Bu kaçıncı öldürülüşüm hain

İki ayda bir yayımlanan edebiyat dergisi Sözcükler, 2015 yılının ilk sayısını, 100. doğum yılı nedeniyle Aziz Nesin’e ayırdı. Dergideki pek çok değerli yazı arasında en çarpıcısı Sivas katliamının Aziz Nesin’in kaleminden anlatıldığı metin kuşkusuz. Nesin’in anbean aldığı eski Türkçe notlardan oluşan yazının tamamını yayımlamamıza izin veren Turgay Fişekçi’ye teşekkür ediyoruz:

Benim nüfusuna kayıtlı olduğum Şebinkarahisar ilçesi eskiden Sıvas’a bağlıymış, şimdi Giresun’a bağlıdır. İnsanlarımız, hiç de Giresunlu deniz insanlarına benzemez, daha çok Sıvaslılara benzeriz yada Sıvaslılar bize benzer. Giresun’dan Şebinkarahisar’a ulaşmak, Sıvas’tan Şebinkarahisar’a ulaşmaktan daha zordur. Şebinkarahisar babamın memleketidir, ben Istanbul’da doğmuşum. Babamın doğum yeri olan Şebinkarahisar’a ilk kez 1957 yılında Sıvas’tan gitmiştim. Ondan sonra dört kez daha Sıvas’a gittim. İlk Sıvas gezimin ürünü, biçok dillere çevrilmiş olan Zübük adlı romanımdır. Yani Zübük hemşerim sayılır.

Sıvas ve dolaylarına her gidişimde pekçok edebiyat gereçleriyle, konularıyla dönmüşümdür. Sıvas tarih ve edebiyat bakımından zengin, ama tarım ve özellikle sanayi bakımından yoksul hatta kısır bir ilimizdir. On yıl öncesine dek bir demiryolu onarım atölyesinden başka sanayi adına bişeyi yoktu. O yüzden Türkiye’nin ençok gurbetçi çıkaran ilidir. Buyüzden Istanbul’u Sıvaslılar doldurmuş ve buyüzden şaka haritasında Istanbul’un bir adı da Sıvastopol olmuştur. Istanbul’a Sıvaslılar öyle dolmuştur ki, Istanbul’un belediye başkanı bile Sıvaslıdır ve buyüzden Istanbul’da iş bulmak için Sıvaslı olmak ana koşul sayılır. Sıvas, kentleşemeyen kentlerimizden biridir. O denli kentleşememiştir ki, bir kırsal bölge dinsel inancı olan Alevilik en çok Sıvas’ta yaygındır. Aleviliğin kentleşmişi Bektaşilik ve Şiiliğin Türkleşmişi de Aleviliktir. Aleviler, Türkiye’de yaşayan insanların gelenek ve görenek ve kültür bakımından en çok Türk olanıdır.

Tarih boyunca muhalefette kalmak zorunda olduklarından, Sünnilerden çok daha hoşgörülüdürler. Bu bakımdan hiçbir dinsel inancım yokken, salt hoşgörülü oldukları için kendimi Alevilere daha yakın bulurum ve bu hoşgörülerinin hep sürmesi için hiçbir zaman iktidara gelmemelerini dilerim.

Pir Sultan Abdal Derneği, çağrılık göndererek beni 4. Pir Sultan Abdal Şenliği’ne çağırdı. Gitmek istiyordum ama ivedi işlerimin yoğunluğu yüzünden gidemeyecektim. Derneğin üyelerinden, hem TYS üyesi Ali Balkız telefon ederek, başka bir zaman da rastlaştığımızda ille bu şenliğe katılmamı rica etti. Bu durumda gitmek zorunda kaldım.

30 Haziran’da uçakla Ankara’ya gittik, aynı gün Ankara’dan arabayla Sıvas’a geldik. 1 Temmuz günü, büyük bir salonda tören başladı. Sahneye gerili bir bezde “4. Pir Sultan Abdal Şenliği” yazılıydı. Doğrusunu söyleyeyim, niçin daha önceki üç şenliğe çağırmamışlardı da, dördüncü şenliğe çağırdılar diye evsahiplerine gönül koydum. Ben bu çağrıya gelirken, kaçıncı şenlik olduğunun ayırdında değildim.

İlk konuşmayı derneğin başkanı yaptı. Ali Balkız sunuculuk yapıyordu. Sonra vali konuştu. Konuşmasından anladığıma göre, böyle zamanda böyle demokrat bir vali Türkiye’de çok seyrek bulunurdu. Demek, Sıvaslılar böyle bir valiye kavuşmuş oldukları için şanslıydılar.

Sonra ben konuştum. Konuşmamda, yöneticileri övmeyi sevmeyen bir yazar olduğumu ama böyle demokrat valileri olduğu için Sıvaslıları kutladığımı söyledim. Ben konuşurken kürsünün üstünde yedi-sekiz ses bandı vardı. Demek konuşmam saptanmıştı.

Neler konuştum? Konuşmaya hazırlıksız gelmiştim. Yine işlerimin çokluğundan hazırlanmak için zaman bulamamıştım. Oysa hazırlıksız konuşmaları hiç sevmem ve bunu dinleyicilere saygısızlık sayarım. Kitaplığımda Alevilik ve Pir Sultan Abdal üzerine bir çok kitabım vardı. Bunlardan birini olsun okumaya zaman bulamadım. Ama elbet Türkiye’nin her gerçek aydını gibi Pir Sultan ve Alevilik üzerine kimi bilgilerim vardı. Daha önceleri, Hamburg’da, Istanbul’da iki kez Hacı Bektaş’ta Alevi-Bektaşi ve Pir Sultan derneklerinin düzenledikleri toplantılarda konuşmuştum. Böyleyken, yine de Sıvas toplantısı için hazırlıklı olmak isterdim. Istanbul’dan uçakla Ankara’ya gelirken, Yeşilköy Havaalanı’nda Asım Bezirci’yle karşılaştım. Onun Pir Sultan Abdal üzerine bir kitabı vardı.

Asım’a, hazırlıksız olduğumu, kitabının yanında olup olmadığını sordum. Yanında olduğunu söyledi ve kitabını bana verdi. Asım’ın Pir Sultan Abdal kitabını uçakta, yol boyunca, Ankara’da gece evde ve Sıvas’ta kaldığım otelde okuyup kitabı Asım’a verdim.

Konuşmamda, alçakgönüllülük göstererek bu durumu belirttim. Sıvas olayları patladıktan sonra gazeteler – salt gerici gazeteler değil – konuştuğum Pir Sultan Abdal’a değgin bişey bilmediğimi, ne diye konuşturulduğumu yazdılar.

Salon tıklım tıklım dolu ve ayakta dinleyiciler vardı. O günkü toplantıda başka konuşmacılar da konuştu. Saz çalındı. Her şey düzgün geçti. Konuşmacılar coşkunca alkışlandı. Kaldığımız Madımak Oteli’ne döndük. Gece, içkili bir restoran aradık. Sıvas’ta restoranlarda, lokantalarda, aşevlerinde, otellerin aile salonlarında içki içmenin yasak olduğunu öğrendik. Daha önceki Sıvas’a gelişlerimde böyle bir içki yasağı yoktu. Bu yasağı, Refah Partili yeni belediye başkanının koymuş olduğunu öğrendik. İsteyen evinde içebilirmiş. Ama dışarda, herkesin görebileceği yerde içki içmek yasak. Bu olaydan beş-altı ay kadar sonra, bir TV kanalında “Ateş Hattı” denilen bir programda Sıvas belediye başkanıyla Sıvas Olayını tartıştık. Orda belediye başkanı kendisinin böyle bir yasak koymadığı yalanını söyledi.

Oysa bu yasağı belediye başkanının koymuş olduğunu biliyordum. TV’de milyonlarca insanın önünde göz göre göre yalan söylediğini söyledim ve bu yalanı söyleyen insanın, hem de belediye başkanları olduğu Sıvaslıların yüzüne nasıl bakabileceğini sordum.

O gece Sıvas’ta içki içilecek biyer aradık. Ancak mahkemeler, davalar sonunda Turizm Bakanlığının izniyle, turistlere ayıp olmasın diye içkili restoranın açılabildiğini öğrenebildik. Bir eski hanın alt katındaki o yere gittik. Gerçekten orda yolları Sıvas’a düşmüş turistler vardı. Oysa benim önceki Sıvas’a gelişlerimde meyhaneler, içkili lokantalar, otellerin içkili restoranları dolu olurdu. Bizim masamızda, benim solumda, ertesi gün (2 Temmuz) Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülecek olan Behçet Aysan vardı. Onu ilk gördüğümü sanıyordum, daha önce Ankara’da Tahsin Saraç’ın evinde tanıştığımızı söyledi, anımsayamadım. Başka kimler vardı?

Masada, karşımda sağda, o gün orda tanıdığım, şair Uğur Kaynar vardı. O da 2 Temmuz günü Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülecekti. Bana bir yayınevi sahibi olduğunu ve şairlerin elyazılarıyla yazılmış şiir kitaplarını yayımladığını, benim de elyazımla şiirlerimi basmak için istediğini söyledi. Bu elyazısı şiir kitaplarını az sayıda bastığını bildiriyordu. Ben de ona yayımlaması için elyazımla şiirlerimi göndermeye söz veriyordum. Yine masanın karşı yanında oturanlar arasında elyazısı şiirler basan yayınevinin ortağı bir genç daha vardı. İlk tanışıyordum. Adını unuttum. Yakılarak öldürülenler arasında o da var mıydı? Bilmiyorum. Oğullarımın yaşlarında gencecik çocuklar, kimisi oğullarımdan çok genç… Daha birileri vardı, ama şimdi zayıf belleğimle onları anımsayamıyorum.

Madımak Oteli’ne dönüp yattık. Ertesi günün sabahı Buruciye Medresesi’nin avlusunda kitap imzalamaya gittik. Medrese avlusunun kapısından girince hemen karşıda bir masada Asım Bezirci kitaplarını imzalıyordu. Sıvaslı okurlarıyla söyleşiyorlardı. Benim imza yerim, avluya girince solda biyerdeydi. Öbür yazar arkadaşların herbiri avluda biyerde kitaplarını imzalamaktaydılar. İmza için başımda bekleyenler kalabalıktı. Bu kalabalıktan aradabir kışkırtıcı dinsel sorular geliyordu. Soruları yanıtlamayı doğru bulmadığım için, en uygun ve en ılımlı ve bana göre en doğru yanıtları vermeye çalışıyordum. Bu kışkırtıcıların bir maraza çıkarmak istediklerini sezinliyor, ama işi otelde kıstırılmış aydınları yakmaya dek vardıracaklarını hiç sanmıyordum. (Evet, her nedense.) Sıvaslıların yiğitliğine değgin bir inanış vardı. Bir ara, önümdeki kalabalıkta bir dalgalanma oldu. Bir adam ilerigeri bağırarak bana saldırmak istiyor, okur kalabalığı da ona engel oluyordu.

Ankara’dan Sıvas’a dek polis korumaları altında arabayla gelmiştik. Sıvas sınırına girince, Ankara korumaları, bizi Sıvas korumalarına devretmişlerdi. Arabada sağ önde, sürücünün yanında Asım Bezirci, arkada arkadaşım ve ben vardık. Koruma arabası bizi izliyordu. Sıvaslı üç korumamız vardı. Sıvas’ta nereye gitsek korumalarımız da bizimle birlikteydi. Yani yakın koruma altındayız. Madımak Oteli’nden Buruciye Medresesi’ne korumaların arabasıyla gelmiştim. İmza isteyen okurların arasına sızmış olan o kışkırtıcıyı, korumalar ordan uzaklaştırdılar. Ordan uzaklaştırılırken herifin sövdüğünü duydum. Biraz sonra korumalar, o günkü izlence gereğince, otele gitmemiz gerektiğini söylediler.

Sevgili Metin Altıok masada tam karşımdaydı. O masada önceden tanıdığım tek kişi olarak onu unutmuyorum. İnsan, biraz sonrasını bile bilemiyor. Sevgili Metin Altıok’un, yirmi saat sonra Madımak Oteli’nde canlı canlı yakılacağını, ama ölmeyeceğini, hastaneye kaldırılıp iki-üç gün daha acılar çekerek kıvrandıktan sonra, gericilerin 37. kurbanı olarak öleceğini nasıl bilebilirdim. Fizik yapısı ince, ruhsal yapısı da incelikli, şair denilince imgelenebilecek, hiç şair görmemiş bir insanın onu ilk gördüğünde “İşte şair bu olmalı” diyebileceği bir insandı. İlk şiir kitabındanberi onun şiirlerini seviyordum. Hele Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, hele hele İpek ve Klabtan, Gerçeğin Öte Yakası kitapları… Dörtlükler ve Desenler adlı kitabı için ona gönderdiğim mektupta, eski şiirlerini daha çok sevdiğimi bildiren mektubu yazmak kabalığını göstermiştim. Sıvas’ta buluştuğumuzda bana o mektubu anımsattı, hem de hiç incinmiş görünmeden… Beni haklı bulmuş muydu? Bilmiyorum. Sıvas’ta onu ilk gördüğümde Zeynep’i sormuştum. Zeynep’le çok iyi arkadaş olduklarını söylemişti. Çok övmüştü Zeynep’i. Ben de bundan çok, ama pekçok mutlu olmuştum. Karşılaşmada Zeynep’i sormamın bir nedeni vardı. Tanıdığımda Zeynep 6-10 yaşlarındaydı.

Bu üç şairin yakılarak öldürülmelerinden sonra Edebiyatçılar Derneği Metin Altıok Kitabı, Behçet Aysan Kitabı, Uğur Kaynar Kitabı adlarıyla üç kitap yayınlamak değerbilirliğini gösterdi. Metin Altıok Kitabı’nda, Metin Altıok’un 1986 yılında kızına yazdığı mektubu okudum ve Zeynep’in babasıyla çekilmiş fotografını gördüm. Ah, ne çok coşmuştum. Ankara’daki görüşmelerimizde, kültürel ve toplumsal çalışmalarımızda görev almak istediğini söylemişti. Bilar’a salık verdim, sanırım, Bilar’ın öğretim kadrosunda ve Aydınlık gazetesinin yazı kadrosunda yer almıştı. Edebiyatçılar Derneği’nin yayınlarından kitapları çıkan üç şairin, Madımak Oteli’nin merdiven basamaklarında birarada çekilmiş resmi var. Resimde onun da elinde savunma silahları var: Behçet’in önünde yangın söndürme aleti, Uğur’un elinde seçemediğim bişey, Metin’in elinde de saplı badana fırçası yada temizlik fırçası… Metin’in savunma silahını gördüğümde, “Bir şairin silahı da ancak işte böyle olur” demiştim.

Bu silahlarla, saldırganlara karşı, kendilerini ve bizi kurtaracaklardı. Ben imza masasında otururken, yerel gazetelerden bikaçını getirip gösterdiler. 1, 2 Temmuz ve daha önceki günlerin gazeteleriydi. Benim aleyhime kışkırtıcı yazılar vardı. Otelin ve içinde kuşatılmış bulunan 37 aydının cayır cayır yakılmasından ve 60 insanın yaralanmasından sonra, hemen hemen bütün gazeteler, radyolar ve TV kanalları, benim 2 Temmuz günü Sıvas’taki konuşmamın kışkırtıcılığının neden olduğunu yazdılar. Neye dayanarak böyle söylüyorlardı? Sıvas’ın, 2 Temmuz günlü – yani benim konuşmamın ertesi günü –- çıkan yerel gazeteleri de içinde, hiçbir gazetede benim Sıvas konuşmam yoktu. Öyleyse nerden çıkarıyorlardı benim Sıvas halkını kışkırtıcı, İslam’ı küçültücü, aşağılayıcı sözler söylediğimi?

Yaşamımın hiçbir döneminde, İslam dinini ve Müslüman dindarları aşağılayıcı, küçültücü bir söz söylemediğim gibi, İslam’dan başka göksel dinleri, çoktanrılı dinleri, Uzak Doğu dinlerini, puta tapanları, ateşe tapanları, doğa güçlerine tapanları, kısacası neye inanırsa inansın hiçbir inancı ve inanç bağımlılarını aşağılamadım. Ama kendimin dinsiz ve Tanrısız olduğumu da yadsıyarak ikiyüzlülük yapmadım, yalancılık yapmadım. Bütün dinlere ve elbet bu arada İslam’a da saygılı olduğumu, bunu korkudan değil, insan ve insana saygılı olduğumdan böyle düşündüğümü söyledim. Sıvas’taki konuşmalarımda da, bütün dinlere ve elbette Müslümanlara da saygı belirttim. İnsana saygım olduğu için insanın inançlarına saygım var ve insanların da benim inançsızlık özgürlüğüme saygısı olması gerekir. Benim için dinsel inanç, Tanrıyla insan arasındaki, başkalarının karışmaması gereken bir özel ilişkidir. Korumalarımın arabasıyla Madımak Oteli’ne geldiğimde dahaca öğle ezanı okunmamıştı. O günlerde Aydınlık gazetesi başyazarıydım ve gazeteye hergün başyazı yazıyordum. Başyazımı gazeteye faks geçecektim. Yazmaya başladım.

İşte o sırada dışarda gürültü patırtı başladı. Ben o gürültü patırtı arasında odamda başyazımı bitirmiştim. Faksa vermeleri için otel resepsiyonuna gönderdim. Faksın verilemediği, hatların bozulduğu haberi geldi. Dışardaki gürültü gittikçe artıyordu. Asım Bezirci bikaç arkadaşla geldi. Durumu basına bir bildirgeyle bildirmemizin gerektiğini söyledi. İyi olacağını söyledim. Bildirgeyi yazmamı benden bekliyorlardı. Bezirci’ye bildirgeyi kendisinin yazmasını söyledim. Bildirgeyi yazmak için lobiye indiler. Az sonra iki sözcük düzeltme yaptım. Onlar da bu basın bildirgesini faks işlemediği için otel dışına iletemediker. Bu bildirgenin kimde kaldığını bilemiyorum. Bulunursa önemli bir tarihsel belgedir.

Bundan sonra dışarı çıkmak olanağı kalmamıştı. Taşlar. Yarı karanlık (loş) bir arka odaya geçtik. Taşlar. Silahlananlar. Kovalarca su. Merdivenlerde savunma örgütlenmesi. Bir saldırı. Püskürtüldü. Odada. Kadınlar başlarını elleri arasına almışlar. (Oyun yazmıyorum.) Beni odadan dışarı çıkarmaya çalışıyorlar. Bir aralık. Ben gardrobun tepesine tüneyeceğim. Battaniye ile örtecekler.

Lütfü Kaleli.
Gencecik kız çocukları, yirmi-yirmiiki yaşlarında var yok. Odada.
Bu sesler nedir? Askerlerin kalkanları, candarma kalkanları. Artıyor.
Kalkana filan benzemiyor.
Cevat Geray, karısı.
Beni kaçırmaya çalışıyorlar.
Sanıyorum ki onlar, salt benim için bu saldırının yapıldığına içtenlikle inanıyorlar.

Ben kaçıp gitsem kurtulacaklarını sanıyorlar. Böyle de düşünmekte haklılar. Çünkü Aziz Nesin’e mezar olacak diye bağırıyorlar. Ben de onlara, “Sizi bırakıp kaçamam” diyorum. Bıraksam da bırakmasam da kaçamam. Ben olmasam kurtulacakları umudu var onlarda. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, hâlâ içimde şöyle yada böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı var. Buyüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyorum. Önce validen telefon. Bizi burdan aldırtın, aldırtabilirsiniz…

Müthiş bir çığlık, kadın çığlığı… Sonra korkunç bir sessizlik. Evet ölüm sessizliği…
Kısa sürüyor.

* * *

– Kimden şikâyetçisiniz?

Öyle sezinliyorum ki: istiyorlar ki itfaiye erinden, polisten, belediye korumasından, belediye başkanından şikayetçi olduğumu söyleyeyim ve bu iş böylece kapansın.

Birey olarak hiçkimseden yakınmadım; birey olarak hiçkimse tekbaşına suçlu değildir. Ama, Atatürk’ün ölümünden sonraki bütün hükümetler, en sonuncusu şimdiki hükümet ençok olmak üzere, basamak basamak suçludurlar. En sonuncu hükümet en suçlu olandır.

Gazetelerin yazdığına göre, 10 bin insan, 2 Temmuz günü Sıvas’ta sekizbuçuk saat şeriat isteriz diye bağırmıştır. Sekizbuçuk saat, Madımak Oteli’nde kapana sıkıştırılmış gibi biz devleti bekliyorduk.

Bir minübüse bindirildim. Sivil giyimli polisler vardı. Minibüste bir polis beni hâlâ tekmeliyor ve yumrukluyordu. Bayılmamıştım, ama kendimde de değildim. Arkamda duran biri, ceketini çıkarıp kan akan başımın altına koydu. Bu adamı sivil polislerden biri sanıyor ve içimden polis de olsa insan diye geçiriyordum. Başımın altına ceket değil kazak konulduğunu, bu kazağı da polisin değil Lütfü Kaleli’nin koyduğunu bir hafta sonra öğrenecektim. Yolda nereye götürüldüğümü soran sesler duyuyordum. Bunları, beni sevenler soruyor sanmaktaydım. Nereye götürüldüğümü söylemiyorlardı. O yığın, arkamdan yetişip götürüldüğüm yerde beni öldürebilirler, yangının yapamadığını yaparlar diye.

Hastanede, sanırım üniversite hastanesiydi, tişörtümü, üstümdeki gömleğimi önden makasla yada neşterle kestiklerini ayrımsamamıştım. Beyaz doktor gömleği giydirirlerken ancak ansıdım. Sivil giysili iki kişi geldi. Biri babacan davranışlı sivil biri. Havaalanına götürüleceğimi söyledi. Tekerlekli karyoladaydım. Enjeksiyon iğne yaptılar. Başımdaki iki yaradan birine tampon koydular, öbürünü ilaçladılar. Serum ve oksijene bağladılar. Çevremde doktorların ve hastane işgörenlerinin konuşmalarını duyuyor, ama ne dediklerini anlamıyordum. Hastanede asansörle kaçıncı kat olduğunu bilmediğim biyere çıkardılar ve bir odaya alındım, tekerlekli hastane yatağına yatırdılar. Kaçıncı kata çıkarıldığımın söylenmemesi yolunda uyarı duydum. Hâlâ, arkamdan yetişecek bir canavarın beni öldürmesini istemiyorlardı.

Sedyeye alındım. Yine asansörden aşağı indirildim. (O iki kişiye, nerde olduğunu bilmediğim arkadaşımın adını söyledim. Lütfen nerede ve nasıl öğrenip bana bildirebilirler miydi?) O babacan olan assubay not etti. Merak etmeyin bildiririm dedi. Madımak Oteli’ndeki o son çığlık ve arkasından ölüm sessizliği… Yaşıyor muydu? O, Sıvas’a isteyerek gelmişti. Ama ben getirmiştim onu. Yangında onu yitirmiştim. Ama yangına dek yiğitçe bir sınav vermişti. Unutulmaz bir sınav. Şimdi onun nerde olduğunu bilmiyordum.

Askeri havaalanına geliş. Komutanlık karargahına varış. Komutan bir albaydı.

Albayın odasında yemek ve çay. Kahve önerisi…

– N’olacak? diye sordum.

Beni Ankara’ya götürecek olan helikopter havaalanında bekliyordu. İçişleri Bakanı ve daha başka bakanlar bu helikopterle Sıvas’a gelmişlerdi. Söylendiğine göre, aynı helikopterle hepbirlikte Ankara’ya dönecektik.

Televizyonda haberlerin verileceği saate yakın albay TV’yi açtırdı. Demek saat 11. Haberlerde o saate dek öldükleri bilinenlerin adı verildi. Arkadaşımın adı yok. Albaya arkadaşımın adını verdim ve araştırmasını rica ettim. Az sonra haber geldi. Ölenlerin arasında ve hastanedekiler arasında yoktu, ama nerde olduğu bilinmiyordu.

Haberlerde benim için bomba gibi bir haber patladı. İçişleri Bakanı diyordu ki, Sıvas’ta 2 Temmuz tarihindeki olayların nedeni, Aziz Nesin’in Sıvas halkını kışkırtıcı konuşmasıydı. Odada albay ve daha birkaç subay ve assubay vardı.

– Yalancı! diye bağırdım.

Biraz sonra albay, kızının benim kitaplarımı ve beni çok sevdiğini, onun adına imzalamam için iki kitap alıp getirdiğini söyledi. O iki kitabı nasıl bir adama yazısı yazarak imzaladığımı anımsamıyorum.

İçişleri bakanıyla aynı helikopterde gideceğimiz için çok seviniyordum. Çünkü, benim için yüzüne karşı, “Yalancı, alçak!” diye bağırma fırsatı doğacaktı. Bu bakan, neye, hangi kanıta, belgeye, veriye dayanarak Sıvas halkını benim kışkırttığımı söylemiş ve Türkiye kamuoyunun düşmanlığını üzerime çevirmişti? Benim Sıvaslıları kışkırtarak bu toplu kıyıma neden olduğumu salt içişleri bakanı değil, başbakan, ana muhalefet partisi genel başkanı ve kalp ve beyin ameliyatına girmemden önce bana telefonda, “Siz benim dostumsunuz. Sizin için ne yapabilirim?” diyen cumhurbaşkanı da, içişleri bakanından duydukları yalanı yinelemişlerdi.

Eski Türkçe’den çevrimyazı: Salih Bora – Esin Pervane
Sözcükler Dergisi, sayı: 53, Ocak-Şubat 2015

(http://kitap.radikal.com.tr/, 31.12.2014)

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Dergiler
“Roboski Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak: İstenmeyen Çocuklar”

Türkçe ve Kürtçe çift dilli hazırlanan kitap "İstenmeyen Çocuklar", Roboski Katliamı'nı unutturmamak için Müge Tuzcuoğlu tarafından derlendi. Tuzcuoğlu ile kitabı,...

Kapat