“Kırık Konga?nın Yararları” adlı öykü – Nejdet Evren

Beş-bin nüfuslu bir kasabada geceler sessiz ve uykular derin olur. Uykuya dalalı birkaç saat geçmişti ki ter basmış şekilde uyandı. Lavaboya gitti ve ellerini yıkadı. Aynaya bakması ile irkilmesi bir oldu. Boynuna siyah bir cisim yapışmış duruyordu. Bir telaşla yatak odasına döndü, hışımla lambayı yaktı.

-hanım? Hanım? uyan, beni kene soktu? diye çağırarak eşini uyandırdı.
-ne olmuş dedin bey?
-beni kene soktu, baksana boynumda duruyor
-amaniiinnn, vay başımıza gelenleeerrr
-sızlanmayı bırak ta kalk, doktora gidelim
-sen şimdi ölecen miiii?
-he? hem sen de benden kurtulacan!
-onu demek istemedim beyim
-hadi dırdırı bırakta kalk artık
-tamam kalktım ha

eşi yataktan uflayarak, puflayarak kalktı. Derin uykusunun tadını alamamıştı daha. Hem kene dedikleri de neydi. Bilinen bir hayvandı. Şimdi mi icad edilmişti ki bu kadar korkulur olmuştu.
Evden çıktılar. Sokak sessizdi. Köpeklerin havlamaları dışında bir ses duyulmuyordu. O saatte araç da bulunmaz. Tabanvaylara kuvvet; yürümeye başladılar.

-bey, biz ocağa boşuna gidiyoruz? dedi eşi
-nedenmiş o?
-keneyi ben boynundan çıkarır, sıcak suyla pansuman yapar ve kolonya dökerdim
-cahil cahil konuşyon
-cahil sensin!
-dua ette kene var üzerimde yoksa …
-ne var ki ben çekerdim onu
-benim hemen ölümümü istiyon sen
-niye ki ne?
-öyle rast gele çekersen kenenin iğnesi içinde kalıyormuş ve o zaman da tahtalıköyden yer ayırtıyomuşsun, geçende tiliviozyonda izledim di
-ya, öyle mi! Eskiden hayvanların üzerlerinden keneleri tek tek söker alırdık, hiç biri de ölmüyordu
-işte görüyorsun bak, insan ile hayvanın farkını
-hayvanlar daha güçlü mü oluyorlar demek istiyon
-bak şimdikiler farklı keneler, onlara kırık-konga deyorlar
-bak sen Allah?ın hikmetine. O küçük mahlukat bile kırık olan la olmayanı ayırt edebiliyor. Şükürler olsun
-neye şükürler olsun demektesin bakayım sen!?
-ölmeyeceksin diye şükretmekteyim herifim
-ölmeyeceğim tabi, bu küçük hayvan mı beni yere serecek
-ağzından yel alsın, Allah seni başımızdan eksik etmesin bey, sen olmasan çoluk-çocuk üç öğün kim bizlere dayak atacak ve sonra eşek sudan gelene kadar çalıştırıp, sırt-üstü yatacak
-dua et üzerimde kene var
-kırık-kongaların heç eksik olmasın
-ne dediydin?

Tam bu sıra sağlık ocağına varırlar. Sokak lambası yanmaktadır. Ancak kapısı kapalıdır. Eşi atılır

-herif ocak kapalı, dönelim, sabahtan geliriz.
-len, sen beni öldürmek istiyon essahtan
-töbe de

kapı ziline basmakla kalmayıp, tekme yumruk sağlık ocağının kapısına yüklenmeye başlar. İçeriden ?geldi, geldim? diye bir ses duyunca bırakır ve bir adım geri çekilerek beklemeye başlar. Kapıda beliren görevli,

-hayırdır hemşerim ne bu telaş böyle ? diye çıkışır
-telaş ya, görmüyon mu kırık-kongan-ı boynumda,
-telaşlanma da geç içeri otur.

Birlikte içeriye geçerler. Görevli telefon açar ancak yanıt alamaz.

-hemşerim doktoru uyandıramadım. Sabahı bekleyeceksin.
-sabahı mabahı bekleyemem, ya doktoru uyandırırsın ya da evini tarif et, ben oraya gidecem diye tutturur

Görevli çaresiz ısrarlı bir şekilde arayarak doktora ulaşır.

-tamam, doktor birazdan burada olacak
-iyi, bekleyelim bakalım, şu mahlukattan bir kurtulsam, kan bırakmayacak bende; sümürgen
-bey sümürgen de neyin nesidir?
-cahil sen de, hheç duymadın mı adam çalışmaz, yan gelir yatar ve bir eli yağda ötekisi baldadır; aynen bu kene gibi; baksana kanımı emip duruyor.
-haaa, şimdi çok iyi anlamışam sümürgenin ne menem bir mahlukat olduğunu; topunu söküp atmak gerek, değel…?!
-aynen öyle, topunu söküp atmak gerek
-yüce Ya Rabbim, sen bana akıl-fikir-güç ihsan eyle, şu küçücük sümürgenden kurtulmak bu kadar zor olduğuna göre…
-senin dilin çok uzamış bakıyom
-sen bana aldırma bey

bu sıra doktor içeri girer. Doktor ayakta karşılanır. ?hastamız hanginiz? diye sorusuna hemen atılır,

-hasta benim doktor bey
-gel benimle ? der ve birlikte muayenehaneye geçerler. Eşi kapının önünde dikilmektedir. Görevli masasına geçip oturmuştur.
-şikayetiniz nedir? Diye sorulduğunda boynunu göstererek
-boynumda kene var doktor bey,
doktor koltuğundan kalkar ve hastanın oturduğu sandalyenin önüne gelerek eğilip bakar, düşünceli bir şekilde koltuğuna gidip oturur. Doktorun sessizliğinden tedirgin olmuştur, ancak bir şey soramadan beklemeye başlar. Bu sıra eşi kapı aralığından;

-doktor beyim, eşim yaşayacak değil mi?
-elbette? diye yanıtlayıp hastaya döner
-siz bu akşam karpuz yediniz mi?
-Yedik ya, aslında yedik denilmez ya öyle olsun
-bu ne demek şimdi?
-bak sayın doktorum, kocaman bir karpuz almıştım. Ailecek yiyecektik. Ancak gün boyu o kadar hararetlenmişim ki dayanamadım hepsini ben yedim. Bu nedenle yedik dersem yalan olur. Hepsini ben yedim.
-çocukların var mı?
-ellerinden öperler, dört oğlum var
bu sıra eşi kapı aralığından söze karışır
-iki de kızımız var doktor bey
-hımm, anladım, bak şimdi o karpuz çekirdeğini…o keneyi şimdi boynundan alacağım. Ancak sana biraz bu keneler hakkında bilgi vermek gerekiyor? der ve yerinden kalkarak malzemelerinin bulunduğu dolaptan cımbız ve neşteri alarak hastanın yanına gelir
-canın biraz yanabilir, dişini sıkacaksın,… bak bu kırım-kongo hastalığına neden olan keneler var ya, karpuzu çok severler. Karpuz yiyenlerin kanını emmeğe bayılırlar.
-vay, bak sen mahlukata, koku almasını da biliyor ha, tövbe bir daha karpuz-marpuz yemeyeceğim
-o kadar uzun boylu değil ya … ayrıca sömürgenler çeşit çeşittir, kan emenler, can emenler, emek emenler, tek olanlar, çok olanlar, küçükler, büyükler diye bir sürü türleri vardır. Onları sökerken dikkatli olmak gerek. Şimdi bu keneyi dikkatsizce çıkartırsam senin canına mal olabilir. Tüm sömürgenlerin ortak özelliklerinden biri de, bir birlerini çok iyi tanıyorlar ve bir bilerine karşı bir çekim kuvvetleri vardır. Zulüm yapanlardan çok hoşlanırlar. Mesela çoluk-çocuğuna karşı kaba, kırıcı, onu döven-söven, kendi yiyip onları aç bırakan adamın kanını içtiklerinde kendilerini buluyorlar. Dişini sık, şimdi alıyorum? der ve karpuz çekirdeğini cımbızla boyundan alır. Cımbız teninden küçük bir doku parçasını da söker. Canı azıcık yanmıştır. ?geçmiş olsun? der ve koltuğuna geçer

-bitti mi doktor bey?
-geçti, bu kadar,
-ilaç yazmayacan mı?
-gerek yok,
-sen bilirsin der ve eşiyle birlikte sağlık ocağından çıkarlar. Adamın canı sıkkındır. Eşi bunu fark eder.

-bey, hayrola. Keneden kurtuldun emme sesin soluğun kesildi, ne hal?
-şu mahlukatın yaptığına bak, gel de sinirlenme
-ne omuş ki ne?
-daha ne olsun, ben ayakta ölmüşem de haberin yok senin
-Allah seni başımızdan eksik etmesin bey
-kırık-konganı kim icad etti ki? Eskiden heç böyle şeyler yoktu?!
-doktoru duydun, az kalsın ölecektin, ne çabuk unutursan
-doktor keneyi almasa ölecektim, aldı hadım oldum, hangisi kötü sence?
-ölmek kötü,
-ölmekten ölmeye fark vardır, sen ne anlarsan
-ben çok iyi anlaram hem de çok iyi, yaşamaktan yaşamaya da fark fardır, sen ne anlarsan…

Yaşamaktan yaşamaya fark vardır!

Yazan: Nejdet Evren
Batı, 20 Ağustos 2009

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Bıldırcın ? İvan Turgenyev

Şimdi size anlatacağım olay başımdan geçtiği zaman on yaşında kadar vardım. Olay yazın geçmişti. O zaman Rusya'nın güneyinde bir çiftlikte...

Kapat