Kierkegaard ve bireyin inşası

Fransız Devrimi toplumsal yapının temelinde meydana gelen önemli bir dönüşüme işaret eder. Monarşiye ve mutlak tahakküme karşı başlatılan isyan yepyeni bir ‘yurttaşlık’ kavramının önünü açarak, farklı bir düşünsel zeminin oluşumuna ortam hazırlar. Yurttaşlığın sırtını yasladığı birey çözümlenmesi, belki de inşası gereken bir mevcudiyet halini alır. 19. yüzyıla damga vuran düşünürlerden Søren Kierkegaard da felsefi anlayışı itibariyle ve kullandığı kavramlarla, merceğini bireye çevirecek olan varoluşçuluğun erken dönem temsilcilerinden ve öncülerinden biri olur. Kierkegaard’a ait, Paris Yayınları tarafından Bülent Tokdemir’in çevirisiyle Türkçeye kazandırılan ‘Şimdiki Çağ: Başkaldırının Ölümü Üzerine’, bireyi esas alan yazarın medyaya, toplumsallığa, dine, otoriteye yönelik çarpıcı tespitlerini barındırıyor.

Din ve felsefe

Kierkegaard’ın düşünce dünyasını ve onu birey üzerinden düşünmeye sevk eden koşulları anlamak için onun nasıl bir ailede ve dönemde doğduğuna bakmak gerekiyor. 1813’te, Kopenhag’da doğan Kierkegaard, sıkı bir Hıristiyan olan babasının teşviki üzerine çocukluğunda katı bir din eğitimi aldı. Çocuk yaşlarda böyle bir arka plana sahip olması, Kierkegaard’ın gelecekte felsefe alanında yön ararken bir dayanak noktası oluşturmasını sağlayacaktı. Dini, inanç sahasında kabul eden Kierkegaard, birey üzerine düşünürken dönemin felsefi akımlarından etkilendi. Hegel’in sistematik felsefesine ve onun ortaya koyduğu bütünselliğe mesafeli yaklaştı. Felsefe dünyasını o dönemde etkisi altına alan bu yaklaşımın bireyi görmezden geldiğini savundu. Bu açıdan, Kierkegaard’ın iki ayrı yazısından oluşan ‘Şimdiki Çağ Başkaldırının Ölümü Üzerine’ 19. yüzyılın bu önemli düşünürünün bireyci felsefesine ve toplum eleştirisine iyi bir bakış sunuyor.

Kitaba ismini veren ilk bölümde, Kierkegaard 1789 Fransız Devrimi’ni izleyen dönemin bir eleştirisini yapıyor. Tefekkür meselesini ele alırken, eylemin temeline ‘tutku’ kavramını yerleştiriyor. Hegel’in başını çektiği sistematik felsefenin getirisi olan bu tefekkürün miskinliğe yol açacağını dile getiren Kierkegaard, yanıltıcı olması muhtemel emareler üzerinden düşünmenin negatif bir durum olduğundan bahsediyor. Din değiştirme söz konusu olduğunda ise Kierkegaard bunun temelinde ataletin yattığını söylüyor. Bu tür bir paradoksla düşüncelerini ifade ederken, halk kavramını da masaya yatırıyor.

“Halk ev sahibidir, tüm insanların bir araya gelmiş halinden daha da kalabalıktır, ancak, asla gözden geçirilemeyecek bir bedendir, hatta temsil dahi edilemeyecektir; çünkü bir soyutlamadır.”

Bu durumun, halkın devlet tarafından araçsallaştırılmasının önünü açtığını anlamak pek güç değil. Tahakkümün her türlüsüne karşı duran Kierkegaard, bu konuda da tavrını ortaya koyuyor. Dinin kurumsallaşmasına karşı çıkarak bireyin Tanrı’nın inayetini bizzat hissetmesi gerektiğini savunuyor. Devlet tarafından dayatılan dini kimliğin inancın doğasına ters olduğunu dile getirirken, bireyin yerini alan halkı ‘iktidarların en tehlikelisi ve en siliği’ şeklinde nitelendiriyor. Bireye de darbe vuran bu dönüşümden sıyrılmanın Tanrı’yı keşfetmekten geçtiğini belirtiyor.

Kitabın ikinci bölümünde ise Kierkegaard, farklı konular üzerine yoğun tartışmaları bir kenara bırakıp din meselesine yoğunlaşıyor. ‘Deha ile Havari Arasındaki Fark’ başlıklı bu bölümde Kierkegaard parlak zekâyla Aziz figürünün karşılaştırmalı bir analizini yapıyor. Kierkegaad’ın nasıl bir dindar olduğunu anlaşılır kılacak bu yazı, maddi ve ilahi olan arasında bir ayrım oluşturuyor. Otoriteye dair önemli tahlillerde bulunurken, bunu Tanrı’ya olan inançla bağdaştırması farklı bir yorumun önünü açıyor. Kierkegaard, şüpheciliğin, otorite yoksunu kişilerin kendilerini Tanrı’yla aynı kefeye koymalarını sağladığını belirtiyor. İlahi otoritenin gücünü inançtan aldığını ve bu nedenle maddi gerçekliğin aksine derinlemesine ele alınamayacağını dile getiriyor. Dehayı estetik sahasına dâhil ederken, inancın böyle bir şemsiye altında düşünülemeyeceğine vurgu yapıyor.

Wittgenstein’a göre…

Kendinden sonra gelen felsefecileri derinden etkilemiş, Wittgenstein’ın 19. yüzyılın en önemli düşünürü dediği Søren Kierkegaard’ın bireyi farklı katmanlarıyla ele alan, iki bölümden oluşan ‘Şimdiki Çağ Başkaldırının Ölümü Üzerine’ Fransız Devrimi’ni izleyen döneme ışık tutuyor. Devrim çağının tutkusunun yerini nasıl derin bir tefekkürün aldığını anlatan Kierkegaard, ataletin karşısında eylemin sürekliliğini savunuyor.

ARTUN GEBENLİOĞLU
http://www.agos.com.tr 10.07.2017

Şimdiki Çağ: Başkaldırının Ölümü Üzerine
Yazar: Søren Kierkegaard
Çeviri: Bülent Tokdemir
Paris Yayınları
96 sayfa.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here