Bir Kimsenin, Neyi Temsil Ettiği Üzerine – Schopenhauer

Bu konu, yani, bizim başkalarının görüşündeki varoluşumuz, doğamızın özel bir zayıflığı sonucunda, istisnasız bir biçimde çok abartılır; oysa en küçük bir düşünüş bile, kendi başına bunun bizim mutluluğumuz açısından önemsiz olduğunu gösterebilir. Buna göre, her insanın ötekilerin elverişli görüşlerini fark eder etmez ve gururu bir biçimde okşanır okşanmaz neden içten içe sevindiğini açıklamak zordur. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, iddialı olduğu alanda övülen bir insanın yüzünü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinç kaplar. Çoğun, onun gözünde mutluluğumuzun buraya kadar incelediğimiz iki ana kaynağının birlikte aktıkları gerçek mutsuzluk ya da yoksunluk karşısında, başkalarının beğenme işaretleri onu avutur; ve tersine olarak, hangi anlamda, derecede ya da koşulda olursa olsun, yükselme hırsının her zedelenişinin, her küçümsenişinin, her önemsenmeyişinin, her görmezden gelinişinin onu şaşmaz bir biçimde incitmesi ve çoğu zaman derin bir acı vermesi şaşırtıcıdır. Onur duygusu bu özelliğe dayandığı ölçüde, bu özellik çoğu kimsenin koşullara uygun davranışı açısından, ahlaklılığın ikamesi olarak verimli sonuçlara sahip olabilir; ama insanın kendi mutluluğu üzerinde, öncelikle çok önem taşıyan iç huzuru ve bağımsızlık üzerinde geliştirici olmaktan çok, rahatsız edici ve zarar verici bir etkisi vardır. Bu yüzden, bizim bakış açımızdan, onu sınırlamak ve uygun bir düşünüş ve mülklerin değerinin doğru bir biçimde küçümsenmesi yoluyla, başkalarının görüşlerine karşı o büyük duyarlılığı olabildiğince hafifletmek tavsiye edilir, hem okşandığı yerde hem de incitildiği yerde: Çünkü her ikisi de aynı ipe bağlıdır. Ayrıca, başkalarının görüşünün ve düşüncesinin kölesi olarak kalınırsa:

Onu ezen ve yücelten ne denli azsa,

Övgü için o denli yanıp tutuşur.

Buna göre, kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değerinin, o kişinin salt başkalarının gözünde ne olduğunun karşısında uygun bir biçimde küçümsenmesi, mutluluğumuza çok katkıda bulunacaktır. Kendi varoluşumuzun zamanının tüm dolduruluşu, bunun içsel kapsamı ve böylece “bir kimsenin ne olduğu” ve “bir kimsenin neye sahip olduğu” başlıkları altında incelediğimiz tüm mülkler birinci gruba girerler. Çünkü, tüm bunların etki alanlarının bulunduğu yer kişinin kendi bilincidir. Buna karşılık, bizim başkası için ne olduğumuzun yeri, yabancıların bilincidir: Başkası için ne olduğumuz, bu bilinçle göründüğümüz görünüş ve ona uygulanmış kavramlardır.[21] Bu ise, bizim için kesinlikle doğrudan doğruya değil, ancak dolaylı olarak, yani ötekilerin bize karşı davranışını belirlediği ölçüde var olan bir şeydir. Ve yine bu, aslında ancak bizim kendi içimizde ve kendimiz için ne olduğumuzu değiştirebilecek bir şey üzerinde etkili olduğu sürece dikkatle alınır. Ayrıca, başkalarının bilincinde neyin olup bittiği, o haliyle bizi ilgilendirmez; biz de kafalarının çoğunun içindeki düşüncelerin yüzeyselliği ve boşluğu, kavramların sınırlılığı, zihniyetin bayağılığı, görüşlerin yanlışlığı ve yanılgıların sayısı hakkında yeterli bilgiye sahip olduğumuzda ve üstelik kendi deneyimimizle, bir kimseden artık korkulmadığında ya da artık onun kulağına gitmeyeceğine inanıldığında, ara sıra o kişiden nasıl küçümsemeyle söz edildiğini gördüğümüzde; ama özellikle yarım düzine koyun kafalının, büyük bir adam hakkında nasıl aşağılamayla konuştuklarını duyduğumuzda, yavaş yavaş, başkalarının düşüncesine karşı aldırışsız oluruz. O zaman, insanların görüşlerine büyük değer verenin, onları çok fazla saydığını görürüz. Yine de, mutluluğunu yukarıda ele alınan iki mülk sınıfında bulmayıp, onu bu üçüncülerde, yani kendisinin gerçekten ne olduğunda değil başkalarının gözünde ne olduğunda aramak zorunda kalan biri, çok kıt bir kaynağa muhtaç durumdadır. Çünkü genel olarak, varlığımızın ve bunun sonucunda mutluluğumuzun temeli hayvansal doğamızdır. Bu yüzden, esenliğimiz açısından en önemlisi sağlıktır, ama hemen ardından varlığımızı sürdürmemiz için gereken araçlar, yani sorunsuz bir geçinme gelir. Şan, ihtişam, rütbe, onur, birileri bunlara ne denli çok değer verirse versin, yine de bunlar ne asıl önemli mülkleri tamamlayabilirler, ne de onların yerine geçebilirler: Daha çok, gerekli durumlarda, onlar için feda edileceklerdir. Bu yüzden, her insanın, başkalarının görüşünde değil ama öncelikle kendi derisinin altında yaşadığı; buna göre, bizim sağlıkla, mizaçla, yeteneklerle, gelirle, karımız, çocuklarımız, dostlarımızla, oturduğumuz yerle vb. belirlenen gerçek ve kişisel durumumuzun, mutluluğumuz açısından, başkalarının bizi keyfi bir biçimde yaptıkları şeyden yüz kat daha önemli olduğu basit olgusunu erkenden kavramamız, mutluluğumuza katkıda bulunacaktır. Bunun karşıtı olan kuruntu, mutsuz kılar. Ateşli bir biçimde, “Onur yaşamın üstündedir” diye bağırıldığında, aslında bu, “Var olmak ve esenlik içinde olmak bir hiçtir; asıl önemli olan, başkalarının hakkımızda ne düşündükleridir” anlamına gelmektedir. Bu söz, olsa olsa insanlar arasında yer alabilmemiz ve varlığımızı sürdürmemiz için, onurun çoğu zaman kaçınılmaz bir biçimde gerekli olduğu soğuk gerçeğinin bir abartılması olarak geçerli olabilir; bu konuya daha ileride geri döneceğim. Buna karşılık, insanların yaşamları boyunca, durmak bilmez bir çalışmayla ve binlerce tehlike ve sıkıntı altında, yorulmadan ulaşmaya çabaladıkları hemen hemen her şeyin son amacının, böylelikle başkalarının görüşündeki yerlerini yükseltmek olduğu; yani yalnızca mevki, rütbe ve nişanlarla değil, tersine zenginlikle ve hatta bilimle[22] ve sanatla bile temelde ve esas olarak bu amacı güttükleri ve ulaşılmak istenen asıl hedefin başkalarından daha büyük bir saygı görmek olduğu görülürse, bu durum ne yazık ki insanların büyük budalalığını kanıtlar. Başkalarının görüşüne haddinden fazla değer vermek, genel olarak etkili bir kuruntudur: İster kökleri bizim doğamızda bulunsun, isterse de toplumun ve uygarlığın sonucunda ortaya çıkmış olsun; her durumda bizim tüm yaptıklarımız ve ettiklerimiz üzerinde bütünüyle aşırı ve mutluluğumuza düşman bir etkisi vardır; bu etkiyi, “El âlem buna ne der?” sorusuna korkakça ve kölece dikkat etmekten, Virginius’un hançerinin, kendi kızının kalbine saplandığı noktaya kadar ya da insanın, ününün sürmesi uğruna, huzurunu, zenginliğini ve sağlığını, hatta ve hatta yaşamını feda etmeye yönelttiği noktaya kadar izleyebiliriz. Bu kuruntu, insanlara hükmetmesi ya da onları yönlendirmesi gereken kimseye rahat bir bahane sunar; bu yüzden insan terbiyesi sanatının her türünde, onur duygusunu uyanık tutma ve keskinleştirme talimatı başköşeyi alır: Ama burada amacımız olan, insanın kendi mutluluğu açısından, durum bambaşkadır ve burada daha çok, başkalarının görüşüne pek değer vermeme uyarısında bulunmak gerekir. Gündelik deneyimin öğrettiği gibi yine de böyle davranılır; insanların çoğu, içlerinden başkalarının görüşüne en büyük değeri verdiğinden, ve onlara göre, kendi bilinçlerinde olup bitenden, dolaysızca kendileri için var olan için değil, daha çok, başkalarının görüşü için bir şeyler yapmak gerektiğinden; buna göre, doğal düzenlemenin tersyüz edilmesiyle, ikincisi varoluşlarının gerçek, birincisi ise salt ideal bölümü olarak göründüğü için, yani türetilmiş ve ikincil olanı esas olan yaptıklarından ve özlerinin imgesi, kendi gönüllerinden çok, başkalarının zihninde yer aldığından; bizim için var bile olmayan bir şeye dolaysız bir değer verilmesi, bu çabanın boşluğunu ve içeriksizliğini anlatmak için vanitas[23] adı verilmiş olan budalalıktır. Yukarıda verilen örnekten de kolayca görülebileceği üzere bu da, pintilik gibi, araç yüzünden amacın unutulmasıdır.

Aslında başkalarının görüşlerine verdiğimiz değer ve bu görüş hakkındaki sürekli endişemiz, neredeyse her mantıklı amacı aşar; öyle ki, bir tür genel yaygınlığı olan ya da daha çok doğuştan gelen bir düşkünlük olarak görülebilir. Yapıp ettiğimiz her şeyde, neredeyse her şeyden önce başkalarının görüşü gözetilir ve daha yakından baktığımızda, yaşadığımız tüm kaygıların ve korkuların bu görüş hakkındaki endişemizden kaynaklandığını görürüz. Çünkü, bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır. Lüks, bu endişe ve düşkünlük olmadan, olduğu şeyin onda biri bile olamazdı. Her türlü gurur, türü ve etki alanı ne denli değişik olursa olsun her onur duygusu ve onur düşkünlüğü buna dayanır; ve çoğu kez hangi kurbanları almaz ki? Daha çocuklukta kendini gösterir, sonra da her yaşta, ama en şiddetli bir biçimde yaşlılıkta; çünkü tensel haz alma yeteneğinin körelmesiyle kibir ve gurur iktidarı bir tek pintilikle paylaşırlar. Bunu en belirgin bir biçimde, bütünüyle yerleşik ve çoğu zaman saçma sapan olan hürmette, en gülünç ulusal kibirlilikte ve en küstah tafracılıkta dile geldiği Fransızlarda gözlemlemek mümkündür; ulusların alay konusu haline gelerek, kendi kendini boşa çıkartmıştır ve grande nation[24] alay etmek için takılmış bir ada dönüşmüştür. Ama şimdi, başkalarının görüşü hakkında duyulan abartılı kaygıyı daha ayrıntılı bir biçimde açıklamak için burada, kökleri insan doğasındaki o budalalığın koşullarının uygun bir karakterle buluşmasının yarattığı ışık efektiyle, ender bir biçimde kayırılmış oldukça abartılı bir örneği bulunabilir, çünkü aynı örnekte, bu son derece şaşırtıcı güdünün gücü bütünüyle ölçülebilir. Sözü edilen örnek, Times dergisinin 31 Mart 1846 tarihli nüshasındaki, intikam amacıyla ustasını öldürmüş olan Thomas Wix adlı zanaatkâr kalfasının idamının infazına ilişkin haberdeki bir bölümdür: “İdam için belirlenen sabah, saygıdeğer cezaevi papazı tam zamanında onun yanındaydı. Ancak Wix, sakin davranmasına karşın, din adamının nasihatlerine ilgi göstermedi: Onun gönlünde yatan asıl şey, utanılası sonunu izleyeceklerin önünde büyük bir cesaret göstermekti… Sonra bunu başardı da. Acımasızca hapishanenin yanında kurulmuş bulunan idam sehpasına giderken geçmesi gereken avluda şunları söyledi: ‘Hadi bakalım, Doktor Dodd’un söylediği gibi, az sonra büyük sırrı öğreneceğim!’ Kolları bağlı olmasına karşın, idam sehpasının basamaklarını en küçük bir yardım almadan çıktı; yukarı vardığında, sağdaki ve soldaki izleyicilere reveranslar yaptı, bu reveranslar orada toplanan kitlenin çılgın gibi alkışlarıyla yanıtlandı ve ödüllendirildi vb.” Bu olay, ardından sonsuzluk gelecek olan ölümün en korkunç biçimi burnunun dibindeyken, bir araya toplanmış izleyiciler yığınında uyandıracağı etkiden ve onların zihinlerinde oluşturacağı görüşten başka bir şeyi dert etmeyen şan hırsının en güzel örneğidir. Aynı yıl Fransa’da, kralı öldürmeye teşebbüs etmekten idam edilen Lecomte’un yargılanışı sırasında, esas olarak aristokratlar kamarasının karşısına ciddi bir kıyafetle çıkamadığı için canı sıkılmıştı ve infazı sırasında da baş sıkıntısı, daha önce tıraş olmasına izin verilmemesiydi. Eskiden de durumun farklı olmadığını, Mateo Aleman’ın ünlü romanı Guzman de Alfarache’ın giriş bölümünde söylediklerinden, yani yoldan çıkmış çok sayıda suçlunun, son saatlerini sadece ruhlarının kurtuluşuna ayırmaları gerekirken, idam sehpasının merdiveninde vermek istedikleri küçük bir söyleve çalışmak ve onu ezberlemek uğruna bundan vazgeçmiş olmalarından anlıyoruz. Yine de böylesi karakterlerde kendimizi görebiliriz: Çünkü büyük olaylar her yerde en anlaşılır açıklamayı verirler. Tüm endişelerimiz, kaygılarımız, gücenmelerimiz, kızmalarımız, korkmalarımız, zahmet çekmelerimiz belki de çoğu durumda asıl olarak başkalarının görüşüyle ilgilidirler ve bu durum da, o zavallı günahkârlarda olduğu kadar saçmadır. Kıskançlığımız ve nefretimiz de büyük oranda, sözü edilen kökten filizlenir.

Açıktır ki, mutluluğun mantıklı bir biçimde haklı çıkarılabileceği bir ölçüye –ki, bu belki de mevcut olanın ellide biri olacaktır– indirgenmesinden ve sınırlandırılmasından, yani durmaksızın acı veren bu dikenin çıkartılmasından başka hiçbir şey büyük ölçüde iç huzuruna ve hoşnutluğa dayanan mutluluğumuza daha çok katkıda bulunamaz. Ne var ki, bu çok zordur: Çünkü karşımızda doğal ve doğuştan gelen bir kusur vardır. Tacitus, “Ün arayışı, bilge kişinin bile bırakacağı en son şeydir” (Hist., IV, 6) diyor. Bu yaygın budalalıktan kurtulmanın biricik yolu, onu açıkça bir budalalık olarak görmek ve bu amaçla, insanların kafalarındaki görüşlerin çoğunun bütünüyle yanlış, ters, hatalı olabildiklerini ve bu yüzden kendi başlarına dikkate almaya değer olmadıklarını; sonra, olayların ve durumların çoğunda, başkalarının görüşünün, üzerimizde gerçekte ne denli az bir etkisinin olabileceğini, bu görüşün büyük bölümünün ne denli zararlı olduğunu, öyle ki, kendisi hakkında söylenenlerin tümünü ve hangi vurguyla söylendiklerini duyan birinin öfkeden kuduracağını ve son olarak, onurun bile aslında doğrudan değil, ancak dolaylı bir değerinin bulunduğunu vb. aklımıza yerleştirmektir. Yaygın budalalıktan böyle bir dönüşü başarabilirsek, bunun sonucu, iç huzurumuzun ve neşemizin inanılmaz büyük bir artışı, yine daha sağlam ve daha güvenli bir duruş, kesinlikle daha sakin ve daha doğal bir davranış olacaktır. Kendine dönmüş bir yaşam biçiminin, iç huzurumuz üzerindeki böylesine oldukça yararlı etkisi, büyük ölçüde, böyle bir yaşam biçiminin bizi sürekli başkalarının gözü önünde yaşamaktan ve bunun sonucunda, onların herhangi bir görüşünü dikkate almaktan uzaklaştırması ve böylelikle bizi kendimize geri vermesidir. Benzer biçimde, o saf ideal çabanın, daha doğrusu iflah olmaz budalalığın bizi içine sürüklediği birçok gerçek felaketten uzaklaşmış oluruz; sağlam mülkler için de daha çok özen gösterir ve bunların tadını daha rahat çıkarırız. Ama, söylenildiği gibi, soylu olan zordur.

Doğamızın burada betimlediğimiz budalalığı, esas olarak üç sürgün verir: Mevki hırsı, kibir ve gurur. Son ikisi arasındaki fark, gururun kişinin kendi değerinin herhangi bir bakımdan üstünlüğü hakkında zaten sabit olan kanısına dayanmasıdır; buna karşılık kibir, başkalarında böyle bir kanıyı uyandırma arzusudur, bu arzuya çoğu kez bu kanı sonucunda, onu kendine de mal edebilme sessiz umudu eşlik eder. Buna göre gurur, içten kaynaklanır, bu yüzden kendi kendine dolaysızca aşırı saygı gösterilmesidir; buna karşılık kibir ise böyle bir saygıya dışarıdan, yani dolaylı bir biçimde ulaşma çabasıdır. Buna uygun olarak kibir geveze, gurur da suskun yapar. Ama kibirli kişi, elde etmeye çalıştığı başkalarının yüksek görüşüne, söyleyeceği çok güzel şeyler olsa bile ısrarla susmak yoluyla, konuşmaktan çok daha kolay ve çok daha güvenli bir biçimde ulaşılabileceğini bilmelidir. Her isteyen gururlu olamaz, olsa olsa gururluymuş gibi yapabilir, ama üstlenilen her rolde olduğu gibi, bu rolden de kısa sürede çıkar. Çünkü sadece üstün önceliklere ve özel değere ilişkin sağlam, içsel, sarsılmaz bir kanı gerçekten gururlu kılar. Bu kanı yanlış olabilir ya da salt dışsal ve biçimsel üstünlüklere dayanabilir – bunun, gerçekten ciddi bir biçimde var olduğu sürece, gurura bir zararı dokunmaz. Gurur, kökü kanıda olduğu için, tüm bilgiler gibi bizim keyfimize bağlı değildir. Gururun en kötü düşmanı, demek istiyorum ki en büyük engeli, gururun zaten bütünüyle sağlam olması gereken ve onun önkoşulunu oluşturan kendine ilişkin yüksek görüşünü, başkalarının alkışına dayanarak kurmak isteyen kibirdir.

Gurur ne denli istisnasız bir biçimde kınansa ve kötü bir ünü olsa da; tahmin ediyorum ki bu, gurur duyacakları bir şeyleri olmayan kimselerden kaynaklanmaktadır. Herhangi bir üstünlüğü olan kimse, elbette bu üstünlüklerin bütünüyle unutulmamalarını sağlamak için onları gözünün önünde tutar; çünkü kendi üstünlüklerini iyi niyetle görmezden gelen kimse, bu insanlara kendi eşitleriymişler gibi davrandığında onlar da buna hemen, canı gönülden inanacaklardır. Ama en çok, üstünlükleri en yüksek, yani gerçek türden ve yalın kişisel üstünlükler olan kişilere, böyle davranmalarını öneririm; çünkü bu üstünlükler, nişanlar ve rütbeler gibi her an duyusal etki yoluyla akla getirilemezler; yoksa yeterince sıklıkta sus Minervam[25] örneğini yaşayacaklardır. Seçkin bir Arap atasözü, “Köleyle şakalaşırsan, sana kıçını gösterir” der; Horatius’un, “Çalışarak elde ettiğin gururuna sahip çık” sözünü de küçümsememeliyiz. Elbette, alçakgönüllülük erdemi serseriler için açıklanabilir bir buluştur; bu erdem sayesinde herkes kendisinden gerçekten öyleymiş gibi söz eder, bu erdem sanki serseri diye birileri hiç yokmuş gibi, herkesi harika bir biçimde eşitler.

Buna karşılık, gururun en kelepir türü ulusal gururdur. Çünkü bu gurur, kendisine kapılmış olanın gurur duyabileceği bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir; yoksa milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurmazdı. Önemli kişisel üstünlüklere sahip olan bir kimse, daha çok, sürekli gözünün önünde bulunduğu için, kendi ulusunun hatalarını en açık bir biçimde görecektir. Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çareye, ait olmakla gurur duyduğu ulusa uzatır elini; burada kendine gelir ve artık, şükran içinde ulusa özgü tüm hataları ve aptallıkları dişiyle tırnağıyla savunmaya hazırdır. Bu yüzden yerinde bir aşağılamayla ulusunun ahmak ve alçaltıcı yobazlığından söz edildiğinde, örneğin elli İngiliz içinde en çok bir tanesi bunu onaylayacaktır; işte bu bir adam akıllı bir adamdır. Almanlarda ulusal gurur yoktur ve bu konuda, çok övülen dürüstlüklerinin bir örneğini ortaya koyarlar; çoğunlukla “Alman Biraderler”in ve Demokratların yaptığı gibi, içlerinde böyle bir gururu öne sürenler ve gülünç bir biçimde bunun tafrasını yapanlar halkı kandırmak için ona yaltakçılık yaparlar. Gerçi Almanların barutu bulduğu söylenir, ama bu görüşe katılamam. Lichtenberg, “Neden Alman olmayan birisi, kolay kolay kendini Alman olarak göstermiyor da; ille de bir şey olarak göstermek istiyorsa, bilindiği gibi bir Fransız ya da İngiliz olarak gösteriyor?” diye soruyor. Ayrıca bireysellik, milliyete büyük ölçüde ağır basar ve sıradan bir insanda, bireysellik milliyetten bin kat daha çok dikkate alınmayı hak eder. Ulusal karakter, kitleden söz ettiği için, onda asla samimi bir biçimde övünülecek çok sayıda iyi yön bulunmaz. İnsani sınırlılık, kusurluluk ve kötülük her ülkede bir başka biçimde bulunur ve buna ulusal karakter denilir. Bir ulusal karakterden tiksindiğimizde, başımıza aynı şey gelene kadar, bir başka ulusal karakteri överiz. Her ulus öbür ulusla alay eder ve hepsi de haklıdır.

Bu bölümün konusu, dünyada neyi temsil ettiğimiz, yani başkalarının gözünde ne olduğumuz, yukarıda değindiğimiz gibi, onur, mevki ve ün olmak üzere üçe ayrılabilir.

Mevki büyük yığının ve dar kafalıların gözünde ne denli önemli olsa da, devlet mekanizmasının işlemesindeki yararı ne denli büyük olsa da, amacımız açısından birkaç sözcükle geçiştirilebilir. Bu göreli, yani aslında yapmacık bir şeydir ve bir bütün olarak büyük yığın için hazırlanmış bir komedidir. Madalyalar, kamuoyuna yazılmış senetlerdir: Değerleri, onları taşıyanın kredisine dayanır. Bu arada, parasal ödüllendirmelerin ikamesi olarak devlete tasarruf ettirdikleri büyük paralar bir yana, oldukça yararlı donanımlardır; yeter ki akılcı ve adaletli bir biçimde dağıtılsınlar. Büyük yığının gözleri ve kulakları vardır ama bu çok bir şey değildir ve üstelik yok denilecek kadar az yargı gücü ve çok az belleği vardır. Kimi hizmetler bütünüyle onun anlayış ufkunun dışında yer alırlar, bazı hizmetleri de gördüğünde anlar ve alkışlar ama sonra hemen unutur. Bu yüzden, yıldızlarla ve haçlarla, kitleye her zaman ve her yerde, “Bu adam sizin gibi değil; onun hizmetleri var!” diye seslenilmesini uygun buluyorum. Ama bu madalyalar haksız yere ya da adaletsiz bir biçimde ya da çok fazla dağıtıldıklarında değerlerini yitirirler; bu yüzden bir hükümdar, madalyaların dağıtılmasında, tıpkı bir tüccarın senetleri imzalarken gösterdiği dikkati göstermelidir. Bir haç nişanının üstündeki “hizmet için” yazısı, aynı şeyin iki kez söylenmesidir: Zaten her nişan, hizmet için olmalıdır – eşyanın tabiatı gereği böyledir.

Onurun irdelenmesi ise, mevkinin irdelenmesinden daha zor ve daha ayrıntılıdır. En önce onu tanımlamamız gerekir. Bu amaçla, onur dış vicdandır ve vicdan iç onurdur dersem, belki bu kimilerinin hoşuna gidebilir; ama bu açıklama yine de net ve temel bir açıklama olmaktan çok tumturaklı bir açıklama olacaktır. Bu yüzden diyorum ki: Onur, nesnel olarak, başkalarının bizim değerimiz hakkındaki görüşüdür ve öznel olarak, bizim bu görüşten korkmamızdır. Son tahlilde, asla saf ahlaki olmasa da, çoğu zaman çok iyileştirici bir etkisi vardır – onurlu bir adamda.

Bütünüyle bozulmamış her insanda bulunan onur ve utanç duygusunun, ve onura verilen yüksek değerin kökü ve kökeni şuradadır: İnsan, kendi başına çok az şey yapabilir ve yalnız bırakılmış bir Robinson’dur; ancak, başkalarıyla topluluk içinde bir şeydir ve çok şey yapabilir. Bu ilişkiyi, bilinci gelişmeye başlar başlamaz anlar ve o andan sonra, toplumun yararlı bir üyesi olarak, yani, pro parte virili[26] olarak katılmaya yetkin olan ve böylelikle, insan topluluğunun yararlarından pay almaya hakkı bulunan birisi olarak görülmek çabasına girişir. Böyle birisi olması için de, herkesten her yerde ve sonra özellikle kendisinden, içinde bulunduğu özel konumda istenilen ve beklenilen şeyi ciddi bir biçimde yapması gerekir. Ama aynı zamanda burada, kendi gözünde değil, başkalarının gözünde ne olduğunun önemli olduğunu anlar. Başkalarının uygun görüşleri için gösterdiği ateşli çaba ve bu görüşe verdiği yüksek değer, buradan kaynaklanır: Her iki durum da kendini onur duygusu ya da koşullara göre, utanç duygusu (verecundia) denilen doğuştan gelen duygunun doğallığıyla gösterir. İnsanın suçsuz olduğunu bildiği halde, başkalarının gözünde haksız çıkacağına inandığı anda, hatta ortaya çıkan kusur sadece göreli, yani keyfi olarak üstlenilmiş bir yükümlülüğe ilişkinse bile yüzü kızardığında, bu duygu söz konusudur; öte yandan, başka hiçbir şey, başkalarının olumlu görüşünün öğrenilmesi ya da bundan yeniden emin olunması kadar bir insanın moralini yükseltmez; çünkü bu görüş ona herkesin bir araya gelmiş kuvvetlerinin korumasını ve yardımını vaat eder ki, bu da yaşamın kötülüklerine karşı insanın kendi kuvvetlerinden sonsuz ölçüde daha büyük bir korunma duvarıdır.

Onurun çok sayıdaki çeşidi, insanın başkalarıyla girebileceği çeşitli ilişkilerden ve başkalarının bu insana güvendikleri alanlardan, yani onun hakkında belirli bir iyi görüşe sahip olmalarından kaynaklanır. Bu ilişkiler esas olarak mülkiyet ilişkileridir, sonra bir işi üstlenme ilişkileridir, en sonunda da cinsel ilişkidir: Bunlara karşılık düşenler de, her birinin kendi alt türleri olmak üzere, burjuva onuru, makam onuru ve cinsel onurdur.

En geniş kapsamlı olan, burjuva onurudur: Herkesin haklarına mutlaka dikkat etmemiz ve kendi yararımız için adil olmayan ya da yasayla izin verilmemiş araçları kullanmamamız koşuluna dayanır. Bu onur, tüm barışçıl ilişkilere katılmanın koşuludur. Buna aykırı tek bir açık ve güçlü eylemle ve bunun sonucunda her türlü hukuksal cezayla yitirilir; elbette bu cezanın adil olması koşuluyla. Ama onur, esas olarak, her zaman ahlaki karakterin değişmezliğine dayanır; bu karakter sayesinde tek bir kötü eylem, kendisini izleyen tüm eylemlerin aynı koşullar ortaya çıkar çıkmaz aynı ahlaksal yapıda olacaklarını içerir: İngilizcedeki, ün, şan, onur anlamına gelen character sözcüğü de bunu kanıtlar. Bu yüzden yitirilen bir onur yeniden kazanılamaz; meğerki bu yitirme bir yanılgıya, bir iftiraya ya da yanlış bir görünüşe dayanmış olsun. Bu yüzden, iftiraya, yergiye ve de hakarete karşı yasalar vardır: Çünkü hakaret, yalın küfür, nedenleri belirtilmeden yapılan yüzeysel bir iftiradır. Yunancada bu çok güzel dile getirilir: “Hakaret yüzeysel bir iftiradır” – ne ki, hiçbir zaman gerçek değildir. Gerçi, küfür eden, böylelikle ötekine karşı söyleyecek, gerçek ve doğru hiçbir şeyi olmadığını ortaya koyar; yoksa kendisi öncülleri verir ve bunlardan bir sonuç çıkarmayı güvenilir dinleyicilere bırakırdı; ancak kendisi, tahminin kısa sürede gerçekleşeceğine de güvenirdi. Burjuva onuru, adını burjuva tabakasından alsa da, geçerliliği ayrım gözetmeksizin tüm katmanlara uzanmaktadır, hatta en üst tabakalar bile bunun dışında kalmaz: Hiçbir insan onsuz yapamaz ve bu, hafife almaktan herkesin kaçınması gereken son derece ciddi bir konudur. Güveni ve inancı çiğneyen, her zaman her ne yapıyor olursa olsun ve her kim olursa olsun, güveni ve inancı yitirir; bu yitimin beraberinde getireceği acı meyveler de eksik olmazlar.

Onur, potizif bir karakteri olan üne karşıt olarak, belirli bir anlamda negatif bir karaktere sahiptir. Çünkü onur özel, bu özneye ait özelliklere ilişkin bir görüş değildir; ancak kurala göre varsayılan, ondan da eksik olmaması gereken özelliklere ilişkindir. Bu yüzden sadece, bu öznenin bir istisna oluşturmadığını söyler; ün ise bir istisnayı belirtir. Bu yüzden ünün önce kazanılması gerekir: Buna karşılık onurun yitirilmemesi gerekir. Buna uygun olarak ünün azalması belirsizliktir, negatiftir; onurun azalması ise utançtır, pozitiftir. Ancak, bu negatifliğin, edilgenlikle karıştırılmaması gerekir: Onurun daha çok, bütünüyle etkin bir karakteri vardır. Çünkü sadece özneden kaynaklanır, onun yapıp ettiklerine dayanır, başkalarının neler yaptığına ve öznenin başına neler geldiğine değil; yani bize bağlı olanı ilgilendirir. Biraz ileride göreceğimiz gibi bu, hakiki onurun şövalye onurundan ya da sahte onurdan ayrıldığı denektaşıdır. Dışarıdan sadece iftira yoluyla, onur üzerine bir saldırı mümkündür: Bunun biricik panzehiri de, aynı iftiranın ona uygun bir açıklıkla çürütülmesi ve iftiracının foyasının ortaya çıkarılmasıdır.

Yaşlılara saygı gösterilmesinin nedeni, öyle görünüyor ki, genç insanların onurunun varsayım olarak kabul edilmiş olsa da henüz sınanmamış olması, bu yüzden aslında krediye dayanıyor olmasıdır. Ama yaşlıların, değişmekle birlikte onurlarını kanıtlayıp kanıtlayamadıkları, yaşamın akışı içinde belli olmuş olmalıdır. Çünkü ne kendi başına yılların sayısı, ki buna hayvanlar da ulaşırlar ve bazı hayvanlarda bu sayı çok yüksektir, ne de dünyanın akışının salt daha ayrıntılı bir bilgisi, gençlerin yaşlılara karşı saygı göstermesi için yeterli bir nedendir; ama yine de bu saygı beklenir: İleri yaşlardakilerin yalın zayıflığı, saygıdan çok acıma uyandıracaktır. Ama insanlarda, saçı ağarmışlara karşı bir saygının doğuştan geldiği ve bu yüzden gerçekten içgüdüsel olduğu da dikkate değerdir. Yaşlılığın kıyaslanamayacak ölçüde daha kesin bir belirtisi olan kırışıklar, bu saygıyı hiçbir zaman uyandıramazlar: Hiçbir zaman saygıdeğer kırışıklıklardan değil, ama hep saygıdeğer ak düşmüş saçlardan söz edilir.

Onurun yalnızca dolaylı bir değeri vardır. Çünkü, bu bölümün girişinde zaten ortaya konulduğu gibi, başkalarının görüşünün, bizim için ancak onların bize karşı eylemini belirleyebildiği ya da ara sıra belirleyebildiği ölçüde bir değeri olabilir. Bu da ancak insanlarla birlikte ya da onların arasında yaşadığımızda söz konusudur. Çünkü biz, uygarlık aşamasında, güvenliği ve mülkiyeti yalnızca topluma borçluyuzdur; tüm girişimlerimizde başkalarına da gereksindiğimizden ve onların bizimle ilişkiye girmek için bize güvenmeleri gerektiğinden, onların görüşünün bizim için çok büyük ama yine de dolaylı bir değeri vardır: Bu görüşe dolaysız bir değer atfedemem. Bununla uyum içinde, Cicero da şöyle söylüyor: “Chrysippus ve Diogenes, iyi bir ün için, ondan yararlanmak dışında, parmağını bile kıpırdatmamak gerektiğini söylüyorlar. Ben de onlara kesinlikle katılıyorum” (Fin., II, 17). Helvetius da başyapıtı L’esprit’de (Disc., III, 13), bu hakikatin geniş bir açıklamasını veriyor ve şu sonuca varıyor: “Onura, onur için değil, getirdiği yarar uğruna değer veririz.” Araç, amaçtan daha değerli olamayacağı için, “Onur yaşamdan önemlidir” sözü, söylediğimiz gibi, bir abartıdır.

Burjuva onuru hakkında bu kadar. Makam onuru, başkalarının, bir makamı işgal eden bir adamın, bu makam için gereken tüm özelliklere sahip olduğuna ve her durumda, göreve ilişkin yükümlülüklerini harfi harfine yerine getirdiğine ilişkin genel görüşüdür. Bir adamın devletteki etki sahası ne denli önemli ve büyükse, yani ne denli yüksek ve etkili bir görevde bulunuyorsa, onu bu iş için elverişli kılan entelektüel yeteneklere ve ahlaki özelliklere ilişkin görüş de o denli büyük olmalıdır: Böylelikle, unvanlarında, nişanlarında vb. kendisinden daha alt düzeydekilerin ona karşı davranışlarında anlatım bulan, daha yüksek derecede bir onura sahiptir. Aynı ölçüte göre, sosyal mevki de, istisnasız bir biçimde onurun özel derecesini belirler; gerçi, bu derece, kitlenin, mevkinin önemini yargılama yeteneğiyle değiştirilebilir. Ama her zaman, özel yükümlülüklere sahip olan ve bunları yerine getiren birine, onuru esas olarak negatif özelliklere dayanan, sıradan vatandaştan daha çok onur atfedilir.

Ayrıca makam onuru, bir makamı işgal edenin, meslektaşları ve kendisinden sonra gelecekler açısından, makamın kendisine saygı göstermesini, özellikle yükümlülüklerini harfi harfine yerine getirerek, makama yönelik ve makamı işgal ettiği sürece kendisine yönelik saldırıları, yani tam zamanında makamında bulunmadığı ya da makamı genel için en iyiden yana kullanmadığı yollu beyanları kulak arkası etmeyip, bu saldırıların haksız olduğunu yasal ceza yoluyla kanıtlamasını gerektirir.

Makam onurunun alt türleri, devlet hizmetindeki kişinin, hekimin, avukatın, her kamu öğretmeninin, hatta her akademik unvan sahibinin, kısacası resmi bir açıklamayla, zihinsel türde belirli bir başarı için aranan niteliklere sahip olduğu belirtilmiş olan ve tam da bu yüzden bunu taahhüt eden herkesin, yani tek sözcükle, kamusal bir görev üstlenmiş herkesin onurudur. Bu yüzden hakiki asker onuru da bu kapsamdadır: Ortak vatanın savunulmasını üstlenmiş olan kişinin, bunun için gerekli özelliklere, her şeyden önce cesarete, yiğitliğe ve kuvvete gerçekten sahip olmasına ve vatanını kanının son damlasına kadar savunmaya ve üzerine yemin ettiği bayrağı, dünyada hiçbir şey uğruna bırakmamaya, ciddi bir biçimde hazır oluşuna dayanır. Burada görev onurunu, burjuvaların, makamın kendisine yönelik yerinde saygısını belirten, bilinen anlamından daha geniş bir anlamda aldım.

Cinsel onurun da, daha yakından incelenmesi ve ilkelerinin aynı onurun köklerine dayandırılması gerektiğini düşünüyorum; böylelikle her türlü onurun, son tahlilde yararlılığın gözetilmesine dayandığı kanıtlanmış olacaktır. Cinsel onur, doğası gereği, kadın ve erkek onuru olmak üzere ikiye ayrılır ve her iki tarafça da iyice anlaşılmış bir ortak bilinçtir. Erkek onuru büyük ölçüde daha önemli olanıdır: Çünkü kadın yaşamında cinsel ilişki esastır. Demek ki, kadın onuru, bir genç kızın kendini hiçbir erkeğe ve bir kadının da evli olduğu erkekten başkasına vermediğine ilişkin genel görüştür. Bu görüşün önemi şuna dayanır: Kadın cinsi erkek cinsinden her şeyi, yani arzuladığı ve gereksindiği her şeyi ister ve bekler; buna karşılık, erkek cinsi kadın cinsinden öncelikle ve dolaysızca, yalnızca tek bir şeyi ister. Bu yüzden, erkek cinsinin kadın cinsinden o tek bir şeyi, ancak her şeyin ve birleşmeden doğan çocukların sorumluluğunu üstlenmesi karşılığında alabileceği bir düzenleme yapılmıştır: Tüm kadın cinsinin refahı bu düzenlemeye dayanır. Bu düzenlemeyi gerçekleştirebilmek için, kadın cinsinin bir araya gelmesi ve ortak bilinci kanıtlaması zorunludur. Ama bundan sonra kadın cinsi bir bütün olarak ve beraberlik içinde, bedensel ve zihinsel güçleri doğal olarak daha üstün olduğu için tüm dünyevi mallara sahip olan, elindekiler aracılığıyla dünyevi malların mülkiyetine ulaşabilmek için, yenilmesi ve fethedilmesi gereken ortak bir düşman olarak erkek cinsinin karşısına çıkar. Evlilik dışı her türlü ilişkinin erkek cinsine kesinlikle yasak olmasına dayanan, tüm kadın cinsinin onur ilkesi, bu sonuca yöneliktir; böylelikle herkes bir tür teslimiyet olan evliliğe zorlanır ve tüm kadın cinsinin geçimi sağlanmış olur. Ama bu amaca tam olarak ancak, yukarıda anılan ilkenin kesin bir biçimde denetlenmesiyle ulaşılabilir: Bu yüzden, tüm kadın cinsi, gerçek bir ortak ruhla, bu ilkenin tüm üyeleri arasında korunmasını gözetir. Buna uygun olarak, evlilik dışı bir ilişkiye girerek, bu eylem biçiminin yaygınlaşmasıyla, refahı tehlikeye düşecek olan tüm kadın cinsine ihanet etmiş bulunan bir genç kız, cinsinden dışlanır ve onursuzlukla damgalanır: Onurunu yitirmiştir. Artık hiçbir kadın onunla görüşemez; adeta bir vebalı gibi kaçılır ondan. Evliliğe ihanet edeni de aynı yazgı beklemektedir; çünkü o, erkeğin uyduğu teslimiyete uymamıştır ve böyle bir örnekle, erkeklerin de aynı şeyi yapmasını gündeme getirmiş olur; oysa tüm kadın cinsinin mutluluğu bu teslimiyete bağlıdır. Ayrıca, evliliğe ihanet eden kadın, eyleminin içerdiği sözünde durmamazlık ve aldatma yüzünden, cinsel onuruyla birlikte burjuva onurunu da yitirir. Bu yüzden, elbette bağışlayıcı bir anlatımla “kandırılmış bir kız” denilir, ama “kandırılmış bir kadın” denmez; ve bir genç kızı baştan çıkaran erkek, onunla evlenerek onu yeniden onurlu kılabilir; ama bir kadınla zina işleyen erkek, o kadın kocasından boşandıktan sonra da onu onurlu yapamaz. Bu açık kavrayışın sonucunda, gerçi iyileştirici ve hatta zorunlu olan ama çok iyi hesaplanmış ve çıkara dayalı ortak ruhu, kadın onuru ilkesinin temeli olarak görürsek, bu ortak ruhun kadın yaşamı için büyük bir önem taşıdığı ve bu yüzden mutlak değil ama göreli bir değeri, yaşamın ve amaçlarının üstünde ve dolayısıyla bedeli yaşam olan bir değeri olduğu ortaya konabilir. Buna göre, Lucretia’nın ve Virginius’un aşırı, trajik maskaralıklara dönüşen eylemleri asla alkışlanamaz. Bu yüzden, Emilia Galotti adlı oyunun sonucunun, biraz öfke uyandıran, tiyatro salonundan tam bir gücenmeyle ayrılmaya neden olan bir yanı vardır. Buna karşılık, cinsel onuru, inadına, Egmont’un Klärchen’i ile sempatik görmekten kendimizi alamayız. Onur ilkesinin böyle doruğa vardırılışı, araç uğruna amacın unutulması demektir; çünkü böyle bir aşırılaştırmayla, cinsel onura mutlak bir değer atfedilir; oysaki öteki tüm onurlardan farklı olarak, cinsel onurun salt göreli bir değeri vardır; hatta Nikâhsız Yaşayan Thomasius (Thomasius de concubinatu) örneğinde, Luther’in reformasyonuna kadar hemen hemen her ülkede ve her dönemde nikâhsız birlikte yaşamanın yasal olarak izin verilen ve kabul edilen bir ilişki olduğu, böyle bir ilişki içinde, birlikte yaşayanın onurlu kaldığı görüldüğüne göre –Babilli Mylitta’nın (Herodotos. I, 199) adını anmaya bile gerek yok– evliliğin salt geleneksel bir değeri vardır diyebiliriz. Elbette, özellikle boşanmanın olmadığı Katolik ülkelerde evliliğin yüzeysel biçimini olanaksızlaştıran burjuva ilişkileri de vardır. Ancak, her yerde, hükümdarlık yapan beylerin arasında, benim görüşüme göre, yasal çocukların ölmesi durumunda, yasadışı çocukların hak isteyebileceği, sınıfsal açıdan uygun olmayan bir evlilik yapmak yerine bir metres tutan beyler çok daha ahlaklı davranmaktadırlar; böylelikle bir evlilik yüzünden iç savaşa sürüklenme tehlikesi de uzaklaştırılmış olmaktadır. Ayrıca, böyle sınıfsal açıdan uygun olmayan, yani tüm dış koşullara karşın gerçekleştirilmiş olan bir evlilik, aslında kadınlara ve papazlara, insanın ait olmaktan olabildiğince kaçınması gereken bu iki sınıfa tanınmış bir ayrıcalıktır. Ayrıca, her ülkede, her kadının, bu doğal hakkı elinden alınmış tek bir erkek dışında her istediğiyle evlenebileceğini düşünmek gerekir: Bu zavallı adam da, ülkenin hükümdarıdır. O, elini ülkesine vermiştir ve devletin yüce çıkarlarıyla, yani ülkenin esenliğiyle bağlamıştır. Ama sonunda o da bir insandır ve o da bir kez yüreğinin sesine uymak ister. Bu yüzden, hükümdarın bir metres tutmasını yasaklamak ya da onu kınamaya kalkışmak haksızlık ve nankörlüktür; ayrıca dar kafalılıktır. Hükümdarın açısından da böyle bir metres, cinsel onur bakımından bir ölçüde istisna bir kişidir; genel kuralın dışına çıkar: Çünkü o kadın kendisini, sevdiği ve o da kendisini seven, ama asla evlenemeyecek olan bir adama vermiştir. Ne var ki, genel olarak, kadın onur ilkesine verilmiş olan sayısız kanlı kurban, bu ilkenin başlangıçta hiç de doğal bir kökeni bulunmadığını kanıtlamaktadır; bu kurbanlar, çocukların öldürülmesiyle ve annelerin intiharıyla verilmiştir. Yine de, kendini yasal olmayan bir biçimde veren bir kız, tüm cinsine karşı bir sadakatsizlikte bulunmuş olur: ancak bu sadakat sadece sessizce kabul edilmiştir ve üzerine yemin edilmiş değildir ve olağan durumda, bundan en çok kendisi zarar göreceği için, bu davranışında kızın aptallığı, kötülüğünden çok daha ağır basmaktadır.

Erkeklerin cinsel onuru, kadınların cinsel onuru sayesinde ortaya çıkar: Cinsel onuruyla, karşı tarafla çok elverişli bir teslimiyeti, yani evliliği gerçekleştirmiş olan kadının da bu teslimiyete uymasını isteyen bir karşı ortak ruhtur; böylece bu sözleşmenin, gevşek bir itaatle bozulmasıyla, sağlamlığını yitirmemesi ve bu sözleşmeyle her şeyi veren erkeklerin, karşılığında aldıkları şeyden, yani kadının tek sahibi olmaktan bile emin olamamalarına yol açması sağlanmış olur. Buna uygun olarak, erkeğin onuru karısının evliliğe ihanetinin intikamını almasını ve onu, en azından ondan ayrılarak cezalandırmasını gerektirir. Karısına bile bile göz yumarsa, erkekler topluluğu tarafından onursuzlukla damgalanır: Yine de bu damga, kadının cinsel onurunu yitirmesine karşılık düşen damga kadar derine işlemez; daha çok bir levioris notae macula, yani önemsiz bir leke sayılır; çünkü erkek çok sayıda daha başka ve daha önemli ilişkilere girdiğinden, cinsel ilişki onun için ikinci derecede önemlidir. Yakın dönemin iki büyük drama yazarı, her biri ikişer kez olmak üzere, bu erkek onurunu konu edinmişlerdir: Shakespeare, Othello’da ve Kış Masalı’nda; ve Calderon, El medico de su honra’da[27] ve A secreto agravio, secreta venganza’da.[28] Ayrıca bu onur, yalnızca kadının cezalandırılmasını gerektirir, zina işlediği sevgilisinin cezalandırılması gereksiz bir eylemdir: Bu da, erkek onurunun erkeklerin ortak ruhundan kaynaklandığının kanıtıdır.

Buraya kadar türleriyle ve ilkeleriyle incelediğim onur, tüm halklarda ve tüm zamanlarda genel geçer olarak vardır; kadın onurunun ilkelerinde bazı yerel ve dönemsel değişiklikler gösterilebilir. Bununla birlikte, onurun genel ve her yerde geçerli olanından bütünüyle farklı bir türü vardır; bu türü ne Grekler ne de Romalılar biliyorlardı; ne Çinliler, ne Hintliler ne de Müslümanlar bugüne dek onun hakkında bir şey duymuşlardı. Çünkü bu onur ancak ortaçağda ve sadece Hıristiyan Avrupa’da ortaya çıkmıştır; burada bile yalnızca halkın son derece küçük bir bölümü içinde, yani toplumun yüksek tabakalarında ve onlara özenenlerde görülmüştür. Söz konusu bu onur, şövalye onurudur ya da point d’honneur’dür. Bu onurun ilkeleri, şimdiye dek burada irdelediğimizden bütünüyle farklı, hatta kısmen buna karşıt oldukları için, birincisi onurlu adamı, bu ikincisi ise onur adamını ortaya çıkardığı için, bunun ilkelerini burada özel olarak şövalye onurunun bir yasalar bütünü ya da aynası olarak ortaya koyacağım.

1. Bu onur başkalarının bizim değerimiz hakkındaki görüşlerine değil, sadece ve sadece böyle bir görüşün dile getirilişine dayanmaktadır; dile getirilen bu görüşün bir temeli olup olmayışı bir yana, böyle bir görüşün var olup olmadığı bile fark etmez. Buna göre, başkaları, yaşam tarzımız yüzünden hakkımızda istedikleri kadar kötü düşünceler beslesinler, istedikleri kadar bizi hor görsünler, içlerinden biri bu görüşü yüksek sesle dile getirmediği sürece, bu görüşün onura kesinlikle bir zararı dokunmaz. Ama, bunun tersine, özelliklerimiz ve eylemlerimizle başkalarını ne kadar bize saygı duymaları için zorlarsak zorlayalım (çünkü bu, onların keyfine bağlı değildir), içlerinden herhangi birisi –isterse en kötüsü ve en aptalı olsun– bizim hakkımızdaki küçümsemesini dile getirebilir ve o anda onurumuz zedelenmiştir, hatta eğer yeniden onarılmazsa, artık sonsuza dek yitmiştir. Bu onurun, kesinlikle başkalarının görüşüne değil, bu görüşün dile getirilişine bağlı olduğunun fazladan bir kanıtı, kara çalmaların geri alınabilmeleri ve gerektiğinde, haklarında özür dilenebilmesi ve böylelikle sanki hiç söylenmemişler gibi davranılabilmesidir: Bu kara çalmaların kaynaklandıkları görüşün, bu sırada değişip değişmeyişinin ya da kara çalmanın niçin yapılmış olabileceğinin, olaya hiçbir katkısı yoktur: Yalnızca söylenen söz geri alınır ve sonra her şey yine iyidir. Demek ki, burada saygıyı hak etmek değil, onu inadına elde etmek gözetilir.

2. Bir adamın onuru, onun yaptıklarına değil, hangi acıları çektiğine, başına neler geldiğine bağlıdır. İlk önce irdelenmiş bulunan, genel geçer onurun ilkelerine göre, bu onur sadece bir kimsenin kendisinin ne söylediğine ya da yaptığına bağlıdır; buna karşılık şövalye onuru, başka herhangi birinin ne söylediğine ya da yaptığına bağlıdır. Buna göre şövalye onuru herkesin elinde, hatta dilinin ucundadır ve bir kişi bir fırsatı kullanırsa ve ilgili kişi, biraz aşağıda anlatacağımız bir onarma işlemiyle onurunu yeniden kazanmazsa, her an geri gelmemek üzere yitirilebilir. Onurunu yeniden kazanma işlemi de ancak o kişinini yaşamını, sağlığını, özgürlüğünü, malını mülkünü ve huzurunu tehlikeye atmasıyla gerçekleştirilebilir. Buna göre, bir adamın yapıp ettikleri en adil ve en soylu, ruh hali en temiz, zihni en olağanüstü olabilir; yine de onur yasalarını çiğnediği için değil ama, şerefsiz serserinin teki, en aptal öküz, bir hırsız, bir kumarbaz, herkese borçlanan birisi, kısacası, hiçbir değeri olmayan beş para etmez biri karşısına çıkıp da, ona küfür etmeye yeltendiği için, onurunu her an yitirebilir. Hatta, çoğu zaman söz konusu kişi, bundan hoşlanan türden biri olacaktır; çünkü tam da Seneca’nın doğru bir biçimde belirttiği gibi, bir insan ne kadar hor görülesi ve komik biri ise, dili de o kadar gevşek olduğu için (de Constantia, II); böyle biri de, ilk betimlenen kişiye karşı kolayca tahrik olacaktır; çünkü karşıtlar birbirinden nefret ederler ve ağır basan üstünlüklerin görülmesi, değersizliğin sessiz öfkesini doğurur; bu yüzden Goethe der ki:

Düşmanlarından ne yakınırsın?

Senin olduğun gibi oluşunu

Sessizce, sonsuz bir suçlama olarak gören

Dostların gibi mi olsalardı?

Batı Doğu Dîvanı

Son betimlenen kişilerin, onur ilkesini ne çok şeye borçlu oldukları görülüyor; böylece, aksi halde kendileri için ulaşılamaz olan kimselerle aynı düzeyde yer alıyorlar. İmdi, böyle biri küfür ettiğinde, yani ötekine kötü bir özellik atfettiğinde, bu söz kestirmeden, nesnel açıdan doğru ve temellendirilmiş bir yargı olarak, kesinleşmiş bir ferman olarak geçerli kabul edilir; eğer hemen kanla geçersiz kılınmazsa, bütün bir gelecek boyunca doğru ve geçerli olarak kalır: Yani, küfür edilen (tüm “onur adamları”nın gözünde) küfredenin (ve bu adam isterse dünyadaki en kötü insan olsun) onu andığı gibi kalır: Çünkü bunu (uzmanlık dilindeki anlatımıyla) “üzerine oturtmuştur”. Buna göre “onur adamları” şimdi onu kesinlikle hor görecekler, ondan bir vebalı gibi kaçacaklar; örneğin onun da geleceği bir toplantıya gitmeyi yüksek sesle ve açıkça reddedeceklerdir vb. Öyle sanıyorum ki, bu bilgece temel görüşün kaynağı, kesinlikle (C.G. von Wächter’in Beiträge zur deutschen Geschichte, besonders des deutschen Strafrechts –1845– yapıtına göre) ortaçağda, 15. yüzyıla dek, ceza davalarında, suçlayanın suçu değil, suçlananın suçsuzluğunu kanıtlamasının gerekmiş olmasına dayandırılabilir. Bu kanıtlama, suçlananın, bir de kendisinin yalan yemin etmeye yatkın olmadığına inandıklarına yemin eden, yemin yardımcılarına (consacramentales) gerek duyduğu, arınma yeminiyle gerçekleştirilebilirdi. Bu yardımcıları bulamadıysa ya da suçlayan onları kabul etmediyse, Tanrının yargısı yürürlüğe girer ve bu da bilindiği gibi düoelloya dayanırdı. Çünkü suçlanan artık “dürüstlüğünden kuşkulanılan” biriydi ve kendine temize çıkarması gerekirdi. Burada, “dürüstlüğünden kuşkulanılma” kavramının ve yemin hariç olmak üzere, “onur adamları” arasında geçen tüm olayların oluş biçiminin kökenini görüyoruz. Yine burada, “onur adamları”nın yalan suçlaması karşısında duydukları zorunlu ve büyük öfke de açıklanmış oluyor; yalan gündelik yaşamın bir parçası haline geldiği için bu öfke çok tuhaf görünmektedir, ama özellikle İngiltere’de kökü derinlerde yatan bir boş inanç olarak gelişmiştir. (Gerçekte ise, yalan suçlamasını ölümle cezalandırma tehditi savuran herkesin, yaşamında hiç yalan söylememiş olması gerekirdi.) Yani, ortaçağın ceza davalarındaki kestirme yöntem, suçlananın suçlayana “yalan söylüyorsun” yanıtını vermesiydi; bunun üzerine hemen Tanrının yargısı kabul edilirdi: Bu yüzden şövalye onurunun kitabında, yalan suçlamasının ardından, hemen silahlara başvurma çağrısının gelmesi gerektiği yazılıdır. Küfür hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Ama, küfürden daha kötü, daha dehşet verici bir şey var ki, ondan burada şövalye onurunun yasalar bütünü içinde söz ettiğim için, “onur adamları”ndan özür dilemem gerekiyor, çünkü bunu salt düşünmeleri bile tüylerini ürpertiyor ve saçlarını diken diken ediyordur; summum malum[29] kötülükte dünyada en büyüktür ve ölümden ve cehennem azabından beterdir. Bu da, horribile dictu[30] başkasına bir tokat atmak ya da vurmaktır. Bu müthiş bir olaydır ve öyle tümden bir onur ölümüne yol açar ki, öteki tüm onur incinmeleri, sadece kan dökmeyle onarılabilirlerken, bunun tam olarak onarılabilmesi için, tam bir ölüm vuruşu gereklidir.

3. Şövalye onurunun, insanın kendinde ve kendi başına ne olduğuyla ve ne olabileceğiyle ya da ahlaki yapısının günün birinde değişebilip değişemeyeceğiyle ve tüm bu kılı kırk yarmalarla hiçbir ilgisi yoktur; bu onur incindiği ya da bu duruma göre, yitirildiği zaman, çabuk davranılırsa, tek bir genelgeçer yöntemle, düelloyla, kısa sürede ve bütünüyle yeniden kurulabilir. Ama onuru inciten, şövalye onurunun yasalarını kabul eden tabakalardan birine ait değilse ya da daha önce de bir kez bu yasaya karşı gelmişse; o zaman öncelikle bu onur incitmesi eylem yoluyla gerçekleşmişse, ama sadece sözle gerçekleşmiş de olsa; eğer silah kuşanılmış ise, o kişiyi anında, olsa olsa bir saat içinde bıçaklayarak, daha güvenli bir işlem yapılabilir; böylelikle onur yeniden kurtulmuş olur. Ayrıca, bundan doğacak tatsızlıklar düşünüldüğü için de, bu adımdan kaçınmak isteniyorsa ya da onuru incitenin şövalye onurunun yasalarını kabul edip etmediğinden emin olunmamışsa “avantaj” denilen bir hafifletici yöntem vardır. Bu yöntem de, onuru inciten kaba davranmışsa, ona karşı gözle görülür bir biçimde daha kaba davranmaya dayanır: Artık küfrün son sınırına varıldığında, yumruk vurulur ve üstelik burada da bir onur kurtarma üslubu vardır: Tokatlara sopa vuruşlarıyla, sopa vuruşlarına kamçı darbeleriyle karşılık verilir; kimileri bu sonunculara karşı çok iyi denenmiş bir davranış olarak, tükürmeyi önermektedirler. Ancak, bu yöntemleri zamanında uygulamazsa, kesinlikle kanlı operasyonlara yönelmesi gerekir. Bu yatıştırıcı yöntemin temeli, esas olarak aşağıdaki ilkededir.

4. Nasıl ki, küfür yemek bir utançsa, küfür etmek de bir onurdur. Örneğin hakikat, hak ve akıl, rakibimden yana olsun; ama ben küfür edersem bunların tümünün çekip gitmesi gerekir ve hak ve onur benim tarafıma geçer: Buna karşılık rakibim onurunu geçici olarak, –onu hukukla ve akılla değil ama kurşunla ve kılıçla yeniden oluşturana dek– yitirmiştir. Buna göre, kabalık, onur açısından, başka her özelliğin yerine geçen, ya da onlara ağır basan bir özelliktir: En kaba olan her zaman haklıdır: Quid multa?[31] Birisi hangi aptallığı, hangi terbiyesizliği, hangi kötülüğü yapmış olursa olsun, bir kabalık sayesinde bunların tümü unutulur ve derhal meşrulaştırılır. Bir tartışmada ya da bir konuşmada, bir başkası konuyu daha iyi bildiğini, hakikati daha çok sevdiğini, bizden daha çok anlayışa, daha sağlıklı yargılara sahip olduğunu gösterdiğinde, ya da genel olarak, bizi gölgede bırakan zihinsel üstünlükleri olduğunu belli ettiğinde; hakaret edip kabalaşarak, tüm bu gibi üstünlükleri ve bizim onlar yüzünden ortaya çıkan eksikliğimizi, hemen ortadan kaldırabilir ve şimdi kendimiz üstün duruma geçebiliriz. Çünkü bir kabalık, her türlü savı alt eder ve tüm aklı felç eder: Rakibimiz de bu yüzden aynı yönteme başvurmaz ve onu daha büyük bir kabalıkla yanıtlamazsa, yani soylu bir kavgada avantaj yöntemine başvurmazsa, yenen taraf olarak kalırız ve onur bizim tarafımızdadır; hakikatin, bilginin, aklın, zihnin, esprinin çekip gitmesi ve tanrısal kabalık tarafından sahadan kovulması gerekir. Bu yüzden “onur adamları”, bir kimse kendi görüşlerinden farklı olan ya da kendilerinin ortaya koyabileceğinden daha çok akıl belirtisi taşıyan bir görüşü dile getirir getirmez, hemen surat asacaklar, hemen savaş atına bineceklerdir; bir tartışmada, bir karşı sav bulamadıklarında, hemen bir kabalık bulmaya çalışacaklardır ki, bu da aynı işi görecek ve bulunması da daha kolay olacaktır: Böylece tartışmadan galip ayrılacaklardır. Daha burada bile, onur ilkesinin toplumun görgüsünü soylulaştırdığı için övülmesinin ne denli haklı olduğu görülebilir. Bu düzenleyici ilke de, aşağıda açıklayacağımız, tüm yasanın asıl temel düzenleyici ilkesi ve ruhu olan bir başka ilkeye dayanır.

5. Onur söz konusu olduğunda, tüm farklılıklarına karşın, herkesin başvurabileceği en yüksek yargı makamı fiziksel şiddettir, yani hayvanlıktır. Çünkü her kabalık, zihinsel güçlerle ya da ahlaki hukukla yapılan kavgayı yetersiz sayıp, onların yerine fiziksel kuvvetlerin kavgasını geçirmek aslında bir hayvanlıktır; ki bu fiziksel kuvvetlerin kavgası, Franklin’in toolmaking animal[32] diye tanımladığı insan türünde, kendisine özgü silahlarla, düelloda gerçekleştirilir ve itiraz edilemez bir karara vardırır. Bu temel düzenleyici ilke, bilindiği gibi tek bir sözcükle, olmayan akıl deyimine benzer bir biçimde ve bu deyim gibi ironik olarak, yumruk hukuku (Faustrecht) deyimiyle tanımlanır: Buna göre, şövalye onuruna yumruk onuru denmesi gerekir.

6. Daha yukarıda, burjuva hukukunu mülkiyet ilişkileri, üstlenilen yükümlülükler ve verilen sözler açısından çok titiz bulmuştuk; buna karşılık, burada ele aldığımız yasalar bütünü bu konuda en soylu bir liberallik gösterir. Sadece tek bir sözün çiğnenmemesi gerekir. O da onur sözüdür, yani “Onurum üzerine!” denilerek verilmiş olan sözdür – buradan, başka her türlü sözün tutulmayabileceği varsayımı çıkar. Hatta bu onur sözünün çiğnenmesinde bile onur, gerekirse, onur sözü verdiklerini öne sürenlerin arasındaki bir düelloyla kurtulabilir. Ayrıca, burada ödenmesi gereken tek bir borç vardır – o da, buna uygun olarak “onur borcu” denilen kumar borcudur. Tüm öteki borçlar yüzünden Yahudiler ve Hıristiyanlar dolandırılabilir: Bu, şövalye onuruna kesinlikle zarar vermez.

Önyargısız birisi, bu tuhaf, barbarca ve gülünç onur yasaları bütününün, insan doğasının özünden ya da insani ilişkilerin sağlıklı bir görünümünden kaynaklanmadığını daha ilk bakışta görebilir. Ama ayrıca, söz konusu onurun son derece sınırlı geçerlilik alanı da, bu durumu kanıtlar: bu onur yalnızca Avrupa’da ve üstelik orada da sadece ortaçağdan bu yana ve yalnızca soylular, askerler ve onlara özenenler arasında geçerlidir. Çünkü ne Grekler, ne Romalılar, ne de eski ve yeni çağların yüksek kültürlü Asya halkları, bu onur ve ilkelerinden haberdardırlar. Bu halkların tümü, ilk önce analiz ettiğimiz onurdan başkasını bilmezler. Tüm bu halklarda, bir erkek, yapıp ettiklerinin onu nasıl gösterdiğiyle kabul edilir; ama asla, gevşek bir dilin onun hakkında gelişgüzel söylediğiyle değil. Tüm bu halklarda, bir kimsenin ne söylediği ve ne yaptığı, elbette onun kendi onurunu yok edebilir, ama asla bir başkasınınkini değil. Onlarda bir vuruş, her atın ve her eşeğin daha tehlikeli bir biçimde vurabileceği gibi, sadece bir vuruştur: Koşullara göre öfke uyandırabilir, ama elbette anında karşılığı da verilebilir; ne ki, onurla hiçbir ilgisi yoktur, gerekli hale gelen ama söylenmesi için pek üstelenilmeyen “özür dilemenin” dışında yumrukların ve küfürlerin hesabı tutulmaz. Cesaret ve yaşamı hor görme konusunda Avrupa’nın Hıristiyan halklarından hiç de geride kalmazlar. Grekler ve Romalılar elbette tam birer kahramandılar: Ama şövalye onurundan haberleri yoktu. Düello bu halklarda soylu kişilerin değil satılık gladyatörlerin işiydi; bunlar, halkın eğlenmesi için, yabanıl hayvanların yerine konularak birbirlerine karşı kışkırtılırlardı. Hıristiyanlığın gelmesiyle gladyatör oyunları kaldırıldı; ama Hıristiyanlık döneminde onların yerine, Tanrı yargısının aracılığıyla düello geçti. Birinciler, genel seyretme zevkine acımasızca sunulan kurbanlarken, bu sonuncusunda genel önyargıya acımasızca sunulan bir kurban vardır; ama birinciler gibi suçlular, köleler ve tutsaklar arasından değil, özgürler ve soylular arasından seçilir.

Koruduğumuz bazı karakter özellikleri, önyargının, eski insanlara bütünüyle yabancı olduğunu kanıtlıyor. Örneğin bir Töton[33] kabile şefi, Marius’u düelloya davet ettiğinde, bu kahraman, “Birisine yaşamı gereksiz geliyorsa, kendini asabilir” yanıtını vermişti, ama yine de ona, dövüşebileceği, görev süresini tamamlamış bir gladyatör sunmuştu (Freinsh. suppl. in liv. Lib., LXVIII, c. 12). Plutharkos’ta (Them., II) donanma komutanı Eurybiades’in Themistokles’le tartışarak, ona vurmak için sopasını kaldırdığını okuyoruz; oysa, öteki de bunun üzerine kılıcını çekmiyor ve “Bana vur, ama beni dinle” yanıtını veriyor. Burada bir “onur adamı” olan okur, Atinalı tüm subayların, derhal, bundan sonra böyle Themistokles’in kumandası altında görev yapmak istemediklerini açıkladıklarını duyuran haberin eksikliğini, kim bilir nasıl öfkelenerek duyumsayacaktır! Daha yakın bir dönemin bir Fransız yazarı, buna göre çok doğru bir biçimde şöyle söylemektedir. “Birinin aklına, Demosthenes’in onurlu bir adam olduğunu söylemek gelirse, buna sadece acımayla gülümsenir… Cicero da bir onur adamı değildi” (Soirées littéraires, par C. Durand. Rouen 1828, cilt 2, s. 300). Ayrıca, Platon’daki kötü davranışlar üzerine bir paragraf da (De Leg., IX, son 6 sayfa, aynı yerde XI, s. 131) eskiçağ insanlarının, bu tür konularda, şövalye onuru bakış açısını bilmediklerini yeterince gösteriyor. Sokrates’e sık sık yaptığı tartışmalar yüzünden, sık sık fiziksel olarak kötü davranılmıştır; o da bunlara kayıtsızlık içinde katlanmıştır: Bir defasında kendisine bir tekme atıldığında, bunu sabırla sineye çekmiş, kendisine şaşıran bir kimseye de, “Beni bir eşek çifteleseydi, onu dava mı edecektim?” demişti (Diog. Laert., II, 21). Bir başka kez, birisi ona, “Bu adam sana küfür ve hakaret etmiyor mu?” diye sorduğunda, Sokrates, “Hayır; çünkü onun söyledikleri bana uymuyor” yanıtını vermişti (age, 36). Stobaeos, bize, Musonius’tan uzun bir bölümü sakladı (Florileg., ed. Gaisford, cilt I, s. 327-330), buradan, eskilerin, hakaretlere ne gözle baktıkları görülebir: Eskiler bu konuda, gönüllerinin mahkeme yoluyla hoşnut edilmesinden başka bir yöntem bilmiyorlardı ve bilge kişiler, bu yönteme de tenezzül etmiyorlardı. Eskilerin, atılan bir tokat için mahkemenin verdiği karşılıktan başkasını tanımadıkları, Platon’un Gorgias’ında (s. 86) açıkça görülebilir; Sokrates’in yanıtı da (s. 133) bunu kanıtlar; Gellius’un (XX, I), sokakta karşısına çıkan Romalılara durup dururken bir tokat atan, olayın daha fazla dallanıp budaklanmasını önlemek için de, bakır paralarla dolu bir keseyi taşıyan bir köleyi de yanında dolaştıran, yani tokatla gafil avlanan kişiye, yasanın öngördüğü acı cezası olan 25 Ass’ı[34] hemen ödeyen Lucius Veratius adında biri hakkında bildirdikleri de, aynı durumu ortaya koyuyor. Ünlü kinik Krates, müzisyen Nikodromos’tan öyle kuvvetli bir tokat yemişti ki, yüzü şişmiş ve kan içinde kalmıştı: Bunun üzerine yüzüne, üzerinde “Nikodromos yaptı” yazan küçük bir tabela astı; tüm Atina’nın bir tanrı gibi hürmet ettiği (Apul. Flor., s. 126) bir adama, böyle bir gaddarlıkta bulunan flütçünün üzerine büyük bir utanç lekesi düşmüştü (Diog. Laert., VI, 89). Bu konuda, Sinoplu Diogenes’in, Melesippus’a yazdığı bir mektupta, Atinalıların sarhoş oğullarının kendisine dayak atmalarının onun için hiçbir önemi olmadığını öğreniyoruz (Nota Casaub. ad Diog. Laert., VI, 33). Seneca, de constantia sapientis[35] kitabının 10. bölümünden sonuna kadar hakareti, contumelia’yı ayrıntılı bir biçimde ele alarak, bilge kişinin buna aldırmadığını ortaya koymuştur. Seneca, 14. bölümde şöyle der: “Peki bir bilge, kendisine vurulduğunda ne yapmalıdır? Yüzüne vurulduğunda Cato ne yaptı? Galeyana gelmedi, yapılan haksızlığın intikamını almadı ama bağışlamadı da, hiçbir şey olmadığını söyledi.”

“Evet, ama” diye bağırıyorlar, “onlar bilgeydiler!” Demek, kendileri deliler! Anlaşıldı.

Demek ki, tüm şövalye onuru ilkesinin eski insanlara kesinlikle yabancı olduğunu; çünkü onların tüm eylemlerinde, olayların tarafsız, doğal görüntüsüne sadık kaldıklarını ve bu yüzden böylesi uğursuz ve korkunç züppeleri yüreklendirmediklerini görüyoruz. Bu yüzden, yüzlerine vurulan bir darbeyi de, küçük bir fiziksel zarardan başka bir şey olarak görmüyorlardı; oysa bu darbe şimdikilerin gözünde bir felaket ve örneğin Corneille’in Le Cid adlı tragikomedyasında ve Koşulların Gücü adındaki ama aslında Önyargının Gücü adı verilmesi gereken, yakın dönemin bir Alman burjuva tragedyasında olduğu gibi, bir tragedya konusu haline gelmiştir: Paris’teki Ulusal Meclis’te atılan bir tokat, tüm Avrupa’da yankılanır. Ama şimdi, yukarıdaki klasik anılarla ve eskiçağdan verilen örneklerle keyiflerinin kaçmış olması gereken “onur” kişilerine panzehir olarak, modern şövalye onurluluğunun seçkin bir örneğini oluşturan, Diderot’nun başyapıtını, Jacques le fataliste’i,[36] Bay Desgland’ın öyküsünü okumalarını tavsiye ediyorum. Bu yapıtla sevinebilir ve hoşnut olabilirler.

Verilen örnekler, şövalye onuru ilkesinin kesinlikle başlangıçsal, temeli insan doğasında bulunan bir ilke olamayacağını yeterince ortaya koyuyorlar. Demek ki bu yapay bir ilkedir ve başlangıcını bulmak hiç de zor değildir. Açık ki bu ilke, yumrukların kafalardan daha becerikli olduğu ve papazların, aklı zincir altında tuttukları dönemin, yani övülen ortaçağın ve bu çağın şövalyeliğinin bir ürünüdür. Bilindiği gibi, o zamanlarda, Tanrıdan, insanları sadece düşünmesi değil, onlar için yargıda bulunması da isteniyordu. Bu yüzden, zor hukuk vakaları, Tanrının yargısıyla çözülüyorlardı: Bunlar da, az sayıda istisna dışında, düellolarda ortaya çıkıyordu ve düellolar kesinlikle sadece şövalyeler arasında değil, vatandaşlar arasında da yapılıyordu. Shakespeare’in VI. Henry’sindeki güzel bir örnek (bölüm 2, perde 2, sahne 3) bunu kanıtlar. Ayrıca her mahkeme kararında da, en yüksek merci olarak, yani Tanrının yargısı olarak düelloya başvurulabilirdi. Böylelikle, aslında akıl değil fiziksel güç ve çeviklik, yani hayvansal doğa yargıç sandalyesine oturtulmuştu ve haklılığı ve haksızlığı belirleyen –tam da, bugün hâlâ geçerli olan burjuva onur ilkesine uygun olarak– bir kimsenin ne yaptığı değil başına neyin geldiğiydi. Düello olayının bu kökeni hakkında hâlâ kuşku duyan varsa, J.G. Mellingen’in mükemmel kitabı, The History of Duelling’i[37] (1849) okusun. Evet, günümüzde bile şövalye onur ilkesine göre yaşayan, bilindiği gibi tam da en eğitimli ve en düşünen kişiler olmayan insanlar arasında, düellonun başarısını, gerçekten de buna neden olan tartışma üzerine verilmiş tanrısal bir karar olarak gören kimileri bulunmaktadır; elbette bunda, geleneksel olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış bir görüşe uyulmaktadır.

Şövalye onur ilkesinin bu kökeni bir yana, öncelikle bu ilke, fiziksel şiddet uygulama tehdidiyle, söz konusu kişinin yüzeysel onaylamalarına yönelik, gerçekte elde edilmesi zahmetli ya da gereksiz görülen bir saygıyı zor yoluyla elde etme eğilimini içerir. Bu da yaklaşık olarak, birinin, termometrenin küresini elle ısıtıp, civayı yükselterek, odasını çok iyi ısıtılmış gibi göstermesine benzer. Daha yakından incelendiğinde, konunun özü şudur: Nasıl ki, başkalarıyla barışçıl bir ilişkiyi gözeten burjuva onuru, başkalarının bizim hakkımızdaki, herkesin hakkına mutlak bir biçimde saygı gösterdiğimiz için tam bir güveni hak ettiğimize ilişkin görüşüne dayanıyorsa; şövalye onuru da, bizim hakkımızdaki, bizden korkulması gerektiğine, çünkü haklarımızı mutlaka savunmayı düşündüğümüze ilişkin görüşe dayanır. Herkesin kendi haklarını doğrudan doğruya savunmak zorunda olduğu doğal bir durumda yaşıyor olsaydık, insanların adaletine güvenilemeyeceği için, korkulan biri olmanın, güvenilir biri olmanın sefasını sürmekten daha önemli olduğu ilkesi pek de yanlış olmazdı. Ama şahsımızın ve mülkümüzün korunmasını devletin üstlendiği uygarlık düzeyinde, artık bu ilkenin yeri yoktur ve yumruk hukuku zamanlarından kalma şatolar ve kaleler gibi, iyi işlenmiş tarlaların ve işlek karayollarının ve hatta demiryollarının arasında, öylece yararsız ve bırakılmış olarak durur. Öyleyse, bu temel ilkeyi koruyan şövalye onuru da, devletin ya çok az ceza verdiği ya da de minimus lex non curat[38] ilkesi gereğince hiç ceza vermediği, önemsiz incitmeler ve kısmen sadece sataşmalar olan kişilik incinmeleri üzerinde durur. Ama şövalye onuru, bu tür kişilik incinmeleri açısından kendi kişiliğinin değerini, insanın yapısına ve yazgısına bütünüyle ters düşen bir biçimde abartan, hatta bunu bir tür kutsallaştırmaya vardıran ve bu yüzden devletin, küçük incitmelere verdiği cezayı kesinlikle yetersiz bulan ve bu yüzden cezalandırma işini kendisi üstlenen ve bunu sürekli, onuru incinen kişinin kanına ve canına mal olacak biçimde gerçekleştiren bir karaktere bürünmüştür. Açık ki, bunun temelinde, insanın aslında ne olduğunu bütünüyle unutarak, kendisi için mutlak bir incitilmeme ve kınanmama hakkı öne süren, ölçüsüz bir kibir ve en öfkelendirci bir gurur yatmaktadır. Ancak bu hakkı şiddet yoluyla kazanma zihniyetinde olan ve dolayısıyla, “Bana küfür eden ve hatta bana vuran ölmeli” ilkesini savunan herkes, salt bu yüzden bile, ülkeden kovulmayı hak etmektedir.[39] Çünkü sonra, o ölçüsüz kibri mazur göstermek için her türlü bahane öne sürülmektedir. İki cesur kişi karşılaştığında ikisinin de pes etmeyeceği, bu yüzden, en usul bir dokunuştan, küfürlü konuşmadan sonra dövüşmeye ve en sonunda da öldürücü darbeye varılacağı söylenir; bu yüzden, nezakete uyarak ara basamakları atlamanın ve hemen silahlara davranmanın daha iyi olacağı düşünülür. Buradaki özel davranış biçimi, yasaları ve kuralları bulunan, katı, titiz bir sistem haline sokulmuştur; bu sistem dünyanın en ciddi kaba komedisidir ve deliliğin gerçek bir onur tapınağıdır. Oysa temel ilkenin kendisi yanlıştır: Önemsiz konularda (önemli konular hep mahkemenin işi olarak kalırlar), her zaman iki cesur kişiden birisi, yani daha akıllı olanı vazgeçer ve salt görüşlere dayanılarak davranılmaz. Bunun kanıtını, halk ya da daha çok, şövalye onur ilkesini tanımayan sayısız sınıf vermektedir: Aralarındaki tartışmalar doğal bir akış izler; bu tabakalarda öldürücü darbeye, bu ilkeye uyan, toplumun belki de binde birini oluşturan kesimde görüldüğünden yüz kat daha az raslanır; bir dövüşme bile çok ender görülür. Ama sonra bu onur ilkesinin, toplumun görgüsünün ve ahlakının temel direğini oluşturduğu; düelloların, kabalık ve yontulmamışlık patlamalarına karşı savunma duvarı işlevi gördükleri öne sürülmektedir. Ne var ki, Atina’da, Korinthos’ta ve Roma’da da elbette iyi ve üstelik çok iyi bir toplum vardı ve görgü ve ahlak da eksik değildi; bunların ardında gizlenen bir şövalye onuru umacısı da yoktu. Elbette, bizde olduğu gibi oralarda da, öncelikle sohbete edepsiz ve aptalca bir karakter veren, her türlü düzgün içerikli konuşmayı dışlayan ve bu yüzden seçkin toplumumuzda kişisel cesaretin öteki tüm özelliklerden önce geldiğini öne süren toplumu kadınlar yönetmiyordu; oysa cesaret çok alt sıralarda yer alan, salt düşük rütbeli bir subay erdemidir sadece, hatta bu konuda hayvanlar bile bizden üstündürler; örneğin “aslan gibi cesur” denilir. Ama hatta yukarıdaki iddianın tersine, şövalye onur ilkesi sık sık, büyük ölçekte namussuzluk ve kötülük, küçük ölçekte ise arsızlık, saygısızlık, küstahlık için güvenli bir sığınak oluşturmaktadır, ki orada bir dizi çok can sıkıcı yakışıksızlıklara sessiz kalınarak katlanılır; çünkü hiç kimse o kişinin kınamasına boynunu uzatmak istemez. Bütün bunlara karşılık düşecek bir biçimde, düellonun tam da politik ve finansal olaylarda gerçek dürüstlük eksikliğini kanıtlamış olan ulusta büyük rağbet gördüğünü ve kana susanmış bir biçimde gerçekleştirildiğini görüyoruz; bu ulusun, kişisel ilişkilerde ne durumda olduğu, bu konuda deneyimi olanlara sorulabilir. Ama görgülülük ve toplumsal eğitim söz konusu olduğunda, bu ulus çoktandır kötü bir örnek olarak ün yapmıştır.

Demek ki söz konusu tüm iddialar dayanıksızdırlar. Çok daha haklılıkla, kendisine hırlanmış bir köpeğin de karşılık olarak hırlaması, kendisine kuyruk sallanmış olanın da kuyruğunu sallaması gibi, her düşmanca davranışa düşmanca karşılık vermenin ve küçümseme ya da nefret işaretleri karşısında kızmanın ve öfkelenmenin insanın doğasında da bulunduğu öne sürülebilir; bu yüzden de Cicero, “Her utancın dikeni vardır, akıllı ve onurlu adamlar bunu taşımakta en çok zorlananlardır” diyor; dünyanın hiçbir yerinde (bazı dindar tarikatlar hariç), küfürler ve hatta yumruklar, konuya uygun bir karşılıktan daha öteye götürmez; yalancılık, aptallık ya da korkaklık suçlamasını ölümle cezalandırmaya vardırmaz; eski Alman deyimi, “Bir tokata bir hançer yakışır”, sinir bozucu bir şövalye boş inancıdır. Yine de incinmelerin yanıtlanması ya da karşılık verilmesi bir öfke işidir; ama asla, şövalye onur ilkesinin damgaladığı gibi bir onur ve yükümlülük konusu değildir. Daha doğrusu, elbette ki her suçlama ancak isabetli olduğu ölçüde yaralayabilir; buradan, isabetli en küçük bir imanın bile hiçbir temeli olmayan en ağır suçlamadan daha derin yaralar açtığı görülebilir. Bir suçlamayı hak etmediğinin gerçekten bilincinde olan bir kimse, bu suçlamayı sakince küçümseyecektir. Buna karşılık, onur ilkesi, kendisinde hiç bulunmayan bir duyarlılığı göstermesini ve kendisini incitmeyen hakaretlerin intikamını kanlı bir biçimde almasını ister. Ama, kendisine yönelik her türlü çatlak sesi, daha yüksek çıkmasın diye anında boğmaya çalışan kişinin de, kendi değeri hakkında zayıf bir görüşü var demektir. Bunun sonucunda, kendi değerini doğru bilme, hakaretler karşısında gerçek bir kayıtsızlık gösterecektir ve bu değerin eksikliğinden ötürü, bu bilgi de yoksa, kurnazlık ve eğitim, görüntüyü kurtarmaya ve öfkeyi gizlemeye yardımcı olacaktır. Bundan dolayı, ancak şövalye onur ilkesinin boş inançlarından kurtulunursa ve böylelikle artık hiç kimse küfür ederek bir başkasının onurunu kırabileceğine ya da kendi onurunu yeniden kazanabileceğine inanmazsa ve her haksızlık, her kabalık ya da çiğlik, karşılığına hazır olunarak, yani bunun için dövüşmek sayesinde hemen meşrulaştırılamazsa; o zaman, aşağılama ve küfür söz konusu olduğunda, bu kavgada yenilenin yenen olduğunun ve Vincenzo Monti’nin dediği gibi, edilen hakaretlerin tıpkı kilise tören alayları gibi hep başladıkları yere geri döndüklerinin kavranılması kısa sürede yaygınlaşacaktır. Ayrıca bundan böyle, birisinin haklılığını korumak için bir kabalık ortaya koyması yeterli olmayacaktır; böylelikle akıl ve kavrayışta, dile gelmeden önce, her defasında daha ortada göründükleri anda alarma geçirdikleri ve öfkelendirdikleri, dar kafalılığın ve aptallığın görüşlerine bir biçimde neden olup olmayacaklarına ve böylelikle, içinde yer aldıkları kafanın, berikilerin barındığı sığ kafatası karşısında zar atışına sokulabilmesine yol açıp açmayacaklarına dikkat etmek gerekiyorken, bundan böyle akıl ve kavrayış bütünüyle başka bir biçimde dile geleceklerdir. Dolayısıyla, bundan böyle zihinsel üstünlük toplum içinde, kendisine yakışan, şimdi örtülü bir biçimde de olsa fiziksel üstünlüğün ve cengâver cesaretinin sahip olduğu önceliğe ulaşacak; bunun bir sonucu olarak da, en seçkin insanların kendilerini toplumdan şimdi olduğu gibi çekmeleri için bir neden azalmış olacaktır. Bu türden bir değişiklik, gerçek iyi görgüye yol açacak ve hiç kuşkusuz Atina’da, Korinthos’ta ve Roma’da var olduğu biçimiyle, gerçekten iyi toplumun yolu açılmış olacaktır. Bunun bir örneğini görmek isteyene, Ksenophon’un Şölen’ini okumasını tavsiye ederim.

Ama şövalye yasalar bütününün son savunusu da hiç kuşkusuz şöyle olacaktır: “Eh, o zaman Tanrı korusun(!) kimse bir başkasına bir tokat atamazdı!” Bu savunuyu kısaca, bunun toplumun bu yasayı tanımayan binde dokuz yüz doksan dokuzunda sık sık görüldüğünü, kimsenin de bundan ölmediğini ama bu yasanın yandaşları arasında, her vuruşun, ilke olarak, öldürücü bir vuruş olduğunu söyleyerek yanıtlayabilirim. Ama bu konuyu daha ayrıntılı ele almak istiyorum. İnsan toplumunun bir bölümünde çok sabit olan, bir vuruşun dehşetliliğine ilişkin inancın, insanın ne hayvansal ne de akıllı doğasında tutarlı ya da en azından inandırıcı, salt boş sözlere değil ama net kavramlara dayandırılabilir herhangi bir nedenini bulmak için yeterince çaba gösterdim; ama boşuna. Bir vuruş, her insanın başka bir insana yapabileceği, ama böylelikle onun daha güçlü ya da daha becerikli olduğunu ya da ötekinin dikkatli davranmadığını kanıtlamayan küçük fiziksel bir kötülüktür ve öyle kalır. Bu analiz daha başka bir sonuca vardırmaz. Sonra, insan elinden yediği bir darbeyi en büyük kötülük zanneden aynı şövalyenin, on kat daha şiddetli bir darbeyi atından yediğini ve acıyla sendeleyip uzaklaşırken, bunun bir önemi olmadığını söylediğini görüyorum. O zaman, sorunun insan elinde olduğunu düşünüyorum. Ancak, şövalyelerimizin dövüş sırasında bu eskrim vuruşlarını ve kılıç darbelerini yediklerini ve bunların sözünü etmeye bile değmeyen, önemsiz olaylar olduklarını söylediklerini görüyorum. Bunun üzerine, yayvan kılıçla vurulan darbelerin bile, sopalarla vurulanlar kadar kötü olmadığını gözlemliyorum, çünkü daha yakın zamanlarda, askeri okul öğrencileri birincilere değil, ikincilere maruz kalıyorlardı; üstelik kılıçla yapılmış bir şövalye vuruşu en büyük onurdur. Böylece, psikolojik ve ahlaki nedenlerin sonuna geliyorum ve bu konuyu eski, derinlere kök salmış bir batıl inanç olarak görmekten başka yapacak şey kalmıyor; bu da insanları ikna edebilecek çok sayıda örneğe bir tane daha eklenmesi anlamına geliyor. Çin’de bambu kamışıyla vurmanın, her sınıftan memurlar için bile çok sık uygulanan bir ceza oluşu; insan doğasının ve en uygar olanının bile orada aynı şeyi söylemediğini göstererek, bunu kanıtlıyor.[40] Hatta, insan doğasına önyargısız bir bakış, dayak atmanın insanda, yırtıcı hayvanlarda ısırmak ve boynuzlu hayvanlarda boynuz vurmak kadar doğal olduğunu öğretir: İnsan dayak atan bir hayvandır. Ender durumlarda, bir insanın bir başkasını ısırdığını gördüğümüzde öfkeleniriz de; buna karşılık onun yumruk atması ve yemesi çok doğal, kolaylıkla karşılaşabileceğimiz bir olaydır. Daha yüksek eğitimin, karşılıklı olarak kendine hâkim olma yoluyla, bundan da kaçınmayı tercih etmesini açıklamak kolaydır. Ama bir ulusu ya da hatta yalnızca bir sınıfı, bir yumruğun müthiş bir felaket olduğuna, bunun sonucunun ölüm ve cinayet olması gerektiğine kandırmak gaddarlıktır. Dünyada, gerçek felaketlerden o kadar çok var ki, bunların sayısını, beraberinde yine gerçek olanlarını getiren hayali felaketlerle artırmaya hakkımız yok; ama söz konusu aptalca ve kötülükçü önyargı tam da bunu yapmaktadır. Hatta, bu yüzden, hükümetlerin ve yasa koyucularının, askerde ve sivil yaşamda, tüm dayak cezalarının kaldırılmasına gayretle çalışarak bu boş inancı körüklemelerini kınamam gerekiyor. Böyle yapmakla insanlığın yararına davrandıklarını sanıyorlar; oysa, zaten birçok kişinin kurban gittiği o doğaya aykırı ve uğursuz kuruntuyu pekiştirmek için çalışmakla tam tersini yapmış oluyorlar. En ağır olanları dışında tüm suçlarda, insanın aklına ilk gelen ve bu yüzden en doğal olan cezalandırma yöntemi, dayak atmadır: Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötek olacaktır; cezalandırılabileceği bir mülkü bulunmayan ve görevi gereği gereksindiği özgürlüğüne yönelik ceza verilmesi cezalandıranın da zararına olacak bir kimseyi, ölçülü bir dayakla cezalandırmak, ucuza mal olduğu kadar doğaldır da. Buna karşı, “insan haysiyeti”ne ilişkin net kavramlara değil, yine yukarıdaki uğursuz inanışa dayanan boş sözlerden başka hiçbir neden de öne sürülemeyecektir. Konunun temelinde bu inanışın yatmasının adeta gülünç bir başka kanıtı da, kısa süre önce bazı ülkelerde, orduda, dayak cezasının yerine tıpkı bunun gibi, bütünüyle bedensel bir acıya neden olan, ama onur kırıcı ve küçük düşürücü olmadığı düşünülen kazığa oturtma cezasının geçirilmiş olmasıdır.

Sözü edilen boş inancın bu türden teşvik edilişleriyle etkisizleştirilmeye çalışılan ya da öyle yapıyormuş gibi görünülen şövalye onur ilkesinin ve böylelikle düellonun ekmeğine yağ sürülmüş olunur.[41] Bu yüzden, yumruk hakkının bu kalıntısı, en karanlık ortaçağdan, 19. yüzyıla kadar gelerek, bu kamusal skandalda hâlâ cirit atmaktadır: Artık yaka paça edilip kovulmasının zamanı gelmiştir. Günümüzde, köpekleri ya da horozları bile birbirlerine karşı kışkırtmaya izin verilmiyor (en azından İngiltere’de, bu gibi kışkırtmalar cezalandırılmaktadır); ama insanlar, saçma şövalye onuru ilkesinin gülünç boş inancı sayesinde ve kendilerine, herhangi bir alçaklık yüzünden, birbirleriyle dövüşme yükümlülüğünü dayatan bu ilkenin dar görüşlü temsilcileri ve yöneticileri sayesinde, kendileri istemedikleri halde, birbirleriyle ölümcül bir kavgaya girmeye kışkırtılıyorlar. Bu yüzden bizim Alman dil özleştirmecilerine, herhalde Latincedeki duellum’dan değil, İspanyolcada acı, yakınma, şikâyet anlamlarındaki duelo’dan gelen düello sözcüğünün yerine, şövalye kışkırtması sözcüğünü öneriyorum. Bu çılgınlık içinde yürütülen kılı kırk yarıcılık, elbette gülmek için malzeme veriyor. Bu arada, bu ilkenin ve onun saçma yasalar bütününün, yumruk hukukundan başka hukuk tanımayan, herkesin mahkeme mübaşiri rolünü üstlenerek herhangi bir nedenle herkesi çağırabileceği ve bir ölüm kalım mahkemesinin yapılmasını sağlayabileceği bir kutsal özel mahkemeyi açık tutarak, kendine bağlı olan tabakalar üzerinde tiranlık uygulayan, devlet içinde bir devlet kurması, öfkelendirici bir durumdur. Doğallıkla, bu mahkeme söz konusu tabakalardan olan en aşağılık kişinin, zorunlu olarak nefret etmesi gereken, en soylu ve en iyi kişileri tehdit edebileceği ve hatta dünyadan silebileceği bir kuytuluğa dönüşür. Günümüzde, polisin ve adaletin, artık sokak ortasında her serserinin, “Ya paranı ya canını” diye bağıramamasını sağlamalarından sonra; sağlıklı akıl da sonunda, barışçıl bir ilişkinin ortasında her serserinin bize artık, “Onurunu ya da canını” diye bağıramamasını sağlamalıdır. Ve herkesin her an, başka herhangi birisinin ona gelişigüzel bir biçimde yaptığı kabalığın, küstahlığın, aptallığın ya da kötülüğün, onu bedeninden ve canından sorumlu kılabilmesinden duyduğu sıkıntı, yüksek tabakaların yakasından düşürülmelidir. Çabuk öfkelenen iki toy delikanlının, cezasını kanlarıyla, sağlıklarıyla ve hatta canlarıyla ödeyecekleri sözcüklerle birbirlerine düşmeleri rezillik ve kepazeliktir. Devlet içindeki devletin tiranlığının ne kötü ve bu boş inancın gücünün ne büyük olduğunu, incinmiş şövalye onurlarını, buna neden olan kişi yüksek ya da alçak tabakaya dahil olduğu için ya da başka elverişsiz nitelikte bir kişi olduğu için yeniden onarmaları olanaksız olan kimselerin, ümitsizliğe kapılarak kendi kendilerini öldürmeleri ve böylelikle yaşamlarına trajikomik bir son vermeleri göstermektedir. Yanlış ve saçma olanın maskesi, sonunda tepesinde çelişkinin çiçek açmasıyla düşmektedir: Son olarak burada da en apaçık çatışma biçiminde öne çıkmaktadır; bir subayın düello etmesi yasaktır, ama düelloya davet edildiğinde bunu kabul etmezse, görevinden azledilerek cezalandırılır.

Bir kere buraya kadar geldikten sonra, açıksözlülüğü sürdürmek istiyorum. Işık altında ve önyargısız bir biçimde incelendiğinde, devlet içindeki devletin, söylenildiği gibi sadece daha güçlü olanın hukukundan, yani yumruk hukukundan başka hukuk tanımaması ve bunu bir Tanrı yargısı düzeyine yükselterek kendi yasalar bütününün temeline koyması; sadece insanın düşmanını açık, eşit silahlarla yapılan bir dövüşte mi yoksa, pusuda mı öldürdüğüne ilişkin, çok önemli kılınmış ve çok yüksek tutulan farka dayanmaktadır. Çünkü birinci durumda, daha güçlü ya da daha becerikli olunduğundan başka bir şey kanıtlanamaz. Açık dövüşün varlığında aranan haklı çıkarma, daha güçlünün hukukunun, gerçekten bir hukuk olduğunu varsayar. Hakikatte ise, ötekinin kendini kötü savunabilmesi durumu, bana onu öldürme olanağını verir ama asla bunu yapma hakkını vermez; bu ikincisi, yani benim ahlaki gerekçem, yalnızca ve yalnızca, onun canını almak için sahip olduğum nedenlere dayanabilir. Bir an için, bu nedenlerin gerçekten ve yeterince var olduklarını düşünelim; böylece bunu bir de, onun ya da benim daha iyi ateş edebilmemize ya da kılıç kullanabilmemize bağlamak için kesinlikle bir neden yoktur, çünkü onun canına hangi biçimde, önden mi arkadan mı kıydığım hiç fark etmez. Çünkü, daha güçlü olanın hukuku, sinsice cinayetlerde uygulanan, daha kurnaz olanın hukukundan ahlaki açıdan daha ağır basmamaktadır: Burada yumruk hukuku kafa hukukuyla eşit ağırlıktadır; ayrıca düelloda da ikisinin de geçerli kılındığını, kılıç dövüşünde her manevranın bir sinsilik olduğunu anımsatalım. Ahlaki açıdan, bir kimsenin canını almaya hakkım olduğunu düşünüyorsam; şimdi onun benden daha iyi ateş edebilmesine ya da kılıç kullanabilmesine bağlı olarak, böyle bir durumda beni zaten rahatsız etmiş kişiye, bir de beni öldürebilme şansını tanıyarak riske girmek aptallıktır. Hakaretlerin intikamının düelloyla değil, alçakça bir cinayetle alınması gerektiği Rousseau’nun görüşüdür; bunu, Emile adlı kitabının 4. cildinde, gizemli bir biçimde düşülmüş bulunan 21. notta temkinliliğini koruyarak ima eder (s. 137). Ama yazar burada, şövalye batıl inancına öyle güçlü bir biçimde kapılmıştır ki, yalancılık suçlamasına maruz kalmanın bile cinayeti haklı çıkardığını düşünür; oysaki, her insanın bu suçlamayı defalarca, hele kendisinin sayısız defa hak ettiğini bilmesi gerekirdi. Ama, kendisine hakaret edeni öldürme hakkını eşit silahlarla açık dövüş koşuluna bağlayan önyargı, açıktır ki yumruk hukukunu gerçek bir hukuk olarak ve düelloyu bir tanrısal yargı olarak görmektedir. Buna karşılık, öfkeyle yanıp tutuşan ve kendisine hakaret edeni, yakaladığı yerde hiç tereddütsüz bıçaklayan bir İtalyan, en azından daha tutarlı ve daha doğal davranmaktadır: Düello yapan birisinden daha akıllıdır, ama daha kötü değildir. Düşmanımı düelloda öldürmenin, tam da onun da beni öldürmeye çalışması yüzünden haklılaşmış olduğu söylenebilir; ancak onu ben düelloya davet ederek, kendini savunmaya zorlamış oluyorum. Kasıtlı bir biçimde, birbirini karşılıklı olarak savunmaya zorlamak, aslında cinayet için inandırıcı bir bahane aramaktır. İnsan kendi yaşamını bu kumarda karşılıklı anlaşma yoluyla ortaya koyduğu sürece bu, daha çok volenti non fit injuria[42] ilkesiyle haklı çıkarılabilir. Ama bunun karşısında, volenti’nin[43] kendi açısından doğru olmadığı, iki tarafı ya da en azından birini, bu kanlı özel mahkemeye sürükleyen mübaşirin, şövalye onur ilkesinin tiranlığı ve bu ilkenin saçma yasalar bütünü olduğu gerçeği vardır.

Şövalye onurunu ayrıntılarıyla anlattım, ama bunu iyi niyetle, felsefe, bu dünyadaki ahlaki ve zihinsel canavara karşı biricik Herkül olduğu için yaptım. Yeniçağın toplumsal durumunu antikçağınkinden birincinin zararına ayıran, birinciye ciddi, karanlık uğursuz bir çehre vermiş olan iki şey vardır; bunlar antikçağda bulunmadıkları için bu çağ neşeli ve rahat, yaşamın baharı gibi durmaktadır. Bu iki şey, şövalye onur ilkesi ve zührevi hastalıktır – par nobile fratrum.[44] İkisi bir arada, yaşamın kavgasını ve aşkını zehirlerler. Elbette, zührevi hastalık etkisini ilk bakışta göründüğünden daha derine yayar, çünkü bu salt fiziksel değil, aynı zamanda ahlaksal bir etkidir. Amor’un[45] ok kılıfında zehirli oklar da yer aldığından bu yana, cinslerin aralarındaki ilişkiye, yabancı hatta şeytani bir unsur girmiştir; bunun sonucunda karanlık ve korkunç bir güvensizlik oluşmaktadır; ve insan topluluğunun temelindeki böyle bir değişikliğin dolaylı etkisi az ya da çok, tüm öteki toplumsal ilişkilere de uzanmaktadır; bunu burada ele almak ise beni konudan çok uzaklaştıracak.

Şövalye onur ilkesinin, antikçağa yabancı olan, buna karşılık modern toplumu katı, ciddi ve ürkek yapan, her geçici sözün bile ciddiye alındığı ve üzerinde kafa yorulduğu bu asık suratlı kaba komedinin ise, benzer, ancak bütünüyle başka türden bir etkisi vardır. Ama hepsi bu da değil! Söz konusu ilke antikçağdaki tek bir ülkenin değil, Avrupa’daki tüm ülkelerin soylu ailelerinin her yıl belirli sayıda oğullarının kendisine haraç olarak verilmesi gereken bir Minotauros’tur. Bu yüzden, bu umacıyı serinkanlılıkla kendimizden uzak tutmanın zamanıdır. Peki yeniçağın bu iki canavarı 19. yüzyılda ortadan kalkacaklar mı? Birincisinden hekimler sayesinde, koruyucu ilaçlar aracılığıyla en sonunda kurtulacağımız umudundan vazgeçmek istemiyoruz. Öteki umacının işini bitirmek ise, kavramları düzeltmek yoluyla filozoflara düşmektedir; çünkü hükümetler bunu şimdiye dek yasaları kullanarak başarabilmiş değillerdir; üstelik birinci yöntemle, belanın köklerine saldırılmış olunacaktır. Bu arada hükümetler düelloyu yasaklamakta gerçekten ciddi davranacaklarsa ve çabalarının kısıtlı başarısı gerçekten yetersizliklerinde yatıyorsa; onlara, başarısı için kefil olduğum, kanlı operasyonları, darağacını, giyotini ya da ömür boyu hapisleri gerektirmeyen bir yasa önermek istiyorum. Bu, daha çok küçük, oldukça kolay, homeopatik[46] bir yöntemdir: Bir başkasını düelloya davet eden, ya da böyle bir davete uyan herkes, Çin örneğindeki gibi gün ortasında, merkez karakolunun önünde, onbaşıdan on iki sopa yiyecektir; düello davetini haber verenlere ve düello şahitlerine de altışar sopa vurulacaktır. Gerçekleştirilmiş bir düellonun olası sonuçları karşısında, bildik cezai işlem uygulanacaktır. Belki, şövalyece düşünen biri bana, böyle bir cezanın uygulanmasından sonra kimi “onur adam”larının kendini öldüreceği itirazını yükseltebilir; ben de buna, böyle bir çılgının başkalarını öldürmesindense kendi kendini öldürmesinin daha iyi olacağı yanıtını veririm. Ama aslında hükümetlerin, düelloyu ortadan kaldırma konusunda ciddi olmadıklarını çok iyi biliyorum. Sivil memurların, ama hele ki subayların maaşları (en üst rütbedekiler dışında) verimlerinin çok altında kalmıştır. Geri kalanı da kendilerine onur yoluyla ödenmektedir. Onur da, nişanlar ve madalyalar aracılığıyla, daha geniş anlamda ise genel olarak makam onuruyla temsil edilmektedir. Bu makam onuru içinde düello iyi bir yedek attır; bu yüzden, üniversitelerde bile bir hazırlık eğitimi bulunmaktadır. Bunun kurbanları, maaşların azlığının bedelini kanlarıyla ödemekteler.

Konuyu tamamlamak için burada bir de ulusal onurdan söz edilecek. Ulusal onur, halklar topluluğunun bir parçası olarak tüm bir halkın onurudur. Halklar topluluğu içinde, şiddetten başka bir forum bulunmadığı için ve bu topluluğun her üyesinin, kendi hakkını kendisi koruması gerektiği için; bir ulusun onuru salt o halkın güvenilir olduğuna ilişkin görüşe (krediye) değil, ondan korkulması gerektiğine de dayanmaktadır: Bu yüzden o halk, haklarına yönelik saldırıları asla cezasız bırakamaz. Demek ki, ulusal onur böylelikle burjuva onuruyla şövalye onurunu birbirine bağlamaktadır.

Bir kimsenin neyi temsil ettiğinden, yani dünyanın gözünde nasıl göründüğünden söz edilirken, yukarıda, son paragrafta ün de sayılmıştı: Demek ki bunu da incelememiz gerekiyor. Ün ve onur ikiz kardeştirler; Polydeukes’in ölümsüz, Kastor’un da ölümlü olduğu ikiz Dioskurlar gibidirler: Ün, ölümlü onurun ölümsüz kardeşidir. Elbette bundan, en üstün soydan bir ünü, asıl ve sahici ünü anlamak gerekir; çünkü yine de kimi geçici ünler de vardır. Ayrıca, onur sadece, aynı koşullarda yer alan herkesten istenilen özelliklere ilişkindir; ün ise hiç kimseden istenemeyecek özelliklere ilişkindir; onur, herkesin kendisine açıkça atfedebileceği; ün ise, hiç kimsenin kendi kendine atfedemeyeceği özelliklere ilişkindir. Onur, hakkımızdaki bilginin ulaştığı yere kadar uzanabilirken; ün ise, tersine olarak hakkımızdaki bilgiyi daha uzağa ulaştırır ve kendisinin gidebildiği yere kadar götürür. Herkesin onurlu olma hakkı vardır; üne ise yalnızca istisna kişiler sahip olur; çünkü yalnızca sıradışı başarımlar yoluyla üne ulaşılır. Bunlar da ya eylemler ya da yapıtlardır; buna göre, üne giden iki yol vardır. Eylemlerin yolunda götüren, öncelikle büyük bir yürektir; yapıtların yolunda ise büyük bir kafayla gidilir. Her iki yolun da avantajları ve dezavantajları vardır. Başlıca fark, eylemlerin geçici, yapıtların ise kalıcı olmalarıdır. En soylu eylemin bile zamanla geçen bir etkisi vardır; buna karşılık, dâhiyane bir yapıt, tüm zamanlar boyunca yaşar ve iyilik verici ve yüceltici bir biçimde etkili olur. Eylemlerin yalnızca anısı kalır, bu da giderek daha zayıflar, daha bozulur ve önemsizleşir, hatta tarih onu içine almaz ve fosil halinde sonraki kuşaklara aktarmazsa, yavaş yavaş unutulmak zorundadır. Buna karşılık yapıtların kendileri ölümsüzdür, ve özellikle yazılı olanlar, tüm zamanlar boyunca yaşayabilirler. Büyük İskender’in adı ve anısı yaşıyor, ama Platon ve Aristoteles, Homeros ve Horatius hâlâ aramızdalar, yaşıyorlar ve doğrudan doğruya etkide bulunuyorlar. Upanişadlar’ı içeren Vedalar buradalar: Ama bize onların zamanında olup bitmiş olaylar hakkında hiçbir bilgi ulaşmamıştır.[47] Eylemlerin bir başka dezavantajı da, öncelikle bu eyleme olanak vermesi gereken fırsata bağlı oluşlarıdır; bu yüzden, eylemlerin ünü onların salt içsel değerlerine değil, onlara önem ve parlaklık kazandıran koşullara da bağlıdır. Üstelik, savaşlarda olduğu gibi, eylemler salt kişiye ait olduklarından, bu ün az sayıdaki görgü tanığının anlatımlarına bağlıdır: Bu tanıklar her zaman bulunmazlar ve bulunduklarında da her zaman adil ve önyargısız değillerdir. Buna karşılık eylemler, kılgısal şeyler olarak genel insani yargılama yeteneğinin alanında yer aldıkları için, avantajlıdırlar; bu yüzden yalnızca veriler doğru aktarıldığında adalet derhal yerini bulur; yeter ki eylemlerin güdüleri ancak çok sonradan doğru bir biçimde tanınmasın ya da değerlendirilmesin: Çünkü her bir eylemin anlaşılması için o eylemin güdüsünün bilinmesi gerekir. Yapıtlarda ise durum tersinedir: Ortaya çıkmaları bir fırsata değil, onları ortaya koyana bağlıdır ve kendi başlarına ve kendilerinde ne iseler, kaldıkları sürece öyle kalırlar. Buna karşılık yargılanmaları zordur ve ne denli yüksek bir türden iseler, bu zorluk o denli daha büyüktür: Çoğu zaman yetkin, tarafsız ve dürüst bir yargıç bulunmaz. Buna karşılık, ünlerine tek bir merci karar vermez; yeniden yargıya başvurulur. Çünkü, söylediğimiz gibi, eylemler salt anma yoluyla ve eylemlerin çağdaşları aracılığıyla sonraki kuşaklara ulaşırken, yapıtlar kendileri gelirler ve eksik bazı parçaları bir yana, oldukları gibi gelirler: Yani burada verilerin tahrif edilmesi söz konusu değildir ve başlangıçlarında rastlanabilecek, ortamın zararlı etkisi de sonradan ortadan kalkar. Aslında zaman, gerçekten yetkin, giderek az sayıdaki yargıcı getirir, kendileri de birer istisna olan bu yargıçlar da, daha büyük istisnaları yargılarlar: Yavaş yavaş ağır basan oylarını verirler ve böylelikle bazen ancak yüzyıllar sonra da olsa, gelecek zamanın ortadan kaldırmadığı tam adil bir yargı ortaya çıkar. Bu yüzden yapıtların ünü güvenli ve hatta kaçınılmazdır. Buna karşılık, yapıt sahibinin bu ünü yaşayıp yaşamadığı, dışsal koşullara ve rastlantıya bağlıdır: Yapıtlar ne denli yüksek ve zor bir türden iseler, durum o denli enderdir. Seneca (ep., 79) buna uygun olarak, eşsiz güzel bir biçimde, gölgesinin bedenini izlemesi gibi, ününün de gölge misali hizmetlerinin bazen önüne bazen de arkasına düşerek onları izlediğini söyler ve bunu açıkladıktan sonra, “Benimle birlikte yaşayanların hepsi kıskançlıktan sussalar da, ne hasetle ne de hürmetle yargılamayanlar gelecektir!” diye ekler; bu arada görüyoruz ki, kötünün yararına, iyiyi kamudan gizlemek amacıyla hizmetlerin haince susma ve görmezden gelme yoluyla örtbas edilmesi sanatı, daha Seneca’nın yaşadığı dönemlerde de varmış; tıpkı çağımızda kıskançlığın dudaklarını kilitlediği adamlar gibi. Hatta, esas olarak ün, ne kadar uzun sürecekse o kadar geç ortaya çıkar; tıpkı seçkin olan her şeyin yavaş yavaş olgunlaşması gibi. Sonradan sürecek bir ün tohumundan çok yavaş büyüyen meşeye benzer; kolay, eğreti ün de çabuk büyüyen, hemen sökülüp atılan bir yıllık bitkilerin, yerden hemen biten yabani otların sahte ününe benzer. Bu süreç, bir kimsenin, daha sonraki kuşaklara yani genel olarak ve bir bütün olarak insanlığa ne denli aitse, kendi çağına o denli yabancı oluşuna dayanır; çünkü sonraki kuşaklara ait bir kişinin ortaya koyduğu, çağına özgü bir şey değildir; yani, yapıtı kendi çevresine değil, insanlığın bir parçası olabildiği ölçüde, o çağın insanlarına aittir ve bu yüzden de yerel renkleri taşımaz: Bunun sonucunda çağının insanları onu, kolaylıkla yabancılayarak, kendi başına bırakabilirler. Yaşadığı kısa günün fırsatlarını ya da bir anlık zevki hak edenler ve bu yüzden sadece ona ait olanlar, daha çok, kendisiyle birlikte yaşayıp kendisiyle birlikte ölenin değerini bilir. Buna uygun olarak sanat ve edebiyat tarihi istisnasız bir biçimde, insan zihninin en yüksek başarımlarının aleyhlerinde karar verildiğini ve daha yüksek türden zihinlerin gelip de onlardan söz edinceye ve onlara itibar kazandırıncaya kadar beklediklerini, sonra da böylelikle bir dile gelme yolu bularak varlıklarını sürdürdüklerini yazar. Tüm bunlar, son tahlilde herkesin aslında yalnızca kendisiyle aynı türden olanı anlayabilmesinden ve değerlendirebilmesinden kaynaklanır. Ne ki, sığ olan sığ olanla, sıradan olan sıradan olanla, belirsiz olan muğlak olanla, beyinsiz olan akılsız olanla aynı türdendir ve en iyiler, kendileriyle kesinlikle aynı türden olan kendi yapıtlarını beğenirler. İşte bu yüzden yaşlı üstat Epikharmos şöyle söylemişti:

Bunu kendi bildiğimce söylemem, bir mucize değil,

Ve onlar, kendi kendilerini beğenerek, kapılırlar kuruntusuna

Övgüye değer olduklarının: Bu yüzden görünür köpek, köpeğe

En güzel varlık olarak, öküz de öküze,

Eşek de eşeğe ve domuz da domuza.

Nasıl ki en güçlü kol bile, zayıf bir gövdeyi ittiğinde, ona daha uzağa fırlayabileceği ve şiddetle çarpışabileceği bir devinim kazandıramazsa; tam tersine, bu zayıf gövde, dış kuvveti alacak maddesel içeriğinin eksikliğinden ötürü, hemen yakında bir yere düşerse; onları almak için ortada zayıf, küçük ya da çarpık kafalardan başkası bulunmadığında, güzel ve büyük düşüncelere, dehanın başyapıtlarına da küçük ve çarpık kafalardan başkası yoksa onları alacak, işte aynı şey olur. Tüm zamanların bilge sesleri, bu konuda yakınmak için adeta bir koro oluşturmuşlardır. Örneğin Jesus Sirach, “Bir deliyle konuşan, uyuyan biriyle konuşmaktadır. Konuşma bitince, deli ‘ne oluyor?'” diye sorar. Ve Hamlet, “Muzip bir konuşma, bir delinin kulağında uyuklar” der. Ve Goethe:

En mutlu sözcük bile gülünç duruma düşer

Onu dinleyen kulak çarpıksa eğer.

ve yine Goethe:

Etkili olamıyorsun, her şey ruhsuz kalıyor,

Kendini üzme!

Bataklığa düşen bir taş

Halkalar oluşturmaz.

Ve Lichtenberg: “Bir kafa ve bir kitap çarpışırlarsa ve bir tınlama sesi duyulursa; bu ses her zaman kitaptan mı gelir?” diye sorar ve yine Lichtenberg, “Bu tür yapıtlar birer aynadırlar, bir maymun baktığında, orada bir havari göremez” der. Peder Gellert’in bu konudaki güzel ve dokunaklı yakınması da, bir kez daha anımsatılmayı hak ediyor:

Çoğu kez en iyi yeteneklerin

En az sayıda hayranı olmasını,

Ve dünyanın en büyük bölümünün

Kötüyü iyi sanmasını,

Her gün görüyoruz bu felaketi.

Peki nasıl korunulur bu vebadan?

Kuşkuluyum bu belanın

Dünyamızdan kovulacağından.

Yeryüzünde tek çare vardır,

Ancak son derece zordur:

Deliler bilge olmalılar;

Gelin görün ki olmayacaklar.

Şeylerin değerini asla bilmez onlar,

Gözleri kapalıdır, akılları değil:

İyi olanı hiç görmediklerinden

Sürekli överler kısıtlı olanı.

Goethe’nin dediği gibi, seçkin olanın, bulunduğundan da daha ender bir biçimde tanınmasına ve değerinin bilinmesine neden olan, insanların bu entelektüel yeteneksizliğine, bir de, burada olduğu gibi her yerde, insanların kıskançlık biçiminde ortaya çıkan ahlaki kötülüğü de eşlik etmektedir. Birisi, kazandığı ün sayesinde, bir kez daha kendi türü üzerinde yükselmiş olacaktır: Ötekiler de bir o kadar değerden düşmüş olacaklardır, böylelikle her mükemmel meziyet, ününü, ün sahibi olmayanların sırtından kazanacaktır.

Başkalarını onurlandırdığımızda

Kendimizi soysuzlaşırmak zorundayız.

Goethe, Batı Doğu Dîvanı

Buradan, seçkin olanın, hangi türde ortaya çıkarsa çıksın, sayısal açıdan üstün durumdaki bütün sıradanların hemen birleşip, seçkin olanı geçerli kılmamak, hatta mümkünse onu boğmak için tezgâh kurmaları anlaşılıyor. Gizli sloganları ise kahrolsun değerli olan’dır. Ama hatta, kendileri de bir meziyete sahip olanlar ve bu meziyetin ününe zaten ulaşmış bulunanlar bile, onun parlaklığı yüzünden kendi ünleri bir o kadar daha az ışıldayacağı için, yeni bir ünün ortaya çıkışını görmekten hoşlanmayacaklardır. Bu yüzden bizzat Goethe şöyle der:

Bana yaşam bağışlanıncaya dek

Beklediysem, olmak için

Henüz yeryüzünde değildim,

Kavrayabildiğiniz gibi,

Görseniz, nasıl tavır aldıklarını

Kendileri biraz ışısınlar diye

Beni yadsımaya hazır olanların.

Demek ki onur, esas olarak adil yargıçlar bulur ve hiçbir kıskançlığın saldırısına uğramaz, hatta herkese peşin peşin, krediyle ödünç verilirken; ünün ise kıskançlığa karşın, dövüşerek elde edilmesi gerekir ve defne yaprağını, kürsüye hiç de yaraşmayan bir yargıç verir. Çünkü onuru herkesle paylaşabiliriz ve paylaşmak isteriz: Ün ise, ona ulaşan her bir kimse tarafından daraltılır ya da zorlaştırılır. Ayrıca, yapıtlar aracılığıyla üne ulaşmanın zorluğu, kolaylıkla görülebilecek nedenlerden ötürü, bu tür yapıtların kitlesini oluşturan insan sayısı ile ters orantılıdır. Bu yüzden, öğretme vaat eden yapıtların ünü, eğlence vaat edenlerinkinden daha büyüktür. En büyük ün ise, felsefi yapıtlardadır; çünkü bunların vaat ettikleri öğretme, bir yandan belirsizdir, öbür yandan maddi bir yararı yoktur; buna göre, zaten böylesi yapıtlar öncelikle rakiplerden oluşan bir kitlenin önüne çıkarlar. Üne ulaşmanın karşısındaki, anlatılan zorluklardan, üne değer yapıtları tamamlayanların, bunu bu ünü sevdikleri için ve kendi zevkleri için yapmadıkları; insanlığın az sayıda ölümsüz yapıta sahip olmasının ya da bunlara hiç sahip olmamasının önüne geçilmesi için ün sayesinde yüreklendirilmeye gereksindikleri anlaşılıyor. Hatta, iyi ve güzel olanı ortaya koyması ve kötüden kaçınması gereken kimse, kitlenin ve sözcülerinin yargılarının inadına gitmeli, demek ki onları hor görmelidir. Özellikle Osorius’un (de gloria) vurguladığı, ünün onu arayanlardan kaçtığı ve onu ihmal edenlere geldiği yolundaki değinmenin doğruluğu, buna dayanmaktadır: Çünkü birileri çağdaşlarının beğenisine uyarlarken, diğerleri bu beğeniye kafa tutarlar.

Buna göre, üne ulaşmak ne denli zorsa onu elde tutmak da o denli kolaydır. Burada da ün, onurla karşıtlık içinde yer alır. Onur herkese, hatta veresiye verilir: Yeter ki onu korusun. Ama asıl görev de burada yatmaktadır: Tek bir uygun olmayan eylem yüzünden, onur bir daha geri gelmeyecek bir biçimde yiter. Buna karşılık ün aslında hiç yitmez: Çünkü üne ulaşılmasını sağlayan eylem ya da yapıt, her zaman için sabittir ve bunun ünü, eylemin ya da yapıtın sahibi ününe yeni ünler eklemese de kalır. Ancak ün, zamanı geçtikçe artık gerçekten duyulmaz oluyorsa, demek ki sahte yani hak edilmemiş bir ündür, anlık bir değerlendirmenin sonucu ortaya çıkmıştır; Hegel’in sahip olduğu gibi ve Lichtenberg’in betimlediği gibiyse, “Arkadaşlardan oluşan bir seçici kurul tarafından ilan edilip boş kafalarda yankılanmıştır: Ama, sonraki kuşaklar bir zamanların renkli sözcük kalıplarının, geçmiş modaların güzel yuvalarının ve ölüp gitmiş vaatlerin konutlarının kapısını tıklatıp, hepsini, hepsini boş bulduğunda ve en küçük bir düşüncenin bile emin bir biçimde içeriye davet edişini duymadığında, nasıl gülümseyecektir.”

Ün, asıl olarak, bir kimsenin başkalarıyla kıyaslandığında ne olduğuna dayalıdır. Bu yüzden öz olarak görelidir ve ancak göreli bir değeri olabilir. Eğer ötekiler üne layık olurlarsa, berikinin ünü bütünüyle yiter. Mutlak değeri olan ün ise, tüm koşullarda ona sahip olanda, yani dolaysızca ve yalnızca kendisi için olanda vardır. Bunun sonucunda, burada büyük yüreğin ve büyük kafanın değeri ve mutluluğu yer almalıdır. Demek ki ün değil, onun neyle kazanıldığı değerlidir. Çünkü bu ikincisi konunun adeta tözüdür ve ün de ilineğidir: Ün, ünlü olana esas olarak dışsal bir belirti biçiminde etki eder ve ünlü olan bu belirti sayesinde, kendi yüksek görüşünün onaylanışını elde eder; buna göre, nasıl ki ışığın kendisi, bir cisim tarafından yansıtılmadığı sürece görünür değilse; benzer biçimde, her olağanüstülük de ancak ün sayesinde kendinden emin olur. Ancak bu kesin bir belirti değildir; çünkü meziyete dayanmayan ün ve ünlü olmayan meziyet de vardır. Bu yüzden, Lessing’in bu konudaki bir sözü kulağa çok hoş gelmektedir: “Kimi insanlar ünlüdür, kimileri de ünlü olmayı hak ederler.” Değeri ya da değersizliği, başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş da sefil bir varoluş olurdu; ama böyle bir varoluşun değeri üne, yani başkalarının alkışına dayalı olsaydı, bu bir kahramanın ya da dâhinin varoluşu olurdu. Her varlık, daha çok kendi kendisi yüzünden, bu yüzden de öncelikle kendinde ve kendisi için yaşar ve varolur. Bir kimsenin ne olduğu, hangi biçimde olursa olsun her şeyden önce ve esas olarak kendisi içindir; ve burada fazla değer yoksa, genel olarak da onun değeri çok değildir. Buna karşılık, onun başkalarının kafasındaki imgesi ikincil, türetilmiş ve rastlantıya bağlı bir imgedir ve ancak çok dolaylı yoldan, birinciyle ilişkilidir. Üstelik kitlenin kafası, hakiki mutluluğun yer bulamayacağı denli sefil bir sahnedir. Orada daha çok hayaletimsi bir mutluluk yer alabilir. Genel ünün tapınağında, nasıl da karışık bir topluluk bir araya gelir! Mareşaller, bakanlar, şarlatan hekimler, hokkabazlar, dansçılar, şarkıcılar, milyonerler ve Yahudiler: Tüm bunların üstün yanları, orada çok daha dürüst bir biçimde değerlendirilir; düşünsel saygıdan çok duygusal, üstelik yüksek türden bir saygı görürler, çünkü büyük çoğunlukta ancak tek bir söz üzerinden saygıya ulaşılabilir. Demek ki mutluluk öğretisi açısından ün, gururumuz ve kibirliliğimiz için en ender ve en lezzetli lokmadan başka bir şey değildir. Oysa bunlar, insanların çoğunda, kendileri ne kadar gizleseler de aşırı ölçüde vardırlar; belki de, ün elde etmeye ve bu yüzden çoğun kendi üstün değerlerinin bilincini, bunun tadını çıkaracakları ve sonra bu değerin kabul edildiğini görecekleri güne kadar, uzun süre kendi içlerinde taşımaya eğilimlidirler: O güne kadar, onlara sanki ürkütücü bir haksızlığa uğramışlar gibi gelir.[48] Ama genel olarak, bu bölümün başında irdelendiği gibi, insanın başkalarının görüşündeki değeri bütünüyle orantısızdır ve mantıkdışıdır; bu yüzden, Hobbes bunu gerçi çok sert ama belki de doğru bir biçimde dile getirmişti: “Zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır” (De cive, I, 5). Böylece, genel olarak üne verilen büyük değer ve günün birinde üne ulaşmak umuduyla yapılan fedakârlıklar, anlaşılır olmaktadır.

Ün (soylu ruhların bu en son zayıflığı)

Mahmuzlar zihni, hazları küçümsemesi için

Ve çalışma dolu günleri seçmesi için.

ve yine

Ne kadar zordur tırmanmak

Ünün gurur tapınağının parıldadığı tepeye.

Sonunda, tüm ulusların en kibirlisinin, la gloire’ı[49] dilinden düşürmeyişi ve bunu hiç düşünmeden, büyük eylemlerin ve büyük yapıtların ana dişlisi olarak görmesi açıklığa kavuşmaktadır. Ancak, ün, hiç tartışmasız sadece ikincil olduğundan, meziyetin salt yankısı, sureti, gölgesi ve belirtisi olduğundan ve ne de olsa, hayranlık duyulanın, hayranlık duyanın kendisinden daha değerli olması gerektiğinden; asıl mutluluk veren, ünün kendisinde değil üne nasıl ulaşıldığında, yani meziyetin kendisinde, ya da daha doğrusu ünün kaynaklandığı zihniyette ve yeteneklerde yatıyor olmalıdır; bu ahlaki ya da entelektüel bir türde olabilir. Çünkü, herkesin en iyi olduğu şey, zorunlu olarak kendisi için olmalıdır: Bundan dolayı, başkalarının kafalarında neyin yansıdığı ve onların görüşünde nasıl geçerli olduğu bir yan unsurdur ve onun açısından yalnızca ikinci derecede önem taşır. Buna göre, yalnızca ünü hak eden, onu elde etmese de, büyük ölçüde asıl unsura sahiptir ve yoksun olduğu şey ise, asıl unsur ile kendini onun hakkında avutabileceği bir şeydir. Bir kimseyi kıskanılmaya değer yapan, yargı gücü bulunmayan kandırılmış büyük kitle tarafından büyük bir adam olarak görülmesi değil, onun büyük adam olmasıdır; sonraki kuşakların onun adını duyması değil, onun yüzyıllar boyunca korumayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden düşünceler üretmesi büyük bir mutluluktur. Ayrıca bu özelliği onun elinden alınamaz: Bu, kendi içimizde yer alandır öteki ise, kendi içimizde yer almayandır. Buna karşılık, hayranlığın kendisi asıl unsur olsaydı, hayranlık duyulan buna değer olmazdı. Sahte, yani hak edilmemiş bir ünde, gerçekten de durum budur. Bu ünün sahibi, bu ünün, belirtisini, salt parıltısını oluşturması gereken şeye gerçekten sahip olmadan onu tadar. Hatta bu ün bile, günün birinde, kendini beğenmekten kaynaklanan tüm kendini yanıltmaya karşın, ara sıra, uygun olmadığı bir yükseklikte başı döndüğünde ya da kendini altın gibi görünen bakır bir sikke olarak gördüğünde; sonra gerçek yüzünün açığa çıkması ve hak edilmiş bir aşağılanma korkusuna kapıldığında, en azından, bilgelerin yüzlerinden sonraki kuşakların yargısı zaten okunduğunda, sahibine acı veriyor olmalıdır. Bu bakımdan, sahte bir vasiyet üzerinden mülk sahibi olmuş birine benzer. En sahici ünü, yani ölümden sonra da süren ünü sahibi asla duyamaz, ama yine de onun mutlu olduğu düşünülür. Demek ki onun mutluluğu, kendi içindeki, ona ünü kazandıran büyük özelliklerde ve bu özellikleri geliştirme fırsatı bulmasında, yani kendisine uygun bir biçimde davranabilmiş olmasında ya da zevkle ve sevgiyle yaptığı işi yapabilmiş olmasındadır: Çünkü ancak bunlardan kaynaklanan yapıtlar, ölümden sonra da süren üne ulaşırlar. Demek ki onun mutluluğu büyük yüreğindedir ya da yapıtlarındaki izi sonraki yüzyılların hayranlığını kazanan bir zihnin zenginliğindedir; bu mutluluk, onları düşünmek, kestirilemez gelecekteki en soylu zihinlerin uğraşısını ve hazzını oluşturacak olan düşüncelerdedir. Demek ki, ölümden sonra süren ünün değeri onun hak edilmesindedir ve onun asıl ödülü budur. İmdi, bu ünü kazanan yapıtların, bu arada kendi çağdaşları arasında da ünlü olup olmayışları, rastlantısal koşullara bağlıydı ve büyük bir önem taşımıyordu. Çünkü insanlar esas olarak kendi yargılarına sahip olmadıkları ve yüksek ve zor başarımları değerlendirme yeteneğine kesinlikle sahip olmadıkları için, bu konuda yabancı beyanlara kulak verirler ve yüksek türden ün, yüz ünlüden doksan dokuzunda salt güvene ve inanmaya dayanır. Bu yüzden, çağdaşların çoksesli alkışlamasının bile düşünen kafalarda çok az bir değeri olabilir, çünkü bu alkışta hep az sayıdaki sesin yankısını duyacaklardır ve üstelik bu sesler sadece o günün modası olacaklardır. Usta bir sanatçının, dinleyicilerinin bir ya da ikisi dışında, tümünün sağır olduklarını ve bu kusurlarını birbirlerinden karşılıklı olarak gizlediklerini, ama birbirlerinin el devinimlerini gördükçe gayretle alkışladıklarını öğrendiğinde, dinleyicilerinin bu şiddetli alkışı karşısında koltukları mı kabaracaktır? Üstelik bir de, alkışı başlatanların, çoğu zaman en berbat kemancıyı, en şiddetli bir biçimde alkışlattırmak için satın alındıklarını öğrenirse! Buradan, çağdaşların arasındaki bir ünün, ölümden sonra da süren ün değişimine neden çok ender uğradığı da açıklığa kavuşmaktadır; bu yüzdendir ki d’Alembert, edebiyattaki ünün tapınağını olağanüstü güzel bir biçimde betimlerken şöyle demektedir: “Tapınağın içinde tümüyle, yaşarken burada olmayan ölüler ve ölür ölmez buradan dışarı atılan birkaç canlı bulunuyor.” Bu arada, bir kimseye henüz yaşarken bir anıt dikmenin, kendisine, ölümünden sonrasına güvenilemeyeceğinin açıklanması anlamına geldiğini söyleyelim. Yine de bir kimse, ölümden sonra da sürecek bir ünü yaşarken elde ederse, gençlikten çok yaşlılıkta gerçekleşecektir bu; yine de sanatçılar ve şairler arasında, en az da filozoflar arasında bu kuralın istisnaları vardır. Bunun bir kanıtı da, yapıtlarıyla ünlü olan adamların portreleridir, çünkü bu resimler çoğu kez ancak adamların ün kazanmasından sonra yapılır ve genel olarak yaşlı ve saçlarına ak düşmüş kimseleri, yani filozofları betimlerler. Bu arada, mutluluk öğretisi açısından bakılırsa bu durum çok doğrudur. Ünün ve gençliğin bir arada olması, bir ölümlü için çok fazladır. Yaşamımız öyle yoksuldur ki, bu yaşamın mülklerinin daha ekonomik dağıtılması gerekir. Gençliğin bütünüyle kendi zenginliği vardır ve bununla yetinebilir. Ama yaşlılıkta, tüm hazların ve zevklerin, kış mevsimindeki ağaçlar gibi kurumalarından sonra, en ücra köşede, ünün ağacı gerçek bir kış yeşili olarak kök salar; ün yazın büyüyen ama kışın yenilen kış armutlarına benzetilebilir. Yaşlılıkta, gençliğinin tüm enerjisini kendisiyle birlikte yaşlanmayan yapıtlara adamış olmaktan daha güzel bir avunma yoktur.

Şimdi bir de, bize en yakın olanlarda, bilimlerde üne ulaşma yollarını daha yakından incelemek istersek, şöyle bir kural çıkarabiliriz: Böyle bir ünün işaret ettiği entelektüel üstünlük her zaman kimi verilerin yeni bir kombinasyonu sayesinde ortaya çıkar; bu veriler çok değişik türden olabilirler; ancak bu veriler ne denli yaygın ve herkes tarafından ulaşılabilir iseler, onların kombinasyonu sayesinde elde edilen ün de o denli büyük ve yaygın olacaktır. Örneğin, veri birkaç sayıdan ya da eğriden oluşabilir ya da herhangi bir özgül fiziksel, zoolojik, botanik ya da anatomik olgudan ya da eski yazarlardaki kimi yıpranmış paragraftan ya da yarı yarıya silinmiş, belki de alfabesini bilmediğimiz yazıtlardan ya da tarihteki karanlık noktalardan oluşabilir; bu verilerin doğru bir biçimde bir araya getirilmesiyle ulaşılan ün, bu verinin bilindiği alandan, yani çoğu inzivada yaşayan ve kendi uzmanlık alanlarındaki ünü kıskanan az sayıdaki kişiden öteye gidemeyecektir. Buna karşılık, veriler tüm insanlığın bildiği türden iseler; örneğin insan aklının ya da duygusunun özsel, herkeste ortak olan özellikleriyseler ya da tüm etkime biçimleri sürekli gözümüzün önünde olan doğa güçleriyseler ya da genel olarak doğanın herkesçe bilinen akışı ise; o zaman ünün ışığı, yeni, önemli ve apaçık bir kombinasyon sayesinde bu veriler üzerinden yayılacak ve zamanla, hemen hemen tüm uygar dünyaya uzanacaktır. Bu verilere herkes ulaşabildiğinden, çoğu kez onların kombinasyonunda da durum aynı olacaktır. Yine de burada ün her zaman, aşılmış bir zorluğa karşılık düşecektir. Çünkü bu veriler ne denli yaygın olarak biliniyorlarsa, onları yeni ama doğru bir biçimde bir araya getirmek de o denli zordur; çünkü son derece çok sayıda kafa, bu verileri denemiş ve olası tüm kombinasyonları tüketmiştir. Buna karşılık, büyük kitlenin ulaşamadığı, yalnızca zor ve yorucu yöntemlerle elde edilebilen veriler, hemen her zaman yeni bir kombinasyona olanak tanırlar: Dolayısıyla bu tür verilere salt doğru bir akılla ve sağlıklı bir yargı gücüyle, yani vasat bir zihinsel üstünlükle yaklaşıldığında, bu verilerin yeni ve doğru bir kombinasyonunu yapma şansını elde etmek çok olasıdır. Ancak, buradan elde edilen ün, yaklaşık olarak, verilerin yaygınlık derecesiyle sınırlı olacaktır. Çünkü, bu tür problemlerin çözümü, salt verilerin bilgisine ulaşabilmek için bile büyük bir düşünme ve çalışma gerektirir; öte yandan, en büyük ve en yaygın ünün elde edilebileceği öteki türde ise, veriler bedava verilmişlerdir: Bu ikinci tür, daha az çalışma gerektirdiği ölçüde daha çok yetenek ve hatta deha ister ve değer ve değerlendirme açısından, hiçbir çalışma ve düşünme, dehayla kıyaslanamaz.

İmdi, buradan da kendilerinde yetenekli bir akıl ve doğru bir yargı hisseden, ama yüksek zihinsel yetenekleri bulunduğuna güvenemeyenlerin, herkesin bildiği verileri elinin altında tutan büyük insan yığınının dışına çıkmak ve yalnızca tüm bilgili çalışkanlıkla ulaşılabilecek en ücra noktalara varabilmek için, çok alıştırma yapmaktan ve çok çalışmaktan kaçınmamaları gerekir. Çünkü burada, rakip yarışmacıların sayısının son derece azaldığı yerde, az sayıdaki üstün kafa bile, kısa sürede verilerin yeni ve doğru kombinasyonuna fırsat bulabilecektir: Hatta keşfinin yararı, verilere ulaşmanın zorluğuna dayanacaktır. Ama, bu alanda biricik bilgili kişiler olan, bilgidaşlarının alkışını, büyük insan kitlesi yalnızca çok uzaktan duyacaktır. Burada anlatılan yöntemin sonuna dek gidilmek istenirse, ulaşılması çok zor olan verilerin yalnızca kendi başlarına ve bir kombinasyona gerek olmadan, ünü temellendirmeye yettikleri noktaya varılır. Bu veriler, en uzak ve en az gidilen ülkelere yapılan yolculuklarda elde edilir: İnsan düşündükleriyle değil, gördükleriyle ün kazanır. Bu yöntemin büyük bir avantajı daha vardır: İnsanın gördüğü şeyi başkalarına aktarması ve bunun anlaşılması, insanın düşündüğü şeyi aktarmasından ve bunun anlaşılmasından çok daha kolaydır; buna uygun olarak, görünen şeyler düşünülen şeylerden daha çok okuyucu bulacaklardır. Çünkü, Erasmus’un dediği gibi:

İnsan bir yolculuk yaparsa,

Anlatacak bir şeyleri olur.

Bu türden ünlü insanlarla kişisel tanışıklığın, insanın aklına sık sık Horatius’un bir değinisini getirmesi de, tüm bu anlatılanlara denk düşüyor.

Deniz aşırı yolculuğa çıkan, yalnızca iklimini değiştirmiş olur, aklını değil.

Epist., I, 11/27

Öte yandan, büyük, geneli ve bütünü ilgilendiren ve bu yüzden en zor sorunlara cesaret edebilen, yüksek yeteneklerle donatılmış kafaya gelince; gerçi bu kişi ufkunu olabildiğince geniş tutmaya çalışacak, ama yine de her zaman, tüm yönlere doğru eşit ölçüde bakacak ve çok uzağa gidip özel ve çok az bilinen bölgelerden herhangi birinde yolunu yitirmeyecektir; yani, en küçük ayrıntıları ele almak şöyle dursun, herhangi bir bilimin özgül konularından daha ileriye gidemeyecektir. Çünkü rakip yarışmacıların izdihamından uzaklaşmak için, zor ulaşılır konuları ele almasına gerek yoktur; tersine, herkesin gözü önünde duran konular bile, ona önemli ve doğru kombinasyonlar yapması için malzeme sunacaklardır. Ama buna uygun olarak, yararlılığı, bu verilere sahip herkes tarafından, yani insan soyunun büyük bir bölümü tarafından değerlendirilebilecektir. Şairlerin ve filozofların ulaştıkları ün ile, fizikçilerin, kimyacıların, anatomicilerin, mineralologların, zoologların, filologların, tarihçilerin vb. ulaşabildikleri ün arasındaki dev farkın nedeni budur.

YAŞAM BİLGELİĞİ ÜZERİNE AFORİZMALAR
ARTHUR SCHOPENHAUER
ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN: MUSTAFA TÜZEL
TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here