Edebiyat ve Bilim – Aldous Huxley

Edebiyat ve Bilim“Edebiyatın ve bilimin işlevi nedir, psikoloji nedir, yazınsal dilin doğası nedir? Edebiyatın işlevi, psikolojisi ve dili, bilimin dili, işlevi ve psikolojisinden nasıl ayrılır? Edebiyatla bilim arasındaki bağıntı geçmişte nasıldı? Şimdi nasıldır? Bu bağıntı gelecekte nasıl olabilir? Sanatsal yönden konuşulursa, edebiyat insanının gelecek yüzyılların bilimine katkısı nasıl olmalıdır?
Bu kitapta yanıtlamaya çalışacağım sorular işte bunlar olacaktır.”
Aldous Huxley

Yaşadığı dönemlerdeki özgürlükçülüğün sonsuz evrensel hümanizmlerini takip eden Huxley, özgürlükler anlayışı ve yaşamı ile modern sonrası edebiyatı ve sanatları derinden etkilemiştir.
Huxley’e göre edebiyat ile bilim farklı kültürleri temsil eder.

İşte Edebiyat ve Bilim, hem Edebiyat ve beşeri bilimler ile Bilim ve teknoloji ilişkisini, hem de bu iki kültür arasındaki çatışmanın tarihini incelemektedir. Bu deneme, aynı zamanda hümanistik değerlerle bilimsel süreçlerin uygun sentezlerle nasıl birlikte geliştirilebileceğine ilişkin öneriler sunuyor.

(Tanıtım Bülteninden)

KİTAPTAN BİR BÖLÜM
1

Snow ya da Leavis mi? İki Kültürün [The Two Cultures] ılımlı, kimsenin dikine gitmeyen bilimselliği mi, yoksa zorlu ve kaba, harfi harfine ahlâkçı edebiyatçılığa dayanan Richmond Dersleri mi? Eğer başka bir seçenek olmazsa çok fena yanılıyoruz demektir. Ama bereket versin bunun orta yolları da var; her iki konuya da kendi sözsahiplerin-den daha gerçekçi yaklaşılacak yollar bulunmaktadır. Bu alanda konuyu savunmakta olan yalnızca bu iki kişinin ol-madığını unutmamak gerekir; bunlar yalnızca şu ânda adı çıkmış olan o iki kişidir. Bu bilim alanında çok uzun bir dönem şu ya da buna ilişkin konularda bir sürü ateşli tar-tışmacılar olmuştur; çok uzun bir dönem içinde de birbiri-ne karşıt güçleri uzlaştırmak kaygısıyla tutuşan ya da en azından düşmanca olmak yerine ortakyaşarlık çerçevesin-de müzakere eden arabulucular da olmuştur. Çok sayıda yabancı dil, İngiliz Edebiyatı, sosyoloji, tarih gibi bilim dallarıyla bezenmiş bir bilimsel öğretimi öncelikle savu-nan T. H. Huxley anımsanabilir; bu düşünce daha önce Caltech [California Teknoloji Enstitüsü] tarafından destek-lenmişti ve buna şimdi de MIT [Massachussets Teknoloji Enstitüsü] damgasını vurmaktadır. Birincil olarak, hüma-nist ve izledikleri hiç de Yunan kokmayan dünyada yaşa-makta olduklarını anımsatan yeterli derecede bilimle be-zenmiş apaçık bir klasik öğretimi ele alan Matthew Arnold akla gelebilir. “İnsanın kıllı, dört ayaklı, kuyruklu davranış-ları … şimdiki insanlardan çok farklı olan belki de en uzak atasının doğasında bile insan değerlerinin daha sonra geliş-mesi için gizlenmiş” durduğuna Huxley, tıpkı Arnold gibi kesinlikle inanmış olmalıydı. Buna karşın, “bu kıllı atamı-zın doğasında, aynı zamanda, Yunanca için bir gereksinim olduğunu” imleyen daha sonraki sonucu benimsemedi; bunun yerine, başkalık taşıyan bu tinsel zorunluluğun bi-limsel yöntemler ve sonuçları olduğu düşüncesini yeğledi.

Huxley’in, ‘kültürün Levit’i’ dediği baş temsilci ile ‘zavallı hümanistlerin bazen onun Nebuchadnezzars’ı*(Babil Krallığı’nı yöneten krallardan Keldani Hanedanı’na mensup olanların ortak adı. –ed.) gö-züyle baktıkları baş temsilci arasındaki seksen yıldan beri devam eden tartışma boyunca, bilim ile edebiyata, bilim karşıtı edebiyata ilişkin çok şeyler yazıldı. Tartışmaya en yeni katkı, Profesör Lionel Trilling ile Doktor Robert Op-penheimer tarafından geldi. Hayran kalınacak kadar sağ-duyulu yazdığı, Commentary’nin Haziran 1962 sayısında-ki makalesinde Profesör Trilling, Leavis-Snow arasındaki tartışmayı özetler ve Akıl, kültür, edebiyat ve bilim arasın-daki ilgiden iyi niyet ve incelikle sözeder. Dr. Oppenhe-imer’ın yazısı “Bilim ve Kültür” Encounter’da, 1962 yılın-da yayınlandı. Sağlam, güvenilir, ama özellikle pek özgün olmayan bir makaleydi bu, çünkü nasıl olduğu belirsiz bir dille, Eddington’un 1930’larda söylediklerini söylüyordu

– bunlar gerçekten de, sanata değer veren, özel bir yaşamı olan, halkın rahatını gözeten akıllı uslu herhangi bir fizik-çinin hiç de öyle söylemeyeceği şeylerden değildi. Bilim ile kültüre ilişkin bu düşünceler, ne yazık, Profesör Tril-ling’in düşünceleri gibi, aydınlatıcı olmak yerine çok soyut ve çok geneldir. Daha sonraki paragraflarda, bu çok tartı-şılan konuyu Oppenheimer ve Trilling’den, Leavis ve Snow’dan ve büyük tartışmayı başlatan Viktorya Çağı bil-ginlerinden daha somut olarak ele almaya çalışacağım. Edebiyatın işlevi nedir, psikoloji nedir, yazınsal dilin do-ğası nedir? Edebiyatın işlevi, psikolojisi ve dili, bilimin di-li, işlevi ve psikolojisinden nasıl ayrılır? Edebiyatla bilim arasındaki bağıntı geçmişte nasıldı? Şimdi nasıldır? Bu ba-ğıntı gelecekte nasıl olabilir? Sanatsal yönden konuşulur-sa, yirminci yüzyıl edebiyat insanının yirminci yüzyıl bili-mine yapacağı katkı nasıl olmalıdır? Yanıtlamaya çalışaca-ğım sorular işte bunlar olacaktır.

Bütün deneyimlerimiz kesinlikle kendimize özeldir; ama bazı deneyimler diğerleri kadar kendimize özel değildir. Onlar bazı benzer koşullar altında daha az özel hale gelir-ler; normal insanların çoğu bu deneyimleri kazandıktan sonra, sözlü ya da yazılı olarak anlatınca, öncekine çok benzer bir biçimde bunlara inanılır ve bel bağlanır.

Deneyimlerimizin çok daha fazla özel olanlarına ilişkin böyle açıklamalar yapılamaz. Örneğin, yanan bir evi izle-yen insanların görsel, işitsel, koklama duyusuyla ilgili de-neyimleri büyük bir olasılıkla birbirine benzer. Bu yangının nedenlerini genel olarak tutuşup ateş alma yolları ve elde-ki veriler doğrultusunda mantıksal bir çerçeve içinde dü-şünmeye çalışan bir grubun entelektüel deneyimleri de bu-na benzer. Bir başka deyişle, duyu izlenimleri ve mantık-sal düşünce süreçlerine ilişkin deneyimler başkalarıyla paylaşılamayacak kadar gizli değildir. Ama şu yangını iz-lemekte olan bizimkilerin duygusal deneyimlerine şimdi yeniden bir göz atalım. Gruptan bir kişi seksüel bir zevk duyumu, bir başkası estetik bir duyum, bir başkası yılgı ve korku, gene başka gruplardan insanlar da insan sevgisi ya da insanlık dışı çılgınca bir neşe duyumsaması alabilir. Bu izlenimlerin birbirine bütünüyle benzemediği kesin ve apaçıktır. Bu anlamda, bunlar duyusal izlenimlerden ve mantıksal düşüncelerin zihinsel izlenimlerinden daha özeldir.

Şu ândaki bağlamıyla bilim, daha kamusal olan insanî deneyimleri araştırma, düzene sokma ve anlatma aracı ola-rak tanımlanabilir. Daha az dizgesel olarak, aynı zamanda, edebiyat da bunun gibi kamusal deneyimlerle ilgilenir. Buna karşın, onun ilgilendiği ana konular, insanların çok daha özel olan ve kendi başlarından geçen özel deneyim-leri, –böyle– duyumları alan kimselerin özel dünyaları ara-sındaki etkileşimler, bilinçleri yerinde olan kimseler, nesnel gerçekliğin kamusal evrenselliği, toplumsal gelenekler ve her ân erişilebilen el altındaki bilgilerdir.

3

Bilim insanı başkalarının çok daha kamusal ve kendisinin özel deneyimlerini gözlemler, onları kendi kültür toplu-mundaki bireylerce anlaşılabilen sözel ya da matematiksel herhangi bir dil içinde kavramlaştırır, bu kavramları kolay-ca anlaşılabilir mantıksal bir dizge içinde birbiriyle ilişki-lendirir; sonra bu kavramların “işlemsel tanımlarını” [“operational definition”] doğadaki dünyada arar ve ken-di aklını ve mantığını kullanarak vardığı sonuçları, olayların bazı yönlerinin “orada olması” temeline göre deneyler ve gözlemlerle kanıtlamaya çalışır.

Edebiyat insanı da, kendi kendinin ve diğer insanların doğa, kültür ve dil dünyası içinde başlarından geçen olay-larda çok daha kamusal olan deneyimlerinin gözlemcisi, düzenleyicisi ve iletişimcisidir. Belli bir açıdan bakılırsa böyle deneyim yapıları bilimin birçok dalının ham madde-sini oluştururlar. Bir sürü şiirin, birçok tiyatro oyununun, romanın ve deneme yazılarının da ham maddeleri vardır. Ama bilim insanı kendisinin ve diğer insanların kazandığı çok özel deneyimlerin gösterdiği dünyaları göz ardı etmek için elinden geleni yaparken, edebiyat insanı yalnızca ka-musal olanla kendisini uzun süre sınırlayamaz. Ona göre, dışarıdaki gerçek, iç dünyanın özel deneyimleriyle sürekli ilişki içindedir; genel mantık ölçütleri bireyin özel duygu ölçütlerine dönüşmüş; çılgın bir bireysellik geleneksel kültürün kabuğunu çatlatmıştır. Üstelik edebiyat sanatçısı-nın konusuna olan yaklaşımı bilim insanının aynı konuya olan yaklaşımından çok farklıdır. Bilim insanı belli bir sa-yıdaki olayı gözlemler (incelediği olayları kontrol ettikten sonra), bunların ışığı altında bütün diğer benzer durumları da inceler ve çözümlerini sağlar, bütün aynılık ve benzer-likleri bir kenara yazar ve bunlardan bir genelleme soyut-layıp çıkarır. İlgilendiği ana konu hiç bilinmedik bir olay değildir, ama verili bir sınıfa giren tüm durumların “adla-narak anlamlandırılabileceği” soyutlanmış genellemeler-dir. Edebiyat sanatçısının deneyimlere –çok daha kamusal deneyimlere olan– yaklaşımı çok farklıdır. Yinelenen dene-yimler ve kullanılabilen deneyimlerden elde edilen genel-lemelerden yapılan soyutlamalar onun işi değildir. Onun yöntemi bireysel durumlar üzerinde yoğunlaşmak, sonun-da olayların sonunu apaçık görebilmek amacıyla bakmak-tır. Somut olan şey, özel, kamusal ya da kişisel evrenselli-ğe açılan bir penceredir. Kral Lear, Hamlet, Macbeth gibi oldukça çok bireysellik kazanmış kişilere ilişkin o tüyler ürpertici üç öykü ayrı bir durumdadır. Ama sürekli yenile-nen ve olması olanaksız, umulmadık olayların özel ve ka-musal deneyimleri içindeki dünyalarda geçen olayları yaz-masıyla Shakespeare dramatik düzeyden kozmik düzeye, politik düzeyden duygusal ve ruhsal düzeye, insanlık tara-fından bilinen her şeyden tanrısal ve bilinmeyen şeylere kadar aydınlatıcı tüm gerçeği görmüş, şaşırtıcı bir biçimde bize de göstermiştir.

Fiziksel bilimler, araştırmacıların dikkati nesnelerin bü-tün olarak görünmesinden güzel görünmelerine, duygular tarafından bilinçaltına gönderilen kavramlardan eksiği ol-mayan ve bozulmamış, görünmez varlıkları ancak analitik akıl yoluyla yapılan çıkarımlarla sezilebilen kavramlara, nitelikten niceliğe yönelince ilerlemeye başladılar. Fizik-sel bilimler “nomotetik” üzerine kurulmuştur; açıklayıcı kanunlar düzenlemek isterler ve bu kanunlar altyapıların gözle görülemeyen ve elle dokunulamayan, kavranama-yan durumlarıyla ilgili oldukları zaman çok aydınlatıcı ve yararlı olurlar. Bu gözle görülemeyen, elle dokunulama-yan ve kavranamayanlar betimlenemez, çünkü onlar hemencecik sonuç veren deneyimlerin konusu değildir; on-lar yalnızca sıradan görünümlü bir deneyim düzeyinden edinilen çıkarımlarla tanınırlar. Edebiyat “nomotetik” üze-rine kurulmamıştır, ama “idiyografik”tir; onun ilgi alanı düzenlilik ve betimleyici kurallar değil, bütün olarak algı-lanan şeylerin sezilebilen özellikleri ve görünümlerinin betimlenmesi, farklılıklar, karşılaştırmalar, yargılar, kayıt-lanan veriler ve asılları, ve son olarak da, nesnelerin varlık-ları ve “olmaklık”* [istigkeit] durumu, düşüncelerdeki Dü-şünce-Olmama durumu, sürekli yenileme ve sürekli yok etmenin sonsuzluğu içinde zamana bağlı olmayan bir Öy-lelik’tir [suchness].

Edebiyatın ilgilendiği dünya, içinde insanların doğdu-ğu, yaşadığı ve sonunda öldüğü dünyadır; içinde insanların sevgi ve tiksinti duyduğu, yenilgiyi ve parlak başarıyı, umut ve umutsuzluğu tattığı dünyadır; acılar, eğlenceler, sağduyu, delilik, akıllılık, aptallık, bilgelik dünyasıdır; top-lumsal baskılar, kişisel tepkiler, tutkulara karşı mantık, iç-güdü ve gelenekler, paylaşılan dil ve paylaşılmayan duygu ve duyum, doğuştan gelen farklılıklar ve kurallar, roller ve baskın kültür tarafından dayatılan ağırbaşlı ya da gülünç tö-renlerdir. Her insan bu çok çeşitli dünyayı ve (daha ziyade birçok kez kafası karışık biçimde) kendisinin de bu çeşit-lerden hangisinden olduğunu anlayamadığını bilir. Üstelik kendi kendisiyle bir benzeşim kurarak, başka insanların nerede olduğunu, neler duyumsadıklarını ve nasıl davrana-bileceklerini saptayabilir. Kendine özgü bir birey olarak bilim insanı, var olan insan soyunun [race] yaşamakta ve ölmekte olduğu çok yüzlü bir dünyanın içinde yer almak-tadır. Ama profesyonel bir kimyacı, fizikçi ya da fizyolog olarak o, bütünüyle bambaşka bir evrenin içinde –verili görüngülerin [appearance] evreninde değil de, çıkarımlar-la saptanmış güzel yapıları olan bir dünyanın, eşi olmayan olaylar ve farklı nitelikler dünyasının değil de, nicelikli dü-zenlilikleri olan bir dünyanın– yaşamakta olan bir bireyi-dir. Bilgi kudrettir ve benzer bir paradoksla, bu kesinleş-memiş bilgiler, soyutluklar ve çıkarımlar dünyasında neler olduğu konusunda saptayabildikleri bilgiler ile bilim in-sanları ve teknolojistler ellerinde bulundurdukları geniş ve gittikçe artan, yöneten, deneten ve gereğinde değiştiren güçleriyle öncelikle insanların içinde yaşamak zorunda ol-dukları çok değişken görüngüler dünyasını değiştirme gü-cünü kazanmışlardır.

Her bilimin kendisine özgü bir bilgi çerçevesi bulunur. Fiziğin verileri bir düzende; kuşbilim (bu bilim nomotetik ve idiyografik olmaktan daha çok, geneldir) verileri başka bir düzende, çok değişik olarak ayarlanmıştır. Kendi bü-tünlüğü içinde bilim için varılması istenen son hedef, –simgesel düzey ve görünmezliğin ve kavranamazlığın bi-leşimlerinden çıkarılan güzel yapılar bakımından– içinde dünyanın en büyük çoğulluğunun birlik gibi bir şeye indir-gendiği ve birbiri sıra gelen birbirine benzemeyen pek çok çeşitli olayın bir düzene girdiği ve bir mantık düzeni için-de basitçe sıralandığı monistik bir sistemin yaratılmasıdır. Bu hedefe ne zaman ulaşılıp ulaşılamayacağı daha sonraya kalmıştır. Şu ânda, her birinin kendi kavramsal eşgüdüm-leri, açıklama biçimleri olan çeşitli bilim dallarımız bulun-maktadır.

Edebiyat insanı, farkına varılabilecek derecede edebi-yatçı olduğu zaman, olayların benzersizliğini anlar, dünya-nın çeşitliliğini ve çok katmanlılığını benimser, kökten ge-len eksiklikleri bilir, onun kendi düzeyi içindeki işlenme-miş, kavramlaşmamış varlığına inanır ve sonra da yüzün-de belirsiz, çok anlamlı ve gizemli görünümler taşıyarak çağrıya uyar, bunu benimsedikten sonra, oldukça iyi dü-zenlenmiş ve anlam yüklü sanat yapıtlarındaki kişisel var-lıkların belli bir biçime sığmayan eşsizliğinin dökümünü yapmanın paradoksuyla kendini anlatır.

4

Her dilde, bireyin kendine özgü deneyimlerini anlatmak ve iletmek için önceden hazır ve basmakalıp sözcük dağar-cığı vardır. Konuşmasını bilen herkes, “Korkuyorum.” ya da “Ne güzel!” diyebilir ve bu sözleri duyanlarda nelerden söz edildiğine ilişkin kabaca, ama çoğu kez, yeterli ve be-lirli bir fikir oluşur. Kötü edebiyat (özel düzeydeki anla-mıyla kötü, –çünkü sözüm ona bilim ve insanın daha kamusal deneyimleri ile ilgili– oldukça da iyi olabilen); kötü edebiyat, her gün kullanılmakta olan Ne hoş! ve Kor-kuyorum! tümcelerinin ortalama anlam değerlerinden da-ha öteye gidemez. İyi edebiyat –özel düzeydeki anlamıyla iyi– yerini sıradan dilde belirsizliği ve özensizliği, çok da-ha ince bir zekâyı yansıtan ve çok daha etkileyici anlatım-lara bırakır. Edebiyat insanının tutkusu anlatılamayanı an-latmak, sözcüklere daha önce verilmemiş anlamlar yükle-yerek konuşmaktır. Bunun nedeni, her sözcüğün soyut ol-ması ve onların belli bir sınıfta bilinen deneyimlerinin özelliklerini simgelemeleridir. Eşi benzerleri olmayan de-neyimleri oluşturan, ortalamadan daha çok, sapma duru-mundaki öğeler, donuk ortak dilin dışında kalırlar. Ama edebiyat sanatçısının iletmek istediği de insanın tam tamı-na işte bu çok daha kendine özgü deneyimleridir. Sıradan dil bu amaç için tümüyle yetersizdir. Her edebiyat sanatçı-sı, günlük dilin sözcüklerinin ve sözdiziminin hiç değilse birazıyla bile açık açık iletip anlatamadığı deneyimleri ilet-mek için, bir çeşit olağanüstü bir dil bulup ödünç almak ya da yaratmak durumuna düşer. Alanınıza sözcüklerin tam

Kitabın Künyesi
Edebiyat ve Bilim
Aldous Huxley
Epos Yayınları / Bilim-Felsefe-Politika Kitapları
Türkçe
102 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 20 cm
İstanbul, 2016
ISBN : 9786054822188
Yayına Hazırlayan : M. Serdar Kayaoğlu
Çeviri : Ünsal Özünlü

Yorum yapın

Daha fazla Bilim, Felsefe, Politika
Milgram’ın İtaat Deneyi nedir?

Milgram Deneyi, insanların erk sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde istekli...

Kapat