İkinci Hayat – Nurdan Gürbilek “evin hayatımızın merkezine oturduğu bir dünyada bizi evin gerçek ve mecazi, olumlu ve olumsuz anlamları üzerine”

“Her yazarın içinde az ya da çok bir yer yaratma, bütün yerleri geride bırakıp yazıya yerleşme isteği vardır. Bir yazınsal vatan: Bu taşlı toprağı ben yarattım, bu geniş bozkırı, bu yeşil tepeleri, bu zirveleri karla kaplı dağı ben yarattım. Dağda yanan ateş, ateşin başında toplanmış insanlar, insanların dinlediği hikâyeler benim eserim. Ama sadece bir yazı olanağından değil, bir yaşam olanağından da söz eden bir yazarın yazınsal yurda rahatça yerleşmesini beklemek safdillik olurdu.”

İkinci Hayat’ta “yer duygusu” üzerine düşünüyor Nurdan Gürbilek. Bir yandan “yer”e, “yurt”a, “ev”e edebiyatın, bazen sinemanın açtığı kapılardan giriyor; kökenlere ve başlangıçlara, kaçanlara ve dönenlere, eve ve sırlarına yakından bakıyor. Diğer yandan anlatı, üslup ve dili bu ana eksen etrafında değerlendiriyor; “dilsel vatan” ve sınırları üzerine düşünüyor.

Bazı sorular eşliğinde: Kapısını başkalarına sımsıkı kapatmış bir kompartmana, bir özel sığınağa, bir kişisel hücreye mi dönüşecek ev, yoksa o koruyucu hücreyi geniş bir ortaklık zemininde yeniden tanımlayabilecek miyiz? Etrafına kalın duvarlar çekmiş bir “coğrafya kaderdir”e mi sürükleniyoruz, yoksa daha geniş bir yurt tanımına ulaşabilecek miyiz?

Bugün evin hayatımızın merkezine oturduğu bir dünyada bizi evin gerçek ve mecazi, olumlu ve olumsuz anlamları üzerine düşünmeye çağıran deneme ve fragmanlardan oluşuyor İkinci Hayat.


Sunuş

BAŞLANGIÇTA “yer duygusu” üzerine düşünüyordum. “Yer”e,
“yurt”a, “ev”e farklı yazarların açtığı kapılardan girecek, o farklar
üzerinden ilerleyecektim. Daha ilk yazıda yıllar öncesinden çıkıp
gelen bir tartışma sahnesi üzerine düşünürken buldum kendimi.
80’li yılların sonunda bir dergi çıkarmak üzere bir araya gelmiş
bir grup genç Walter Benjamin’in bir fragmanı üzerine konuşuyor-
lar. Benjamin’in otuzlarının ortalarında yazdığı, 1928’de Tek Yön’

de yayımlanan “Eve Dön! Her Şey Affedildi”: “Tıpkı barfikste bü-
yük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk, er ya da

geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi

için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptı-
ğımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Hiçbir zaman telafi ede-
meyeceğimiz bir şey vardır. On beşimizdeyken evden kaçmamış

olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı
alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.”1

Sadece içinde büyüdükleri evlere değil, onlara yuva oluştur-
muş bazı hazır düşüncelere de mesafe alabileceklerine inandıkları,

yeni bir başlangıca hazırlandıkları bir zamanda fragman hemen

yakalıyor toplantıdakileri. Bugünün “doğduğun ev kaderindir” ik-
limi o yıllarda henüz yerleşmiş değil. Ama eve dönüş hikâyeleri-

1. Walter Benjamin, “Geri Dön! Her Şey Affedildi!”, Son Bakışta Aşk içinde, çev. İskender Savaşır-Sabir Yücesoy, Metis, 8. basım, 2018, s. 57. Bir başka
çeviri: “Evine Dön! Her Şeyi Affettik”, çev. Tevfik Turan, Tek Yön, YKY, 1999,
s. 14-15.

nin hep çok sevildiği bir ülkede yaşıyorlar. Tek Yön’ün “talih çar-
kı”nı kendileri için çevirme fikri onları cesaretlendiriyor.

Cümlelere bazen taşıyabileceklerinden fazla yük bindirdiğimiz

olur. Böyle düşünmüş olacak, aralarından biri, cümlenin hangi ev-
den, hangi aileden, hangi sınıftan gelirse gelsin bütün insanları içi-
ne alacak kadar genişletildiğinde doğruluk ânını yitirebileceğini

hatırlatmak, belki de işi baştan zora koşmak gerektiğini düşündüğü
için bir başka Benjamin cümlesini masaya bırakıyor. Bu kez 1932,

Berlin Günlüğü’nden: “Berlin’de hiç sokakta yatmadım. Günbatı-
mını ve tan vaktini gördüm, ama ikisi arasında kendime hep gide-
cek bir yer buldum. Yalnızca yoksulluk ya da kötülüğün, şehri ken-
dilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manzaraya

dönüştürdüğü insanlar, ancak onlar şehrin benden esirgenmiş bil-
gisine sahip. Benim her zaman gidebileceğim bir yerim vardı.”2

Yeni cümle ağır konuları da beraberinde getiriyor. Zaten hep

oradaydılar. 90’lar yaklaşıyor. Yersiz yurtsuzların uzun yürüyüş-
leri henüz bugün olduğu kadar görünür değil, ama evsizliğin şehri

kendilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manza-
raya dönüştürdüğü insanlar şehirde izlerini çoktan bırakmışlar.

“On beşinde” evden kaçabilmek için ortada bir ev olması gerekir.
Tek Yön fragmanı gözümde değerini hiç yitirmedi. Cümlelerin
bir bağlamı olması (ne zaman, kaç yaşında, hangi evde yazıldığı)

güçlerini azaltmaz. Tersine daha keskin kılar. Ama cümlelerin ge-
nişleyebilmek için sınırlarını fark etmesi gerekir. Sonradan oku-
duğum bir Martin Jay yazısını (1995, “Tekinsiz Doksanlar”) aynı

tartışma bölgesine kaydetmişim. Freud’un Unheimliche’sinin (“te-
kinsiz”) 90’larda eleştirel düşüncenin temel mecazlarından biri-
ne dönüştüğünü, ama bu kez “tekinsiz”in düşüncenin merkezine

bir endişe kaynağı olarak değil, yabancılardan arınmış bir Heim
(“ev”) kurmayı amaçlayan totaliter tasarıların panzehiri olarak
yerleştiğini söyler orada Jay. Burada bir problem var, diyordur:

Yığınların yersiz yurtsuzluğa zorlandığı bir çağda evin mecazi an-

2. Benjamin, Berliner Chronik, Suhrkamp Verlag, 1988, s. 42.

lamının düzanlamını silecek kadar öne çıkmasında bir terslik var.

Düşünce için bir ikili ödev: Evin perili olduğunu kabul edelim, ha-
yaletlerle yüzleşelim, ama hayaletlerin musallat olduğu canlıların

başlarını sokacak bir çatıları olduğundan da emin olalım.3
Farklı cümlelerin yankılandığı bir gerilim hattında kurmaya

çalıştım ben de bu yazıları. Bir yanda insanın enginlere açılabil-
mek için bir koruyucu hücreye, bir eve ihtiyacı olduğunu söyleyen

(“Ev ilk evrenimizdir”) Bachelard var. Diğer yanda bir “Yola Çı-
kış” Kafka’sı: “Buradan uzağa işte, buradan uzağa, hep uzağa bu-
radan, ancak böylelikle hedefime varabilirim.” Bir yanda yeni si-
lahların ancak kaçış çizgilerinde yaratılacağını söyleyen (“kaç-
maktan daha eylem dolu bir şey olamaz”) Deleuze var. Diğer yan-
da “yurt saçmalıkları” bu alanı ele geçirdi diye ona duyulan ihti-
yacı yok sayamayacağımızı söyleyen Jean Améry: “İnsanın bir

yurda ihtiyaç duymaması için önce ona sahip olması gerekir.” Ar-
kalarda bir yerde, evin toplumsal dayanağıyla birlikte bireysel an-
lamını da yitirdiğini, bugün çoktan bir çıkar bölgesine dönüştüğü-
nü söyleyen Adorno’nun sesi duyuluyor: “Ev geçmişte kalmıştır.”

Bu düşünce hatlarını uzlaştırmayı değil, varacakları yeri daha

iyi görebilmek için ayrı ayrı ilerletmeyi deniyorum. Bugün Ador-
no’dan bir şeyler alacaksak, zihinsel gerilimin gevşeme ihtimaline

karşı “uzlaşmazlıkların çarpıcı kılınması”nın gerekli olduğu yo-
lundaki ısrarıdır. Herkesin güvenli bir eve (Heim) ihtiyacı vardır.

Ama o güvenli evin içinde daima bir sır (Geheim) vardır. Cümle-
lerin sırasını da değiştirebiliriz: Evin içinde daima bir sır vardır.

Herkesin başını sokabileceği güvenli bir eve ihtiyacı vardır.
İkinci problem doğrudan edebiyatı ilgilendiriyor. Yazarlar bir
yeri anlatmakla kalmaz, daima yeniden yaratırlar. “Vatan” Namık
Kemal’in bölgesiyse, “ülke” Cemil Meriç’in, “topraklar” Orhan

Kemal’in, “memleket” Nâzım Hikmet’in, “coğrafya” Tanpınar’ın-

3. Jay’in tartıştığı düşünürlerden biri, varlıkbilimin karşısına hayaletbilimle (ya da musallatbilimle) çıkan, Marx’ın Hayaletleri’nin yazarı Derrida’dır. Martin
Jay, “Tekinsiz Doksanlar”, çev. Erkan Erginci, Pasaj, sayı 2, Eylül-Aralık 2005,
s. 122.

dır. Bu sözcüklerin aynı yere işaret ettiğini kim söyleyebilir? Ce-
mil Meriç “ülke” sözcüğünden mağdurluk, hüsran ve öfkeden

yontulmuş bir ülke yaratmıştı. Nâzım Hikmet’in “memleket”i yer-
yüzünün dört bucağına, Akdeniz’e, Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Hin-
distan’a açılan, kahredici olduğu kadar yaratıcı da olan bir mem-
leketti. Orhan Kemal “topraklar”dan kanla beslenen, bir o kadar

da bereketli topraklar, Tanpınar “coğrafya”dan yalılar, köşkler,

çeşmeler ve mescitlerle dolu, sılanın kendisinden çok sıla özle-
minden yapılmış bir kültürel coğrafya yaratmıştı.

Bugün yazarın böyle bir yeri yok artık. Sadece “ülke”ye,
“memleket”e, “topraklar”a başka yazarlar bizden önce yerleştiği

için değil, sadece bu yerleri yüklendikleri ideolojik içerikten arın-
dırmak bugün daha zor olduğu için de değil, bugün dünya artık

başka bir yere dönüştüğü için de böyle yazılamıyor artık. Dünya
bir yerden diğerine sürüklenenlerin, ne kaldıkları ne de gittikleri
yere yerleşebilenlerin dünyası olduğu için, bu yerinden edilmeler
dünyanın yerleşik düzeniyle birlikte “ülke”, “yurt”, “memleket”
kavramlarını da yerinden ettiği için böyle yazmak inandırıcı değil

artık. Haritayı yüzyıl önce Kafka çizmişti. Babaya Mektup’ta dün-
ya haritasının üzerine boydan boya uzanmış bir baba vardır. Oğul

kaçacak yer arar, ama haritada yer kalmamıştır.
Edebiyatın yersizliğe verdiği güçlü yanıtlardan biri yazarın

yurdunun yazı, toprağının dil, ülkesinin edebiyat olduğudur. Yir-
minci yüzyılın başında dünyanın farklı bölgelerinde kimi biraz er-
ken kimi biraz daha geç bir dilsel vatana sığındı yazarlar. Pessoa’

nın “Benim vatanım Portekizce”si, Tanpınar’ın “Üslup ferdin esas
malikânesidir”i, Adorno’nun “Artık bir yurdu kalmamış kişi için
yaşanacak bir yer olur yazı”sı vs. Yukarıda sözünü ettiğim tartışma
sahnesinin bu bölgeye kaydettiğim bir parçası da var. O toplantıda
Tek Yön fragmanının büyüsünün bozulmasına en çok kederlenen,
çocukluk evini çoktan geride bırakmış, tam kapıyı çarpıp çıkacağı
yaşta ailesiyle birlikte göç ettiği şehirde bir tutunma mücadelesine

destek vermek zorunda kalmış bir arkadaşımızdı. Evin arka oda-
sında kendine sözcüklerden bir ev kurmuştu. Şimdi o ev de dağılsın istemiyordu. Cümleye bir sınır çekilmesine sanki son kaçış ka-
pısını da kapatmışız gibi tepki göstermişti. Bu kitabın bir engebe-
si, üzerinde düşüneceği problemlerden biri de bu olsun.

Buraya bir zorunlu ek yapmam gerekiyor. Koronavirüs Yer’i

vurduğunda bu kitabın yazıları çoktan tamamlanmıştı. Sunuş ya-
zısının son cümlelerini yazıyordum. Yaptığı işi evden sürdürebi-
len, daha önemlisi başını sokacak bir evi olan herkes gibi ben de

eve çekildim. Öyle görünüyor ki bu kitapta tartıştığım birçok kav-
ram (“ev”, “yurt”, “sınır”, “mahalle”, “toprak”, “coğrafya”) koro-
na-sonrası dünyada olumlu ve olumsuz yeni anlamlar kazanacak.

Sınırda bekleyen göçmenler ve sınır tanımayan virüsler: Bundan

sonraki “yer” fikrimizi büyük ölçüde onlar belirleyecek. Ben bu-
rada Martin Jay’in evin mecazi anlamıyla düzanlamı arasındaki

ilişkiye dair uyarısını, o ikili ödevi bir kez daha tekrarlamakla ye-
tineceğim. Evin tekinsiz olduğunu kabul edelim, hayaletlerle yüz-
leşelim, ama hayaletlerin musallat olduğu canlıların başlarını so-
kacak bir çatıları olduğundan da emin olalım.

Başlangıç sorusunu Latife Tekin’den alıyorum. Manves City’de

işçi lideri Ersel’in hapisten çıktıktan sonra Erice’ye dönerken zih-
ninden geçen cümle. Ben soruya dönüştürdüm: “Evi dağılanın

yurdu genişler mi?” Cümlenin içindeki kaybı (“dağılan ev”) ve

imkânı (“genişleyen yurt”), yitirileni ve gelmekte olanı birlikte dü-
şünebilecek miyiz? Ev dağıldığıyla mı kalacak, yoksa o kaybın

içinden daha geniş bir yurt tanımına varabilecek miyiz? Kapısını
başkalarına sımsıkı kapatmış bir kompartmana, bir kişisel hücreye

mi dönüşecek ev, yoksa o koruyucu hücreyi geniş bir ortaklık ze-
mininde yeniden tanımlayabilecek miyiz? Son yılların popüler

“coğrafya kaderdir”i, yerlici düşüncenin modası hiç geçmeyen
“Eve dön!” çağrıları, sadece faşistlerin değil kapitalizmin de temel

şiarına dönüşen “Ya sev ya terk et” buyruğu. Kökenler ve başlan-
gıçlar, dağılan evler ve ikinci hayatlar, yerleşenler ve uzaklaşanlar,

“dilsel vatan” ve sınırları üzerine denemelerden oluşuyor İkinci
Hayat.

OKUMA PARÇASI
Tekne, s. 17-19

Bu çağın yakıcı görüntüsünü (karaya vuran insan bedeni) ilk hikâyeleştirenlerden biri yirminci yüzyılın başında Joseph Conrad’dı. “Amy Foster” (1901) ABD’ye gitmek üzere bindiği tekne İngiltere açıklarında batan Doğu Avrupalı Yanko Goorall’ın hikâyesidir. Kazadan bir tek o kurtulur. Nerede olduğunu bilmediği bir sahilde o yerin sakinleri tarafından vahşi bir yaratıkmış gibi avlanır. Zamanla bir iş edinir, müşfik Amy Foster’la evlenir, bir çocuğu da olur. Ama yurdunu geride bırakanın yabancı topraklardaki tutunma öyküsü değildir Conrad’ınki. Eve dönüş yoktur; yeni bir ev de olmayacaktır. Hikâyenin sonunda kimsenin anlamadığı bir dilde sayıklayarak tek başına ölür Yanko Goorall. Karaya çıkabilmiş, ama karanın parçası olamamıştır.

“Amy Foster”ı okurken insan ister istemez Conrad’ın kendisinin de yabancı topraklarda kimsenin anlamadığı bir dilde sayıklayarak ölmekten korkmuş olabileceğini düşünür, der Edward Said. Conrad’ın (Józef Teodor Konrad Korzeniowski) kendisi de Polonyalı bir göçmendir. Karanın parçası olmayı başarmış, sonradan öğrendiği İngilizcenin usta yazarları arasına girebilmiştir, ama yapıtlarındaki sürgünler kayıtsız gözler önünde yapayalnız bir ölüm sahnesini hayal etmeye yazgılıdır. [1]

Sürgün sürgünü yorumlar. Bizler de Said’in “Amy Foster” yorumunu (“sürgün hakkında yazılmış en keskin metin”), Filistinli sürgünün kendisinin de evden uzakta, kayıtsız gözler önünde yitip gitmekten korkmuş olabileceğini düşünerek okuruz. 1947’de ailesiyle birlikte Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmıştır Edward Said. Bir süre sömürge Kahire’sinde bir Hıristiyan azınlık olarak yaşadıktan sonra on beş yaşında öğrenim görmesi için ABD’ye yollanır. Said’in Conrad’a duyduğu erken ilgi –ilk kitap Joseph Conrad ve Otobiyografide Kurmaca’dır– hayat boyu süren ısrarlı bir konuşmaya dönüşecektir. Karanlığın Yüreği’nin yazarı, Filistinli edebiyat öğrencisini yeryüzünün fethiyle “fikir” arasındaki karanlık ilişkiye odaklanması ve anlatı stratejileriyle olduğu kadar rotasından çıkmış bir hayatı yazıda yeniden inşa etme çabasıyla da büyüler. “Köken” fikrine karşı “başlangıçlar”ı öne çıkardığı Başlangıçlar’da bile Conrad’ın “başlangıçsızlığı”nın (“diğer yazarların bir başlangıç noktası var […] benimse yok” [2]), kendine başlangıçsızlıktan bir başlangıç yaratabilmiş olmasının izi vardır. Yersiz Yurtsuz’un yazarı için yaşadıklarının altında kırk yıl boyunca çınlayan bir “sabit melodi”ye dönüşmüştür Conrad. 90’ların başında bir hastalık teşhisiyle kendi ölüm sahnesinin fazla uzak olmadığını öğrendiğinde bir kez daha “Amy Foster” üzerine düşünürken bulur kendini. Hastanede yazmaya başladığı Yersiz Yurtsuz’da kendi elli yıl önce batan teknesi üzerine düşünüyordur. Otuz yedi yıldır New York’ta yaşıyorum, karaya tutunabildim, ama bunca yıl sonra yerinden edilmişlik neden hâlâ içimi kemirmeye devam ediyor?

Cümlelerin ardında da bir hayat var. Benjamin “on beşinde evden kaçmamış olmanın” (Tek Yön) telafi edilemeyeceğini söylediğinde doğup büyüdüğü Berlin’de, otuzlarının ortalarındaydı henüz. Said on beşinde evden yollanmanın “hayatının en yıkıcı deneyimi” (Yersiz Yurtsuz) olduğunu söylediğinde Kudüs’ten ayrılmak zorunda kalmasının üzerinden elli küsur yıl geçmiş, hayatının sonuna yaklaşmıştı. Gençle yaşlının “ev” yanıtları farklıdır. [3] Belki daha önemlisi, evden kendi isteğiyle kaçanla (“mutluluğun kristali”) evden kovulanın (“yıkıcı deneyim”) yanıtları arasındaki farktır. Sartre Sözcükler’de kendini anavatanından gururla koparırken, Yahudi-Avusturyalı göçmen öğrencisi André Gorz’un Le traitre’inde (Hain) telaşlı bir yurt hasreti vardır, der Jean Améry. Soru da onun sorusudur: “İnsan Yurda Ne Kadar İhtiyaç Duyar?” [4]

Notlar

[1] Edward Said, “Dünyalar Arasında”, Kış Ruhu, çev. Tuncay Birkan, Metis, 3. basım, 2016, s. 14 ve “Kış Ruhu”, a.g.y., s. 36. Metne dön.
[2] Edward Garnett, Letters from Conrad, s. 59, akt. Edward Said, Başlangıçlar: Niyet ve Yöntem, çev. Ferit Burak Aydar, Metis, 2009, s. 236. Metne dön.
[3] İskender Savaşır “Yuva ve Yol Üzerine Serbest Çağrışımlar” (2013) adlı yazısında yuva-yol ilişkisini kişinin yaşam evreleri (çocukluk, gençlik, ortayaşlılık) açısından ele almıştı. Yuvanın insana güven mi, yoksa sıkıntı mı verdiğinin –yolun bir aşkınlık heyecanı mı, yoksa yıpratıcı bir korku mu doğurduğunun– birçok başka şeyin yanı sıra insanın hayatının hangi evresinde olduğuna bağlı olduğunu söylüyordu. İskender Savaşır’ın Defteri, defterisk.blogspot.com. Metne dön.
[4] Jean Améry, “İnsan Yurda Ne Kadar İhtiyaç Duyar?”, Suç ve Kefaretin Ötesinde: Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri, çev. Cemal Ener, Metis, 2. basım, 2019, s. 69.


KÜNYE
Nurdan Gürbilek
İkinci Hayat
Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Metis Yayınları
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2020

İÇİNDEKİLER
Sunuş

1
Kökenler, Başlangıçlar
Tekne, Ülke, Yurt

2
Eve Dönmenin Yolları
Liman, Borç, Çukur, Tepe

3
Aile Sırları
Enkaz, Sır, Hafıza, Doğal Tarih, Anlatı

4
Sınır
Mübadele, Deplasman

5
Uzun Yürüyüş, Eksik Halk
Çıkmaz, Kapan, Kaçış Çizgisi, Düşünce Deneyi,
Çatlak, Halk, Hastalık, Neşe, Ölü Dil

6
İkinci Hayat
Coğrafya, Yapıt, Ölü Hayat, İnsanlık, Eşik

7
Yazının Kanatları
Kanat, Gelgit, Yeraltı, Üslup

8
Taşra, Kuyu, Kader
Emanet, Tıkanma, Kuyu, Bozkır

9
Gevezelik Çağında Edebiyat
Laf Kalabalığı, Aforizma, İroni, Kanat, Yağmur, Yazar

10
Gece Kahvesi

Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabı Vitrinde Yaşamak’ta 80’li yılların Türkiyesi’ndeki kültürel değişimi konu alır. Kitaplarında Türkçe edebiyat ürünlerini, Türkiye’nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Türkçe edebiyata yön veren endişeleri, edebiyatın mağdurluk, incinmişlik ve dışlanmışlık hissiyle ilişkisini, ve yazarın özgünlük kaygısını inceledi. Edebiyat eleştirisinin toplumu anlamakta ne kadar önemli bir alan olduğunu kanıtlayan özgün bir eleştirel üslup geliştirdi. Metis Seçkileri dizisi için Walter Benjamin’in yazılarından Son Bakışta Aşk derlemesini hazırlamıştır. İki kitabında, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk’te yer alan denemelerinden yapılan bir derleme İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlandı. Eserlerinin edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı nedeniyle 2010 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülünü, Benden Önce Bir Başkası kitabıyla da 2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here