtlarında rastlanmaması. Sadece bir Uygur hakanının adına dikilen bir yazıtta “üç tuğluğ Türk budunu”, “tuğ taşıyan ileri karakol adamı geldi” gibi cümleler okunuyor.

11. yüzyıl yazarı Kaşgarlı Mahmud’a göre de ‘tuğ’, alem ve sancaktır. Oğuz boylarının her birinin kendisine ait tuğu ve bayrağı vardı. Oğuzlarda “Tokuz tuğluk han” denilince en yüksek mertebedeki hanlık anlaşılırdı. Mertebe ne kadar yüksek olursa olsun sayı uğurlu sayılan dokuzu geçmezdi. Çünkü dokuz sayısı uğurlu sayıdır. Ancak Emel Esin’e göre eski Türkler 9.-12. yüzyıllar arasında bayrak kullanımını unutmuşlardı. Bayrak Karahanlılar Dönemi’nin (842-1212) sonlarından itibaren yeniden kullanıma girdi. Bu dönemde kumaş bayrak ile atkuyruklu tuğ, tek bir terimle (tuğ) ile adlandırılmış. Ancak bayrak ve sancak sözcüklerinin Arapça ve Farsça kelimelerle değiştirilmeden günümüze kadar gelmesi konunun önemine dair bir işaret gibi duruyor.

Bayrak ve sancağın izini Arap dünyasında sürersek şunları söylemek mümkün: İslamiyet’ten önce Araplarda her kabilenin kendine ait sancağı vardı. Terminolojide bayrak anlamında genelde iki kelime (livâ ve râye) kullanılmıştı. Livâ bir ordunun sembolü olarak görülürken, râye komutanın alâmeti olarak kabul edilirdi. Yani ilki bugünkü bayrağın, diğeri bugünkü sancağın eşdeğeri gibiydi. Hazreti Muhammed döneminde (örneğin Hayber Savaşı’nda) de bayrak ve sancak kullanılmıştı. Sıffin Savaşı’nda mızraklara geçirilmiş Kur’an yapraklarının bayrak olarak kullanılması ise sembolizmi açısından özel bir örnektir.

RENKLER

Şimdi sırada renk meselesi var. Roma’da ve Bizans’ta değişik renklerin kullanıldığını biliyoruz. Bayrağı esas olarak kırmızı zemin üzerine sarı renkte, çift başlı kartal figürü olan Bizans’ın 13. yüzyıldan itibaren kullandığı bir bayrağın formunun neredeyse bugünkü Türk bayrağına benzediğini de (ki bu konuya sonra döneceğim)… Ama eski Türk kültürlerinde kullanılan bayrakların renkleri hakkında fazla bilgimiz yok. Sadece mavi rengin ağırlıklı olduğuna ancak turuncu ve kırmızı rengin de bolca kullanıldığına dair ipuçları var.

İslamiyet’ten sonraki dönemlerde kullanılan bayrak ve sancakların renklerine gelince, Hazreti Muhammed’in Hicret’in birinci yılında bir mızrağın ucuna düz ve ak renkte bir kumaş takarak sancak makamında kullandığı rivayet edilir. ‘Liva-i Beyza’ denilen bu ak sancak Hayber muharebesine kadar kullanılmış. Hayber’de ise daha büyük, düz kara renkli bir sancak ortaya çıkmış ve adına da ‘Rayet’ denilmiş. Bedir Savaşı’nda ise birisi beyaz, ikisi siyah üç sancak kullanıldığı rivayet olunur. Dikkat edilirse bugün İslamiyet denince akla gelen yeşil ve Türk bayrağı denilince akla gelen kırmızı bu renkler arasında yok.

Emeviler Dönemi’nde (661-750) ise bayrakların düz kırmızı, yeşil veya beyaz renkli kumaşlar olduğu sanılıyor. Ancak Emeviler döneminde bayrak çok nadir rastlanan bir unsur olduğu için bir renk tercihinden söz etmek mümkün değil. Abbasiler (750-1258) ise belki de Emevilere inat siyah rengi seçmişler. Rivayetlere göre siyah renk tercihi, Davud’un Calud’u yendiğinde siyah bayrak taşıdığına inanılması, Peygamberin siyah bayrak kullanması, Ensar’ın Uhud Savaşı’ndan sonra siyah renkli giysiler giymesi, Emeviler tarafından şehit edilen Hâşimîlerin yasını tutmak gibi gerekçelerle ilgili.

Sonuç olarak Abbasilerin siyah bayrağı o kadar ünlü olmuştu ki, Halife Memun Dönemi’nde (813-833) yeşil renkli bayrağa geçme girişimi büyük tepki görmüş ve çok kısa sürmüştü. (Bu arada not edelim, Abbasilere muhalefet eden hareketler de beyaz bayrakları kullanmışlardı. Tek istisna, kırmızıyı seçen Bâbek el–Hürremî olmalı.) Kısacası Abbasiler Dönemi iktidarı temsil eden siyah (müsevvideler) ile muhalefeti temsil eden beyazın (mûbeyyizalar) savaşı halinde geçti.

Abbasilerin yıkılmasından sonra ortaya çıkan devletler arasında bizi daha çok ilgilendiren Büyük Selçukluların ve Anadolu Selçuklularının da Abbasi geleneğini devam ettirdiğini sanıyoruz. ‘Sanıyoruz’ diyorum, çünkü kaynaklarda sancaktan söz edilmekle birlikte sancağın rengi ve üzerindeki semboller konusunda çok az bilgi var. Bazı rivayetlere göre önce Abbasilerin siyah bayrağı ile birlikte diğer hakimiyet alametleri birlikte kullanılmış.

Bu arada, 13. yüzyıl yazarı İbn-i Bibi, Selçukluların Kâhta kalesini fethi sırasında ‘sultanın siyah sancağı’, Alanya kalesinin fethinden söz ederken de ‘sultanın sarı bayrakları’ ifadesini kullanmış. Demek ki tek bir renk yok ortada. Söz sözü açıyor, yeri gelmişken en az bayrak ve sancak kadar önemli bir emperyal sembol olan çetr konusunda birkaç söz etmek istiyorum. Çetr dediğim gibi sultanların sefer halindeyken tahtlarının üstünde tutulan bir çeşit tente, güneşlik. Ama bundan öte bir anlamı var. Örneğin Selçuklular döneminde çetr, bayrak ve sancaktan belki de daha önemliydi. Sultanın çetr’inin uzaktan görünmesi bile düşmanın kalbine korku salardı. Çetr’in yere düşmesi ordunun bozguna uğraması anlamına gelirdi. İbn-i Bibi’nin tarifinden Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın çetrinin siyah olduğu ve üzerinde kartal resmi olduğunu anlıyoruz.

Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Gıyaseddin Mesud tarafından Osman Bey’e gönderilen sancak ise beyazdı. Osmanlıların ilk sancağı da beyazdı. Ama kısa süre sonra ‘Elviye-i Sultaniye’ denilen saltanat sancakları (ki sayısı dörttü) 1529’da yediye çıktı. Tarihçi Hammer’e göre bunların ikisi kırmızı, biri sarı, biri yeşil, biri beyaz ve ikisi de değişik renklerden çizgili idi. Ama daha önceki tarihlerden itibaren sancak deyince akla kızılın, alın geldiğine dair bir örnek 15. yüzyıl şairi Ahmet Paşa’nın Divanı’nda var:
“Kaddin üstünde dil-i hûninim oynar der gören
Şol kızıl sancak çeken kangı ilin sultanıdır.”

Bir başka örnek 16. yüzyıl şairi Hayali’nin Divanı’ndan:

“Olalı iklîm-i hüsne dilberim beglerbegi
Şu’le-i âhım önünce al bayrağın çeker.”

KIRMIZI

Burada bir parantez açalım. Kırmızı kelimesi Arapçadan geliyor. Anadolu halkının kırmızı yerine kullandığı ‘kızıl’ Soğdcadan Türkçeye geçmiş. Eski Türkçede ise ‘alev’den türediği anlaşılan ‘al’ kelimesi kullanılırmış. Al kelimesinin ateş kültü ile bağlı olduğunu eski Türk kavimlerinde yaygın olan ‘Alaslama’ (veya ‘Alazlama’) töreninden anlıyoruz. Anadolu’da hala uygulanan şekliyle 41 adet al renkli keten bezinin parmağa dolanmasıyla oluşan yumağın ateşte yakılması ve külünün al bez üzerine konarak tekrar alazlanması, ruhun ve bedenin temizlenmesini simgeliyordu diyor uzmanları.

Eski Türk kültürleri konusunun büyük üstadı Bahaeddin Ögel’e göre ise Türki kavimler arasında Kazaklar ve Kırgızlar kızıl rengi çok severlerdi ve otağlarında, bayraklarında kullanırlardı. Kırgızca ‘bayrak’ karşılığı kullanılan ‘yalav’ da alevden gelme olmalı. Yine 15. yüzyılda yazıya geçirilmiş epik Oğuz destanlarını kapsayan Dede Korkut Kitabı’ndaki gelinin giydiği ‘al duvak’, damadın giydiği ‘al kaftan’ da kırmızı rengin eski Türklerdeki kutsallığı ile ilgili gibi görünüyor.

Osmanlı döneminde kırmızı renge verilen önemi ise “Klasik Türk Şiirinde Renkler” başlıklı bir tez hazırlayan Efsun Yılmaz Uğur’dan öğrendim. Yazarın incelediği 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar üretilmiş 16 ‘divan’da (şiir antolojisinde) Türkçe ‘al’, ‘kızıl’; Arapça ve Farsça ‘ahmer’, ‘hamra’, ‘lâ’l’, ‘sürh’, ‘gül-gûn’, ‘gül-fâm’, ‘mey-gûn’, ‘lâle-fâm’, ‘lâle-gûn’, ‘ateş-fâm’ gibi terkip ve sözcüklerle karşımıza çıkan kırmızının diğer renklere göre ezici bir üstünlüğü var. Oran olarak vermek gerekirse, en düşük oranlı olan (sırasıyla % 21, 31 ve 34 ile) Naili, Nef’i ve Şeyh Galip divanlarını çıkarırsak, geriye kalan 13 divanda kırmızı rengin kullanımı % 41 ile % 75 arasında değişiyor. Hani deyim yerindeyse, kırmızı renk, diğer renklere karşı saltanatını ilan etmiş durumda.

Ancak kırmızının kullanımı ağırlıklı olarak çiçek, dudak, ateş, şarap, azınlıkta olarak bahçe, gözyaşı, gökyüzü, kına ve kâğıdı ve nihayet kanın bizzat kendisini betimlemek konusunda olmuş. Dolayısıyla, ‘Türk bayrağının rengini kandan aldığı’ iddiası yeni üretilmiş bir efsane olsa gerek.

HİLAL

Hilal sembolü, değil, Kosova Muharebesi gibi görece erken bir tarihe, İslamiyet’in ortaya çıktığı nispeten geç bir tarihe de değil, MÖ diye tabir edilen çok eski tarihlere kadar gidiyor. William Ridgeway adlı İngiliz arkeolog, bu yüzyılın başında bu konuda yaptığı araştırmaları “The Origin of the Turkish Crescent” adlı makalesinde toplamış. Bu makaleye göre, hilal, pek çok kültürde, insanları ve onların değer verdikleri şeyleri kem (kötü) gözlerden (nazardan) korumak için kullanılan tılsımlardan esinlenilmiş bir form. Bu tılsımlar başlarda iki yaban domuzu dişinin birbirine hilal şeklinde eklenmesiyle üretilirken zamanla ağaç, fildişi veya değerli metallerden özel olarak üretilir olmuş. (Ayrıca aslan, kurt, şahin gibi yırtıcı hayvanların pençelerinden yapılmış tılsımlar da çok yaygınmış ama konumuz ‘hilal’ olduğu için, hilal şekilli olanların izini sürüyorum bu yazıda.)

MS. 380 yılından itibaren görülmeye başlayan demirden yapılma at nallarının bazı kültürlerde uğurlu sayılmasını onun hilale benzeyen formuna bağlayan yazardan, dünyanın hemen her yerinde hilal şekilli tılsımlar bulduğunu öğreniyoruz. Bunlar arasında neolitik döneme tarihlenen Britanya Adası’ndaki ünlü Stonehenge sit alanında bulunan tılsımlar da var, Antik dönemde Sparta veya Atina’da, İyonya Adaları’nda, Ege’de (örneğin İzmir’de), Anadolu’da (örneğin Eskişehir’de) bulunun tılsımlar da var. Roma ve onun devamı olan Bizans’ın yayıldığı geniş coğrafya da (Ortadoğu, Mısır, Doğu ve Kuzey Afrika, İtalya, Balkanlar, Tuna Havzası, oradan Britanya, İrlanda ve İzlanda adalarında) bulunanlar da var, MS. 7. yüzyıldan itibaren İslam ordularının gittiği Orta Asya, Hindistan gibi uzak coğrafyalarda bulunmuş olanlar da var. Özellikle Orta Asya steplerindeki göçebe toplumlar, bol bol hilal şekilli koşum süslemeleri üretmişler. Yazar, Java’da veya Kuzey Amerika’da üç aşağı beş yukarı hilal şeklindeki tılsımların bulunduğunu anlatmış.

Yazar, hilalin çok eski tarihlere gittiğini ama ‘hilal ve yıldız’ kompozisyonunun pagan Roma’da Kaldeli astronomi uzmanlarının istihdam edildiği dönemlerden itibaren kullanılmaya başladığını söylüyor. Bu konuda net konuşmayı sağlayacak sayıda örnek yok ama elimizdeki hilal ve yıldızlı en eski tarihli nesne, MS. 1 yüzyıla tarihlenen bir Roma parası. Üzerinde hilal ve altı köşeli bir yıldız var. İkinci örnek ise MS 3. Yüzyıla ait bir başka Roma parası ki bunun üzerinde hilal ile sekiz köşeli tek bir yıldız kullanılmış. Buraya kadar anlattıklarımı destekleyen görsel malzemeler de şunlar:

TAMGALAR VE KURT BAŞI

Peki, ‘Eski Türkler’ hilal ve yıldızı kullanmışlar mıydı? Bu alanın duayen isimlerinden sanat tarihçisi Emel Esin’e göre MÖ. 4. yüzyıla tarihlenen Pazırık kültürüne ait veya MÖ. 1. yüzyıla tarihlenen Noin-Ula kültürüne ait tamga’larda (ailelere veya soylara ait mühürlerde) kullanılan ‘kurt başı’ bazı duvar resimlerindeki bayrak figürlerinde de görülüyor. (Kurt’un Eski Türkçedeki karşılığı ‘böri’. Bir de ‘Aşhina’ adlı kutsal bir kurt var ki, Göktürklerin bu Aşina’nın soyundan geldiğine inanılıyor.) Bir de ‘Kök-luu’ denilen ejderha figürü var bayrak ve benzeri nesnelerde kullanılan. Emel Esin’e göre, MS. 6-13. Yüzyıl arasında egemenlik sürmüş Doğu ve Batı Göktürkleri, Türgişler, Töleşler, Karluklar, Uygurlar, Toharistan yabguları kurt figürlerini bayraklarında, duvar resimlerinde veya başka süslemelerde kullanırlardı. Nitekim 11. Yüzyıl yazarı İranlı Firdevsi 6. yüzyılda İranlılarla Türkler arasında geçmesi muhtemel bir savaşta Kurt resimli bayraklardan söz ediyor. Dikkat edileceği gibi ne Firdevsi, ne Emel Esin, hilal ve yıldızdan söz ediyor.

HİLAL VE YILDIZ

Parantezi kapatıp konuya dönersek, hilal ile köşe sayısı değişmekle birlikte tek yıldız formunun Avrupa’da ve Ortadoğu’da yaygın olarak görülmesi ise 13. yüzyıldaki Haçlı Seferleri ile üst üste düşüyor. Bu tarihte hem Avrupa’da hem de Ortadoğu’daki haritalarda hilal resmini görüyoruz. Ama gidiş yönü belli değil. Belki Ortadoğu’dan Avrupa’ya, belki Avrupa’dan Ortadoğu’ya taşınmış. Aynı şekilde hilal ve yıldız birlikteliğinin de İslam ordularıyla mı buraya geldiği yoksa Asya’ya ait bir kompozisyon mu olduğu net değil. Ama şunları biliyoruz. Bizim Bizans dediğimiz Doğu Roma İmparatorluğu, 13. Yüzyıldan itibaren bugünkü Türk Bayrağı’na benzeyen bir bayrağı kullanmıştı. Kırmızı zeminli bayrağın üzerindeki beyaz hilal ve yıldız, yukarıda sözünü ettiğim 1. Yüzyıl Roma parasının üzerindeki kompozisyonun neredeyse aynısı idi. Aynı şekilde Hindistan’da bulunan 1209 tarihli bir Gazne parasının üzerinde bugünkü Türk bayrağına benzeyen hilal ve yıldız kompozisyonu vardı. Kısacası hilali, gökyüzünü gözleyen tüm kültürler benzer tarihlerde keşfetmiş ancak hilali dünyaya Haçlılar ve İslam orduları benzer tarihlerde yaymış görülüyor. Hilal ve yıldız birlikteliği ise Kaldelilerin işi olsa da kökleşmesini Osmanlılar sağlamış gibi görünüyor.

(Bizans bayrağı)

Osmanlı kaynaklarında da sözü edilen Eski Türkçe bir sözcük olan ‘moncuk’ işte bu bağlamda ilgiyi hak eden bir unsur. 18. Yüzyıl yazarı Mütercim Asım Efendi’yi göre “Moncuk sanduk vezninde mahçe manasınadır ki sancak başındaki yassı ve değirmi nesnedir. Bakırdan ve altundan dahi olur. Alem tabir olunur ve çetr [Sultanın başının üstünde tutulan tente] ve şemsiye manasınadır. Bu sancak manasına gelir.” Bir başka ünlü Osmanlı tarihçisi Kemalpaşazade’ye (1468-1534) göre de ‘moncuk’ Osmanlıların sembolüydü ve Farsça ‘mahçe’den geliyordu. ‘Mahçe’ ise Farsçada ‘hilal’ demek. Kemalpaşazade, ‘Moncuk-u Alem-i zafer’, ‘Mahçe-i feth ayet-ü zevrak-i hilal’, ‘Moncuk-u alem-i zafer u perçem-kimem ayrukda efraste oldu’ gibi tamlama ve beyitlerde ‘sancak’, ‘moncuk’, ‘mahçe’, ‘hilal’ ilişkisinin izini sürmemize yardımcı oluyor.

Osmanlı sancaklarının üzerlerinde Kelime-i Şehadet, Fetih Ayeti, Zülfikar (iki çatallı kılıç), ‘Pençe-i Ali-aba’(Hazreti Ali’nin gücünü temsil eden el resmi) ve güneş ile yukarıda da belirttiğim gibi Elif Şahintürk’ün tezindeki iddialar doğruysa hilal resimleri bulunuyordu. Şimdi yazının başına dönerek, ‘Türk bayrağı’nın efsanesini tekrar okuyun ve bu efsaneye inanıp inanmadığınızı tekrar sorgulayın. Cevabınız ne olursa olsun, bayrak konusunda daha çok öğreneceğimiz şeyler olduğunu kabul edeceğinize eminim.

Özet Kaynakça
Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, TTK Basımevi, 1991; Emel Esin, “ Tös and Moncuk, Notes on Turkish Flag-Pole Finials”, Central Asiatic Journal, Vol. 16, No. 1 (1972), s. 14-36; William Ridgeway, “The Origins of the Turkish Crescent”, The Journal of the Royal Antrophological Institute of Great Britain and Ireland, Vol. 38, (Jul. – Dec., 1908), s. 241-258; M. Bahaüddin Varol, “İslamTarihinin İlk İki Asrında Simge Renkler ve Siyâsî Anlamları”, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004, sayı: 17, s. 111-126; Efsun Yılmaz Uğur, “Klasik Türk Şiirinde Renkler”, Kırıkkale Üniversitesi’nde 2009 yılında kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi; Ramazan Ören, “Abbasiler Dönemi’nde Siyasi ve Dini Semboller”, Selçuk Üniversitesi’nde 2006 yılında kabul edilmiş Yüksek Lisans Tezi.

Ayşe Hür
22/06/2014, radikal.com.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here