Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk

Kırmızı Saçlı Kadın Orhan PamukKırmızı Saçlı Kadın romanında İstanbul yakınlarındaki bir kasabada 30 yıl önce yaşanan aşk hikayesi anlatılıyor. 1980’lerin ortasında geleneksel usulle kuyu kazan Mahmut Usta ile çırağı ‘küçük bey’ Cem zor bir arazide su ararlarken, kasabanın hemen dışındaki sarı çadırda esrarengiz bir tiyatrocu kadın her gece eski masal ve hikâyeleri yeniden anlatmaktadır. Roman, bir yandan genç kahramanın aşk, kıskançlık, sorumluluk ve özgürlük duygularıyla derinden tanışmasını hikâye ederken, diğer yandan medeniyetler üzerinden babalar ve oğullar; ‘otoriterlik’ ve birey olma konularını tartışıyor.

Kırmızı Saçlı Kadın’da okur, Batı’nın ve Doğu’nun iki temel efsanesi Sophokles’in Kral Oidipus’u (babayı öldürmek) ile Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ıyla (oğulu öldürmek) yeniden karşılaşıyor.

Romanın ilk 20 sayfasından tadımlık bir bölüm
“Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum. Okuyucularım, hikâyemi anlatmaya başladım diye olayların sona erip arkada kaldığını da sanmasınlar. Hatırladıkça olayların içine daha çok giriyorum. Bu yüzden sizlerin de peşim sıra baba ve oğul olmanın sırlarına sürükleneceğinizi hissediyorum.

1985’te Beşiktaş’ın arkalarında, Ihlamur Kasrı’na yakın bir apartman dairesinde yaşıyorduk. Babamın Hayat adlı küçük bir eczanesi vardı. Eczane haftada bir sabaha kadar açık kalır, babam nöbet tutardı. Nöbetçi olduğu gecelerde babamın akşam yemeğini ben götürürdüm. Uzun boylu, ince, yakışıklı babam kasanın yanında yemeğini yerken ilaç kokusunu koklayarak dükkânda durmayı severdim. Otuz yıl sonra bugün, kırk beş yaşımda ahşap dolaplı eski eczanelerin kokusundan hâlâ hoşlanıyorum.

Hayat Eczanesi’nin çok müşterisi yoktu. Babam nöbetçi olduğu gecelerde o zamanlar moda olan taşınabilir küçük bir televizyona bakarak vakit öldürürdü. Bazan da babamı, ziyarete gelen arkadaşlarıyla alçak sesle konuşurken görürdüm. Siyasi arkadaşları, beni görünce konuşmayı bırakır, benim, tıpkı babam gibi yakışıklı ve sevimli olduğumu söyler, sorular sorarlardı: Kaçıncı sınıfa gidiyordum, okulu seviyor muydum, ileride ne olacaktım?

Siyasi arkadaşlarının yanında babamın huzursuz olduğunu gördüğüm için dükkânda fazla kalmaz, boş sefertasını alır, soluk sokak lambalarının ve çınar ağaçlarının altından yürüyerek eve dönerdim. Evde anneme, babamın siyasete meraklı arkadaşlarından birinin dükkânda olduğunu söylemezdim. Çünkü annem, babamın başının yeniden belaya gireceğini ya da durup dururken gene bizi bırakıp gideceğini düşünerek endişelenir, babama ve arkadaşlarına sinirlenirdi.

Ama babamla annemin aralarındaki sessiz kavgaların tek nedeninin siyaset olmadığını da fark ederdim. Bazan uzun süreler küsüşürler, aralarında neredeyse hiç konuşmazlardı. Belki de birbirlerini sevmiyorlardı. Babamın başka kadınları, pek çok başka kadının da onu sevdiğini seziyordum. Bazan annem başka bir kadın olduğunu benim anlayacağım bir şekilde konuşurdu. Annemle babamın kavgaları beni çok hüzünlendirdiği için onları düşünmeyi, hatırlamayı kendime yasaklamıştım.

Babamı en son ona yemek götürdüğüm bir gece eczanede gördüm. Lise birdeydim; sıradan bir sonbahar akşamıydı. Babam televizyondaki haberleri seyrediyordu. Daha sonra tezgâha yerleştirdiği yemeğini yerken, ben biri aspirin, diğeri de C vitamini ve antibiyotik isteyen iki müşteriye baktım ve parayı çekmecesi hoş bir zil sesi çıkararak açılan eski kasaya koydum. Eve dönerken son bir bakış attım babama; bana kapıdan gülümseyerek el salladı.

O sabah babam eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annem söyledi. Gözlerinin altı şişti, ağlamıştı. Babamın bundan önce olduğu gibi eczaneden alınıp Siyasi Şube’ye götürüldüğünü zannettim. Orada ona işkence eder, falakaya yatırır, elektrik verirlerdi.”

Tanıtım Bülteninden
Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın’da bizi otuz yıl önce İstanbul yakınlarındaki bir kasabada liseli bir gencin yaşadığı sarsıcı bir aşk hikâyesiyle, büyük bir insani suçun peşinden sürüklüyor.
İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi?
Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?

Kırmızı Saçlı Kadın – CAN AHISKRA
Orhan Pamuk Nobel Edebiyat ödülünü alalı on yıl oldu. Bir yanda, şunun için verdiler, böyle aldı, bu kötü edebiyata rağmen nasıl, ne sıkıcı kitaplar yazıyor, batılı okura yazıyor diye Orhan Pamuk’u (ve Nobel’i) eleştirenler, öte yanda da Pamuk’a toz kondurmayanlar arasında Orhan Pamuk hızla üretmeye devam etti… Daha geçen yıl yayınladığı Kafamda Bir Tuhaflık romanının hemen ardından da şimdi Kırmızı Saçlı Kadın geldi…

Satmakta olmasa da okunmakta bu kadar zorlandığı iddia edilen bir yazarın bu denli üretken olması bu eleştirilere de bir cevap sanki. Pamuk, yazmayı seviyor; iş olarak yazsaydı yabancılaşır üretkenliğini kaybederdi bunca yıl sonra ama o hızlanıyor; çarpıcı, olağanüstü kurgular ve kahramanlardansa sıradanı yazmaya, çekici gelmeyen, merak uyandırmayan, hiç tükenmeyecekmiş gibi yaşanan hayatlarıyla sınırlarının dışına taşmaya çalışmayan karakterlerinin tekdüzeliğinden üretiyor romanlarını ve bu bana çok şaşırtıcı geliyor. Sokaktaki insanı yazıyor ama sokaktaki insana yazmıyor, yanından geçenin kim olduğunu önemsemeyen kentli orta sınıfa mı yazıyor, onun önünden geçeni, yüzüne bakmadığını, merak etmediğini yazıyor… Kurtulmak istediği, olmamaya çalıştığı, aslı gibi olduğunu, inkâr ettiğini yazıyor. Sıradanın marjinalliği mi desem buna? Çünkü Türkçe roman sayıca çoğalırken hep aynı şeyi yapıyor, giderek marjinali sıradanlaştırıyor, uçları genelliyor, bu haliyle de yine okunmuyor, okunanlar istisna oluyor!

Kırmızı Saçlı Kadın’da da kentli orta sınıfımızın merak etmeye değer bulmadığı sıradan bir lise öğrencisinin marjinal öyküsünü mü okuyacağım şimdi? Niye? Orhan Pamuk yazdığı için mi? Hayır tabi ki çünkü Orhan Pamuk kendi bildiği, yaptığı şeyi yapmaktan çekinmiyor; evet sıradan insanlardır mevzubahis olan, ama marjinalleştirmez sıradanı Pamuk, hatta daha da sıradanlaştırır! Buradaki (tam burada!) hepimiz gibi ve onun romanlarında her zaman olduğu gibi doğu-batı ikilemi arasında sıkışarak daha da sıradanlaşır kahramanlar. Öyle değil mi? Sen ne kadar sıra dışı olabilirsin ki bu coğrafyada! Üst belirleyen –Pamuk’a göre- doğu batı arasında sıkışmışlık, tam da iki aradalık bir deredelik, yerini bulamamak ve bilememektir. Orada olamamak, burada duramamak. Aidiyet hissinin ve güven duygusunun kazanılamaması… Bu kuvvet –doğu batı gerilimi- karşısında sen bir hiçsin! Oysaki ikisi de aynı şeydir, birbirinin yansısı hangisinin gerçeklik olduğu belirsizleşen bir oyundayızdır. Tanrı’nın aynalara dönüştüğü, aslında iki parçanın bir bütünü oluşturmaktan çok birbirinin bizatihi aynısı olma halidir anlatılan: Babanı öldürmeden de, oğlunu öldürmeden de erişkin sayılamazsın!

Oysa ben hâlâ Kara Kitap yüzünden okuyorum!

80’lerde –geriye kavramından başka bir şey bırakmayan küfür romanlarının estiği dönemde, Cevdet Bey ve Oğulları, kısmen de olsa Sessiz Ev ve tartışmasız Beyaz Kale ile klasik romanı –abartılı bir ifade olmayacak- Türkiye’de yeniden canlandıran Orhan Pamuk, yıl 1990’a geldiğinde Kara Kitap ile başka bir tarza kavuşuyordu: Post-modern roman!

Yeniydi ve çekiciydi; âşık olmuştuk, ezberlemiştik; siyaset kavgaya çağırıyordu, giriyorduk! Toplumsal hareketlilik artıyor, sol yükseliyordu, mücadele ediyorduk, ancak siyasi referanslar nasıl ki 60’ların TİP’i, Atılım’ı ile 70’lerin öğrenci hareketi ve devrimciliği ise kültürel referanslar da daha çok o döneme ait kalmıştı özellikle de edebiyatta… Nazım’ı kapatıp çekici Kara Kitap’ı açtığımız, Kara Kitap’ı kapatıp Nazım’a döndüğümüz gecelerin sonunda bir daha o lezzeti alamadık Orhan Pamuk’tan. İlkinin çekiciliği yoktu, yeniliği, şaşırtıcılığı kalmamıştı belki bundan, belki de gerçekten olmamıştı Yeni Hayat ama Benim Adım Kırmızı ve Kar da mı olmamıştı?

Bizim bildiğimiz doğu batı çelişkisi üst belirleyen olamazdı, sınıf mücadelesi açıklayabilirdi bir toplumu ve elbette ki bireyi… Biz bu yüzden post-modern edebiyattan zevk alamıyorduk. Kara Kitap’la ortaya çıkan o ilk heyecan, ilk aşk Kara Kitap’la sınırlı kalmıştı…
http://kitapeki.com/10-roman-kirmizi-sacli-kadin/

Kitabın Künyesi
Kırmızı Saçlı Kadın
Orhan Pamuk
Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Roman
Türkçe
204 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 21 cm
İstanbul, 2016
ISBN : 9789750835605
Editör : İshak Reyna
Düzeltmen : Filiz Özkan

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Din, Günah, Edebiyat – Zafer Köse

Dinselliği ve günahkarlığı yükselten, aynı koşullardır. Onlar birbirinin karşıtı değil, aynı maddi koşulların sonucudurlar. Ya birlikte çoğalırlar ya da birlikte...

Kapat