Bir çöküş nasıl olur? Akira Kurosawa’nın “Ran” Filmini İzle

Bugünlerde usta bir yönetmenin filmlerine takılıp kaldım: Akira Kurosawa.

İzledikçe de, ‘rüzgar eken fırtına biçer’ felsefesinin şaha kalkmış anlatımı karşısında reverans yapmaktan kendimi alamadım.

Bu hissiyatı Alejandro González Iñárritu’nun kimi filmlerinden de aldığımı anımsıyorum. Ancak Kurosawa’nın 1985 yapımı ‘Ran’ filmi bir mıknatıs gibi içine aldı.

Bir süre ekrana, zihnimdeki ‘Beni bu filme bu kadar çeken/etkileyen ne’ sorusuyla baktığımı hatırlıyorum.

Sonra filmin benim ve ülkemin gerçekliğini anlattığını fark ettim.

Tek bir farkla: Film bize hükümdarın yükseliş değil çöküş dönemini anlatıyor.

Ne çöküş ama…

Kılıcının yalınlığından ve öfkesinden başka bir şey bilmemiş ‘zalim hükümdar’ın evlatlarını da kendisi gibi ‘yetiştirmesi’nin sonuçlarının hikayesi.

İktidar ve güç mücadelesi içinde; acımasızlık, hile ve kural tanımama tek gerçeklik.

Evlatları da en az hükümdarın kendisi kadar gaddar ve acımasız.

Yine de bu konuda babalarının eline su dökmeleri imkansız.

Oğullardan birinin, babasına 50 yıl sürdürdüğü iktidar savaşında ‘bir okyanus kadar kan döktüğünü’ söylemesi ‘çöküş’ün ne denli acımasız ve gaddar olacağının da habercisi.

Yorgun düşme yaşı ise 70.

Ancak yaşarken, tahtını devrettiği en büyük oğlunun, “Savaş Tanrısı’na dua ettim, benim ömrümden alıp sizin ömrünüze versin” sözlerine, yaşlı hükümdar alay ederek karşılık veriyor.

Zira oğlunun ‘dalkavukluk’ yapması, hükümdarın bir ‘soytarısı’ varken sahiden de abes kaçıyor.

Sonun başlangıcı, hükümdarın saltanatı devrettiği anla eşzamanlı başlıyor.

‘Büyük efendi’ kendi elleriyle çöküşünü başlatıyor.

Ektiği kan, gözyaşı ve zulmü oğulları ile biçme zamanı geliyor.

Yani güz başlıyor. Kış ise izlemesi zor bir ‘kader intikamı.’

İlk darbeyi, tahtı devrettiği büyük oğlunun karısından yiyor ki, gelinin ‘çöküş’teki tarihsel ve kadersel rolü pahabiçilemez.

Zira, ailesini katleden ve gelinini onulmaz bir kin girdabı içinde kıvrandıran büyük hükümdardan başkası da değil.

‘Gelinin intikamı’ ise acı oluyor. Bir güzel ‘Saray’dan sürdürüyor, ‘tahtını kendi eliyle devreden hükümdar’ı.

Soytarısı bir yanda, sadık yardımcısı öte yanda, yalın ayak başı kabak yollara düşüyor ‘Beyefendi.’

Sığınmak için gittiği kalede öldürülmekten beter edilip tüm maiyeti katledilince, bu kez, ‘zalim kral’ın görkemli yangın sahnesi eşliğinde, aklını çayırlı tepelerde esen rüzgarın alıp götürmesi yansıyor ekrana.

“Öldürdüğün masumların hayalet ordusu fışkırıyor” diyor, dans ederken soytarı…

Sığındığı viranede ise, bir dönem gözlerini oydurttuğu bir başka masumun merhametini dilenirken geliyor ekrana.

Görsel bir şölen!

Ey zaman ne acımasızsın.

Ey ilahi adalet ne güzel, ne gerçek hükümransın.

‘Büyük hükümdar’dan ‘ihtiyar efendi’ mertebesine gerileyen bu zatın, kendini ‘ben bir böceğim’ diye tanımladığı sahneler, ‘ne oldum dememeli, ne olacağım demeli’ dedirten türden.

‘Kaybolmuş hissediyorum’ diyen ihtiyar efendi’ye soytarısının ‘insan olarak öyle’ demesi, ‘çöküş’ün trajedisinin yanısıra, insanın eline fırsat geçtiğinde, en güçsüzün bile, sözlü ve fiziki olarak nasıl da şiddet uygulayabileceğini ortaya koyması bakımından önemli.

Kabus ve cehennemi bir arada yaşayan yaşlı hükümdarın, bir dönem kılıcını öptürdüklerinin gün gelip eteklerini öpmek zorunda kalması da sanatsal bir devamlılık içinde akıp gidiyor.

‘Çöküş’ sahiden de görkemli. Evlatlar birbirine düşüyor, kim kiminle neden savaşıyor; ortada mantıklı bir yanıt bile yok.

Tam bir kördüğüşü.

Ama düğüm geliyor geliyor ve yine yaşlı efendi’de çözülüyor.

Kan, gözyaşı ve acılar üzerine inşa ettiği imparatorluğu yine kendi soyundan ‘genç zalimler’ tarafından yerle yeksan ediliyor.

50 yıllık hükümranlık birkaç yıl içinde, kurucu sahibini de, evlatlarını da, imparatorluğu da un ufak ederek imha oluyor.

Yaşlı efendi’nin her bir karede bir parça daha beyazlayan saç ve sakalı, yitip giden dermanı, çekilen ızdırabın da simgesi.

Neticede, evlatlarının ölümünü gören ve sonra da kahrından ölen bir ‘imparator.’

Kader ‘diz çöktürme araçları’ndan biri olarak da bir kadını kullanıyor.

‘Aciz’ görülen tek bir kadının fendinin ulaştığı doruk…

Muazzam.

Filmin her bir karesi kendi içinde büyük bir hikayeyi sakladığı için, yazıya da bağlama cümlesi pek gerekmiyor.

Bihter Okutan
2019-01-02 ahvalnews-com

Ran (1985)
Yönetmen: Akira Kurosawa
Senaryo: Akira Kurosawa, Hideo Oguni, Masato Ide, William Shakespeare
Oyuncular Akira Terao, Masayuki Yui, Tatsuya Nakadai
Ödüller: 1 Oscar Kazandı. Diğer 28 ödül & 21 adaylık.
Rashomon, Seven Samurai filmlerinin efsaneleşmiş yönetmeni Akira Kurosawa’nın son dönem yapıtlarından olan Ran, tahtın haklarını üç oğluna bırakmak üzere karar vermeye çalışan Hidetora adındaki hükümdarın hikayesi anlatıyor. Oğullarından gelen ihanetle sarsılan bu adam hayatında daha önce hiç yaşamadığı bir zorluk içine girecektir.

Büyük yönetmen Akira Kurosawa’dan bir sinema şaheseri.Shakespeare’in Kral Lear’inde, 16. yy’ın ihtiyar lordu Lear krallığını üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir. Her biri ülkenin üç farklı yerindeki kalelerde yaşayarak sadakatlarini kanıtlayacaklardır. Büyük kızları menfaatleri için sahte bir samimiyet içine girerken, babasına duyduğu bağlılıkla en küçük kızı O’nun gerçekleri görmesi için uğraşır. Ran İngiliz edebiyatına ait bu eserinin Japon uyarlaması. Orjinalindeki kız çocuklar erkek olarak değiştirilmiş ve Kral Lear karakteri de Lord Hidetora Ichimonji olarak karşımıza çıkıyor.

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”