Bitmeyen Kavga – John Steinbeck -insanlığın kendi kendisiyle tutuştuğu, acılarla dolu, ezeli ve ebedi savaşı-

Bitmeyen Kavga, insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen mücadele gücünün anlatıldığı eşsiz bir grev romanı.

John Steinbeck, bir kıvılcımla doğan ve dalga dalga büyüyen bir grevi kaleme alıyor. Torgas Vadisi’nde elma toplayıcılığı yapan işçiler, kötü muameleye ve düşük ücretlere karşı isyan eder ve bu isyan bir anda greve dönüşür. Toprak sahiplerine karşı büyük bir azimle girişilen ve iki işçinin önderliğiyle alevlenen bu kavga, tüm grevcilere büyük bir umut verir. Bitmeyen Kavga, işçilerin gündelik yaşamına odaklanan romanlarıyla benzersiz bir edebiyat evreni oluşturan Steinbeck’ten, cesaret ve ilham veren bir roman.

“Bitmeyen Kavga’da, insanlığın kendi kendisiyle tutuştuğu, acılarla dolu, ezeli ve ebedi savaşın sembolü olarak meyveliklerle dolu bir vadide girişilen küçük grevi seçtim.”
JOHN STEINBECK

“Bitmeyen Kavga, iktisadi ve toplumsal bir çalkantıdan yola çıkılarak yazılan en iyi işçi ve grev romanıdır.”
FRED T. MARCH


KİTAPTAN BİR BÖLÜM

Onun saltanatına karşı hoşnutsuzluklarını göstermeye kalkışan
Sayısız ruh silahlandılar, ben de
Onun büyük gücüne karşın bu güçle karşı koymak istedim,
Cennet çayırlarında, bir bitmeyen kavgada.
Ve tahtını sarstım… Savaş kaybedildi, ne çıkar?
Daha her şey kaybolmadı: Yenilmez irade,
Ve öç alma hırsı, sonsuz kin,
Ve teslim olmayan ya da baş eğmeyen cesaret;
Bütün bunlar kaldıkça ne ile başa çıkılmaz ki?
– John Milton, Kaybolan Cennet

1
Sonunda akşam olmuş, dışarıda, caddede elektrikler yanmıştı. Köşedeki lokantanın neon yazısı yanıp sönüyor, havaya ikide bir koyu kırmızı bir ışık fırlatıyor ve Jim Nolan’ın odasını tatlı bir kızıllığa boğuyordu. Jim ayağını beyaz yatak örtüsüne dayamış; küçük,
sert, salıncaklı bir sandalyede iki saattir oturuyordu. Nihayet ortalık iyice kararınca ayağını yataktan indirdi ve uyuşmuş bacaklarına eliyle vurdu. Bir an kıpırdamadan öylece durdu. Baldırları
karıncalanıyordu. Sonra ayağa kalktı, elektrik düğmesine uzandı.
Oda birdenbire aydınlandı, eşyalar meydana çıktı: büyük, beyaz
yatak ve üzerinde bembeyaz pikesi, ceviz konsol, koyu renk dokumasına kadar eskimiş beyazlı kırmızılı halı.
Jim köşedeki lavaboya gitti, ellerini yıkadı ve saçlarını, parmaklarıyla tarayarak ıslattı. Lavabonun yukarısına gelen yerde, duvarın köşesine asılı aynaya baktı, bir an küçük mavi gözlerini süzdü.
İç ceplerinin birinden kılıflı bir tarak çıkardı, düz kumral saçını
taradı ve yana iyice yatırdı. Üzerinde koyu renk bir elbise, yakası
açık flanel bir gömlek vardı. Bir havluyla sabunu kuruladı, ufalmış
sabunu yatağın üzerinde açık duran kâğıt torbaya attı. Torbada bir
tıraş bıçağı, dört çift yeni çorap ve bir tane daha gri flanel gömlek
vardı. Odaya göz gezdirdi ve sonra torbanın ağzını kapattı. Bir defa
daha şöyle bir aynaya baktı, sonra ışığı söndürdü ve odadan çıktı.
8
Halısız, dar merdivenlerden indi, antrenin yanındaki kapıya
parmağıyla vurdu. Kapı hafifçe aralandı. Bir kadın baktı ve sonra kapıyı ardına kadar açtı. İriyarı, sarışın bir kadın meydana çıktı.
Dudağının kenarında siyah bir et beni vardı.
Kadın gülümsedi, “Ba… Bay Nolan,” dedi.
“Ben gidiyorum,” dedi Jim.
“Ama, herhalde yine geleceksiniz. Odanızı başkasına vermeyeyim, değil mi?”
“Hayır. Büsbütün gidiyorum. Mektup aldım.”
Kadın şüphelendi. “Buraya hiç mektubunuz gelmedi ama,” dedi.
“Çalıştığım yere geldi. Artık dönmeyeceğim. Size bir haftalık peşin kira vermiştim.”
Kadının yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Yüz ifadesinde büyük bir değişiklik olmamakla birlikte kızdığı anlaşılıyordu. Sert sert, “Ama bana bir hafta önce haber vermeliydiniz,”
dedi. “Âdet böyledir. Vaktinde haber vermediğiniz için paranızı
geri veremem.”
Jim, “Biliyorum,” dedi. “Peki, öyle olsun. Ama burada daha ne
kadar kalacağımı bilmiyordum ki…”
Ev sahibi yeniden gülümsedi. “Doğrusu sessiz sedasız bir kiracıydınız,” dedi. “Gerçi burada çok kalmadınız ama… Bir gün yolunuz tekrar bu taraflara düşerse doğruca buraya geliniz. Size muhakkak yatacak bir yer bulurum. Gemiciler limana geldikçe her
zaman bana uğrarlar. Onlara daima yatacak yer bulurum. Başka
yerlere gitmezler.”
“Peki, Bayan Meer, gelirim. Anahtarı kapının üzerinde bıraktım.”
“Işığı söndürdünüz mü?”
“Evet.”
“Ben zaten yarın sabaha kadar yukarı çıkacak değilim. Biraz içeri girip bir şey içmez misiniz?”
“Yok, teşekkür ederim. Bir an önce yola çıkmalıyım.”
Kadın gözlerini zekice kıstı. “Bir derdiniz var gibi. Söyleyin, belki size bir yardımım dokunur.”
“Hayır,” dedi Jim. “Bir derdim yok. Yeni bir işe başlıyorum da.
Eh, iyi geceler, Bayan Meer.”
Kadın pudralı elini uzattı. Jim torbasını öteki eline aldı ve bir an
9
kadının elini tuttu, parmaklarının altındaki yumuşak deriyi hissetti.
“Unutmayın,” dedi kadın, “size her zaman yatacak bir yer bulurum. Herkes döner dolaşır, yıllar sonra yine bana gelir. Gemiciler, tüccarlar…”
“Gelirim, unutmam. İyi geceler.”
Jim kapıdan ayrılıp kaldırıma çıkan beton basamaklara ininceye
kadar kadın arkasından baktı.
Jim sokağın köşesine doğru yürüdü ve bir kuyumcu dükkânındaki saate baktı: Yedi buçuk. Hızlı hızlı sağ tarafa doğru yürümeye
başladı; önce büyük mağazaların, sonra belirli işlerle uğraşan dükkânların ve en sonra da toptancıların bulunduğu sokaklardan geçti. Durgun bir akşamdı; dar sokaklarda kimseler yoktu. Depo kapıları kalaslarla ve tel kafeslerle örtülmüştü. Nihayet üçer katlı tuğla
binaların bulunduğu eski bir mahalleye geldi. Binaların zemin katlarında tefeci ve eskici dükkânları, üst katlarında ise piyasada tutunamamış dişçi ve avukat yazıhaneleri vardı. Jim her geçtiği kapının üzerindeki numarayı okuyordu; sonunda aradığını buldu. Karanlık bir kapıdan içeri daldı, muşamba döşeli ve basamak kenarları sarı pirinç çemberli dar bir merdivenden çıktı. Merdivenin başında küçük bir gece lambası yanıyordu; uzun koridordaki kapılardan yalnız birinin buzlu camında ışık vardı. Jim bu kapıya doğru yürüdü, üzerindeki “16” sayısına baktı ve kapıyı vurdu.
Sert bir ses işitildi: “Gir.”
Jim kapıyı açtı ve çıplak büroya girdi. İçeride küçük bir masa, metal bir dosya dolabı, portatif bir karyola ve iki sandalyeden
başka bir şey yoktu. Masanın üzerinde bir elektrik ocağı duruyor,
onun da üstünde, küçük bir teneke ibrikte, kahve kaynıyor ve buhar çıkıyordu. Masanın arkasında bir adam resmî bir tavırla Jim’e
baktı. Önünde duran karta göz attı. “Jim Nolan mı?” diye sordu.
“Evet.” Jim, adamı dikkatle süzdü: Temiz, koyu renk bir elbise
giymiş ufak tefek bir kişi. Sık saçları ortadan ayrılmıştı; sağ kulağının üzerinde bir buçuk santim genişliğinde, beyaz, yatay bir yara taranarak getirilmiş sık saçlarla örtülmeye çalışılmıştı. Gözler
keskin ve siyahtı. Fırıl fırıl dönen bu sinirli gözler Jim’den karta,
sonra duvardaki takvime, sonra bir çalar saate ve tekrar Jim’e bak-
10
tı. Burun büyüktü; üstü geniş, ucu ince bir burundu. Ağız muhakkak ki bir zamanlar dolgun ve yumuşakmış; ama devamlı bir gerginlik ağzı büzmüş ve her iki dudakta derin birer çizgi bırakmıştı.
Adam kırkını geçkin değildi ama, yüzünde dayanıklılık gösteren
derin çizgiler vardı. Elleri de gözleri gibi sinirliydi; kocaman eller
vücuduna göre küçük kalıyordu. Uçları düz, uzun parmaklarında
kalın tırnaklar vardı. Elleri, kör bir adamın etrafını yoklayan elleri
gibi, dolaşıp duruyor, kâğıdın ucuna dokunuyor, masanın kenarını takip ediyor, yeleğindeki düğmelerle birer birer oynuyordu. Sağ
el elektrik ocağına uzandı ve fişi çıkardı.
Jim yavaşça kapıyı kapattı, masaya yaklaştı. “Bana buraya gelmemi söylediler,” dedi.
Adam birdenbire ayağa kalktı ve sağ elini uzattı. “Adım Harry Nilson. Müracaat kartın önümde.” Jim uzatılan eli sıktı. “Otur,
Jim.” Sinirli ses tatlıydı; ama zoraki bir tatlılıktı bu.
Jim, boş sandalyeyi aldı, masanın yanına oturdu. Harry masanın
gözlerinden birini çekti. Üstü delinmiş bir kutu süt çıkardı; kutunun üzerindeki delikler kibrit çöpleriyle kapatılmıştı. Yanına bir
kâse şeker ile iki kalın fincan koydu.
“Bir fincan kahve içer misin?”
Jim, “Elbette,” dedi.
Nilson, siyah kahveyi fincanlara boşalttı. “Bizde bütün müracaatlar bu yoldan geçer, Jim. Senin kartın evvela üyeli komitesine
gitmiştir. Şimdi de ben, seninle konuşup hakkında bir rapor hazırlayacağım. Komite raporu inceleyecek ve üyeliğinin onaylanıp
onaylanmaması hakkında karar verecek. Onun için biraz fazlaca
sual sorarsam kusura bakma.” Sütü kahvesine boşalttı, sonra başını kaldırıp baktı; gözleri bir saniye gülümsedi.
Jim, “Evet, biliyorum,” dedi. “Üye kabulünde Union League
Club’den daha titiz davrandığınızı zaten işitmiştim.”
“Öyle!” Şeker kâsesini Jim’e uzattı, sonra birdenbire sordu. “Niçin partiye girmek istiyorsun?”
Jim kahvesini karıştırdı. Zihnini toplamak için yüzünü buruşturdu. Önüne baktı. “Evet… Bir sürü ufak tefek sebepler gösterebilirim. Ama en önemlisi şu: Ailem bu düzen yüzünden yıkılıp gitti.
Babam işçi kavgalarında büyük silleler yedi ve sonunda ayyaş bir
11
adam olup çıktı. Çalıştığı mezbahayı dinamitlemek isterdi. Sonunda göğsünden bir polis kurşunu aldı.”
Harry, Jim’in sözünü kesti. “Babanın adı Roy Nolan mıydı?”
“Evet. Üç yıl önce vurdular.”
“Yazık. Baban o tarafların en mert adamıymış. Tek başına, çıplak
elle beş polisi yere serermiş.”
Jim gülümsedi. “Evet, gerçekten yere sererdi, ama her defasında beş polisle değil de altı polisle karşılaşmamış olsaydı. Kavgalarda adamakıllı dayak yerdi. Eve kanlar içinde gelir, yemek sobasının yanında dururdu. O zaman biz babamı kendi başına bırakırdık. Ağzımızı açıp bir tek laf söylemezdik. Yoksa hemen boşanır,
ağlamaya başlardı. Sonra anam kendisini yıkarken bir köpek gibi inim inim inlerdi.” Jim bir an durdu. Sonra devam etti: “Bilirsiniz, babam mezbahada kasaptı. Kuvvetlenmek için boyuna taze
kan içerdi.”
Nilson birdenbire Jim’e baktı, sonra uzaklara bakmaya başladı.
Müracaat kartının köşesini büktü, sonra başparmağının tırnağıyla
tekrar düzeltti. Tatlı bir sesle, “Anan sağ mı?” diye sordu.
Jim gözlerini kıstı. “Bir ay önce öldü,” dedi. “Ben hapishanedeydim. Serserilikten otuz gün hapse mahkûm edilmiştim. Anan ölüyor diye haber verdiler. Yanımda bir polisle eve gittim. Yapılacak
bir şey kalmamıştı. Konuşamıyordu bile. Anam Katolik’ti. Ama babam onu kiliseye göndermezdi; kiliselerden hoşlanmazdı. Anam
yatakta gözlerini bana dikmiş bakıyordu. ‘Papaz ister misin?’ diye sordum. Cevap vermedi. Yine öylece bana bakıp durdu. Sabaha
karşı saat dört sularında öldü. Hiç de ölmüşe benzemiyordu. Cenazeye gitmedim. Belki de bırakmazlardı ya… Ben de gitmek istemiyordum zaten. Herhalde anam artık yaşamak istemiyordu. Cennet, cehennem gözünde yoktu.”
Harry sinirlenmişti. “Kahveni iç, bitir. Biraz daha koyayım. Senin dalgın bir halin var. Sakın başka bir şey kullanmayasın?”
“Uyuşturucu mu? Hiçbir zaman…”
Nilson bir kâğıt parçası çekip çıkardı ve üzerine bir-iki not yazdı. “Niye seni serserilikten hapse attılar?”
Jim kesin bir davranışla anlatmaya başladı. “Tulman’ın büyük
mağazasında çalışıyordum. Ambalaj kısmı şefiydim. Bir gece si-
12
nemaya gitmiştim. Sinemadan dönerken Lincoln Meydanı’nda bir
kalabalık gördüm. Ne olduğunu anlamak için durup baktım. Parkın ortasında bir adam söz söylüyordu. Daha iyi görebilmek için
Senatör Morgan heykelinin kaidesine çıktım. Sonra birdenbire sirenler işitildi. Polislerin yan taraftan çıktığını gördüm. Bir kısmı da
arkadan geliyordu. Bir polis, haberim olmadan tam ense köküme
bir sopa indirdi. Ayıldığını zaman serserilikten mahkûm edilmiş
olduğumu gördüm. Uzun zaman kendime gelemedim. Sopa tam
şurama inmişti.” Jim parmaklarını ense köküne bastırdı. “Heriflere, ‘Ben serseri değilim, iş güç sahibiyim, isterseniz Tulman mağazasının müdürü Bay Webb’i çağırıp sorun,’ dedim. Çağırıp sordular. Webb, evvela, benim nerede yakalandığımı sordu. Polis komiseri, ‘Solcu bir mitingde yakaladık,’ dedi. Sonra Bay Webb beni tanımadığını söyledi. İşte o zaman şapa oturduk.”
Nilson kızgın ocağın fişini tekrar prize soktu. İbriğin içinde kahve fıkırdamaya başladı. “Sarhoş gibisin, Jim. Neyin var?”
“Bilmiyorum. Üstümde bir sersemlik var. Geçmişimle bütün ilgimi kestim. Buraya gelmeden önce oturduğum yerden ayrıldım.
Oysa bir haftalık kirasını peşin vermiştim. Artık oraya da dönmemek ve ilişiğimi büsbütün kesmek istiyorum.”
Nilson, kahve fincanlarını doldurdu. “Bana bak Jim, parti üyesi
olmanın ne demek olduğunu sana anlatmak isterim! Verilecek her
kararda oy hakkın vardır, ama mesele bir defa oya konulup kararlaştırıldı mı, verilen karara boyun eğmek zorundasın. Savaşın içinde faal olarak çalışanlara paramız olduğu zaman ayda yirmi dolar
yiyecek bedeli vermeye çalışırız. Ama ben bugüne kadar paramızın
olup da bunu verdiğimizi görmedim doğrusu. Şimdi sana yapacağın işi söyleyeyim: Kavganın içinde, işçilerle birlikte çalışacaksın
ve günde bazen on altı, bazen on sekiz saat çalıştıktan sonra parti görevlerini yapacaksın. Yiyeceğini, bulunduğun yerden çıkarabilirsen ne mutlu sana. Bütün bunları yapabilecek misin?”
“Evet.”
Nilson, parmaklarının uçlarıyla masanın ötesine berisine dokundu. “Amaçları uğrunda savaştığın insanlar bile bazen senden
nefret edeceklerdir. Bunu da biliyor musun?”
“Evet.”
13
“Peki, o halde niçin partiye girmek istiyorsun?”
Jim’in gri gözleri şaşkın bir halde hafifçe kapandı. Sonunda, “Hapiste birtakım partililer gördüm,” dedi. “Bana birçok şeyden bahsettiler. Eskiden, bütün ömrümce, her şey bana karmakarışık görünmüştü. Ama onların hayatı hiç de benimki gibi karmakarışık
ve başıboş değildi. Ben de bir şey için çalışmak istiyorum. Şimdi
ölü bir haldeyim. Belki yeniden yaşamaya başlayabilirim diyorum.”
Nilson, başıyla tasdik etti. “Anlıyorum. Hakkın var. Okulda kaç
yıl okudun?”
“Ortaokulun ikinci sınıfına kadar. Sonra işe atıldım.”
“Ama çok okumuş gibi konuşuyorsun…”
Jim gülümsedi. “Epeyce kitap okudum da ondandır. Babam
okumamı istemezdi. Okursam ailemi bırakıp kaçarım diye korkardı. Ama ben yine okudum. Bir gün parkta bir adama rastlamıştım. Adam bana okunacak kitapların listesini verdi. Ah, bilmezsiniz, çok ama çok okudum. Listede Platon’un Devlet’i, Ütopya; Bellamy, Herodot, Gibbon, Macaulay, Carlyle, Prescott gibi, Spinoza, Hegel, Kant, Nietzsche ve Schopenhauer gibi filozofların eserleri vardı. Bana Das Kapital’i bile tavsiye etmişti. Adam biraz akıldan sakatmış, kendisi öyle diyordu. Hiçbir şeye inanmazmış, ama
yine de okumak istermiş. Belirli bir amacı olan kitapları severmiş.”
Harry Nilson bir süre hareketsiz durdu. Sonra, “Neden bu kadar dikkatli davranmamız gerektiğini anlıyorsun herhalde,” dedi.
“Partimizde sadece iki ceza vardır: Biri ihtar, diğeri ihraç. Görüyorum ki, partiye girmeyi çok istiyorsun. Ben seni tavsiye edeceğim.
İyi bir gençsin. Bununla birlikte, çoğunluk girmenden yana karar
vermezse giremezsin.”
Jim, “Teşekkür ederim,” dedi.
“Şimdi bana bak, gerçek ismini kullandığın takdirde bundan zarar görecek akraban filan var mı?”
“Bir dayım var, Theodor Nolan. Kendisi teknisyendir. Ama ne
olacak, Nolan isimli adam çok.”
“Evet, çok. Paran var mı?”
“Üç dolar kadar param var. Daha çok vardı, ama cenazeye harcadım.”
“Peki şimdi nerede kalacaksın?”
14
“Bilmiyorum. Artık her şeyle ilgimi kestim. Hayata yeniden başlamak istiyorum. Eskinin herhangi bir şeyini istemiyorum.”
Nilson, portatif karyolanın etrafına bakındı. “Ben bu büroda yatıyorum,” dedi. “Burada yiyip, içip yatıyor ve çalışıyorum. Eğer
yerde yatabilirsen, birkaç gün burada kalabilirsin.”
Jim sevindi, güldü. “Olur. Hapishanede yattığım yer de bundan
daha yumuşak değildi.”
“Yemek yedin mi?”
“Hayır. Aklıma bile gelmedi.”
Nilson biraz gergin bir sesle, “Parana çöktüğümü düşünüyorsan
hiç durma,” dedi. “Bende hiç para yok. Sende üç dolar var.”
Jim güldü. “Haydi canım, boş ver. Gidip biraz kurutulmuş balık,
peynir, ekmek, yarın et pişirmek için de bir şeyler alalım. Ben çok
iyi et pişiririm. Böyle şeyler elimden gelir.”
Harry Nilson, kahvenin kalan kısmını fincanlara boşalttı. “Jim,
yavaş yavaş kendine geliyorsun. Şimdi daha iyisin. Ama nasıl bir
şeyin içine girdiğini bilmiyorsun; ben sana sonra anlatırım; fakat
ne de olsa içine girmeyince anlayamazsın.”
Jim, Nilson’a boş boş baktı. “Sen hiç yükselmeye hak kazandığın halde seni atan, yerine başka birisini alan bir yerde çalıştın mı?
Herkes firmaya bağlılıktan söz ettiği halde bu bağlılığın, milletin
birbirini ispiyonlaması demek olan bir yerde çalıştın mı? Bırak Allah’ını seversen, zaten kaybedecek hiçbir şeyim yok.”
Harry, soğukkanlı, “Nefret ve kinden başka,” dedi. “Bir zaman
gelecek, artık insanlara karşı nefret ve kin beslemediğini görünce şaşacaksın. Bilmiyorum neden böyle, ama bu çoğunlukla böyle oluyor.


Kitabın Künyesi
Bitmeyen Kavga
Yazar: John Steinbeck
Çeviri: Rasih Güran
İletişim Yayınları
1. baskı – Haziran 2021
292 sayfa


John Steinbeck
27 Şubat 1902’de Salinas, Kaliforniya’da doğdu. Çocukluğunda, yaz tatillerinde Salinas civarındaki çiftliklerde çalıştı. Salinas Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1920 ve 1926 yılları arasında Stanford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı bölümünde okudu fakat mezun olmadan okuldan ayrıldı. Uzun süre işçilik yaptı, turist rehberi olarak çalıştı. İlk kitabı Altın Kupa 1929’da yayımlandı. 1930’da Carol Henning’le evlendi. İlk kitabını Cennet Çayırı (1932), Al Midilli (1933) ve Bilinmeyen Bir Tanrıya (1933) takip etti. Satış başarısı yakalayan ve kendisine ün kazandıran kitabı ise Yukarı Mahalle (1935) oldu. Bu yıllarda, Büyük Buhran ve çiftçileri zor durumda bırakan toz fırtınaları Steinbeck’in kitaplarında önemli bir yer tutmaya başladı. Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Gazap Üzümleri (1939) eleştirmenler, okuyucular tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Gazap Üzümleri 1940 Pulitzer Ödülü’ne ve Ulusal Kitap Ödülü’ne layık görüldü. Romanlarının yanı sıra Krizantemler (1937) ve Uzun Vadi (1938) adlı öyküleri yayımlandı. Bu dönemde biyolog Ed Ricketts’le kurduğu dostluk, Steinbeck’e kitap yazmak için maddi ve manevi desteği sağladı. 1941’de biyolog arkadaşına yardım etmek için Meksika’ya gitti ve bu seyahat, kitapları için önemli bir kaynak oldu. 30’lu yılların ikinci yarısında yakaladığı başarıyı, 1942’de yayımlanan Ay Batarken’le sürdürdü. Aynı yıl, Carol’la olan evliliği sona erdi ve Gwyndolyn Conger’la evlendi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaş muhabirliği yaptı. Savaş sonrasında arka arkaya Sardalye Sokağı (1945), Asiler Otobüsü (1947), İnci (1947) adlı kitaplarını çıkardı. 1944 ve 1946’da iki oğlu oldu: Thomas Myles ve John. 1948’de Gwyndolyn’le boşandılar ve 1950’de Elaine Scott’la evlendi. Çılgın Dünyadan Uzak (1951), Cennetin Doğusu (1952), Tatlı Perşembe (1954), Ben Bir Devrimciyim (1954), Pippin IV’ün Kısa Süren Saltanatı (1957), Bir Savaş Vardı (1958), Kaygılarımızın Kışı (1961) yayımlandı. 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Komite, yazarın “duygudaşlık yoluyla yarattığı mizah ve keskin bir toplumsal anlayışla bir araya getirdiği gerçekçi ve yaratıcı üslubu” nedeniyle bu ödülü verdiğini açıkladı. Ardından Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (1962) ve Amerika ve Amerikalılar (1966) yayımlandı. 1966’da, dedesinin de yaşadığı ve hayatını kaybettiği topraklara, İsrail’e seyahat etti. 1968’deki grip pandemisinde, New York’ta, 20 Aralık’ta kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here