H(iç) – Özcan Yolcu

Gün batımına karşı oturdu. Gözlerine çarpan günün son ışıkları onu rahatsız etmiyordu. Aslında uzunca bir zamandır hiçbir şey onu rahatsız etmiyordu. Mutlu da etmiyordu ayrıca. Dış dünyaya karşı bu hissizlik hali onu zihinsel olarak yaşamadan koparıyor kendi içerisinde yaşayan, varlığını zihninin içerisindeki düşüncelerde sürdüren bir kişi haline getiriyordu. Zihnindeki sesler kendi içindeki hiçliğin dışavurumuydu.

Bir yandan derin bir varoluş sancısı içerisinde kıvranırken o, yüzünü aydınlatan günün son ışıklarını duyumsamaya çalışıyordu. Yüzünün her noktasında ona varoluşunu sorgulatan güneşi sevmişti. Uzun zaman sonra bir şeyi sevmişti. Batmasa olmaz mıydı? O an ona var oluşunu hissettiren şeyin yalnızca güneş olduğunu düşünüyor güneşin batması onu yok edecekmiş gibi derin bir endişe duyarak akan zaman kavramına karşı öfkeyle doluyordu. Zaman üzerine düşündü. Zaman olgusu bizim kavrayışımızdan öte bizden bağımsız olarak mı vardı? Zamanı durdurmak o anın içinde hapsolmak mıydı?

İçini öfkeyle dolduran zaman güneşi alıp götürüyordu. Günbatımını izlerken bir yandan da kendi varoluşu ile ilgili sorular soruyordu. Her soru zihninde yeni bir ses olarak yankılanıyor, sesler biriktikçe çatışma artıyordu. Biriken sesler içine sığmaz olmuş hemen yanı başında bir görünüme bürünmüşlerdi. Kendi benliğiyle yaşadığı çatışma zihninden çıkıp etrafa yayılmıştı. Görünüme sahip o sesler bir cevap olmaya çalışıyorlardı. Bir cevabı olmalı mıydı bu soruların?

Zaman, gözünü ayırmadan izlediği gün batımını yok ederken bu eşsiz güzelliği içine çekmek istercesine derin bir nefes aldı. Bu, güneşi bir bütün olarak içine çekmek isteyecek kadar derin bir nefesti. Var olmak nefes almak mıydı? Her nefes alan insan “varsa” kendi de yaşadığı bu varoluş paradoksunu çözerdi nitekim ama kendi varoluşunu reddeden onca insan varken bu, nefes almaktan öte bir şey olmalıydı. Var olmak için bir sebep var mıydı peki? Neden bir sebebi olmalıydı? Bunun kişisel bir tercihin aksine tanrısal olduğunu söyledi şekle bürünen içindeki seslerden biri ama o, tanrı fikrini zihninden sildiğinden beri varoluşun tanrısal olmaktan öte zihinsel bir algılayış olduğunu düşünüyordu. Nitekim bir zamanlar kendi zihninde oluşturduğu tanrı fikrini yine kendi zihninde yok etmişti.

Güneş büsbütün batıyordu. Yerinden kalktı, sırtını güneşin battığı yere çevirdi. Bu bir anlamda zamanın güneşi alıp götürmesine bir tepkiydi. O an güneşin aslında gökyüzünde görünenin aksine kalbinin derinliklerinde hissettiği bir sıcaklık olduğunu fark etti. Çevresine dağılan sesleri de içine katarak yürümeye devam etti. İçindeki sesleri kelimelere dönüştürüp kağıda döktü. Artık anlamıştı; yazmak var olmaktır! Yazdı.

Özcan YOLCU

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler
B. Sadık Albayrak’ın “Edebiyat Cephesi”ne kitapla katkısı: Okuma Yazmanın Izdırapları

B. Sadık Albayrak’ın yeni kitabı “Okuma Yazmanın Izdırapları” Doğu Kitabevi’nden çıktı. Günümüzde giderek geriye itilen gerçekçi edebiyatın önemli yazarlarını ele...

Kapat