Görünürlük Tuzağı: Otizm Aktivizmi Bir “Demokratik Dürtü” mü, Yoksa Gerçek Bir Siyaset mi?
Jodi Dean, çağdaş siyaseti sarsıcı bir tespitle eleştirir: “Siyasetimiz, kendimizi görünür kılmak için yapılan sonsuz girişimlerden ibarettir.” Bu cümle, bugün Türkiye’de otizm ve engelli hakları adına yürüttüğümüz aktivizmin tam kalbine saplanan bir iğne gibidir.
Peki, biz gerçekten haklarımızı mı talep ediyoruz, yoksa “hak talep ediyormuş gibi görünmenin” verdiği o melankolik zevkin içinde mi hapsolduk?
1. “Mavi Işık” ve İdeolojik Fantezi: Siyasetsiz Bir Siyaset
Her Nisan ayında binaları maviye boyuyoruz, otizm farkındalığından bahsediyoruz. Jodi Dean’in deyimiyle bu, bir **”siyasetsiz siyaset fantezisi”**dir. Herkes otizmlileri “seviyor”, herkes “farkında”, herkes “duyarlı”. Kimse kendini rahatsız hissetmiyor. Masada herkese yer var ama masada ne dağıtıldığı, bütçeden eğitime ne kadar pay ayrıldığı, devletin bakım yükümlülüğünü neden ailelerin (özellikle annelerin) omuzlarına yıktığı konuşulmuyor.
Bu “farkındalık” ortamında, kapitalizme olan bağlılığımız engelli haklarına olan bağlılığımızla yer değiştiriyor. Bir sivil toplum kuruluşuna bağış yapmak veya sosyal medyada bir görsel paylaşmak, bizi “etik duyarlılık” tatminine ulaştırıyor ama yapısal eşitsizliğe dokunmuyor.
2. “Biliyorum Ama Yine De”: Otizmde Demokratik Hadım Edilme
Engelli hakları savunucuları olarak sık sık şu paradoksu yaşıyoruz: Devletin eğitim sisteminin yetersiz olduğunu, bakım evlerindeki şiddeti, istihdamdaki dışlanmışlığı biliyoruz; ama yine de bir imza kampanyasının, bir meclis komisyonu toplantısının veya bir bakanlık görüşmesinin her şeyi çözeceğine dair o demokratik fanteziye tutunuyoruz.
Dean’in Žižek’ten ödünç aldığı bu yapı, solun (ve hak savunucularının) hadım edilmesidir. Bir düşman belirlemekten (örneğin; engelliliği bir yük gören neoliberal ekonomi politikaları veya bakım emeğini sömüren patriyarka) kaçınıp, sürekli bir “kapsayıcılık” nakaratı mırıldanıyoruz.
3. Hedefe Ulaşamamanın Tadı: Demokratik Dürtü
En acı verici kısım burası: Dürtü. Lacan’dan mülhem, dürtü hedefe ulaşmakla değil, hedefin etrafında dönüp durmakla ilgilidir. Otizm aktivizminde bizler;
- Dilekçeler imzalayıp posta kutularını dolduruyoruz.
- Twitter hashtag’lerinde en tepeye çıkmaya çalışıyoruz.
- “Nasıl bu kadar vicdansız olabilirler?” diye şikayet edip etik üstünlüğümüzün tadını çıkarıyoruz.
Dean’in tespitiyle, bu süreçte zevk (jouissance), hedefe ulaşamamaktan gelir. Eğer yarın sabah devlet tüm dosyaları, bütçeyi ve yetkiyi engelli aktivistlerine teslim etse; “Tamam, istediğiniz demokrasi/hak geldi, şimdi ne yapacaksınız?” dese, muhtemelen o meşhur “travmatik boşlukla” karşılaşacağız. Çünkü bizim siyasetimiz, iktidarı ele geçirmek ve dönüştürmek üzerine değil, “mağduriyetimizin görünür kılınması” üzerine kurulu.
4. Görünürlük mü, İktidar mı?
Bugün otizmli çocuğu olan bir annenin veya engelli bir bireyin “sesini duyurmaya” çalışması, iktidarı yenmenin bir yolu değil, iktidarın bize bakmasını hayal etmekten aldığımız bir zevktir. Biz, rakiplerimizi (sistemi) yenmek yerine, onların bize “ne kadar duyarlı ve acı çeken insanlar” olduğumuzu söylemesini bekliyoruz.
Sonuç: Siyaseti Geri Çağırmak
Eğer otizm aktivizmi, sadece “farkındalık” ve “görünürlük” sarmalında dönerse, engelli hakları sadece on dokuzuncu yüzyıldan kalma bir hayırseverlik kalıntısı olarak kalacaktır.
Gerçek bir engelli siyaseti;
- Sadece görülmeyi değil, karar mekanizmalarını ele geçirmeyi amaçlamalıdır.
- “Bize saygı duyun” demek yerine, “Bütçeyi ve yasayı değiştiriyoruz” demelidir.
- Demokratik dürtünün o kapalı, kendi kendini tatmin eden devresinden çıkıp, sorumluluğun şimdisine adım atmalıdır.
Artık mavi ışıklarla binaları boyamayı bırakıp, o ışığın altındaki karanlığı; yani emeğin, bakımın ve hakların adil dağılımını zorlayan gerçek bir antagonizmayı (karşıtlığı) kurma vaktidir.
